Adamlar görmez

“Ortalıkta kimseler görünmüyordu ama bir veya birkaç kişinin kendisini gözden kaçırmadıklarından emindi…” ( Sardalya Sokağı- John Steinbeck)

Adamlar Görmez…

Yusuf Yavuz

Saat gecenin üçü. Bir apartman dairesi. İkinci kat. Üç oda, bir mutfak, iki insan. İki kadın. Biri on iki, diğeri onun üç katı kadar yıl geçirmiş, yeryüzünde. Biri derin uykuda, daha uzun yıllar var uykusunun kaçmasına. Diğerinin uyku kokulu pijamaları üzerinde. Oturuyor salonda, en kendiyle kaldığı anlarda. Kendini anlardan koparmaya çalışıyor, anların içine dalarak; kendinin bile farkında olmadığı güzel yüzüyle.

Adamlar görmez, kadınların kendini günden koparmaya çalıştığı anları. Hiçbir adama göstermedikleri yüzlerini, gecenin üçünde açarlar karanlığa, zamanın telvesine. Yüzlerindeki ışıktan tülleri indirir gece. Hiçbir adama adanmamış, dokunulmamış yüzleriyle sevişirler geceyle. Ansızın yakalansa, kendine bile, tuz buz olur kristalden kolları. Kadınlar konuşurlar geceyle. Hiçbir adama söylenmemiş cümleleri, sessiz, uzun ırmaklar gibi akıtırlar gecenin kulaklarına.

Gece…  Saat üç kadınlarının Don Juan’ı! Karacaoğlan’ın mazereti. Tarihin ana rahmi.

Ayaklarını seyreder kadınlar geceleri. Annelerinden öğrendikleri ağırbaşlılığın gölgesinden sıyrılıp, kendini seyrederler. Yüzlerindeki gözleri ayıklarlar, tenha odalarda. “şuraya bir göz batmış” demeyecekleri acısız bir yüz ağdaları olsun isterler, kendi derileriyle yapılan seanslarda. “Adamlar gözleriyle sever” derlerdi, oysa.  Kadınlar kulaklarıyla…

Kendi derisinden yaptığı ağdanın içinde kayıtlı olabileceğine  inandığı bir iki göz aradı. Bulamadı. Kulaklarının derinlerine indi. Çok derinine. Sevebileceğine inandığı birkaç sözcük aradı, gözlerine kaydolduğu adamların ağzından çıkmış olan. Bir tane buldu; “ Geç oldu, hadi yatalım!”  Bu değildi aradığı. Güldü kendi kendine.

Kadınlar en çok kendi kendine güler. Tek gerçek gülme nedenleri kendileridir. Tek gerçek ağlama nedenlerinin kendileri olduğu gibi. Mentollü bir sigara tutuşturdu parmaklarının arasına. Ateşledi sonra sigarayı, “Geç oldu, hadi yatalım.” cümlesiyle birlikte. Dumanını izledi bir süre, sigara ve yanan cümlelerin. Sigaradan fazla dumanı çıktı cümlelerin. Kendini, kadınları, adamları; ağırlaşan ellerini izledi.  Bir dizi film gibi. Yorulduğunda izlemekten aynı replikleri, penceresinden dışarıya baktı. Bir gün çıldırma olasılığını, çıldırınca şu caddeden ne yöne,  nasıl koşabileceğini düşündü.

Kadınlar düşünür. Günün ışıklı donukluğunda, gülümseyen yüzlerinin ağırlığından düşen boyunlarını kaldırır kadınlar geceleri. En ağır, en zayıf, en korunaksız boyunları; erkenden dişlenmiş elmalar gibi dökülür geceleri. Tarihin cellatları; ağız kılığında, söz kılığında boyun düşürür geceleri. Kadınlar öldürülmüş sözcükler toplar geceleri, kuru kafalardan yapılmış soykırım anıtları gibi söz mezarları kazarlar. Gözleriyle sevenlerin, diken gibi sözleri bedenlerinde, sabahın adam gözlerine hazırlanır. Yeniden “İşte hazırım, gözlerinizle sevebilirsiniz” diyebilmek için. Bu yüzden hep yarın başlar kadınlar; sevmeye, umut etmeye,  hayata, kendine…  İlk kadının ve ilk adamın gününden beri. İlk kavganın, ilk sevişmenin gününden beri.

Boynu yoruldu sonra, az yukarısında,  başının içinde haylaz çocukların demir bilyelerle misket oynadığı zihnini taşımaktan. Ayağa kalktı. “ bir kahve yapmalı” diye düşündü. “Üçü bir arada”  olmalı. Süt, şeker ve kahve. Muhteşem üçlü! “Tarihin en büyük yalanı” dedi, kendi kendine. Kimse duymadı. Kendisi bile. Her şeyin muhteşem bir uyum içindeymişçesine yaldızlı ambalajlara konulduğu, karıştırılıp, harmanlandığı, sunulup, talep edildiği tekil günlere denk geliyordu zaman. Dağılan hayatlara bir nazire olarak her nesne bir arada sunuluyordu. Biriktiriyordu onları, bir araya getirilmiş bütün şeyleri. GSM,  DVD, VCD, ADSL…  İçindeki sistemin bozulmasına inat, büyük “S” harfiyle şifrelenmiş simetrik bir  “sistem” muştuluyordu bütün biriktirdikleri. Muzlu gofret, sütlü kahve,  kaymaklı ekmek kadayıfı…  Hepsi bir aradaydı.

“Biz üçümüz bir arada değiliz” dedi içinden, on iki yıldır aynı evi paylaştığı diğer kadının derin uykusunu izlerken. Kızının!  “ Açılımının adlarımızı oluşturduğu üç harfli bir kısaltmamız olmadı hiç” diye sürdürdü, içinden dediğini. Kahve fincanına üçü bir arada ambalajını boşaltırken devam etti. “ Biz de fincandaki suya dökülen karışım gibi ayrıştık. Su hayattı. Ve yeterince sıcaktı. Fincan da dünya. Döküldük. Döküldük. Döküldük… Dağıldık!”

Portrait-of-Adele-Bloch-Bauer-II.jpg

Oturdu sonra. Kanepeye. Güneş elçilerini yolluyordu, geceyi aydınlatmakla görevli ayın çocuklarına. “ Nöbeti devralacağız, hazırlanın!” diyordu, güneşin kızgın elçileri. Perdesini aralayıp bir süre izledi, iki ışık imparatorunun kentin tepesinde, ufukta, sert adımlarla yaptıkları devir  teslim törenini. Hızla toparlandı sonra. Aynaya baktı. Kendini göremedi. “Bu güzel” dedi. Sabaha, gözleriyle seven adamların imparatorluğuna hazırlanırken, kendini görmemeliydi. “Buna dayanamıyorum, kendimi o gözlerde görmeye!” diye devam etti, içindekini demeye. Sonra anonim bir yüz yerleştirdi gövdesinin üstüne. İlk karşılaşmalarda“ sizi bir yerlerden gözüm ısırıyor” şeklinde bir diyalog başlangıcı duyabilmek için.

Yüzüne ince, dudak kenarlarıyla hep gülümseyen bir ayar yaptı. Biraz mühim bir ifade verdi gözlerine; derin, bilge sözleri olan, gün içinde milyon kere tekrarlanan bir ifade. “ Tamam, oldu” dedi. “Biraz da salınım koymak lazım gövdeye. Kariyer kadınları gibi ciddi ama itici olmayan. Bugünlerde çok moda”

klimt_bauer.jpg

Güne hazırdı. Kendini evde bıraktı. Gözlere şenlik gövdesiyle çıktı. Yüzlerce gözün arasından geçti. Buna alışkındı. Hiç birinde kendisini oyalayacak bir ifade göremedi. Yürüdü. Otobüse bindi. İndi. Tekrar yürüdü. Ofisindeydi… Rugan ayakkabılı, kol düğmeli ve diş macunu reklamlarındaki gibi gülümseyen adamların gözlerinde yıkandığı yerde. Rahattı, bu göz havuzlarında yıkanmaktan. Kendisi olsa çıldırırdı. Kendisini evde bıraktığını anımsayıp iyice rahatladı. MSN’i açtı. Kendini evde bırakmış bir adamın göz kırpmasına takıldı monitörden akan sözlerin arasından. Gülümseyen bir hiyeroglife…

Kendini evde bırakmış iki yüz, gözleriyle görmeden birbirini sürdürdüler, monitördeki sessiz hiyeroglif alışverişini. Monitörün kulaklarını andıran hoparlörlerden, Zanzibar’dan çıkıp dünyaya şovun ne olduğunu gösteren adamın, Fredy  Mercury’nin ağzından dökülen ve Türkçe’si “Şov devam ediyor”  anlamına gelen şarkının sözleri yayılıyordu ofise, binaya, caddeye, dünyaya.

(Arşiv yazı)

Görseller: Gustav Klimt (1862-1918)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s