Devlet eliyle göle bırakılan yamyam balıklar kâbus oldu!

Devlet eliyle göle bırakılan yamyam balıklar kâbus oldu!

Eğirdir Gölü’ndeki sudak ve sazan balıklarında görülen parazitler neredeyse 10 santime ulaşınca uzmanlar uyardı: “Parazitli balıkları kesinlikle yemeyin!”

Yusuf Yavuz

Türkiye’nin en büyük ikinci tatlı su gölü olan Eğirdir Gölü’ndeki balıklarda parazit alarmı. Gölde yetişen ‘sudak’ olarak da anılan tatlı su levreklerinde görülen parazitlerin neredeyse 10 santime ulaştığına dikkat çeken Yard. Doç. Dr. Erol Kesici, “Geçtiğimiz günlerde gölde yoğun olarak olta ile avcılığı yapılan sudak balıklarının neredeyse tümünde solucan cinsi parazit belirlenmiştir Parazitin balıklarda, her yıl artan miktarda görülmesi; gerekli bilinen önlemlerin alınması, halkın uyarılması ve bilgilendirilmesini gerektirmez mi?” diye konuştu.

Isparta’nın Eğirdir ilçesinde bulunan Eğirdir Gölü, Türkiye’nin en büyük ikinci tatlı su gölü olarak biliniyor. 1950’li yıllara kadar yılda yaklaşık 500 bin ton civarında yerli balık türlerinin avlandığı gölde yetişen tatlı su ıstakozları, 1960’larda ABD, Japonya ve Fransa gibi ülkelere ihraç ediliyordu. 1980’lerin başında yılda 2 bin tonu aşan ıstakoz üretimi bölge halkının en önemli gelir kaynaklarından birini oluşturuyordu.

eğirdir gölü türkiye'ninikinci büyük tatlı su gölü.jpg

DEVLET ELİYLE GÖLE BIRAKILAN YAMYAM BALIKLAR KÂBUS OLDU

Ancak 1955 yılında Avusturya’dan getirtilerek devlet eliyle Eğirdir gölüne bırakılan sudak (dişli) balıkları, paralelinde göle bırakılan İsrail sazanı ile birlikte zamanla yerli türlerin sonunu getirdi. Daha çok üretim ve kolay kazanç adına gölün ekosistemine yapılan bu büyük yıkım, bugün adeta Eğirdir’in kâbusu haline geldi. Etçil bir tür olan ve kendi türünü bile yediği için ‘yamyam’ olarak anılan sudak balıklarının göldeki kirlilik yüzünden parazitle boğuşması, dünyanın en güzel göllerinden biri olan Eğirdir Gölü’nün son 50 yılda insan eliyle getirildiği trajik durumu gözler önüne serdi.

Dişli baklık olarak da anılan sudak en çok parazit görülen balık türlerinden biri.png

(1955’te Avusturya’dan getirilip Eğirdir Gölü’ne bırakılan sudak balıkları yerli balık türlerini yok etti. İsrail sazanı ve sudakla balıklandırmalar günümüze kadar devam etti…)

SUDAK BALIKLARINDAKİ PARAZİTLER 10 SANTİME YAKLAŞTI!

Yaklaşık 30 yıldır Türkiye’nin gölleri konusunda bilimsel çalışmalar yürüten Yard. Doç. Dr. Erol Kesici, Eğirdir Gölü’nde son on yıldır aralıklarla görülen balık parazitlerinin bu yıl çok ciddi boyutlara ulaştığına dikkat çekerek, sudak balıklarında görülen, bilimsel adı ‘Eustrongylides excisus L’ olan parazitlerin boylarının neredeyse 10 santime ulaştığını belirtti. Sudak balığının etinin beyaz olması nedeniyle kırmızı renkli parazitlerin çıplak gözle bile rahatlıkla görüldüğünü dile getiren Kesici, “Bu tip parazitler bu yıl aynı zamanda sazan türü balıkların kas ve iç organlarında da belirlenmiştir” diye konuştu.

Sudak balıklarında görülen parazitler.jpg(Sudak balıklarında çıplak gözle bile görülebilen parazitler korkunç boyutlara ulaştı)

‘YETKİLİLERİN HALKI UYARMASI GEREKMİYOR MU?’

Gölde son dönemde yoğun olarak oltayla avlanan sudakların neredeyse tümünde solucan cinsi parazit belirlendiğini dile getiren Kesici, “Parazitin balıklarda her yıl artan miktarda görülmesi; gerekli bilinen önlemlerin alınması, halkın uyarılması ve bilgilendirilmesini gerektirmez mi?” sözleriyle yetkilileri uyardı.

Nematod (solucan) parazit olan “  “Eustrongylides excisus L..jpg

‘DÖRT YIL ÖNCE DE UYARMIŞTIK, ÖNLEM ALINMADI’

Balıklardaki parazitlerin hastalık yaptığına dair bir bildiri olmadığı, iyi pişirilerek tüketilmesi yönündeki açıklamaların gerçeği yansıtmadığını dile getiren Yard. Doç. Dr. Erol Kesici, “Dört yıl önce yaptığımız araştırma sonuçlarını bildirmiş, Eğirdir İlçe Tarım Müdürlüğü balıkların satışı ve avcılığını yasaklamıştı. Ardından ise yasağın hastalık yüzünden değil, genel av yasağı kapsamında olduğu açıklandı. Dört yıl önce ciddi boyutta olan parazitlerin larva değil, erişkin boyutta olduğunu, çoğalarak diğer su canlılarına geçebileceği konusunda uyarmıştık. Ancak yetkililer parazitlerin ‘larva’ boyutunda olduğunu, balıkların iyi pişirilmesi durumunda sağlık açısından bir zararının olmadığını belirterek parazitin nedeninin kuşlar olduğunu açıkladı. Bu süre içinde sorunun çözümüne yönelik hiçbir önemli önlem görmedik. Bugün bildiğimiz balıklarda görülen ergin parazitlerin ciddi boyutlara ulaştığıdır” diye konuştu.

Eğirdir Gölünden avlanan sudaklar.jpgsudak parazit 2.png    (Sudak balıklarında görülen parazitler 10 santime kadar ulaşmış durumda)

‘BALIK PARAZİTLERİ İNSANLARA DA BULAŞABİLİR’

Tatlı su balıklarında görülen parazitlerin, tıpkı insanlarda bulunan tenya ya da şerit olarak adlandırılan parazitlerin yarattığı etkiye benzer sağlık sorunlarına neden olduğuna dikkati çeken Kesici, balık parazitlerinin insanlara da bulaşabileceği yönünde uzmanların uyarıları bulunduğunu dile getirdi.

Yard. Doç. Dr. Erol Kesici.JPG(Yard. Doç. Dr. Erol Kesici, 30 yıldır Türkiye’nin gölleri konusunda çalışmalar yürütüyor…)

KİRLİLİK BASKISI BALIKLARIN YETERSİZ BESLENMESİNE NEDEN OLUYOR

Eğirdir Gölü gibi doğal ortamların ekosisteminin bozulmasının gölde hastalık ve anomalilerde artışa neden olduğuna işaret eden Kesici, bakteri ve parazitlerden kaynaklanan bu durumun balıkların kalitesiz beslenmesiyle sonuçlandığını söyledi. Göl çevresindeki insan kaynaklı kirlilik baskısının balık türlerinin yetersiz beslenmesine neden olduğunu kaydeden Kesici, sudak balıklarının beslenmesinde ‘kanibalizm’ (yamyamlık) olduğunu belirterek, bunun da hastalığın taşınmasına neden olduğunu dile getirdi.

Eğirdir gölünün doğal balıklarını arayan balıkçılara kediler de eşlik ediyor.jpg            (Eğirdir’in kedileri de tıpkı balıkçılar gibi eski günleri arıyor)

‘PARAZİTLİ BALIKLAR KESİNLİKLE YENİLMEMELİ’

Parazit görülen balıkların iyi pişirilse bile kesinlikle yenilmemesi gerektiği uyarısında bulunan Yard. Doç. Dr. Erol Kesici, “Sağlık konusu şansa bırakılmamalı. İyi temizlenmemeleri sonucu bu parazitlerin başka etlere de geçebilmesi ve bu balıkları çiğ olarak yiyen kedi-köpek-kuş vb. hayvanlar için ve parazitin dağılımı yönünden de çok ciddi sorunlara neden olabilir. Parazitin dışkılarla çevrimi de söz konusu. Bu nedenle bu balıkların ve iç organlarının imha edilmesi, yem sanayinde kullanılmaması gerekiyor” diye konuştu.

İstilacı bir tür olan sudaklar kendi yavrularını bile yiyerek yok ediyor.jpg(İstilacı bir tür olan sudak balıkları kendi yavrularını bile yiyerek yok ediyor…)

‘HER ŞEYİN BAŞI TEMİZ SU, SUYUN HALİ NEYSE CANLININ HALİ DE ODUR’

Su ürünlerindeki hastalıkların önlenmesinde su canlılarının yaşadığı ekolojinin rolünün yadsınamayacağına işaret eden Kesici, bu konuda yetkililerin daha hassas davranmaları gerektiği görüşünü savunarak, şunları dile getirdi:  “Her şeyin başı temiz su. Eğirdir Gölü’nde parazitin dışında balık ölümlerine, içme suyu kaynağı olmasına rağmen suyunun içilmez hale gelmesine, hatta zehirli algler yüzünden tarımda bile kullanılmasının tehlikeli olduğu bildirilmesine rağmen Eğirdir Gölünün kirliliği ile ilgili önlemler alınmış mıdır? Temiz olmayan sulardan elde edilen yetiştirilen balıkta, elmada ve diğer canlılarda hastalıklara neden olmaktadır. Çünkü su ve gıda kaynaklarının azalması sonucunda, su ve gıda ile bulaşan hastalıklarda da artış olacaktır. Su kaynakları temizlenip kontrol altına alınmasıyla insanlarda canlılarda ortaya çıkan hastalıklar da kontrol altına alınmış olacaktır. İşin sırrı değil gerçeği buradadır. Suyun hali neyse, doğanın, canlının hali de odur.”

Eğirdir Gölü'nün Boyalı mevkiinde kuruyan söğüt ağaçları canlılığın yokoluşuna işaret ediyor.JPG(Eğirdir Gölü’nün Boyalı mevkiinde kuruyan söğüt ağaçları canlılığın yok oluşuna işaret ediyor…)

KESİCİ EĞİRDİR GÖLÜNÜN ÖYKÜSÜNE TANIKLIK EDENLERDEN BİRİ

Türkiye’de 1950’li yıllarda Eğirdir, İznik, Abant ve Beyşehir göllerinde devlet eliyle yapılan balıklandırma çalışmaları, yabancı ve istilacı etçil balık türlerinin yerli ve doğal türleri yok etmesiyle sonuçlandı. Aslen Eğirdirli olan ve gölün sorunlarını yakından izleyen Yard. Doç. Dr. Erol Kesici, Türkiye Tabiatını Koruma Derneği (TTKD) Bilim Danışmanlığı görevini de yürütüyor. Kesici’ye göre yapılan bu balıklandırmalar, göldeki hayvansal organizmalar üzerinde katliama neden oldu.

Eğirdir'de balıkçılar ve tekneleri eski günleri arıyor.JPG                     (Eğirdir’de balıkçılar ve tekneleri eski günleri arıyor…)

‘KÜRKÜ OLDUĞU İÇİN TAVUK ÇİFTLİĞİNE TİLKİ BIRAKMAK GİBİ’

Doğal göllerde yabancı türlerle yapılan balıklandırmayı, “Tavuk çiftliğine kürkü olduğu için tilki bırakmaya” benzeten Kesici, göllere bırakılan ancak istilacı olmayan diğer türlerin de göle hakim olan etçil ‘yamyam’ balıklara yem olarak yok olduğunu dile getiriyor ve ekliyor: “Otçul balık ortamına otçul balıklar bırakılmalı. Tavukların arasına ördek ve kaz konulmamalı. Sudak ve benzeri etçil balıklar doğal göllerimizde geri dönüşü olmayan bir istilaya neden oldu. Hemen zengin olalım düşüncesiyle göllerimizdeki altın yumurtlayan balıkların neslini yok ettiler. Bu istilacı türler on yıl kadar kazanç sağladı ama göllerimiz 40 yıldır balıksız. Diğer türleri yok eden sudak balıkları, sonunda kendi yavrularını da yemeye başladı.

Yamyam balık olarak anılan sudakların karnından çıkan balıklar (2).jpgYamyam balık olarak anılan sudakların karnından çıkan balıklar.jpg

 

 

 

 

Reklamlar

Dağ taş dolu ama kuşburnunu bile ithal ediyoruz!

Dağ taş dolu ama kuşburnunu bile ithal ediyoruz!

Buğdaydan mercimeğe, etten canlı hayvana kadar tarımda net ithalatçı durumuna düşen Türkiye’nin, 2016 yılında 85 ton kuşburnu ithal ettiği ortaya çıktı…

Yusuf Yavuz

Buğdaydan mercimeğe, kırmızı etten canlı hayvana birçok tarımsal üründe ithalatçı konumuna düşen Türkiye, dünyanın en zengin biyolojik çeşitliliğe sahip ülkelerinden biri olmasına rağmen doğada yetişen kuşburnunu bile ithal etmeye başladı. “Ülkemizin dağı taşı bu tür meyvelerle dolu” diyen TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, “Sadece toplayıp değerlendirmemiz gerekirken, 2016 yılında 85 ton kuşburnu ithal etmemizin mantıklı bir açıklaması yoktur” diye konuştu.

Kuşburnu ve alıç gibi doğal olarak yetişen yabani meyvelerin yanı sıra elma, armut ve şeftali gibi onlarca kültür meyvesinin içinde bulunduğu ‘gülgiller’in gen merkezi olan Türkiye, sonunda kuşburnunu bile ithal etmeye başladı. 2016 yılında 85 ton kuşburnu ithal edildiğine dikkat çeken Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, “Sadece toplayıp değerlendirmemiz gerekirken, 2016 yılında 85 ton kuşburnu ithal etmemizin mantıklı bir açıklaması yoktur” dedi.

4.jpg

TÜRKİYE’DE 27 ÇEŞİDİ DOĞAL OLARAK YETİŞİYOR

Doğada yabani olarak yetişen ve ülkemiz açısından önemli bir potansiyel barındıran kuşburnu ve alıç gibi şifa kaynağı meyvelere olan talebin sürekli arttığını dile getiren Bayraktar, aktarlarda kurutulmuş kuşburnunun kilosunun 20, alıcın ise 15 liradan satıldığını belirterek, bu talebin değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti. Kuşburnunun Avrupa, kuzeybatı Afrika ve Batı Asya’da yetişen bir bitki olduğunu, Türkiye’de ise genelde çalılık alanlar olmak üzere hemen her yerde yetiştiğine dikkati çeken Bayraktar, dünyadaki 70-100 kadar çeşitten 27 tanesinin ülkemizde bulunduğunu belirterek, şunları dile getirdi:

3.jpg

KUŞBURNU GERÇEK BİR ŞİFA KAYNAĞI

“Faydaları ve kıymeti insanlarımızca bilinen kuşburnunun ne yazık ki kültürel olarak tesis edilmiş bir üretim alanı bulunmamaktadır. Oldukça şifalı bir bitli olan kuşburnu, antioksidan özelliğinin yanı sıra C vitamini yönünden de zengin bir meyvedir. Kuşburnunda C vitamini dışında, A, B1, B2, E ve K vitaminleri, demir, magnezyum, kalsiyum, mangan, sodyum, bakır ve çinko gibi değerli mineraller bulunur.

GÜMÜŞHANELİ KADINLAR KUŞBURNU TOPLUYOR.jpg

GIDADAN İLACA BİRÇOK ALANDA KULLANILIYOR

Daha çok kurutulmuş şekilde çay olarak kullanılan kuşburnu meyveleri az da olsa taze olarak da tüketilmektedir. Kuşburnu çay, marmelat, reçel, meyve suyu, jöle, nektar, bebek maması gibi pek çok ürünün hammaddesi olmasının yanı sıra ilaç ve kozmetik sanayinde de yoğun olarak kullanılmaktadır. Bugün ülkemizin değişik yörelerinde kurulmuş kuşburnu işleyen tesisler, bölgelerinde tabii şekilde yetişen kuşburunları kullanıp hem yöre insanına hem de ekonomiye katkı sağlamaktadır.”

GÜMÜŞHANEDE KUŞBURNU MARMELATI YAPIMI.jpg

TÜRKİYE 21 ALIÇ ÇEŞİDİNİN GEN KAYNAĞI

Alıç bitkisinin de dünyada en çok Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya kıtasında bulunduğunu bildiren Bayraktar, şu bilgileri verdi: “Ülkemizde ise daha çok kayalık yerlerde, derelere bakan yamaçlarda, çalılıklar içinde, ormanlık ve dağlık bölgelerde kendiliğinden yetişmektedir. Ülkemiz alıç bitkisinin önemli bir gen merkezlerinden biridir. Dünya üzerinde yetişen 200’den fazla alıç çeşidinin 21’inin gen kaynağı Türkiye’dir. Yabani bir sonbahar meyvesi olan alıç, dikenli dallara sahip bir ağaçtır. Ekşiden, elma tadına kadar çok çeşitli tatlara sahip bir meyvedir. Yuvarlak bir görünümü olan ve kırmızı, beyaz, sarı, yeşil, pembe tonlara sahip değişik türde meyveleri rengine göre değişik tatlar içermektedir. Anadolu coğrafyasında pek çok türü mevcuttur.

Alıç.JPG

MEVYE VE ÇİÇEKLERİ ANTİOKSİDAN ÖZELLİĞİ TAŞIYOR

Antioksidan olarak zengin bir meyvedir. Alıç meyvesinin en önemli özelliklerinden birisi de oldukça yüksek miktarlarda mineral madde içermesidir. Meyveler başta kalsiyum, fosfor, potasyum, magnezyum ve demir olmak üzere yüksek miktarda mineral madde içermektedir. Ayrıca, meyveler karbonhidrat, şeker ve vitamin (özellikle C vitamini) bakımından oldukça zengindir. Alıcın meyve ve çiçeklerinde antioksidan özellikteki flavonoidler, organik asitler, eter yağı ve şekerler başta olmak üzere insan sağlığı bakımından faydalı birçok madde bulunmaktadır.

Akdiken olarak da anılan kırmızı alıcın çiçekleri.JPGkırmızı alıç.JPG

ALIÇ HAK ETTİĞİ DEĞER GÖRMÜYOR

Potansiyel kullanım alanlarına ve bilinen faydalarına rağmen, alıç hak ettiği değeri görmemektedir. Ağaç şekli ve güzel çiçeklerinden dolayı süs bitkisi olarak kullanılmasının dışında genellikle yabani bir tür olarak bilinmektedir. Gerek ülkemizde gerekse diğer ülkelerde alıcın ticari yetiştiriciliği pek yapılmamaktadır. Bu nedenlerden dolayı meyveler genellikle doğal ortamlarında insanlar tarafından toplanarak değerlendirilmektedir. Alıç, meyve şeklinde doğrudan tüketilebildiği gibi çay yapılarak içilmektedir. Reçel ve marmelat haline kullanımı da oldukça yaygındır. Aynı zamanda bitkisel ilaç yapımında da kullanılmaktadır.”

‘85 TON KUŞBURNU İTHAL ETMENİN MANTIKLI BİR AÇIKLAMASI YOK’

Ülkenin dağının taşının kuşburnu, alıç, karamuk, ahlat (yabani armut), yabani elma, yabani erik gibi meyvelerle dolu olduğuna dikkati çeken Bayraktar, “sadece toplayıp değerlendirmemiz gerekirken, 2016 yılında 85 ton kuşburnu ithal etmemizin mantıklı bir açıklaması yoktur” dedi.

KUŞBURNU VE ALIÇ.jpg

ANADOLU OLAĞANÜSTÜ BİR YABANİ MEYVE CENNETİ

Anadolu’nun olağanüstü bir yabani meyve cenneti olduğunu belirten Bayraktar, kuşburnu ve alıç dışında bu topraklarda ahlat, karamuk, iğde, yabani erik, yabani elma, yabani kiraz, keçiboynuzu, böğürtlen, karayemiş, kara hurma gibi çok sayıda yabani meyve bulunduğunu bildirdi.

gülgiller ailesinden gelen kuşburnu çiçeklenme döneminde.JPG5.jpg

KUŞBURNU DENİLİNCE AKLA GÜMÜŞHANE GELİYOR

Türkiye’nin en önemli kuşburnu üretilen ili olan Gümüşhane’de yılda yaklaşık 500 ton ürün elde ediliyor. Büyük bir bölümü geleneksel yöntemlerle işlenerek tüketilen kuşburnu bitkisinin meyvelerinden reçel, marmelat ve çay elde ediliyor. Meyve suyu olarak da ilgi gören kuşburnu, Gümüşhane ekonomisi için de oldukça önemli. İl merkezinin yanı sıra Kelkit, Şiran ve Köse ilçelerinde doğal olarak yetişen kuşburnu meyveleri, Ekim ayında köylüler tarafından toplanıyor. Gümüşhane’ye yılda yaklaşık 2 milyon liralık gelir sağlayan kuşburnu için kapama bahçeler de kuruluyor. Gümüşhane’de kuşburnu işlemek için kurulan 5 tesis bulunuyor.

 

Çevrenin değil, rantın bakanlığı!

Çevre Bakanlığı: ‘İnşaat ekonominin lokomotifi!’

Dünyada çevre karnesi en kötü ülkelerin başında gelen Türkiye’de Çevre Bakanlığının tek derdi inşat sektörünü ayakta tutacak çalışmalar yapmak…

Yusuf Yavuz

Türkiye son 15 yılda benzeri görülmedik çevre katliamlarına tanık olurken adının başında ‘çevre’ olan bakanlık, yıkımın önemli bir ayağı olan inşaat sektörünü ayakta tutmaya çalışıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile TOKİ’nin de desteği ile geçtiğimiz hafta İstanbul’da gerçekleştirilen ‘CNR Emlak Zirvesi ve CNR Emlak Fuarı’nın açılışında konuşan ÇŞB Bakan Yardımcısı Mehmet Ceylan, “Hükümetimiz inşaat sektörünü ekonominin lokomotifi olarak görmektedir” dedi. Kanal İstanbul benzeri mega projelerin inşaat sektörü için cazibe yarattığı fikri işlenen fuarda, Türkiye, 7 milyon konutun yıkılıp yeniden inşa edileceği bir pazar olarak gösterildi. Fuarın ardından konuşan Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki ise bilim insanlarının İstanbul için yaptıkları deprem uyarılarını anımsatarak, Bunların hepsini bilerek bizim bir şeyler yapmamız lazım. Hedefimiz 15 yıl içerisinde 7,5 milyon binayı dönüştürmek, bunun 150 bin civarı İstanbul’da, geri kalanı Anadolu’da” diye konuştu.

TÜRKİYE DOĞA KORUMADA 180 ÜLKE ARASINDA 177. SIRADA

Türkiye dünya genelinde çevre karnesi en kötü ülkelerin başında geliyor. Yale Üniversitesi’nin 2016 başında açıkladığı Dünya Çevre Performansı Endeksi’nde (Environmental Performance Index – EPI) Türkiye son iki yılda 33 basamak geriye giderek genel kategoride 180 ülke arasında 99’uncu, doğa ve yaban hayatı koruma kategorisinde ise 177’inci olmuştu. Bu kategoride Türkiye’ye en yakın ülkeler ise Somali, Afganistan, Haiti, Libya, Lesotho, Barbados, Suriye ve Irak’tan oluşuyor.

KHK İLE GELEN BAKANLIK ÇEVREYİ DEĞİL, İNŞAATI DÜŞÜNÜYOR

Plansız ve çarpık yapılaşma yüzünde kıyılardan yaylalara, tarım arazilerinden kentlerin yeşil alanlarına kadar yaşam alanlarını hızla betonlaştıran Türkiye çevre karnesini düzeltecek adımlar atmak yerine, çevre tahribatının en önemli nedenlerinden biri olan inşaat sektörünü şişirmeyi sürdürüyor. 8 Haziran 2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 636 sayılı Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile iki bakanlık birbirinden ayrılarak yeniden yapılandırıldı. Buna göre ‘Çevre ve Orman Bakanlığı’ lağvedilerek, ‘Orman ve Su İşleri’, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı ile birleşen çevre kısmı ise ‘Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ adını aldı.

KUZUYU KURDA TESLİM ETTİLER

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) kurulan ve o dönemde ‘kuzuyu kurda teslim ediyorlar’ eleştirilerine maruz kalan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, bu eleştirileri haklı çıkartacak uygulamalara imza atmayı sürdürüyor. Çevre üzerinde yıkıcı etkisi olan enerji, madencilik, sanayi ve alt yapı yatırımlarına verdiği ‘ÇED Olumlu’ ya da ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararlarıyla çevreye bakışını ortaya koyan bakanlık, şimdi de inşaat sektörünü ayakta tutacak organizasyonların altına imza atıyor.

16.png

ÇEVRE BAKANLIĞI DESTEĞİYLE EMLAK FUARI DÜZENLENDİ

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve TOKİ’nin desteğiyle İstanbul Fuarcılık tarafından, düzenlenen 2. CNR Emlak Zirvesi ve CNR Emlak Fuarı bu etkinliklerden biri oldu. ‘Şimdi Türkiye’ye Yatırım Zamanı’ sloganıyla düzenlenen etkinliğin tanıtımlarında, Türkiye 80 milyonluk nüfusuyla büyük bir pazar olarak tanıtıldı. Kanal İstanbul, İstanbul 3. Havalimanı, Üç Katlı Büyük İstanbul Tüneli ve Çanakkale Asma Köprüsü gibi mega projelerin geleceğe yön verdiği belirtilen etkinlikte, toplam 400 milyar dolar finansman ihtiyacı olduğu belirtilen ‘kentsel dönüşüm’ kapsamında 7 milyon konutun yıkılarak yeniden yapılacağı vurgulandı.

11.png

‘HÜKÜMETİMİZ İNŞAAT SEKTÖRÜNÜ LOKOMOTİF OLARAK GÖRÜYOR’

‘Yeşilin Babası’ olarak tanıtılan ABD’li yeşil binalar uzmanı Jerry Yudelson’un da bir konferans verdiği emlak zirvesinin açılışında konuşan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Bakan Yardımcısı Mehmet Ceylan, 15 yıl önce gayrimenkul sektörüyle ilgili bu derece yoğun fuar ve zirveler düzenlenmediğini belirterek, “Son yıllarda önemli zirve ve fuarlar birbiri ardına gelmektedir. Sektör son 15 yılda önemli gelişmeler kat etti. Yatırımları dünyada örnek teşkil edecek projeler sunuldu. Bu açıdan son derece önemli bir başarıya imza attığımıza inanıyorum. Bu durum, hükümetin inşaat ve altyapı sektörüne verdiği önemi gösteriyor. Hükümetimiz inşaat sektörünü ekonominin lokomotifi olarak görmektedir” diye konuştu.

çevre ve şehircilik bakan yardımcısı mehmet ceylan.jpg

‘YILDA 500 BİN İŞYERİ VE KONUTU DÖNÜŞTÜRECEĞİZ’

Ülkedeki toplam milli gelirin yüzde 8-9’unu inşaat sektörünün oluşturduğunu söyleyen Ceylan, dünya nüfusunun yüzde 54’ünün şehirlerde yaşadığına dikkat çekerek, kentsel dönüşümün hızlanması için hazırlanan kanun teklifinin yasalaşmasını beklediklerine kaydetti. Kentsel dönüşüm kapsamında dönüştürülmesi gereken 7,5 milyon konutun sadece 1 milyon 150 bin adedinin dönüştürüldüğünü belirten Ceylan, yılda 500 bin konut ve iş yerini dönüştürme hedefi içinde olduklarını aktararak, bakanlık bünyesindeki kentsel dönüşüm hesabını güçlendirmeye çalıştıklarının da altını çizdi.

12.png

İNŞAAT SEKTÖRÜNDE YENİ PAZARLAMA YÖNTEMİ: ‘YEŞİL BİNALAR’

Kentleşme konusunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da rahatsızlığını dile getiren açıklamalar yapmasının ardından düzenlenen emlak zirvesinde ‘yeşil binalar’ kavramının öne çıkması, inşaat sektöründe yeni bir pazarlama stratejisi olarak görülüyor. Bu alanda adımlar atan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, binalarda ‘yeşil sertifika’ uygulamasına geçecek. Kurulacak ‘Yeşil Sertifika Komisyonu’ tarafından sertifikalandırılması planlanan binalarla konut sektörünün çevreyle dost olması amaçlanıyor. Ancak tıpkı Mavi Bayrak uygulamasındaki denetimsizlikler gibi ‘Yeşil Bina’ sertifikalarının da göstermelik olmaktan öteye gidemeyeceği eleştirileri yapılıyor.

15.pngçevre ve Şehircilik bakanı mehmet özhaseki.jpg

BAKAN ÖZHASEKİ: ‘HEDEFİMİZ 7,5 MİLYON BİNAYI DÖNÜŞTÜRMEK’

Fuarın ardından İstanbul’da katıldığı bir ödül töreninde konuşan Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki de bilim insanlarının İstanbul için yaptığı 2030-2040 arasındaki deprem uyarılarını anımsatarak, “İstanbul için 7 şiddetinde bir depremin olacağını söylüyorlar. Bunların hepsini bilerek bizim bir şeyler yapmamız lazım. İstanbul için, gerek İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin gerek TBMM’nin hazırladığı raporlar bizi korkutuyor. Bu iki raporda riskli yapı ve kullanılamayacak hale gelecek konut sayısı 600 bin olarak veriliyor. Ölü sayısını söylemek istemiyorum. Onun için bizim bir an tedbir almamız gerekiyor. Birinci esas yerinde dönüşüm. İkincisi herkesi ev sahibi yapmak. İnsanları hatırası olduğu yerde tutmak esastır. Finans noktasında sıfır faizli destekler geliyor. Hedefimiz 15 yıl içerisinde 7,5 milyon binayı dönüştürmek, bunun 150 bin civarı İstanbul’da, geri kalanı Anadolu’da. Bunu yaptığımızda görevimizi hakkıyla yapmış oluruz. Ondan sonra deprem gelirse gelsin, bize bir şey olmaz” diye konuştu.

ANTALYA.JPG    (Antalya, doğal alanları betonlaşma kıskacında olan kentlerin balında geliyor…)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Doğadabuan’ın yazarına ‘Her Şeye Rağmen’ ödülü

Doğadabuan’ın yazarına ‘Her Şeye Rağmen’ ödülü

Yusuf Yavuz

Turizm sektöründe hizmet veren otel, acente, hava yolu ve kongre merkezi gibi dalların profesyonellerini çatısı altında toplayan Skal International İstanbul Kulübü Skalite Ödülleri, İstanbul’da yapılan törenle sahiplerini buldu. Bu yıl 20. kez verilen ödüllere, ‘Her Şeye Rağmen’ başlığı altında turizm sektörüne olağanüstü bir dönemde katkı vermeyi sürdüren isimler layık görüldü. Yaptığı çalışmalarla turizm camiasında doğa farkındalığının artırılmasına önemli katkılarda bulunan belgesel yapımcısı ve yazar Hüseyin Çağlar İnce, ‘Her Şeye Rağmen’ ödülünü alan isimlerden biri oldu. Yaptığı doğa eğitimlerinin yanı sıra belgesel ve kitap çalışmalarıyla ödüle layık görülen İnce, “Ülkemiz muhteşem bir doğal ve tarihsel mirasa sahip. Turizmin ilk başlama sebebi olan bu zenginliğimiz son 20 yılda giderek unutulmaya başladı. Mevcut turizm tesisleri etrafında Avrupa’da önemi yüksek önemli doğa alanları bulunuyor. Bu zenginliklerimizi koruyup marka değeri olarak ön plana çıkardığımızda turist niteliğini de arttıracağımızı düşünüyorum” diye konuştu.

Turizm profesyonellerini bir araya getiren Skal International İstanbul Kulübü Skalite Ödülleri bu yıl ‘Her Şeye Rağmen’ başlığı altında ve 20. kez sahiplerini buldu. Uluslararası Skal Dernekleri Federasyonu Özel Ödülü’nün Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muharrem Tuna’ya verildiği törende ödül alan isimlerden biri de Biyomühendis, belgesel yapımcısı ve yazar Hüseyin Çağlar İnce oldu. Türkiye’de yaygın olarak görülebilen bitki ve canlı türlerinin tanıtıldığı, bir tür doğa gözlemine başlama rehberi olan ‘Doğadabuan’ kitabının yazarı olan H. Çağlar İnce, yaptığı katılımcı doğa eğitimleri ve belgesel projeleriyle tanınıyor. ‘Her Şeye Rağmen’ ödülüne layık görülen İnce, turizm sektöründe doğa farkındalığının artmasını sağlayan projelere de imza atıyor.

12184105_1494844497483463_8987935582840736790_o.jpg(Hüseyin Çağlar İnce doğa eğitimi çalışmalarıyla binlerce öğrenciye ulaştı…)

‘TURİZMİN BAŞLAMA NEDENİ OLAN DOĞAL ZENGİNLİK UNUTULDU’

İstanbul’da düzenlenen gecede ödülünü alan Hüseyin Çağlar İnce, “Ülkemiz muhteşem bir doğal ve tarihsel mirasa sahip. Turizmin ilk başlama sebebi olan bu zenginliğimiz son 20 yılda giderek unutulmaya başladı. Mevcut turizm tesislerinin etrafında, Avrupa’da önemi yüksek önemli doğa alanları bulunuyor. Buralarda birçoğu endemik olan canlı türleri yaşam buluyor. Bu doğal zenginlik sayesinde tarih boyunca uygarlıklar Anadolu’yu tercih etmiş. Günümüzde de dünyanın birçok ülkesinden gelen ziyaretçileri ağırlıyoruz. Bu zenginliklerimizi koruyup marka değeri olarak ön plana çıkardığımızda turist niteliğini de artıracağımızı düşünüyorum” diye konuştu.

Çağlar İnce İstanbul'da düzenlenen törende ödülünü aldı.jpeg            (H. Çağlar İnce, ödülünü İstanbul’da düzenlenen törende aldı…)

HER ŞEYE RAĞMEN TURİZM İÇİN DİRENENLER ÖDÜLLENDİRİLDİ

Skalite 2017 Skal İstanbul Kulübü Özel Ödülü, Kültür ve Turizm Bakanlığı Tanıtma Genel Müdürlüğü Turkey Home Projesine verildi. Turkey Home Proje Koordinatörü Nuraydın Arıkan ödülü alan isim oldu. Skalite 2017 Jüri Özel Ödülü ise içinde bulunulan zorlu dönemde her şeye rağmen sektöre olan inancını koruyarak yatırımlarını Elite World Hotels’e verildi. Antalya Stone Group Royal Seginus da gecede ödüle layık görülen kurumlar arasındaki yerini aldı.

‘BAZI KİŞİ VE KURUMLAR KAHRAMANCA İŞLERE İMZA ATTILAR’

Ödül töreninde konuşan Skal İstanbul Kulübü Yönetim Kurulu Başkanı Bahar Birinci, “Öncelikle bu seneki konseptimizle ilgili bir kez daha bilgi vermek istiyorum: Bu yıl ‘Her Şeye Rağmen’ dedik. Son iki seneden fazladır Türkiye’de turizm çok yara aldı. Ancak ‘Her Şeye Rağmen’ bazı kişi ve kurumlar yatırımları ve faaliyetleri ile hiç yılmadan kahramanca büyük işlere imza attılar. Biz de bu sene Skalite Ödülleri için onlara seslendik ve adaylarımızı onların içinden belirledik” ifadelerini kullandı.

17499425_688694611315066_7155154181325891208_n.jpg

 

 

 

 

 

Yavru Akdeniz foku Antalya’da ölü bulundu

İnsan baskısı yüzünden kıyı mağaralarına sığınan Akdeniz foklarına yuvalarında bile rahat yok…

Yusuf Yavuz

İnsan baskısı yüzünden dünyada yalnızca 700, Türkiye’de ise 100 civarında bireyi kalan Akdeniz fokları (monacus monacus), Ege ve Akdeniz kıyılarındaki son sığınaklarında yaşam savaşı veriyor. Yaşam alanları giderek daraltılan Akdeniz fokları, kritik olarak yok olma tehdidi altında. Ancak bu hızlı yok oluşun önüne geçebilmek için alınan tüm tedbirlere rağmen ölümlerin önüne geçilemiyor. Antalya’da Yat Limanı yakınlarındaki kayalıklarda ölü olarak bulunan 2 aylık yavru fok bunun son örneği. Yaklaşık 40 kilo olduğu belirtilen yavru fokun ölüm nedeni, alınan doku örnekleriyle ilgili yapılan incelemeden sonra kesinlik kazanacak. 30 yıldır Akdeniz foklarının korunması için çalışmalar yürüten Su Altı Araştırmaları Derneği, yavru fokun yaşadığı mağara yakınına bırakılan ağlara takılması sonucu ölmüş olabileceğini açıkladı.

Antalya Falezleri, Akdeniz foklarının Türkiye kıyılarındaki son sığınaklarından biri. Ancak falezlerin deniz içindeki mağaralarında yaşam savaşı veren Akdeniz foklarına adeta evlerinde de huzur yok. Her yıl kıyıya vuran ölü Akdeniz foku haberleriyle gündeme gelen Antalya’da bu haberlere bir yenisi daha eklendi. Geçtiğimiz hafta Yat Limanı’na yakın kayalıklarda hareketsiz yatan yavru Akdeniz fokunu gören vatandaşlar, durumu yetkililere bildirdi. Yapılan ilk incelemede, yaklaşık 2 aylık olduğu düşünülen yavru fokun öldüğü tespit edildi.

Antalya'da ölü olarak bulunan Akdeniz fokunun 2 aylık olduğu belirtiliyor.jpg

İncelenmek üzere Akdeniz Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’ne götürülen yavru foktan alınan doku örneklerinin incelenmesinin ardından ölüm nedeni belirlenecek.

TÜRKİYE’DE 100 TANE KALDI, PLANSIZLIK SONUNU GETİRECEK

Dünyada 700, Türkiye’de ise yalnızca 100 civarında bireyi kalan Akdeniz foklarının araştırılması ve korunması konusunda 30 yıldır çalışmalar yapan Su Altı Araştırmaları Derneği Akdeniz Foku Araştırma Grubu (SAD-AFAG), yavru fokun yaşam alanı olan mağara yakınına bırakılan ağlar yüzünden ölmüş olabileceğini açıkladı. SAD-AFAG ekibinden Cem Orkun Kıraç, “30 yıldır nadir bir canlı olan Akdeniz foku ve yaşam alanlarını koruyor ve araştırıyoruz. Gözlemlerimiz bizi yanıltmadı. Tek bir türü korumak ve türe odaklanarak koruma yapmak yanlış. Nesli tehlike altında olan bir canlı olarak Akdeniz fokunun en önemli tehdidi yaşam alanları yani deniz-kıyı habitatlarının aşırı ve plansız insan baskılarından dolayı zarar gördüğünü tespit ettik. Bu sadece Akdeniz foku değil, nesli azalan birçok yırtıcı kuş türü, kara memelileri ve sürüngenler için de geçerli” diye konuştu.

20171127_134150.jpg

EN FAZLA ÖLÜM FOKLARIN MAĞARALARINA GİRİLMESİ YÜZÜNDEN

20. yüzyılın üçüncü çeyreğine kadar aşırı avcılık ve kasıtlı öldürmelerin Akdeniz fokunun en önemli belası olduğunu dile getiren Kıraç, “Ancak özellikle ülkemizde kasıtlı öldürmeler azalmakla birlikte Akdeniz foku ölümlerini en çok yavruların bırakma ağlarına takılarak boğulmaları ve üreme mağaralarının içine giren dalgıç ve hatta teknelerden rahatsız olmaları sonucu annenin yavrularını terk etmeleri oluşturuyor” dedi.

CEM ORKUN KIRAÇ.JPG(Cem Orkun Kıraç, 30 yıldır Akdeniz foklarının korunması için yürütülen çalışmalarda görev alıyor…)

FOK MAĞARALARINA GİRİLMESİ DENETİM ALTINA ALINMALI

SAD-AFAG’ın 2016 yılında su ürünleri tebliğinde madde değişikliği önerisinde bulunduğunu anımsatan Kıraç, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın bu öneriyi kabul ederek ilgili tebliğde değişiklik yaptığını belirterek, “Buna göre mağara yakınlarında demir atmak, beklemek, tekneyle dik yalıyarlardaki fok mağaralarına girmek son derece sorumsuzca bir davranış olarak görülmekte. Bu da mevzuatla karara bağlandı. Sevinçliyiz. Ancak bunun ciddi şekilde denetlenmesi lazım” ifadelerini kullandı.

Antalya falezleri akdeniz foklarının son sığınakları arasında.jpg    (Antalya falezleri, Akdeniz foklarının son sığınakları arasında bulunuyor…)

‘KIYIYA YAKIN AĞ ATILMASININ ÖNÜNE GEÇİLMELİ’

Antalya da ölü bulunan 2 aylık yavru fokun, annesinin kıyı mağarasından bir rahatsızlık yüzünden ayrılması sonucu ölmüş olabileceğini dile getiren Kıraç, bir başka ihtimalle de mağaralara yakın atılan ağlara takılarak ölmüş olabileceğini söyledi. Antalya falezlerinde kıyıya yakın bırakma ağları atılmaması yönünde önlemler alınması gerektiğine işaret eden Kıraç “Kıyılar birer önemli habitat olarak türün kendisinden çok daha önemli. Ülke olarak bunun farkında değiliz ve kıyıları çok hoyratça kullanıyoruz. Kıyılardaki aşırı baskı nesli azalan canlıları da vurduğunu söyleyebiliriz” diye konuştu.

Fethiye'deki mavi mağara ayz ayalrında yoğun insan baskısına uğruyor.jpg(Fethiye kıyılarındaki mağaralar yaz aylarında yoğun insan baskısına sahne oluyor…)

SAD-AFAG’IN ÖNERİSİYLE FOKLAR İÇİN TEBLİĞ DEĞİŞTİRİLMİŞTİ

SAD-AFAG’ın başvurusu üzerine yapılan değişikliğin ardından 13 Ağustos 2016 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren ‘Su Ürünleri Avcılığı Tebliği’, “Akdeniz Fokunun yaşadıkları sualtı veya su üstü girişli kıyı mağaralarında ışık kullanmak, her türlü vasıta ile dalış yapmak, yüzerek veya herhangi bir deniz vasıtasıyla girmek, mağara girişlerinde beklemek, demirlemek yasaktır” hükmünü getirmişti.

Fethiye'de kıyı mağaralarından birinin önünde demirleyen tur teknesi.jpg    (Akdeniz fokları yaşam alanlarını insanlarla da paylaşmak zorunda kalıyor…)

SON SIĞINAKLARINDA BİLER RAHAT YOK

Akdeniz fokları en çok Çeşme, Kuşadası, Bodrum, Fethiye, Marmaris, Kaş, Kekova, Kemer, Antalya Falezleri ve Alanya gibi turizm merkezlerinde insanlar tarafından rahatsız ediliyor. Tekne turlarının uğrak yerleri haline gelen kıyı mağaraları, aynı zamanda Akdeniz foklarının da yaşam alanları. Ancak tıpkı deniz kaplumbağaları gibi Akdeniz fokları da turistik birer cazibe gibi gösterilerek bu tekne turlarına katılımı teşvik etmek amacıyla kullanılıyor. Bu nadir canlıların varlığını sürdürebilmesi için yasal düzenlemelerin yanında insani duyarlılığın da artırılması gerekiyor.

 

 

 

Süleyman Şah’ın keçileri nasıl Avustralyalı oldu?

Süleyman Şah’ın keçileri nasıl Avustralyalı oldu

Selçuk’a devlet kurduran koyunlardan Recep’in ithal kuzularına nasıl geldik…

Yusuf Yavuz

Bir zamanlar ipekten yüne, tiftikten kıla üretim araçlarıyla yeryüzüne hâkim olan halkların torunları bugün o üretim araçlarını ellerinden kaptırdıkları sömürgeci ülkelerin yazdığı senaryolara uygun biçimde birbirini boğazlamakla meşguller… Ancak bütün bu tablonun en ağırı, koyunla başlayan bir imparatorluk öyküsünün hamasi yanlarını yayıla yayıla anlatıp da, üretim kültüründen zerre dem vurmayan siyaset bezirgânlarının cehaleti. Bin yıl önce koyunlarıyla yola çıkan ve onca yıl dünyaya hükmeden imparatorluklar kuran bir ‘ecdanın’ torunlarının, bugün kuzuyu bile ithal edecek bir aymazlık içinde olmalarını nasıl açıklayacağız…

50 BİN KOYUNLA YOLA ÇIKAN SELÇUK’UN ÖYKÜSÜ BİZE NE ANLATIYOR

Türklerin kurduğu Hazar Devleti’nin ordu komutanı olan Dukak’ın oğlu Selçuk Bey, Maveraünnehr’den ayrılıp, maiyetindeki 100 atlıyla birlikte Cend kentine doğru yola çıktığında 1500 deve ve 50 bin kadar koyundan oluşan mal varlığıyla kendilerine yeni bir yaşam kurmanın arifesinde olan Türkmenlere öncülük ediyordu. Torunu Tuğrul’un kurduğu ve bugünkü İran’da bulunan Rey kentini başkent olarak seçen Büyük Selçuklu İmparatorluğuna adını veren Selçuk Bey’in öyküsü, aslında Türklerin Orta Asya’dan İran platosuna, Anadolu’dan Balkan coğrafyasına kadar uzanan tarihsel akışında bir canlı türünün ne kadar yaşamsal önemde olduğunun altını çiziyor: Koyun…

1513763f07d0806b43a8327f2d40b90d.jpg

İMPARATORLUKLARI KURAN VE YIKAN BİR ÜRETİM KÜLTÜRÜ

Oğuz Türklerinin tarihi, aslında koyun üretimiyle paralel ilerliyor. Ancak bunun yanında keçi de bu tarihe tanıklık eden en önemli üretim araçlarından biri. Bozkır ve göçebe kültürünün, hareketli ve dinamik oluşuyla birlikte geniş bir coğrafyayı üretim ve yaşam alanı olarak kullanması sanıldığı gibi geri, ilkel ve hantal değildir. Aksine canlı, devingen ve merkezi olarak bir bölgeye saplanıp kalmış, çoğu hanedan merkezli imparatorlukları tarihten silen bir üretim ve yaşam kültürüdür…

SELÇUKLU’YA KARŞI OĞUZ AYAKLANMALARI

İslamlaşmayla birlikte benşimsenmeye başlanan ‘gaza’ ve ‘cihad’ kavramlarını bir kenara bırakırsak, Orta Çağ’ın ikinci yarısına damgasını vuran Selçukluların hem kurucu unsuru olan hem de kötü yönetilmeleri sırasında bizzat Selçuklu’ya karşı zaman zaman büyük ayaklanmalar çıkaran Oğuzlar, kendilerine ‘yeryüzünün hakimi’ diyen sultanların sonunu getirmiştir. Bu ayaklanmaların en önemlilerinden biri olan ve etkisi yülerce yıl süren Babai İsyanı (1239), Selçukluların egemenliği altındaki Anadolu’ya gelen, çoğunlukla keçi ve koyun yetiştiriciliği ile geçimlerini sağlayan on binlerce Türkmenin isyanıdır.

MUKTEDİRLERLE ÇOBANLARIN BİTMEYEN SAVAŞI

Özetlemek gerekirse, Selçuklu’yu kuran irade de, onu kötü yönetimi yüzünden yıkan iradede varlığını, gücünü ve yaşam kaynağını en başta küçükbaş hayvancılıktan alıyordu. Bir başka deyişle Türklerin tarihi, iktidar kavgalarıyla birbiriyle savaşıp duran yöneticilerin oldupğu kadar, aynı zamanda çobanlıktan gelip, çobanlığı hor gören iktidar sahipleriyle, hor görülen çobanlar arasındaki çatışmanın tarihidir.

BİR OĞUZ’A İKİ KOYUN VERİRSENİZ 20 YIL SONRA ÜLKE KURAR

Bir Oğuz’a bir çift keçi ya da koyun verirseniz, onları hızla çoğaltarak beş yıl sonra bir köy, 10 yıl sonra bir şehir, 20 yıl sonra da bir ülke kurar. Adaletli ve köklerinden gelen geleneğe sırtını dönmeyen bir yönetim anlayışını sürdürürse de kısa sürede o ülke büyük bir cihan devletine dönüşür. Ancak yine aynı Oğuz’un keçisinin otunu, koyununun merasını elinden alırsanız, adaletsiz bir yönetimle, dilini, kültürünü, inancını hor görüp varlığına tehdit gibi davranırsanız; işte o zaman onun üzerine bina edilen devlet çöker… Kabaca Türklerin bin yıllık tarihi bize bunu anlatıyor…

DEVLETİN YANLIŞ SORUSU: MAVERAÜNNEHİR NEREYE DÖKÜLÜR

Ece Ayhan’ın ‘Meçhul Öğrenci Anıtı’ şiirine kaynaklık eden Maveraünnehir, gerçekten de devletin en yanlış sorularından birine dönüşmüştür:

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında

Bir teneffüs daha yaşasaydı

Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür

Devlet dersinde öldürülmüştür

 

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:

Maveraünnehir nereye dökülür?

En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:

-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.”

 

İKİ NEHRİN ORTASINDA PAYLAŞILAMAYAN TOPRAKLAR

Nehrin ötesi anlamına gelen Maveraünnehir, Oğuz Türkmenlerinin Orta Asya’daki üretim ve yaşam havzasıydı. Ceyhun ve Seyhun nehirleri arasında kalan, geniş otlaklar ve zengin su kaynaklarına sahip olan Maveraünnehir, Gazneliler, Karahanlılar, Samanoğulları ve Harzemşahlar gibi Türk ve İrani kökenli devletler arasındaki çatışmaların da kaynağı olmuştur.

tiftiğiyle ünlü Ankara keçisi bugün Avustralya'da yetiştiriliyor.jpg

TİBET’TEN ANADOLU’YA TİFTİK KEÇİSİ

Maveraünnehir’de, yani iki nehrin arasındaki platolarda güç kazandıktan sonra tarih sahnesinde görülmeye başlayan Selçuklular, önce Horasan, ardından Irak-İran coğrafyasına, nihayetinde de Anadolu’dan Kafkaslara uzanan bir coğrafyada egemenlik kurarken, beraberlerinde Tibet kökenli bir canlıyı da Anadolu’ya getirdiler: Ankara tiftik keçisi.

tiftik keçisi.jpgSÜLEYMAN ŞAH’IN GETİRDİĞİ KEÇİ TÜRKLERİ KUMAŞ TEKELİ YAPTI

Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu kabul edilen Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın beraberinde getirdiği tiftik keçisi, Ankara ve çevresine yerleşen Türkmenler tarafından yetiştirilerek ‘Angora’ (Ankara keçisi) olarak anılmaya başlandı. İlerleyen yıllarda Ankara keçisinden elde edilen ‘Türk tiftiği’nden üretilen ve Avrupa’da büyük talep gören kumaş, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu alanda tekel oluşturmasını sağlayacaktı.

OSMANLI ALTIN DEĞERİNDEKİ TİFTİĞİ ELİYLE İNGİLİZLERE VERDİ

Ancak yine aynı Osmanlı, 1838’de bu tekeli kendi elleriyle İngilizlere kaptırırken, aynı zamanda büyük çöküşüne giden yolun taşlarından birini de döşeyecekti. Bununla ilgili ayrıntılar için bakınız:http://odatv.com/siz-dirilise-bakarken-suleyman-sahin-kecileri-boyle-kacirildi-2805171200.html

Bu büyük aymazlığın ardından Anadolu tiftik keçisi üreticileri onlarca yıl kendini toparlayamadı. Cumhuriyetin ardından 1960’lı yıllarda yeniden toparlanma çabalarıyla 6 milyona ulaşan Ankara tiftik keçisi bugün yaklaşık 160 bin civarında. (2012 resmi verilerine göre 158 bin) *

dünya tiftik üretimi grafik.png

DÜNYANIN EN GÜZEL DOKUMALARINI YAPAN ELLER KIRILDI

Buhara’dan İran’a dünyanın en güzel halı ve kilimlerini, kumaşlarını dokuyan Türkmenler Anadolu’ya geldiklerinde Lodikya’dan (Ladik-Denizli) Kaisareia’ya (Kayseri), İconium’dan (Konya) Laranda’ya (Karaman) bir çok kadim yerleşim merkezindeki neolitik çağdan beri süregelen üretim kültürünü de kendi deneyimlerine kattılar. Ancak dünyanın en zengin kültür harmanının ortay çıktığı bu topraklar ne yazık ki son 50 yılda affedilmez derecedeki hatalı politikalar yüzünden lime lime edildi, birkaç yıldır da bu derin kültür tamamen tarihten silinmek için uğraşılıyor.

tiftik keçisi türk paralarının üzerinde yer almıştı 1942.jpg       (1940’lı yıllarda 50 liralık banknot üzerinde Ankara tiftik keçisi vardı…)

SELÇUK’UN YOLUNDAN YÜRÜYEN SON ÜÇ AİLE YOK OLMAK ÜZERE

Örneğin Selçuk’un bin yıl önce Maveraünnehir’den 50 bin koyunla çıktığı yolculuğun bugüne değin süren uzantılarının olduğunu anlayabilse bu toplum. Oğuzların bir kolu olan Sarıkeçili Yörüklerinin, halen yayla sahil konar-göçer keçi yetiştiriciliğini, tıpkı bin yıl önceki gibi, yalnızca toprağı, suyu, otu ve havayı koklayarak, aşkla sürdürme mücadelesi verdiğini görebilseler. Her türlü zulme ve baskıya rağmen bu kültürü sürdüren son üç aile kaldığı gerçeğine bir ayabilseler…

ISLAH EDİP ENDÜSTRİYEL ÜRETİME BAĞLAMAK HASTALIĞI

Bunu görmek bir yana devletin ilgili bakanlıklarının tek derdi bu topraklara ait ne varsa bir an önce endüstriyel üretime bağlamak. Ekim 2015’te Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın ev sahipliğinde Ankara’da yapılan BM Çölleşmeyle Mücadele Konferansı’nda kültürlerini tanıtmak için davet edilen Sarıkeçili Yörüklerinin binlerce yıllık kıl keçisi için “bunları ıslah edelim” diyebilen bir orman ve su işleri bakanımız var.

ANGORA GİBİ YAKINDA KIL KEÇİSİNİ DE KAYBEDECEĞİZ

Bir an önce ıslah edelim… Anadolu’nun yerli ırkı ne kadar hayvanı varsa hepsini endüstriyel üretimin çarkları arasına bağlamanın, böylece üreticileri de ilaç ve yem tekellerinin kıskacına almanın yolu ıslah etmekten geçiyor. Bu konudaki aymazlık devam ederse Osmanlı’nın son döneminde İngilizler’e kaptırılan ve bugün neredeyse tamamen yok olma aşamasına Ankara keçisinin öyküsü gibi yakın gelecekte kıl keçisinin de arkasından ağıtlar yakacağız.

GÜNEY AFRİKA’DAN AVUSTRALYA’YA ANGORA’NIN YOLCULUĞU

Osmanlı sarayının izniyle Güney Afrika’ya götürülerek yetiştirilen Ankara keçisi, oradan da 1830’lu yıllarda Avustralya’ya götürüldü. Bugünkü saf Angora ırkları ise, 1853, 1856, 1863, 1865, 1869, 1871 ve 1873 yıllarında Türkiye’den götürüldü. Uzun yıllar süren denemelerin ardından Güney Afrika’dan Avustralya’ya yerleşen bir göçmen olan Gerard Thomas Ferreira’nın beraberinde getirdiği Ankara tiftik keçisi, bu ülkeyi de önemli tiftik üreticilerinden biri haline getirdi.

AVUSTRALYA YILDA 1 MİLYON TON TİFTİK ÜRETMEYİ BAŞARDI

Bir zamanlar Venedikli tüccarların Osmanlı topraklarından bin bir zahmetle götürüp Avrupa pazarında sattığı Türk tiftiğinin yerini bugün Avustralya’daki Angora (mohair) keçisi çiftliklerinde yetiştirilen tiftiklerin peşinden koşan İtalyan modacılar aldı. Özenle yetiştirilen keçilerden elde edilen tiftik, Avustralya’da kilosu 50 dolardan ve müzayedeler düzenlenerek satılıyor. Ünlü giyim markalarına tiftik üreten Avustralyalı yetiştiriciler, 1980’lerde eriştikleri yıllık 1 milyon ton hedefini yeniden yakalamak için uğraşıyorlar. Bu konuda dernekler, vakıflar kuruluyor, Angora keçisi yetiştiriciliği hakkında ciltlerce kitaplar yayınlanıyor. Süleyman Şah’ın Anadolu’ya getirdiği keçilerin yanında dünyanın en büyük hayvancılık sektörünü kuran Avustralya bugün Türkiye’nin en fazla canlı hayvan ithal ettiği ülkelerden biri oldu.

BU DEĞERLİ KUMAŞA ADINI VEREN KEŞMİR SAVAŞLA YATIP KALKIYOR

Bugün Hindistan, Pakistan ve Çin sınırlarında bulunan dağlık Keşmir bölgesi, adını ünlü tiftik keçisinden elde edilen kumaşa vermiş kadim bir kültür havzası. Türklerin bu bölgeden getirip, Orta Anadolu platolarında Anadolu’nun tuzuyla besleyerek ışıltılı tiftikler elde ettiği Angora keçilerinin ana vatanında bugün yıllardır bitmek bilmeyen mezhep ve din savaşları var. Tıpkı Anadolu’nun yanı başında, Orta Doğu’da olduğu gibi. Bir zamanlar ipekten yüne, tiftikten kıla üretim araçlarıyla yeryüzüne hâkim olan halkların torunları bugün o üretim araçlarını ellerinden kaptırdıkları sömürgeci ülkelerin yazdığı senaryolara uygun biçimde birbirini boğazlamakla meşguller.

live-export-sheep.jpg   (Türkiye’nin canlı hayvan ithal ettiği ülkelerin başında Avustralya geliyor…)

SELÇUK’UN KOYUNLARINDAN RECEP’İN İTHAL KUZULARINA

Ancak bütün bu tablonun en ağırı, koyunla başlayan bir imparatorluk öyküsünün hamasi yanlarını yayıla yayıla anlatıp da, üretim kültüründen zerre dem vurmayan siyaset bezirgânlarının cehaleti. Bin yıl önce koyunlarıyla yola çıkan ve onca yıl dünyaya hükmeden imparatorluklar kuran bir ‘ecdanın’ torunlarının, bugün kuzuyu bile ithal edecek bir aymazlık içinde olmalarını nasıl açıklayacağız…

*(Gümrük ve Ticaret Bakanlığı Kooperatifçilik Genel Müdürlüğü 2013 Yılı Tiftik Raporu. Yayın tarihi: 2014)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Buna izin verenler yargılanacak!

Bakan Eroğlu’nun ‘uygun’ bulduğu o proje yargıya taşındı!

Mimarlar Odası, Bartın’da yaptığı teknik incelemenin ardından Güzelcehisar kumsalında inşa edilen demir platformlu yürüyüş yolunun iptali ve sorumluların yargılanması istemiyle dava açtı…

Yusuf Yavuz

Bartın’da Güzelcehisar kumsalında yapılan 850 metrelik demir platformlu yürüyüş yoluna tepkiler gelmeye devam ediyor. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun “İmar planına uygun” dediği projeyi yerinde inceleyen Mimarlar Odası Ankara Şubesi Kent İzleme Merkezi, teknik incelemenin ardından Bartın Valiliği ve ilgililerle görüştü. İncelemenin ardından bir basın açıklaması yapan Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan, bölgedeki lav kayalıklarını turizme açmak amacıyla uygulanan projenin mimarlık-mühendislik bilimine aykırı ve dehşet verici olduğunu savunarak, “Yapım ihalesinin yürütmesinin durdurulması ve bu sürecin başından sonuna kadar karar mekanizması içinde bulunan tüm bürokrat ve teknokratlara suç duyurusunda bulunduk. Projenin durdurulması ve ihalenin iptaline ilişkin de dava açtık. Kıyı kenar çizgisinin ihlali konusunda tereddütlerimiz var, incelemelerimiz devam ediyor. Bu konuda da ilgili tüm resmi birimler hakkında işlem tesis edilmesini sağlayacağız. Kamunun hakkını ve doğamızı korumaya devam edeceğiz” diye konuştu.

BAKAN EROĞLU TEPKİ ÇEKEN PROJEYİ UYGUN BULDU

Bartın Güzelcehisar’daki 80 milyon yıllık lav kayalıklarının turizme kazandırılması amacıyla kumsalda 850 metrelik demir platformlu yürüyüş yolu yapılmasına yönelik tepkiler sürüyor. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, bölge halkının tepkisini çeken yürüyüş yolunun turizm için şart olduğunu ve imar planına uygun olduğunu savunarak, “Bunlar bütün dünyada yapılıyor. Avrupa’da, Amerika’da turistlerin gelip rahatça yürüyeceği yerler var. Ben inceledim, usulüne uygun yapılmış. Biz burayı korumakla kalmayacağız, bütün dünyaya tanıtacağız” ifadelerini kullanmıştı.

Güzelcehisar kumsalına boydan boya demir ayaklar üzerinde yürüyüş yolu yapıldı.jpeg

MİMARLAR ODASI TEPKİ ÇEKEN PROJEYİ YERİNDE İNCELEDİ

Ancak tepki çeken uygulamayı yerinde inceleyen Mimarlar Odası Ankara Şubesi Kent İzleme Merkezi, çalışmanın mimarlık ve mühendislik bilimine uygun olmadığını açıkladı. Güzelcehisar’daki teknik incelemenin ardından Bartın Valiliği, İl Özel İdaresi ve Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü yetkilileriyle görüşmeler yapan Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin konuyla ilgili yaptığı açıklamada, “Yeryüzü harikası bir kıyı bölgemiz ve nadide bir koyun olduğu Güzelcehisar sahili kamu israfı bir yatırım ve akıl almaz bir proje ile karşı karşıya. Bartın Valiliği’nin bu proje için 2.3 milyon liraya varan bir yatırım yaptığını görüyoruz. Ölçeksiz, detaysız, ne yapılacağı belli olmayan; böyle bir proje ekosisteme ve kıyılarımıza telafisi mümkün olmayan zararlar verecektir. Bartın Valiliği, derhal bu garabet bir yapı olarak karşımıza çıkan demir boru yığını projesinden vazgeçmeli, 1.derece doğal sit alan olan Güzelcehisar kıyılarından elini çekmelidir” ifadelerine yer verildi.

9893b.jpg

PROJENİN İPTALİ VE SORUMLULARIN YARGILANMASI İÇİN DAVA AÇILDI

Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, projenin danışma kurulu üyesi akademisyenlerce de değerlendirildiğine dikkat çekerek, “İhalenin uygulamasını, ihale dosyasını da inceleyerek ve kıyı-deniz jeolojik mirasımıza ve varlık değerlerimize sözde turizm amaçlı proje ile yapılanların dehşet verici olduğunu gözler önüne sermiştir. Mühendislik ve mimarlık bilimine aykırı bir proje söz konusudur. Yapım ihalesinin yürütmesinin durdurulması ve bu sürecin başından sonuna kadar karar mekanizması içinde bulunan tüm bürokrat ve teknokratlara suç duyurusunda bulunduk. Projenin durdurulması ve ihalenin iptaline ilişkin de dava açtık. Kıyı kenar çizgisinin ihlali konusunda tereddütlerimiz var, incelemelerimiz devam ediyor. Bu konuda da ilgili tüm resmi birimler hakkında işlem tesis edilmesini sağlayacağız. Kamunun hakkını ve doğamızı korumaya devam edeceğiz” dedi.

Miamrlar Odası Ank Şb Bşk Tezcan Karakuş Candan.jpgMimarlar Odası Ankara Şubesi  Başkanı Tezcan Karakuş Candan

‘BU ÜLKENİN VARLIKLARINDAN ELİNİZİ ÇEKİN’

Valilik ve il kültür müdürlüğünün, yeryüzü harikası olan bazalt sütunlarında geriye dönüşü olmayan zararlara neden olacak projeye sahip çıkmasının büyük bir gaflet olduğunu savunan Candan, tüm olumsuzluklara ve halkın tepkisine rağmen Bartın Valisi’nin hala sustuğunu ihaleyi durdurmadığını belirterek, “Bu tutumu anlamakta güçlük çekiyoruz. Bartın İl Özel İdaresi tarafından ihale edilen proje, çizim ve sunum tekniğine de aykırı. Fikir projesi olması bile tartışılır bir çizim ile 2.3 milyon lira değerinde bir ihale dosyası nasıl hazırlanmıştır? Uygulama projesi aşamasında bugüne kadar karşılaşılmayan bir biçimde 1/1000 ölçekte detay ve kesit ile keşif ve metraj nasıl yapılmış, yaklaşık maliyet nasıl bulunmuştur? Bu durumu mühendislik ve mimarlık camiasında tartışmaya açıyoruz. Bir yaklaşık maliyetin nasıl bulunabildiği şaşkınlığı yaşarken aslında tüm incelemelerimiz sonucunda görülen o dur ki tuz kokmuştur. Bilime ve tekniğe aykırı icraatlarla basiretsiz projelerinizi bu ülkenin varlıklarından çekin” diye konuştu.

9892b.jpg

‘BARTIN VALİSİ AKLIMIZLA DALGA GEÇİYOR’

Güzelcehisar’daki lav sütunlarının dünyanın en gelişmiş doğal oluşumlarından olduğuna dikkat çeken Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, tarih ve doğanın iç içe olduğu sahilde yapılan proje hakkında söylenecek çok söz olduğuna değinerek, şunları dile getirdi: “Bu proje deniz-kıyı-sahil jeolojik formasyonun yarattığı coğrafik bütünlüğünü ve siluetini bozacak. Bugün 2.3 milyon, ancak sözleşme bedeli 2.7 milyon liralık projenin keşif artışları ile karşımıza daha ne kadar artı maliyet getireceğini de bilemiyoruz. Demir borularla 6 metreye kadar yükselen yürüyüş platformu, seyir terası adı altında kayaların delik deşik edildiği bağlantı çalışmaları, deniz üzerinde ahşap köprü, festival alanı, yürüyüş yolları ile karşınıza ortaya karışık bir proje çıkıyor. Vali, ‘mevcut ekolojik sisteme zarar vermeyecek’ şekilde uygulanacak diyor. Bartın Valisi adeta aklımızla dalga geçiyor.”

9897b.jpg

‘ÜÇ MİLYONLUK DEVLET KAYNAĞI ÇÖPE GİDECEK’

Neredeyse yarı imalatı bitmiş, demir borular çakılarak oluşturulan ve 6 metreye kadar yükselen platformun yapıldığı alan 1. Derece doğal SİT alanı olduğunun altını çizen Candan, şöyle konuştu: “Bartın için iktidarın yerel güçleri hızını kesmemiş, 13 Kasım 2017 tarihinde İmar Kanunun 18 Uygulama Planını yapmış ve ilk önce yapılması gereken plan şimdi gelmiş. Orman ve Su İşleri Bakanlığı 8 Kasım 2017 tarihinde Güzelcehisar Bazalt sütunları ‘Tabiat Anıtı Yönetim Planı Yapılması İşi’ adı altında bir ihaleye daha çıkılmıştır. Bu yönetim planı, ‘Farklı ölçeklerde hazırlanan bu yürüme yolu ve festival platformları projesine uygun değildir’ derse ne olacaktır ve bir yönetim planı 1. Derece doğal sit ve tabiat anıtı dedikleri yerde bu projeyi entegre edebilecek bir sonuca giderse zaten yanlış yapmış olacaktır. Durum her iki anlamda da kamu zararı doğuracaktır. Kabul ederse doğal alanda telafisi onarılamayacak bir sonuç kabul etmezse ise 3 milyona yakın devlet kaynağı çöpe atılacaktır.

9891b.jpg

‘KOMİSYON TEKNİK BİLGİDEN YOKSUN’

Burada sorulması gereken ve altında neler olduğunun sorgulanması gereken birçok konu var. Mimarlar Odası Ankara Şubesi 1. Derece doğal sit alan olan Güzelcehisar lav sütunları ve sahil bandında neler yapılmaya çalışıldığını hukuk önünde sorgulayacaktır. Kent İzleme Merkezimizin yaptığı görüşmeler, yerinde incelemeler ve edindiği belge ve veriler; plan ve proje yapım süreçleri ile birlikte ihale edilme koşullarının oluşmadığını göstermektedir. Bu proje yeryüzünde birkaç örneği bulunan bir jeolojik oluşum olan bazalt lav sütunları ile birlikte bir deniz-kıyı ekosisteminin kaderini belirleyecek. 1/1000 ölçek olması sebebi ile uygulama projesi niteliğini asla taşımayan bir sözde proje ile 1. Derece sit alanda hareket edilemeyeceğini bilemeyecek kadar teknik bilgiden yoksun bir komisyonla karşı karşıyayız. Bu komisyona bu ülkenin varlıkları nasıl teslim edilmiştir?

9896b.jpg

‘PROJEYE İMZA ATANLARI BİLİMSEL DOĞRULARA DAVET EDİYORUZ’

İncelenecek olan proje bir peyzaj projesidir ve doğal varlıklarımız üzerinde tarihi bir kararı verecek olan komisyonda mimar ve peyzaj mimarı yoktur. Komisyon böylesi bir ihtisas grubundan danışmanlık almayı bile düşünmemiş, kendisini tam yetkili kılmış ancak çok büyük bir hata yapmıştır. Komisyonda inşaat mühendisi, su ürünleri mühendisi (bulunmadı), şehir plancısı, ziraat mühendisi, avukat, çevre ve orman mühendis bulunmakta iken işin gerçek sahiplerinin bulunmayışı manidardır. Bu projeye imza atan Bartın Üniversitesi öğretim görevlilerini, meslek etiğine ve saygınlığına, bilimsel doğrulara uygun davranmaya, toplumun tepkilerine neden olan bu projede nasıl imzalarının bulunduğunu kamuoyu ile paylaşmaya davet ediyoruz.”

Bartın'ın cennet koylarından biri olan güzelcehisar kumsalında artık demirden bir yol var.jpg13.jpg

Orman Bakanı kumsaldaki demir yolunu beğendi!

Bakan Eroğlu kumsaldaki demir yolunu uygun buldu. Bartın Güzelcehisar sahilinde inşa edilien 850 metrelik demir yürüyüş yolunu ‘uygun’ bulan Orman ve Su işleri Bakanı Veysel Eroğlu, en çevreci hükümet olduklarını iddia etti.

Yusuf Yavuz

Bartın’ın Güzelcehisar köyündeki lav kayalıklarını turizme açmak için sahilinde inşa edilen 850 metrelik demir platformlu yürüyüş yolunu uygun bulduğunu söyleyen Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, “Yürüyüş yolu ulaşım için şart. İmar planına uygun. Turizm açısından bu şarttır. Bunlar bütün dünyada yapılıyor. Avrupa’da, Amerika’da turistlerin gelip rahatça yürüyeceği yerler var. Ben inceledim, usulüne uygun yapılmış. Biz burayı korumakla kalmayacağız, bütün dünyaya tanıtacağız” diye konuştu.

Bazı açılış töreni ve etkinliklere katılmak amacıyla Bartın’da bulunan Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, Güzelcehisar köyündeki 80 milyon yıllık lav kayaçlarının turizme kazandırılması amacıyla hazırlanan projeye ilişkin soruları da yanıtladı.

BAKAN EROĞLU BARTIN'DAYDI.jpg

KUMSALA 850 METRELİK DEMİR YÜRÜYÜŞ YOLU TEPKİ ÇEKİYOR

Bartın İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nce hazırlanan ve Batı Karadeniz Kalkınma Ajansı (BAKKA) tarafından finansal destek sağlanan ‘Bartın İli Güzelcehisar Lav Sütunları ve Sahilinin Turizm ve Rekreasyon Amaçlı Peyzaj Uygulama Projesi’ adındaki çalışmayı, il özel idaresi yürütüyor. Proje kapsamında Güzelcehisar sahilini boydan boya kaplayan, 850 metre uzunluğunda, 3 metre genişliğinde bir yürüyüş yolu inşa ediliyor. Proje kapsamında ayrıca seyir terası, festival alanı ve iskele inşa edilecek. Ancak sahile çakılan demir ayağın üzerinde yükselen yürüyüş yolu yöre halkının tepkisini çekiyor.

Güzelcehisar kumsalına boydan boya demir ayaklar üzerinde yürüyüş yolu yapıldı.jpeg

SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ VE YÖRE HALKI PROTESTO ETTİ

Bartın’daki sivil toplum örgütleri ve yerel halk geçtiğimiz hafta sonu kumsalı işgal eden ‘demir yolu’nu protesto ederek kaldırılmasını istedi. Ancak kamuoyunda da büyük tepkiyle karşılanan proje Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’na göre ‘uygun’.

YÖRE HALKI VE STK'LAR PROJEYE TEPKİLİ.jpg

BAKAN EROĞLU: ‘BEN İNCELEDİM, USULÜNE UYGUN YAPILMIŞ’

Bazı açılış törenleri ve ziyaretler için Bartın’da bulunan Bakan Eroğlu, bir gazetecinin Güzelcehisar sahilindeki yürüyüş yoluna ilişkin sorusuna verdiği yanıtta, “Yürüyüş yolu koruma alanı dışında biliyorsunuz, biz orayı tabiat alanı ilan ettik. Yürüyüş yolunun üzeri tamamen ahşapla kaplanacak. Yürüyüş yolu ulaşım için şart. İmar planına uygun. Turizm açısından bu şarttır. Bunlar bütün dünyada yapılıyor. Avrupa’da, Amerika’da turistlerin gelip rahatça yürüyeceği yerler var. Ben inceledim, usulüne uygun yapılmış. Biz burayı korumakla kalmayacağız, bütün dünyaya tanıtacağız” ifadelerini kullandı.

GÜZELCE HİSAR PROJESİ SORULAN EROĞLU 'UYGUN' DEDİ.jpgKUMSALDAKİ YÜRÜYÜŞ YOLU DEMİR AYAKLAR ÜZERİNDE YAPILIYOR.jpg

‘DÜNYANIN EN ÇEVRECİ CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’DIR’

En çevreci hükümetin kendi hükümetleri olduğunu öne süren Veysel Eroğlu, “Dünyada en çevreci Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır. Kendisi bir seferberlik başlattı ve bu seferberlikle haftaya çarşamba günü 4 milyarıncı fidan dikimini kendisi yapacak. Dünyadaki her insan için bir fidan dikeceğiz ve 7 milyara ulaşacak. Yine ülke genelinde yaptığımız 375 dev eser açılışını topluca külliyede yapacağız” diye konuştu.

 

 

 

Devasa hayvan filoları Türk tarımını bitirmeye hazır!

Devasa hayvan filoları Türk tarımını bitirmeye hazır!

Kırmızı et üzerinden yürütülen tarım savaşının tam ortasındaki Türkiye, yüzbinlerce hayvanın hazır bekletildiği dev gemilerle baş edebilecek mi?

Yusuf Yavuz

Daha önce çeşitli vesilelerle Türkiye’nin uzun süredir bir tarım savaşının içinde olduğunu ve bunun ayrıntılarını aktarmıştık. Son dönemde hızlanan kırmızı et ve hayvan ithalatlarının ardından alınan Singapur’a gümrük vergisi sıfırlaması gösterdi ki acilen toplumsal bir refleks gösterilerek bunun ardından da tarım politikalarından radikal değişikliklere gidilmez ise bu savaşın kaybedeni 80 milyonluk dev bir tüketici kitlesine sahip Türkiye olacak. Artık okyanuslarda yalnızca uçak gemileri, 6. Filo dolaşmıyor, ‘ucuz et’ yalanıyla tüketimi körüklenen bir ürünün ham maddesi olan milyonlarca sığır ve koyunun konuşlandığı dev hayvan gemileri bu savaşın sonucunu şansa bırakmayacak şekilde ve ihtiyaç olduğunda çıkartma yapabilmek üzere Türk karasularının burnunun dibinde dolaşıyor. Kapitalizm asla zar atmaz.

Yanlış tarım politikaları yüzünden hayvancılıkta büyük bir krize sürüklenen Türkiye çareyi ithalatta arıyor. AB, ABD, Avustralya ve Balkan ülkelerinden yapılan sığır ve küçükbaş ithalatının ardından şimdi de bir Güneydoğu Asya ülkesi olan Singapur’dan damızlık ve besilik sığır ile koyun ithal edecek. Üstelik Singapur’dan ithal edilen sinek ve düvelerden hiç gümrük vergisi alınmayacak. Bakanlar Kurulu’nun buna ilişkin kararı önceki gün Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Meralarını ve yaylalarını yitiren küçük ölçekli üreticiye dayatılan endüstriyel hayvancılık yüzünden zaten büyük bir borç batağında olan Türkiye’deki çiftçiler bu kararla birlikte hükümetten bir darbe daha almış oldu.

resmi gazete'de yayımlanan singapur kararı.png

SİNGAPUR’DAN HAYVAN İTHALATINA SIFIR GÜMRÜK VERGİSİ KARARI

Bakanlar Kurulu’nun Singapur’dan ithal edilen bir çok tarım ve sanayi ürünü ithalatında gümrük vergisi oranlarını yeniden belirleyen kararına göre bu ülkeden ithal edilecek olan inek ve düvelerden gümrük vergisi alınmayacak. 400 kilonun üzerindeki dişi ve erkek danalar için yüzde 26, 1 yaşından küçük kuzular içinde yüzde 40 gümrük vergisi alınması kararlaştırıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da imzasını taşıyan Bakanlar Kurulu Kararı önceki gün Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Singapur limanı.jpg         (Singapur, bölge ticaretinin üssü olan limanlarıyla biliniyor)

ISPARTA BÜYÜKLÜĞÜNDEKİ SİNGAPUR’DA TARIMSAL ÜRETİM YOK!

Ancak yüzölçümü yaklaşık Isparta ili büyüklüğünde olan, 5 milyon 600 bin civarında nüfusa sahip bu Güneydoğu Asya ülkesinde tarımsal üretim neredeyse yok denecek kadar az. Singapur’un toplam arazisi 71 bin 910 hektar. Bu oran, Türkiye’nin birçok ilinden daha küçük. Örneğin Artvin’in 74 bin 930 hektarlık yüz ölçümüyle Singapur’dan daha büyük araziye sahip. Isparta ise 68 bin 200 hektar. Ekonomi Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre Singapur ekonomisinin yüzde 73’ünü hizmetler, yüzde 26’sını ise sanayi sektörü oluşturuyor. Yok denecek kadar az olan tarımsal üretimin payı ise sadece yüzde 1. Bunu da orkide ve akvaryum balıkçılığı gibi ürünlerle sahil şeridinde yapılan kültür balıkçılığı oluşturuyor. Gıda ihtiyacının büyük bölümünü Malezya ve Endonezya gibi ülkelerden karşılayan Singapur, kısıtlı olan topraklarını yüksek girdili ekonomik faaliyetler için kullanıyor.

TÜRKİYE’NİN İNEK İTHAL EDECEĞİ SİNGAPUR’DA SADECE 200 SIĞIR VAR!

Bakanlar Kurulu’nun ‘sıfır gümrük vergisi’ kararı, kendi ihtiyacını bile üretemeyen Singapur’dan Türkiye’nin nasıl hayvan ithal edeceği sorusunu akıllara getirdi. CHP Edirne Milletvekili ve TBMM Tarım Orman ve Köy İşleri Komisyonu Üyesi Okan Gaytancıoğlu da bu sorunun peşine düşerek FAO verilerine göre Singapur’da sadece 200 büyükbaş hayvan olduğunu açıkladı. Gaytancıoğlu’nun açıklamasına göre hiç koyun bulunmayan Singapur, 270 bin domuz varlığına sahip.

Fotolia_5972987_M1.jpg        (Toprakları kısıtlı olan Singapur’da tarımsal üretim yok denecek kadar az…)

SIFIR GÜMRÜK VERGİSİ KARARININ ARKASINDA BAŞKA TEZGÂH MI VAR?

Bu ölçekteki bir hayvan varlığına sahip olan Singapur’dan Türkiye’nin sıfır gümrük vergisiyle hayvan ithal etme kararı almasının mantığını anlayamadığını dile getiren CHP’li Gaytancıoğlu, “Burada akla ilk gelen konu ‘acaba yine bir AKP tezgâhı mı vardır?’ şeklindedir. Türkiye ile Singapur tarımsal potansiyel açısından karşılaştırılamayacak durumdadır diyebiliriz. İki ülke arasındaki hayvancılık ticaretinin Singapur dikkate alınarak hiç yapılmaması gerekirken sıfır gümrükle Singapur’dan ithalat yapılacak olması AKP’nin bugüne kadar yaptığı yandaş siyaseti ile açıklanabilir” görüşünü dile getiriyor.

Tarım konusunda küresel boyutta oynanan oyunlarla yerel üreticilerin nasıl kıskaca alınarak üretimden koparıldığını ve büyük kentlere tıkılarak birer tüketiciye dönüştürüldüğünü belgeleriyle anlatan araştırmacı-yazar Erhan Ünal’ın et ve canlı hayvan ithalatına yönelik kapsamlı değerlendirmelerini önce gün yayınlamıştık.

TÜRKİYE’NİN ET TEDARİKÇİSİ HİJAZİ FİRMASI VE ASYA PASİFİK İLİŞKİSİ

Ünal, Türkiye’ye gemilerle canlı hayvan getiren Amman (Ürdün) merkezli küresel hayvancılık tekeli Hijazi&Ghosheh Co. Ltd. şirketinin iş ilişkilerinin araştırılması durumunda, giderek karmaşıklaşan bu ilişkilerin Birleşik Arap Emirlikleri’nden Avustralya’ya ve daha başka merkezlere uzandığının görüleceğini belirterek, “Burada konuyu fazla uzatmamak için Avustralya üzerine şimdilik fazla bir şey yazamıyorum fakat sadece dikkatleri o yöne bir miktar çekebilmek amacıyla bu Anglo Sakson ülkenin, sadece büyük bir canlı hayvan ihracatçısı değil aynı zamanda Asya ve Güneydoğu Pasifik’te Küresel Oligarşinin en önemli operasyon merkezi olduğunu da söyleyeyim” ifadeleriyle aslında Singapur’un da içinde olduğu Asya Pasifik bölgesine işaret etmişti: (http://odatv.com/ucuz-et-oyununun-arkasindaki-korkunc-plan-2211171200.html)

gemide taşınan hayvanlar.jpg

HİJAZİ’NİN TÜRKİYE’DE HAYVAN FABRİKASI MACERASI N ASIL BAŞLADI

Erhan Ünal’ın dikkat çektiği Ürdün merkezli Hijazi şirketi Türkiye’ye 2010 yılında girmiş. Üstelik de bugün ithal et tartışmalarının odağındaki Et ve Süt Kurumu’nun desteğiyle Türkiye’de 50 milyon Dolarlık hayvancılık yatırımı yaparak. Ancak 2010 yılından bu yana Türkiye’nin ithal ettiği et ve canlı hayvanda en fazla adı geçen şirket, Hijazi. Şirketin Türkiye ayağı olan Angos Hayvancılık’ın resmi internet sayfasında verilen kurumsal bilgilere göre şirket bünyesinde Avustralya, Amerika, Brezilya, Uruguay, Meksika, Arjantin, Yeni Zelanda ve birçok başka ülkede hayvan üretimi yapılıyor. Adeta yüzen dev ahırlara benzeyen 30 bin büyükbaş, 100 bin küçükbaş hayvan taşıma kapasitesine sahip gemilerle Türkiye’ye bugüne kadar milyonlarca canlı hayvan ithal eden Hijazi’nin Avustralya’da helikopterlerle kontrol edilen 500 bin sığır, 1 milyon koyundan oluşan yığınsal üretim yapılan devasa hayvan fabrikaları bulunuyor. Çünkü kimyasal ve antibiyotiklerle desteklenen bu boyutlardaki hayvan üretimine ‘çiftlik’ demek, gerçek çiftlik sahiplerine haksızlık olur.

Avustralya'da yüzbinlerce koyunun üretildiği çiftliklerden biri.jpg

YÜZBİNLERCE HAYVAN OKYANUSLARDAKİ GEMİLERDE BEKLİYOR!

Hijazi şirketinin üretim yaptığı diğer ülkelerdeki hayvan rakamları da milyonlarla ifade ediliyor. Ancak en çarpıcı olanı şu: “Bunların yanında her biri 10.000 büyükbaş ve 50.000 küçükbaş taşıyabilen yüzen hayvancılık tesisi konumundaki gemilerimizde sürekli hazır hayvan ile okyanuslar da bekletilmektedir.” (http://www.angoshayvancilik.com/digerulke_ciftlik.php)

Balık istifi koşullarda gemilere nakledilen hayvanlar adeta işkenceyle taşınıyor.jpg

SİNGAPUR’DAN SIFIR GÜMRÜK KARARINDAN ÜÇ HAFTA ÖNE GEMİ KARARI

Singapur’dan ithal edilecek hayvanlardan gümrük vergisi alınmamasıyla ilgili 21 Kasım tarihli Bakanlar Kurulu Kararı’ndan yaklaşık 3 hafta önce sessiz sedası bir Yönetmelik hazırlandı. Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nca hazırlanan ve 21 Ekim’de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren ‘Türkiye-Singapur Serbest Ticaret Anlaşması Çerçevesindeki Ticarette Eşyanın Tercihli Menşeinin Tespiti Hakkında Yönetmelik’ başlığını taşıyan yasal düzenlemenin en ilginç maddelerinden biri de ‘gemilerden üretilen hayvanlar’ ve işlenmiş et ürünleriydi.

Bader1 Hijazi için hayvan taşıyor.jpg

YÖNETMELİKTEKİ ‘ASEAN’ AYRINTISI

Yönetmeliğin 7. Maddesinde yer alan düzenlemeye göre, taraf ülkedeki yetişen hayvanlar ve tarım ürünleriyle deniz ürünleri anlaşma kapsamında değerlendirilirken, Türk ve Singapur ortaklı ve bandıralı ‘fabrika gemiler’ de kapsama alınıyor. Ayrıca kısa adı ASEAN olan ve Brunei, Endonezya, Filipinler, Kamboçya, Laos, Malezya, Myanmar, Singapur, Tayland ve Vietnam’ın üyesi olduğu Güneydoğu Asya Uluslar Birliği’ne de yönetmelik kapsamında yer veriliyor. Kısacası üretici olmayan Singapur’un kendi ihtiyacını bile karşılayamadığı tarım ürünleri (hayvan ve et), Avustralya ve Yeni Zelanda ile Malezya ve Endonezya gibi ASEANülkelerinden temin edilip balık istifi dolduruldukları gemilerle Singapur limanından Türkiye’ye taşınacak.

bader 3 gemisi yübinlerce hayvanın naklinde kullanılıyor.jpg

AVUSTRALYA’DA EN PAHALI ET TÜRKİYE’DEKİ UCUZ ETİN YARISI KADAR

Dünyanın en büyük hayvan üreticilerinden biri olan Avustralya’da iyi kalitedeki bir kilo dana bifteği yaklaşık 5 Avustralya doları. Bu da ortalama 15 liraya tekabül ediyor. Yaklaşık 25 kiloluk bir canlı koyunun fiyatı da 120-130 Avustralya doları (ortalama 400 lira) civarında.  200 kiloluk bir dana 400 (1200 TL), yetişkin bir inek ise 800-900 (2400 ila 2700 TL) dolar civarında. Türkiye’de ise özellikle büyükbaş hayvan rakamları bunun neredeyse 3-4 katı civarında. Koyunda da ortalama iki kat yüksek.

bader 3 gemisi yübinlerce hayvanın naklinde kullanılıyor.jpg

KÜRESEL ET TEKELLERİNE MİLYONLARCA DOLARLIK KOLAY VURGUN

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın Türkiye’de iki büyük market zincirinde satışa sunduğu ‘İthal ucuz et’ ise kıymada 29, kuşbaşı ette ise 31 lira. Yani yaklaşık 10 Avustralya doları. Yani dar gelirli milyonlarca Türk insanının et yiyebilme hayaliyle kuyruğa sokularak umacılaştırılmasından küresel et tekelleri milyar dolarlar kazanacak, bakanlık ise yerli üreticiyi koruyacak radikal önlemler almak yerine ithalatta gümrük vergisini bile sıfırlayacak düzenlemelerle bu kolay yağmanın önünü açacak.

ucuz et kışkırtıcılığıyla marketlerde halkı kuyruğa sokan bakanlık üretimi değil ithalatı destekliyor.jpg

HİJAZİ’NİN PATRONU: ‘TÜRKİYE UZUN SÜRE İTHALATA DEVAM EDECEK’

Türkiye’de kırmızı et krizinin baş gösterdiği günlerde Kasım 2011’de Dünya Gazetesi’nden Ali Ekber Yıldırım’a konuşan Ürdünlü Hijazi firmasının sahibi Tareq Hijazi, Türkiye’de hayvancılık ve et yatırımlarını şöyle anlatıyordu: “İlk bakışta Türkiye piyasasının hayvana doyduğu söylenebilir. Kendi hayvan varlığı var. Besicileri var. Hükümet hayvan varlığını artırmak için çalışmalar yapıyor, destekler veriyor. Bunun sonuçlarını da almaya başladı. Fakat biz daha uzun bir süre ithalatın da devam edeceğine inanıyoruz. Bu nedenle Türkiye’ye yatırım yapıyoruz. Bugüne kadar 15-20 milyon dolarlık yatırım yaptık. Çiftliklerimiz var. Kiraladığımız çiftlikler var. Çiftlik ekipmanları ve diğer yatırımlar için para harcadık. Kuracağımız entegre tesis ile Türkiye’deki toplam yatırımımız 50 milyon dolara ulaşacak. Biz Türkiye pazarının geleceğine ve istikrarına güvenerek yatırım yapıyoruz…

12.jpg

‘İTHAL ETTİĞİMİZ HAYVANLARI BÜYÜK MARKETLERE VERECEĞİZ’

Hijazi Grubu, hayvancılık konusunda entegre bir yapıya sahip. Hayvan ithalatı yaptığımız ülkelerde çiftliklerimiz var. Avustralya, Uruguay, Arjantin, Brezilya, Yeni Zelanda ve daha birçok ülkede çiftliklerimizde hayvanlarımızı besleriz. Sağlıklı ve doğal olmasına özen gösteririz. Türkiye’de de çiftliklerimiz var… İthal ettiğimiz hayvanları karkas olarak veya kesilmiş parçalar halinde büyük marketlere vereceğiz.”

EBK’DAN HİJAZİ’YE VERİLEN AÇIK DESTEK

Hijazi’nin kuracağı et entegre tesisine o günlerde adı Et ve Balık Kurumu (EBK) olan kurumun Genel Müdürü Bekir Ulubaş büyük bir destek vererek şunları söylüyor: “Hijazi’nin gelmesi büyük kazanç olur. Teknoloji getirecekse böyle bir tesisin büyük yararı olur. Çünkü o bölgede çok büyük ihtiyaç var. Edirne’de bir tek Borsa’nın bir kesimhanesi var ama yetersiz. Keşke Et ve Balık Kurumu’nun Trakya’da bir entegre tesisi olsaydı. İstanbul’daki Zeytinburnu Kombinası özelleştirilmiş. Çok yanlış. Aynı şekilde Ege’de de bir kombinamız olsaydı. Manisa Et Balık Kombinası özelleştirilmeseydi çok iyi olurdu. Ege ve Trakya’da kombinamız olmayınca çok zorlanıyoruz. Sakarya ile Marmara ve Trakya’ya hizmet vermeye çalışıyoruz ama yetmiyor. Ben özelleştirmeye karşı değilim. Ama keşke en son özelleştirilecek bu kurumu ilk özelleştirmeselerdi. Manisa’yı Zeytinburnu’nu satmasalardı. Bu iki bölgede de yeni yatırıma ihtiyaç var.” (http://www.tarimdunyasi.net/2011/11/14/urdunlu-hijaziden-50-milyon-dolarlik-et-entegre-yatirimi/)

33 YAŞINDAKİ KÜRESEL ET TEKELİNİN SAHİBİNİN TÜRKİYE MACERASI

Türkiye’nin gıda güvenliği açısından son derece stratejik bir kurumu olan Et ve Süt Kurumu’nun (ESK) başındaki en yetkili kişinin dünyanın en büyük et ve canlı hayvan tekeli sayılan bir kuruluşun ülkeye girmesini kazanç olarak görmesi oldukça düşündürücü. Ancak henüz 33 yaşındaki tam adı Tareq İssam Khaleel Hijazi olan Ürdün kökenli iş adamının şirketinin Türkiye’de hangi siyasilerle ve onlara yakın olan iş adamlarıyla bağlantılarının olduğunun araştırılması gerekiyor.

Hijazi pasaport.png

ET VE SÜT KURUMU VE HİJAZİ’NİN  2018 İÇİN DEV İTHALAT SÖZLEŞMESİ

Zira daha şimdiden 2018 yılında Türk halkına satılacak etlerin büyük bölümü bu şirket tarafından ithal edilmek üzere düğmeye basılmış durumda. ESK’nın 2018 yılı için Hijazi’nin şirketiyle yaptığı ithalat sözleşmelerinde, Avustralya’dan gelecek olan 300 bin kuzu ile Brezilya’dan ithal edilecek 270 bin sığır için imzaların atıldığı öne sürülüyor. Macaristan kökenli bir diğer hayvancılık devi olan Hundland firması ile de Fransa, İspanya ve İrlanda’dan ithal edilecek 110 bin sığır için sözleşme hazırlığı olduğu belirtiliyor.

HİJAZİ’NİN ‘YILDIRIM’ SOYADLI ORTAĞI KİM?

Hijazi’nin Türkiye’deki üretim üssü olan Çorlu’daki Angos Hayvancılık bünyesinde ‘Niğmet’ adıyla kurduğu şirkette, yüzde bir hisseli Fırat Yıldırım adında bir yatırımcının adı geçiyor. Ticari sicil kayıtlarına göre Gaziantep merkezli bir adreste ikamet ettiği belirtilen Yıldırım’ın kardeşi olan bir başka girişimciyle birlikte Hijazi’ın Türkiye’deki işlerini yürüttüğü öne sürülüyor.

Hijazi ve Fırat Yıldırım ortaklığını gösteren tic sicil gazetesi.png

BAKANLIK HİJAZİ’YE BAŞVURUDAN BİR GÜN ÖNCE NASIL BELGE VERDİ

Angos Hayvancılık şirketi adına Çorlu’da açılan dev işletmenin ‘işletme uygunluk belgesi’, İlçe Tarım Müdürlüğü’nce başvuru tarihinden bir gün önce verilmiş. Bu skandalın ortaya çıkmasıyla 2012 yılında dönemin CHP’li milletvekilleri Gıda Tarım ve Hayvancılık Eski Bakanı Mehdi Eker’e bir soru önergesi veriyor. Bakan Eker, uzun aranın ardından önergeye verdiği yanıtta, ilgili firmanın 24 Mart 2011 tarihinde Çorlu İlçe Tarım Müdürlüğü’ne başvurarak ‘işletme uygunluk belgesi’ talep ettiğini belirterek şöyle diyor: “İşletmenin daha önceden kayıt altına alınmış olması, kontrol ve denetimlerinin sık sık yapılan bir işletme olması sebebiyle aynı gün işletme uygunluk belgesi tanzim edilerek firmaya verilmiştir. Ancak söz konusu firmanın dilekçesi akşam mesai bitiş saatlerine denk geldiği için bir gün sonrasında kayıta alınmıştır.”

önergeye eski bakan mehdi eker'in verdiği  yanıt.png

TÜRKİYE İÇİNE SOKULDUĞU TARIM SAVAŞINI NASIL KAZANACAK

Daha önce çeşitli vesilelerle Türkiye’nin uzun süredir bir tarım savaşının içinde olduğunu ve bunun ayrıntılarını aktarmıştık. Son dönemde hızlanan kırmızı et ve hayvan ithalatlarının ardından alınan Singapur’a gümrük vergisi sıfırlaması gösterdi ki acilen toplumsal bir refleks gösterilerek bunun ardından da tarım politikalarından radikal değişikliklere gidilmez ise bu savaşın kaybedeni 80 milyonluk dev bir tüketici kitlesine sahip Türkiye olacak. Artık okyanuslarda yalnızca uçak gemileri, 6. Filo dolaşmıyor, ‘ucuz et’ yalanıyla tüketimi körüklenen bir ürünün hammaddesi olan milyonlarca sığır ve koyunun konuşlandığı dev hayvan gemileri bu savaşın sonucunu şansa bırakmayacak şekilde ve ihtiyaç olduğunda çıkartma yapabilmek üzere Türk karasularının burnunun dibinde dolaşıyor. Kapitalizm asla zar atmaz.

(Türkiye’ye de canlı hayvan taşıyan Panama bandıralı Almawishi gemisi 195 metre uzunlunda ve on binlerce hayvan taşıma kapasitesinde. Balık istifi taşınan hayvanlar zaman zaman kötü koşullar yüzünden ölüyor): 

Panama bandıralı Almawishi gemisi canlı hayvan taşımacılığında kullanılıyor.jpggemilerde kötü koşullarda taşınan yübinlerce sığır hücre gibi bölümlerde tutuluyor.jpggemide hayvan taşımacılığı detay.jpg

 

 

Mor çiçekli safran o köyün umudu oldu

Mor çiçekli safran o köyün umudu oldu

Bir zamanlar tonlarcasını üretiğimiz safranda bugün 20 kiloya düştük. Altın değerindeki bitkide üretimin yeniden canlandırılması çabaları Isparta’nın Eğirdir ilçesine bağlı Sorkuncak köyünde olumlu sonuçlandı, mor çiçekler köylüye umut oldu…

Yusuf Yavuz

Benzersiz kokusu ve etkili rengiyle dünyanın en sevilen baharatlarından biri olan safran, altın değerinde bir bitki. Safranbolu’ya adını veren soğanlı bir güz çiçeği olan bitki, bir zamanlar Baharat Yolu’nu kat ederek doğunun gizemli ürünlerini batıya taşıyan kervanların en değerli yükünü oluşturuyordu. Dünyada en çok İran, Hindistan ve Pakistan gibi ülkelerde yetiştirilen safran geçmişte Anadolu’nun en önemli ihraç ürünlerinden biriydi. Zamanla Safranbolu’da dar bir alana sıkışıp kalarak yok olma noktasına gelen bu değerli bitki son yıllarda yapılan çalışmalar sayesinde yeniden üretilmeye başlandı. Isparta’nın Eğirdir ilçesine bağlı Sorkuncak köylüleri geçtiğimiz yıl deneme üretimine başladıkları safrandan olumlu sonuçlar alınca güz yağmurlarıyla yüzünü gösteren mor çiçekler köylünün umudu oldu.

Geçtiğimiz yıl toprakla buluşan safran soğanları umut oldu.JPG(Geçtiğimiz yıl ekimi yapılan safran soğanları Sorkuncak köylülerinin umudu oldu)

Eğirdir ilçesine bağlı Sorkuncak köyünde geçtiğimiz yıl safran üretimine başlandı. Eğirdir Gölü’ne bakan yamaçlardaki tarlalarda deneme ekimi yapılan safran soğanları, güz yağmurlarıyla birlikte yüzleri güldüren sonuçlar vermeye başladı. Mor çiçekleriyle üreticinin umudu olan ve önümüzdeki günlerde ilk hasadı yapılması beklenen safran, Isparta’da gül, lavanta ve zambaktan sonra önemli bir bitkisel ürün olmaya aday.

Eğirdir Kaymakamı Abdullah Akdaş safran üretimi yapılan arazide inceleme yaptı.jpeg(Eğirdir Kaymakamı Abdullah Akdaş, Sorkuncak’taki safran üretimini inceledi)

GİRİŞİMİN ÖNCÜSÜ KAYMAKAM: ‘ÇİÇEK AÇTIĞINI GÖRMEK MUTLULUK VERİCİ’

Eğirdir Kaymakamlığı’nın öncülüğünde yapılan girişimlerin ardından Safranbolu’dan getirilerek Sorkuncak köyünde üretimi yapılan safranın öncelikle bu köyde yaygınlaştırılması amaçlanıyor. Eğirdir Kaymakamı Abdullah Akdaş, safran bitkisinin sanılanın aksine zahmetsiz yetiştirilen ve ekonomik getirisi yüksek bir ürün olduğunu belirterek, “Yaklaşık bir sene önce başladığımız çalışmaların sonuna gelmek üzereyiz. Safranbolu’dan getirdiğimiz tohumların çiçek açtığını görmek mutluluk verici” dedi.

Eğirdir Gölüne bakan yamaçlardaki tarlalara dililen safran soğanları umut oldu.jpgSorkuncak köyündeki üretimde hasat yaklaşıyor.jpeg

İLK HASADIN ARDINDAN YENİ TARLALAR AÇILACAK

Baharat olarak birçok sektörde alıcısı olan safranın, kanser tedavisinde de kullanıldığına işaret eden Kaymakam Akdaş, kendi ağırlığının 100 bin katı boyama özelliği bulunan bitkinin kimya başta olmak üzere çeşitli sektörlerde kullanıldığını belirterek, “Bugün görüyoruz ki safran, Eğirdir iklim ve toprak yapısına uygun bir bitki. Kardeşleme dediğimiz soğan çoğalması ortalama 3 ile 5 iken biz burada 7-8 kardeşleme sayısına ulaşarak bir sezonda diktiğimiz soğanın iki katı sonuç aldık. İnşallah yakın zamanda hasat yapıldıktan sonra yeni safran tarlaları açılması için çalışmalar yapacağız. İlçe ekonomisi için önemli bir sayfa açarak yeni bir alternatif tarım ürününün Eğirdir’e kazandırılacağını ümit ediyorum” diye konuştu.

Kaymakam Akdaş safran çiçeklerini görmekten mutlu olduğunu söyledi.jpeg

ALTIN DEĞERİNDEKİ SAFRANIN KİLOSU 20 İLE 50 BİN LİRA ARASINDA

Gıda sektöründen sağlık, kozmetik, boya ve ilaç endüstrisine kadar birçok alanda kullanılan safrandan dekarda yaklaşık 850 gr ile 1250 gr arasında hasat elde edilebiliyor. Dünyanın en pahalı baharatı olarak bilinen safran, piyasa şartlarına göre kilosu 20 bin ile 50 bin TL arasında satılıyor.

dünyanın en pahalı baharatı olan safran bir çok alanda kullanılıyor.jpg

KUMAŞTAN TATLIYA, İLAÇTAN DOKUMAYA YAYGIN KULLANILIYOR

Süsengiller ailesine mensup, bilimsel adı (Crocus sativus L.) olan safran türünün çiçeğinin ortasında bulunan stigmanın (tepeciğin) kurutulmasıyla elde edilen baharat, oldukça etkili bileşenlere sahip. Türk mutfağının klasik tatlılarından olan ve zenginlik göstergesi sayılan zerde, pirinç ve safranla yapılıyordu. Uyarıcı ve yatıştırıcı etkisinin yanında dokumacılıkta kökboyası olarak da kullanılan safran, turuncu ipliklerden dokunan halı, kilim ve kumaşlara da rengini vermiş. Safranla üretilen Türk lokumlarının ünü tüm dünyaya yayılmış. Anadolu’da binlerce yıldır kullanılan bir bitki olan safran, geçmişte Safranbolu dışında Tokat, Adana, İzmir, İstanbul ve Urfa’da yetiştirildiği belirtiliyor.

safran üretiminde başarı sağlanan Isparta'da üretimin yaygınlaştırılması hedefleniyor.jpg

BİR ZAMANLAR İNGİLTERE’YE 9 TON SAFRAN İHRAÇ EDİLİYORDU

Usta tarihçi Halil İnalcık’ın editörlüğünde hazırlanan ‘Osmanlı Araştırmaları’ projesinin 2005 yılında yayınlanan 26. Bölümü safran bitkisine ayrılmıştı. Proje kapsamında Ömür Ceylan imzasıyla yayınlanan ‘Taşranın Altın Çiçeği Safran’ başlıklı araştırmada, 16 ve 18. yüzyıllarda Safranbolu’nun kırk civarındaki köyünde üretilen safranın, Bizans döneminde ise İzmir’de yetiştirildiği belirtiliyor. Yalnızca 1858 yılında İngiltere’ye satılan safran miktarının 9705 kilogram olduğu kaydedilen araştırmada, 1913 yılında üretimin 500 kilograma düştüğü bilgisi verilirken, Türkiye’nin günümüzdeki yıllık safran tüketiminin ise bir ton civarında olduğu vurgulanıyor.

Safranın çiçekten ayrıştırılması.jpg

TÜRKİYE’DE YILDA 1000 KİLO SAFRAN TÜKETİLİYOR, ÜRETİM İSE 20 KİLO

Bugün Safranbolu’da yalnızca iki köyde üretimi sürdürülen safrandan yalnızca 20-25 kilo civarında hasat elde edilebiliyor. Bu da Türkiye’nin ihtiyacını karşılamaktan çok uzak. Bavul ticareti ya da çeşitli yollarla ülkeye sokulan kalitesiz safranın yanında, bu ürünü pazarlama konusunda rakipsiz olan İspanya’dan gelen ambalajlı safranlar küçük kutularda yaklaşık 50 dolardan satılıyor. Türkiye’nin birçok bölgesinde yetişebilme potansiyeli bulunan altın değerindeki safran, Hititler’den Roma’ya, Selçuklu’dan Osmanlı’ya Anadolu’nun köklü kültür bitkilerinden biri olarak yeniden eski günlerine kavuşmayı bekliyor.

(Dünyanın önemli safran üreticilerinden biri olan İran’da hasat zamanı renkli görüntüler ortaya çıkıyor. Altta): İran'da safran hasadı.jpgDünyanın önde gelen safran üreticisi İran'da hasat zamanı renkli görüntüler ortay çıkıyor.jpgsafran.jpg