Mi(a)krokozmoz

 

Mi(a)krokozmoz

Yusuf Yavuz

“Senden önce neyin var olduğunu soramazsın, çünkü her şey seninle ortaya çıktı. Senden önce nelerin olup bittiğini de  soramazsın, çünkü zamanın kendisi de seninle başladı…”

(Büyük Patlama Teorisinin insana indirgenmiş hali)

Kafan karmakarışık. Beyninin içinde verdiğin ve  ‘sevgiye davet’ adını taşıyan partiye tanıdığın herkesi çağırmıştın. Hatta ilk kez karşılaşmış olduğun ve iyi olabileceklerine kanaat getirdiğin herkesi. Güneşi senin olduğun bir sistem oluşturacaktın. Bir sevgi evreni. Çevrende küçük yıldızlar, gezegenler ve uydular. Kütle çekimin arttıkça, içinin  kalabalığı hızla çoğalıyordu. Ve sende toplanan kalabalığın içinde yarattığı basınç giderek yükseliyordu.

Davet başladı. Beklemeye başladın. Gelenler oldu. Bir, iki,  üç… Ve sonrası…

Sonra durdun. Aklın taşlaştı. Kıpırtısız kaldın. İçindekilerin yarattığı yüksek sıcaklık, ruhunda şiddetli tepkimelerin başlamasına neden oldu. Bir yıldız işaretledin kendine. Yörüngene aldın onu. Bu patlamanın ardından ışığını  yansıtacak bir yıldızın doğduğuna  karar verdin. Işıtarak ısıttın onu. Ve bekledin.

Patlamadan artakalanların tümünün, çevrende dönen gezegenleri, kuyruklu yıldızları ve asteroidleri oluşturduğunu unuttun. Çevren inanamayacağın ve kontrol edemeyeceğin kadar kalabalıklaştı. Her şeyi ve bir başınalığı duyumsadın.

Düşündün.

Hiçlik denizinin ortasında kaldın. Herkestin ama hiç kimseydin. Tanıdığın herkes içindeydi ama sen yalnızdın. Dışından içine doğru hızla süren göçü bir türlü tersine çeviremiyordun.  İnsanların bir şey istemesi görev, istememeleriyse durumdan vazife çıkarmaktı senin için. İçindeki insan kalabalığına rağmen duyduğun hiçliğin nedeni, bir yerlerde olduğunu düşündüğün ruh ikizinle karşılaşabilme olasılığıydı. Bazen bulduğuna karar veriyor ama “Ya bu o değilse?” düşüncesiyle gözünü diğerinden alıkoyamıyordun. Çevrendeki herkes ışık saçıyordu ve sen kendi karanlığından kurtulmak için her ışığa koşuyordun.

Işık, gözünü alıyordu. Işık, seni kör ediyordu. Işığın da kendinden başka her şeyin üstünü örten bir tür karanlık olabileceğini öğrenmen gerekiyordu. Astreoidler kaya ve metal topakları, Neptün mavi renkli bir gaz topu, Mars inanamayacağın kadar soğuk ve tozlu, Satürn’se buzdan halkaları olan tuhaf bir gezegendi. Etrafında pervane olan kuyruklu buz dağlarınıysa,  ışıktan körleştiğin için yıldız sanıyordun. Her şeyi ‘sanmaktan’ yorgun düşüyor ve aklının seni terk etmesine göz yumuyordun.

Düşünceleri duyguları tarafından işgal edilmiş bir çaresizdin. Duyguların vahşi bir sarmaşık gibi aklını sarıyor, kendine ait bir düşünce fidanının büyümesine izin vermiyordu. Kendinle konuşuyor, her defasında diğerleriyle arana rengi kırmızı olan çizgiler çekiyor ama pişmanlık adı verilen dipsiz uçuruma hızla yuvarlanmaktan alıkoyamıyordun kendini. Pişmanlık uçurumuna her yuvarlanışında sana uzatılan vicdan iplerine tutunuyor ve hızla tırmanıyordun. Diğerlerinin acıma duygusundan beslenen bir vicdan bağımlısıydın. Düşmek korkusu gittikçe seni ele geçiriyordu. Ve ele geçirilenler için korkunun ecele faydası yoktu!

Uçuruma her düşüşünde bir pişmanlık tuğlası getiriyordun ve biriktirdiğin tuğlalardan ördüğün duvar, seni bütün pişmanlıklardan koruyacak yüksekliğe ulaşmıştı. Her defasında ördüğün duvarının arkasına saklanıyordun ve saklandığın yerden seni eleştiren iradeyi felç edecek tahrip gücüne sahip sözler savuruyordun. Kara deliklere doğru hızla sürüklenen sönmüş yıldızlara tutunarak, kendi tükenişini bir varoluş destanına dönüştürme telaşındaydın. İçi boş gezegenlerin ömürlerini senin yörüngende tamamlayacağına inanıyor ve bunu,  sana duyulan yüksek bir sevgi ve şefkat olasılığına bağlıyordun.

Oysa abartılmış sevgi ve şefkat kelimeleri, seni duvarın arkasında tutmaya yarayan sahte birer kimliktiler. Kim  olduğun sorulduğunda gösterdiğin geçici bir belge. Kendin tarafından düzenlenmiş iki sahte pasaport. Seni duvarın öbür yanına taşıyacağına inandığın ama oraya geçinceye kadar yaşamını meşrulaştıran, yaşadığın her şeye kanıt olarak insanlara sunabileceğin birer doküman.

Yorulmuştun. Ve bir gerçeği daha öğrenmenin zamanı gelmişti. Kulaklarını açıyordun ama söyleneni tam olarak duyamıyordun. Çünkü aynı anda birçok sesle doluyordu kafanın içi ve içlerinden sana gerekli olanı ayırt edemiyordun. Duyduklarını unutuyor, hatırladıklarını ise bir araya getiremiyordun. Zihnin,  etrafında dönen herkesten birazcık  edindiğin düşünce parçacıklarıyla doluydu.

Öğrenmen gereken gerçek şuydu:  eğer evrende fazla kayıp kütle varsa, kütle çekimi kuvveti hızını yavaşlatarak her şeyi geriye çekebilir ve galaksiler dev bir ‘büyük çöküş’ oluşturacak biçimde çarpışabilir…*

Ruhunun ikizini bularak ışıktan yorganlarla örtmek istedin.  Oysa kendi ışığını boğuyordun. Ruhunu beden  hapishanesinde tutuyordun ve ruhun, yalnızca görüş  günlerinde ziyaret ediliyordu diğerleri tarafından. Oysa ışık  hızından daha yüksek hızda, ait olduğu bedeni terk edebileceği halde; seni terk etmeyen ruhunun sesine kulak vermeliydin. Ruhunun, her pişmanlık uçurumuna yuvarlanışında uçup gitmemesinin nedenini düşünmeliydin. Ruhun giderek daralıyordu!

Çünkü bu kadar fazla yıldıza yetecek kadar yer yoktu içinde. Ve sen durmadan taşıyordun. Bütün iyi ve parlak şeyleri içinde biriktirecek ve onları kalın duvarlarla hapsedecektin. Ve içlerinden birini ruhuna eş yapacaktın. Oysa dışındaki ışığı içine taşıyana kadar, içinde biriken karanlık seni silikleştiriyordu. Çünkü karanlık senden değil, senin tarafından verilen “sevgiye davet”  adındaki partiye katılan herkesin,  partinin sonunda sende bıraktığı boşluktan kaynaklanıyordu.  Hayal kırıklığı yani. Her defasında çok  yaklaştığını düşünsen de, ışıkla karanlık arasındaki derin uçuruma yuvarlanıp canını yakmaktan alıkoyamıyordun kendini.

Bir kavşaktaydın. Akılla duygu arasında bir yol ayrımında. İki  ayrı düşüncenin buluştuğu bir kavşakta. Sevgiliyle, “sosyal  arkadaş” sözcüğünün anlamlarını birbirine karıştırdığın bir yol ağzında. Bunun adına çelişki diyorlardı. Ve sen bunu burcunun bir özelliği sanıyordun.  Her dilde bir adı vardı oysa  bunun. Ve altı milyar tane de anlamı.

Dilemmaydı bunun adı. İkilem. Zıtların dansı. Siyahla beyazın bitmeyen savaşı.

Patlamadan yeni çıkmıştın. Öncesini asla bilmediğin zamanın yeni başlamıştı ve sonsuzdu. Kütle çekiminle çevrende  topladığın yıldızlarla kendi evrenini yaratacaktın. Aklın çok sıcaktı. Ve benzersiz. Herkesi ve her şeyi içine çektin. Evrenin büyüdü, genişledi. Isındın. Isı seni yaktı. Patlamayla başlayan teorin, büyük çöküşle son buldu.

Şimdi yalnızca kendinsin…

*Astronomi- Stuart Atkinson, TÜBİTAK Yayınları

(Arşiv yazı)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s