Çatalhöyük’ün öyküsünü yazdı, ABD’de ders kitabı oldu!

Çatalhöyük’ün öyküsünü yazdı, ABD’de ders kitabı oldu!

 Çatalhöyük’ün ören yeri bekçisiydi, kazılarda gördüklerine Profesör Ian Hodder’den duydukları da eklenince oturup neolitik çağ insanının öyküsünü yazdı. İlkokul mezunu ören yeri bekçisi Sadrettin Dural’ın o kitabı ABD’de ders kitabı oldu…

Yusuf Yavuz

Konya’nın Çumra ilçesinde bulunan Çatalhöyük,dünyanın ilk kentsel yerleşimlerinden biri. Çatalhöyük’ün bulunduğu köyde doğan, çiftçilik ve taksicilik gibi işlerin ardından da ören yerinde bekçi olarak çalışmaya başlayan Sadrettin Dural, kazılarda gördükleri ve arkeologlardan duyduklarıyla bu kültüre aşık oldu. Çatalhöyük kazılarına başkanlık eden Prof. Ian Hodder’den 52 saat Çatalhöyük dersi alan ören yeri bekçisi Dural, 9 bin yıl önceki Çatalhöyüğün kitabını yazdı. İlkokul mezunu olan Dural’ın yazdığı o kitap İngilizce olarak basıldı ve 10 yıldır ABD Binghamton Üniversitesi’nin antropoloji bölümünde yardımcı ders kitabı olarak okutuluyor. Bununla da yetinmeyen Dural, Türk okuyucular için de 9 bin yıl önceki Çatalhöyük’ün öyküsünü yazdı. Dedesinin Çatalhöyüklü olduğunu söyleyen ve neolitik insana benzer bir yaşam sürdüren Sadrettin Dural’la Çatalhöyük’ü ve bekçilik günlerinden yazarlığa giden yolu konuştuk…

çatalhöyük canlandırma.jpg

ANADOLU’NUN 9 BİN YILLIK SIRRINI TAŞIYAN KENT: ÇATALHÖYÜK

Konya’nın Çumra ilçesinde bulunan Çatalhöyük neolitik kenti, dünyada yerleşik kent yaşamına geçişin başladığı yerlerin başında geliyor. Çumra ovasında bulunan sulak alanın kıyısında kuruluna Çatalhöyük’ün kökleri günümüzden 9 bin yıl öncesine dayanıyor. 2012’de UNESCO Dünya Mirası listesine alınan Çatalhöyük’te bulunan bir duvar resmi, bir zamanlar yaklaşık 10 bin kişilik nüfusun barındığı bu neolitik kente yaklaşık 200 kilometre uzaklıktaki Hasan Dağı’nın patlayan volkanını anlatıyor. Dünyanın ilk kent haritası olarak kabul edilen bu duvar resmi, coğrafyanın yaşamı ve kültürü nasıl belirlediğini de ortaya koyuyor.

çatalhöyük dünyanın ilk kentsel yerleşimi.JPG

ÇATALHÖYÜK’ÜN ÖREN YERİ BEKÇİSİNİN SIRA DIŞI ÖYKÜSÜ

Bu tarihi ve kültürel coğrafyanın içinde doğup büyüyen Sadrettin Dural, Çatalhöyük’ün bulunduğu Çumra’ya bağlı Küçükköy’de yaşıyor. Bir süre çiftçilik ve taksicilik gibi işlerle uğraştıktan sonra 1993 yılında köyündeki Çatalhöyük ören yerinde bekçi olarak işe başlamış. Ancak bugün 54 yaşında olan Sadrettin Dural’ın kabına sığmayan kişiliği, güvenliğinden sorumlu olduğu dünyanın bu ilk kentinin köklerine doğru bir yola çıkarmış. Bu düşünsel dönüşümün ardından Çatalhöyük’ün öyküsünü yazan ören yeri bekçisi Sadrettin Dural’ın ilk kitabı 2007 yılında ‘Protecting Çatalhöyük’ (Çatalhöyük Bekçisi) adıyla İngilizce olarak ABD’de yayınlanmış. Dural’ın bu kitabı yayınlanır yayınlanmaz Binghamton Üniversitesi’nin antropoloji bölümünde yardımcı ders kitabı olarak okutulmaya başlanmış. Artık bir daha kitap yazmayacağını düşünen Dural, Çatalhöyük’ün öyküsünün bir kitaba sığmayacağını anlayınca, ‘9 Bin Yıl Önce Çatalhöyük’te Yaşam’ adıyla bir kitap daha yazmış. Dural’ın bu kitabı da adında da anlaşılacağı gibi Çatalhöyük’teki neolitik insanlarının nasıl yaşadığını bugünün okuruna anlatıyor.

Sadrettin Dural ile Çatalhöyük'te konuştuk.JPG(Çatalhöyük ören yeri bekçisiyken yazar olan Sadrettin Dural’la, dünyanın ilk kent yerleşiminde konuştuk…)

‘PROF. HODDER’DEN 52 SAAT DERS ALINCA ÇATALHÖYÜK’E AŞIK OLDUM’

Gelin ilkokul mezunu olduğunu söyleyen ören yeri bekçisini, ABD üniversitesinde ders kitabı olarak okutulacak içerikte bir kitap yazmaya yönelten öyküyü Sadrettin Dural’ın kendi ağzından dinleyelim: “Çatalhöyük’te bekçi olarak işe başladığımda buraya gelen insanları görünce etkilenmemek elimde değildi. Hepsi de okumuş, kültürlü, etrafına ışık saçan insanlardı. Kendim okumadığıma çok üzüldüm. Ama okuma şansım yoktu. Tek şansım, buradaki insanlarla kendimi yetiştirmek oldu. Bu yolda devam ederken, kendi kendime dedim ki; ‘bu insanlar burada benim yetişmeme katkıda bulunuyorlarsa ben de Çatalhöyük’ü anlatayım, insanlığa böyle katkıda bulunayım.’ Kitapla ilgili çalışmam devam ederken bu konu Çatalhöyük kazı başkanı Prof. Ian Hodder’in dikkatini çekiyor. Prof. Hodder, bunun üzerine tercümanı ile birlikte bana 52 saat ders verdi. Bu ders sonunda ben Çatlhöyük’e âşık oldum. Aşk, tutku, bağımlılık hepsi bir araya toplandı. Eh bir yerde sevgi ve aşk varsa orada kıskançlık da oluyor illa ki. Çünkü birisi geliyor ‘James Mellaart burayı nasıl keşfetti?’ diyor. Bir diğeri ‘Ian Hodder burayı nasıl kazdı?’ diye soruyor. Arkadaş Çatalhöyük’te bir de bekçi Sadrettin var, bir de onu sorun! Beni soran yok.

sadrettin dural ikinci kitabını imzaladı.JPG

‘BU ADAM KİTAP MI YAZACAK MIŞ, DOĞRU MU ANLADIM!?’

Kendi kendime düşündüm, ‘onlar ne yaptı?’ diye. Kitap yazıp bilgi dağıttılar. Bir kitap da ben yazacağım dedim. Bir gün buraya Prof. Ian Hodder geldi. Ona dedim ki ‘Ian Bey, ben bir kitap yazıyorum…’ Adam bunu duyunca koydu gitti. Dedim ki ben bu adama kötü bir şey mi söyledim. Niye gitti acaba? Az sonra yanına tercümanını almış, geldi. Tercümana, ‘bu adam kitap mı yazacakmış, doğru mu anladım?’ diye sordu. Tabi insan anlamakta zorlanır. İlkokul mezunu bir bekçi kitap yazabilir mi? Sonunda kitabımı yazdım. 2007 yılında Amerika’da basıldı. Bu kitabım ABD’de Binghamton Üniversitesi Antropoloji bölümünde yardımcı ders kitabı olarak okutuluyor ve şu anda Prof. Ian Hodder kadar olmasa da Çatalhöyük’e gelenler arsında beni de soranlar oluyor. (Gülüyor) ‘Sadrettin Dural nerede?’ diyenler oluyor arada.”

Dural'ın Çatalhöyük'ü anlattığı  ilk kitabı ABD'de ders kitabı olmuş.jpg

‘BAŞKA BİR ÖREN YERİ BEKÇİSİNİN YAZACAĞI KİTABI BEKLİYORUM’

Sadrettin Dural’ın ilk kitabının ardından en çok merak ettiği şeylerden biri de, dünyada kendisinden başka ören yerinde bekçilik yapan ve beklediği mekânın öyküsünü yazan birinin olup olmadığı. “Bildiğim kadarıyla şu anda dünyada ören yeri bekçisi olarak kitap yazan başka biri yok” diyor. Şimdi bir başka ören yeri bekçisinin çıkıp bir kitap yazmasını beklediğini söylüyor: “Keşke ben ölmeden biri yazsa da görsem. Onunla bir tanışsam, acaba ikimizin huyları aynı mı? Öyle bir insanı merak ediyorum. Böyle biri olursa onun la tanışmak beni çok mutlu eder.

küçükköy detay.JPG(Bugünkü Küçükköy’ün evleri, 9 bin yıl önce Çatalhöyüklülerin yaptığı malzeme ve benzer işçilikle yapılmış…)

‘KİTABI YAZARKEN OTURDUĞUM EV ÇATALHÖYÜK EVLERİ GİBİYDİ’

Bu kitabın çalışması devam ederken köyde benim oturduğum ev Çatalhöyük evleri gibiydi. Yaş itibariyle neolitik insanlarına çok benzeyen bir yaşam biçimim de var. Ben kitapta da söyledim bunu; ‘bu insanlar böyle yaşadı’ diye iddia etmiyorum ama neolitik insanların nasıl yaşadıklarını anlatacak en yakın kişilerden biri benim. Bu kitabın çalışması devam ederken bazı olaylar da gelişti. Kitabı köyde yazıyordum, şu ufak kulübemde eşime okuyordum yazdıklarımı. Kitapta anlatılan çocuğa geldik… Çocuk kitapta ölecek. Bunun öyküsünü yazıyorum. Çocuğu öldürdük… Benim hanım dedi ki, ‘çabuk o çocuğu dirilt!’ Yahu hatun nasıl olur, orada ölmüş, burada da ölecek dedim. ‘Hayır, ölmeyecek’ dedi, ‘yaşayacak!’ E kitap? ‘Kitabı batsın’ dedi, ‘arkadaş o çocuk yaşayacak.’ Burada şunun anladım; şurada küçük bir çocuk bizden yardım istese yardımına koşuyoruz ama kadınlarımız içgüdüsel olarak kendi çocuğu gibi sahipleniyor ve koruyor o çocuğu. Yardımla koruma arasında büyük fark var. Bu da neslimizin devamı için çok büyük katkısı olan bir duygu.”

Çatalhöyük kazı alanı.JPG

ÇATALHÖYÜK 18 KATMANDAN OLUŞAN BİR YAŞAM MERKEZİ

Çatalhöyük, Türkiye’nin buğday ambarı olarak bilinen Konya Ovası ve Güney Anadolu platosunun özelliklerini taşıyan bir bozkır iklimine sahip. İnsanlığın uzun yürüyüşünde önemli bir devrim olan tarım devriminin de ilk filizlendiği yerleşimlerden biri olan Çatalhöyük neolitik kenti, doğu ve batı höyükleri olarak iki ayrı bölümden oluşuyor. Doğu höyüğünde yürütülen kazılarda, alanın M.Ö. 7 bin 400 ile 6 bin 200 yılları arasına tarihlenen 18 neolitik katmandan oluştuğu ortaya çıkarıldı. Batı höyüğü ise M.Ö. 6 bin 200 ile 5 bin 200 yılları arasına tarihlenen kalkolitik dönemin izlerini taşıyor.

(Çatalhöyük evleri ve iç detayı):

çatalhöyük neolitik evleri.JPGçatalhöyük evi detay.JPGçatalhöyük evlerine üstten bir merdivenle iniliyor.JPG

‘BENİM DEDEM ÇATALHÖYÜKLÜYDÜ, EVİNİ BANA VERİN’

Çatalhöyük’ün bulunduğu Küçükköy, tarım devriminden bu yana benzeri şekilde ya da çok az değişerek süregelen üretim alışkanlıklarını son yıllarda değiştirmeye başlamış. Ancak Küçükköy’deki evlerin birçoğu halen Çatalhöyük evleriyle benzerliklerini koruyor. Sadrettin Dural’a Çatalhöyük ile Küçükköy arasındaki ilişkiyi soruyorum. “Ben kendimi neolitik insanın devamı olarak gördüm” diyor. Kazı başkanı Prof. Ian Hodder’e, “Benim dedem Çatlhöyüklüydü. Dedemin evini bana verin” dediğini anlatıyor: “Prof. Hodder, ‘dedenin evi hangisiydi?’ diye ordu bana. ‘Dedem eli açık adamdı en güzel ev hangisiyle onun evi odur’ dedim ben de.”

çatalhöyük evlerinde günlük yaşam.JPG

‘NEOLİTİK İNSANLARI GİBİ SAZLIKTAN ÖRDEK YUMURTASI TOPLADIK’

Küçükköy’deki evlerin hepsinin Çatlhöyük evleri gibi olduğunu, sadece kapı ve pencerelerinin farklı olduğunu anlatıyor Dural: “Evlere Çatalhöyük’teki gibi damdan değil de aşağıdan, kapıdan giriliyor. Bizim ocaklarımız da Çatalhöyük ocaklarına benziyor. Eşim yemeği tüpte yapınca lezzetli olmuyor ama bu ocaklarda yapınca tadından yiyemezsiniz. Ayrıca bizim de neolitik insanı gibi yaşadığımız çok şey oldu… Benim babamın inişli çıkışlı bir hayatı oldu. Paramızın olduğu anlar da oldu, sıkıntı çektiğimiz de. Bir ara çocuktum, yumurta istedim ama evde yumurtamız yoktu. Babamla birlikte sazlıklardan ördek yumurtası bulduk. Yumurtaları aldık ama babam bir tanesini bıraktı. Ben ‘onu da alalım baba’ dediğimde, ‘oğlum onu alırsak ördek benim yuvamı yağmaladılar diye bir daha buraya gelmez ve yuva yapmaz’ dedi. ‘Ama ördek folluk dediğimiz bu yumurtayı görürse yine yumurtlamaya devam eder’ diye de ekledi. Yani biz de burada tıpkı neolitik insanı gibi yumurta topladık. Yaşamımızdaki benzerlikler o kadar çok ki… Çatalhöyük’te yaşayan neolitik insanıyla aynı malzemeden, aynı şekilde evlerimizi yaptık. İnsanlık son 100 yıl öncesine kadar neolitik insanına benzer bir hayat yaşadı. Ama ne olduysa son 100 yıl içinde oldu. Benim bu olanı aklım almıyor. Kendi kendime düşünüyorum: Bu dünyamıza ne oldu?

11.JPG

‘KÜÇÜKKÖY’DE BAKKALDA PENİSİLİN SATILIRDI, ABLAM BU YÜZDEN ÖLDÜ’

Bizim Küçükköy’de bakkalda penisilin iğnesi satılırdı. Her hasta olana bu iğneyi vururlardı. Yahu arkadaş, bu iğne insanları öldürüyor. Benim bir ablam vardı, penisilin yüzünden öldü. Alerjisi varmış. Ama biz hiç penisiline yormadık ölümünü, ‘Allahtan gelen bir şey’ dedik. ‘Allah’ın hikmetine bakın, daha dün sapasağlamdı, bugün öldü gitti’ dedik. Bu insanlara ne oldu böyle? Dünyamız yüz yıl öncesine kadar uyuyordu, onu kim uyandırdı? Neden uyandırdı? Keşke uyanmasaydık! İnsanlar sevgi doluydu, birbirini severdi. Ama şimdi birbirinden uzaklaştı, nefret ediyorlar birbirlerinden. Ben teknolojiye hiçbir şekilde karşı değilim ama bugün her yerimizi saran haliyle bu kadarı fazla.”

Çatalhöyük'te bulunan duvar resmi kent haritası hasan dağı'nın patlama anını yansıtıyor.JPG(Çatalhöyük kazılarında bulunan bir duvar çizimi, dünyanın bilinen ilk kent haritası olarak kabul ediliyor. Çizimde, Çatalhöyük’e yaklaşık 200 kilometre mesafedeki volkanik Hasan Dağı’nın patlama anı resmedilmiş…)

BURASI ANA TANRIÇA KYBELE’NİN YOĞURULDUĞU TOPRAKLAR

Çatalhöyük, avcı toplayıcılıktan tarıma, tarımdan köy yaşamına, köylerden ise kentleşmeye giden evrelerin hemen hepsinin bir arada yaşandığı oldukça önemli bir kültür mirasını barındırıyor. Sokağı olmayan evlerin üstünden birbirine geçiş sağlanmış. Evlerin girişleri ise üstünden açılan bir boşluktan merdivenle iniliyor. Neolitik çağ insanının Çatalhöyük’te deneyimlediği ve binlerce yıl süren kültürel süreklilik, bir toplum olmaya doğru giden yolun da temellerini atmış. Doğa tanrıcı inançların filizlenip yeşermeye başladığı dönemlerde, Anadolu ana tanrıçalarının belki de etkisi en yaygın olanı Kybele kültü, Çatalhöyük’ün insanlığa bıraktığı miraslardan biri.

çatalhöyük'ün bulunduğu ovada sulu tarıma geçişmiş.JPG

YAŞAYAN MÜZE GİBİ 9 BİN YILLIK KÜLTÜR, ENDÜSTRİYEL TARIMA YENİLMİŞ…

Küçükköy’de gezerken bir zamanlar sarı buğday başaklarının doldurduğu uçsuz bucaksız ovanın ay çiçeği, silaj mısır ve pancar gibi sulu tarıma dayalı ürünlerle dolu olduğunu görüyoruz. Ovada inşa edilen beton kanalda, adeta bir nehir büyüklüğünde su akıyor. Kanalın iki yanında hayvan yemi olarak kullanılan mısırların sulandığı fıskiyeler görkemli bir tarımsal üretim yapıldığı hissi uyandırıyor. Ancak gerçekte durum hiç de öyle değil. Hacimsel olarak daha çok ürün ekiliyor, daha çok hasat elde ediliyor gibi görünse de üreticiler, tohum, ilaç ve gübrede şirketlere bağımlı, kredili, büyük ölçekli bu modelde kısa vadede kazanç elde etse de uzun vadede ürettikçe battığı bir kısır döngünün içine sürükleniyor. Dahası, yağmur rejimine göre tarımın yapıldığı, binlerce yıllık bir üretim geleneğinin sürdüğü bu topraklarda sulu tarımı teşvik etmek için Mersin Silifke’den Akdeniz’e dökülen Göksu nehri ve kollarının suları Konya Ovasına getirildi. Mavi Tünel adı verilen ve ‘Sultan II. Abdülhamit’in hayal ettiği proje’ diye sunulan sulama projesi, Çatalhöyük gibi tarım devriminin tüm ayrıntılarının halen canlı olarak sürdüğü ‘yaşayan müze’ niteliğindeki bir bölgede, hibrit tohumların, en öldürücü böcek ve ot zehirlerinin, son model, dev traktör ve biçerdöverlerle endüstriyel devrimin bütün olanakları hâkim olmaya başlamış.

çatalhöyük çevresidne pancar üretimi.JPG

HOTAMIŞ GÖLÜ KURUTULUNCA KÖYLÜLER KAZANCINDAN OLDU

Sadrettin Dural ile sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. “Benim çocukluğumda bu kanallar topraktı” diye başlıyor anlatmaya: “Hiç enerji kullanmadan, doğanın getirdiği suyu kullanıyorduk tarlalarımızda. Bu kanallarda balık tutardık, hiç su çekilmezdi. Daha sonraları yavaş yavaş sular çekildi, çiftçiler zora girmeye başladı. Bunun nedenlerini araştırdım kendimce. Bizim buraya yakın Hotamış Gölü vardı. Bir kitapta okumuştum, Hotamış Gölünde 101 çeşit kuş türü yaşıyormuş. Ama devlet bu gölün suyunu pompalarla çekerek kuruttu. Kurutulan gölden kalan araziyi tarla yaptılar. Özellikle bunun sonucunu merak ettiğim için göl kıyısındaki köylere bakmaya gittim. Küçük Haşlama ve Büyük Haşlama köyleri var. Bu köylerin halkıyla konuştum. Dediler ki; ‘Keşke gölün suyu burada kalsaydı, kurutulmasaydı. Biz bu tarlalardan verim alamıyoruz. Toprak çorak. Bu gölden tuttuğumuz balık ve kıyısından biçtiğimiz kamışları satıyorduk. Bu kamışlardan kazandığımız parayı şimdi çiftçilikten kazanamıyoruz.’ Hotamış Gölünün kurutulmasıyla buradaki hava dengesi değişiyor, yağmur ve su azalıyor. Bugün artık umudumuzu Göksu’ya bağladık.

(Kurutulan Hotamış gölünün yerinde oluşturulan yapay gölet ve Göksu nehrinin suyunu Konya ovasına taşıyan kanallardan biri, altta):hotamış yapay göleti.jpggöksu havzasının suları konya ovasına taşınmış.jpg

‘TÜM CANLILARIN YAŞAM HAKKINA SAYGI GÖSTERİLMİYOR’

Doğa üzerindeki insanların beklentilerini karşılayamaz hale geldi. Bir canlı olarak dünyaya geldiğimizde hepimizin ortak ihtiyacı oksijen. Her din ve inanış kendine göre bunu açıklayabilir ama ben Müslümanım elhamdülillah, ben diyorum ki: ‘Yüze rabbim bu oksijeni bana vermiş, bu bedeni vermiş. Bu dünya üzerindeki tüm canlılar gibi benim de yaşamaya hakkım var. Ama diğer tüm canlıların da yaşam hakkına saygı göstererek. İşte buna saygı gösterilmiyor ve tüm kötülükler bu saygısızlıktan çıkıyor. Hepimizin, tüm canlıların birbirine ihtiyacı var.”

sadrettin dural.JPG

DEVLET ELİYLE KURUTULAN HOTAMIŞ’A YAPAY GÖLET YAPILIYOR

Sadrettin Dural’ın yalın bir dille anlattığı ekolojik döngü gerçeği, Hotamış Gölü’nün öyküsünde kendini çarpıcı bir sonla gösteriyor. Bir zamanlar devlet eliyle kurutulan Hotamış Gölü, bugün yine devlet eliyle su taşınarak ‘yapay göl’ haline getirildi. DSİ ise ‘Türkiye’nin en büyük yapay gölünü yaptık’ diyerek, Göksu havzasının sularının depolama alanı olarak kullanılan göleti bir propaganda aracı olarak kamuoyuna pazarladı. Hotamış’ı terk eden kuşlar içinse bu yapay gölet içerisine yapay adacıklar yapmaya koyuldular. Ancak doğanın akışını bir kez bozarsanız artık ne yaparsanız yapın kopan o zincirin halkasını yerine eklemeniz hiç de kolay olmuyor.

çatalhöyük evi detay.JPG

‘BİR OKUYUCUM KİTAPTAN ÖLÜMDEN KORKMAMAYI ÖĞRENMİŞ’

Bugün resmi olarak görevli olmasa da Çatalhöyük’ün hala gönüllü bekçiliğini yapan Sadrettin Dural’ın elinden içtiğimiz kahvelerin eşlik ettiği bu güzel sohbetin ardından yola düşme zamanımız geldi. Ona bir yazar olarak okuyucularından nasıl tepkiler aldığını soruyorum, anlatıyor: “Bir okuyucum kitabı okuyunca Çatalhöyük’ü görmeye geldi. Bana teşekkür etti. ‘Ben ölümden korkuyordum eskiden ama artık korkmuyorum’ dedi. Ben kitabımda okuyucunun ölümden korkmaması için bir şey yazdığımı hatırlamıyorum ama bunu okuyucuya söyleyemiyorum da, ayıp olacak. Kitabı yeniden inceledim inceledim… Kitapta Çatalhöyük’te yaşamış bir çocuğu ele aldık, gelişti büyüdü, yaşlandı ve sonu yaklaşırken kızına, gelinine dedi ki: ‘Çocuklarım, ben uzun uykuda uyumaktan korkmuyorum. Eğer ben uzun uykuda uyumaz isem sizlerin uzun uykuda uyuduğunu göreceğim. O yüzden korkmuyorum. Çatalhöyüklüler ölümü bilmiyorlardı. ‘Uzun uyku’ olarak tanımlıyorlardı. Okuyucum buradan cesaret almış ve ölümden korkmamayı öğrenmiş. Bir başka okuyucum da mesaj atmış, ‘Sadrettin abi, adam kitapta eşine ne söyleyecekti? Allah’ını seversen bir söyle’ diye. Ben de ‘adamın ne söyleyeceğini çok merak ediyorsan ikinci baskıyı bekle’ dedim.”

13.JPG

BU TOPRAKLARDAN NEDEN HİÇ UMUT KESİLMEMELİ…

Bundan tam 9 bin yıl önce, bugün kendi yaşadığı topraklarda, aynı göğün altında, aynı malzemeden yapılmış evlerde yaşamış neolitik çağ insanını yalın bir dille bugünün insanına anlatmaya koyulan Sadrettin Dural, kendini Çatalhöyüklü sayan bir dünyalı. Çumra Ovasında, bozkırın kalbinde, iğde ve söğüt dallarıyla, Anadolu toprağının kokusunu havalandıran kırkikindi yağmurları eşliğinde kurulan düşlerin zamana sığmadığı bir yaşam öyküsünün mütevazı kahramanı o. Bu topraklardan neden hiç umut kesilmemesi gerektiğinin ete kemiğe bürünmüş, insan diye görünmüş hali. Destanı da trajedisi de hiç bitmeyen güzel Anadolu’nun destan hanesine yazılan bir öykü bu. Yolunuz Çatalhöyük’e düşerse siz de karışın bu öyküye…

 

 

Reklamlar

Osmanlı sarayının aşure dağıtma geleneği geri mi geliyor?

Osmanlı sarayının aşure dağıtma geleneği geri mi geliyor?

‘Goygoyculuk’ deyiminin Muharrem ayı ve aşure ile ne ilgisi var?

Yusuf Yavuz

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla 13 ilde, 14 camide aşure dağıtımı yapıldı. Muharrem ayı dolayısıyla dağıtılan aşurelerin tarifi de bizzat Cumhurbaşkanlığı tarafından gönderildi, valilikler bu tarife göre hazırlanan ve üzerinde Cumhurbaşkanlığı forsu yerleştirilen aşureleri halka dağıttı. Cumhurbaşkanlığı’nın 13 ilde aşure dağıtması, Osmanlı döneminde padişahların emriyle sarayda hazırlanarak halka aşure dağıtılması geleneğini akıllara getirdi.

cumhurbaşkanlığı sarayı.jpg

Ankara’daki aşure dağıtımı, Beştepe Millet Camisi’nde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga, Hacı Bayram Camisi’nde ise Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı ve Sözcüsü İbrahim Kalın’ın katılımıyla gerçekleşti. İstanbul’daki aşure dağıtımı ise Eyüp Sultan Camisi’nde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı Metin Kıratlı’nın katılımıyla gerçekleştirilirken, diğer illerdeki camilerde aşure dağıtımına katılan Cumhurbaşkanlığı yetkilileri ise şöyle sıralandı:

AŞURE (7).jpg

CUMHURBAŞKANLIĞI YETKİLİLERİ İLLERDE AŞURE DAĞITIMINA KATILDI

İzmir Konak Meydan Camisi’nde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı Nadir Alpaslan, Konya Sultan Selim Camisi’nde Cumhurbaşkanlığı Strateji Daire Başkanı Yusuf Karaloğlu, Edirne Selimiye Camisi’nde Cumhurbaşkanlığı Ekonomi İzleme ve Koordinasyon Başkanı Hakan Yurdakul, Trabzon İskenderpaşa Camisi’nde Cumhurbaşkanlığı Halkla İlişkiler Başkanı İlker Astarcı, Erzincan Kırklar Camisi’nde Cumhurbaşkanlığı İdari ve Mali İşleri Başkanı Mahmut Kazan, Diyarbakır Ulu Cami’de Cumhurbaşkanlığı Kurumsal İletişim Başkanı Mücahit Küçükyılmaz, Sivas Ulu Cami’de Cumhurbaşkanlığı İnsan Kaynakları Başkanı Ahmet Minder, Rize Sahil Camisi’nde Cumhurbaşkanlığı Hukuk Hizmetleri Başkanı Veysel Bektaş, Antalya Muratpaşa Camisi’nde Cumhurbaşkanlığı Bilgi Teknolojileri Başkanı Ali Taha Koç, Hatay’da Habibi Neccar Camisi’nde Cumhurbaşkanlığı Kanunlar ve Kararlar Başkanı Hakkı Susmaz ve Van’da Norşin Camisi’nde Cumhurbaşkanlığı Koruma Başkanı Ramazan Bal.

ANTALYA’DAKİ AŞURE DAĞITIMI TARİHİ MURATPAŞA CAMİSİNDEYDİ

Antalya Muratpaşa Camisi’nde düzenlenen aşure dağıtımına, Antalya Valisi Münir Karaloğlu, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel, Cumhurbaşkanlığı Bilgi Teknolojileri Başkanı Ali Taha Koç ile çok sayıda kurum temsilcisi ve vatandaş katıldı.

antalya2.jpg

‘BU AŞURE CUMHURBAŞKANIMIZIN İKRAMIDIR’

Vali Karaloğlu, gazetecilere yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla 13 ilde eş zamanlı olarak öğle namazının ardından aşure dağıtıldığını söyledi. Büyükşehir Belediyesi ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesinin destekleriyle aşure yapıldığını belirten Vali Karaloğlu, “Bu aşure Sayın Cumhurbaşkanımızın halkımıza ikramıdır, onu öyle değerlendirmek gerekir. Buradan Cumhurbaşkanımıza hürmetlerimizi iletiyoruz. Yiyenlere şifa olsun, emeğe geçen herkese de teşekkürlerimizi sunuyoruz” diye konuştu. Öğle namazının ardından Vali Karaloğlu, Belediye Başkanı Türel ve Cumhurbaşkanlığı Bilgi Teknolojileri Başkanı Koç, yaklaşık 2 bin kişiye aşure dağıttı.22.jpg

OSMANLI SARAYININ AŞURE GELENEĞİ GERİ Mİ GELİYOR?

Cumhurbaşkanlığı’nın gönderdiği tarifle pişirilen aşurelerin dağıtıldığı diğer illerde de vali ve belediye başkanları başta olmak üzere kimi protokol üyeleri hazır bulundu. Cumhurbaşkanlığı’nın uygulaması, akıllara Osmanlı döneminde padişahların emriyle belirli camilerde aşure dağıtma geleneğini getirdi.

sarayın aşure dağıtma geleneği osmanlı'nın son dönemine kadar sürdü.jpg

AŞURE DAĞITMAK İÇİN AVRUPA’DAN PORSELEN TESTİ GETİRME ADETİ

Osmanlı sarayında Muharrem ayında aşure dağıtma geleneğinin son döneme kadar yaşatıldığı bilgisini aktaran Kent ve Kültür Tarihçisi Kudret Emiroğlu, ‘Gündelik Hayatımızın Tarihi’ adlı kitabında, konuyla ilgili şu bilgileri veriyor: “Osmanlı sarayı devlet ricaline ve halka aşure dağıtma âdetini sonuna kadar yaşatmış, rical, vakıflar, loncalar da bu âdete uymuştur. İstanbul’a özgü bir aşure âdeti, saraydan başlayarak zenginlerin aşure dağıtmak Avrupa’dan ağzı geniş, kapaklı ve tek kulplu porselen testiler getirmeleridir.

osmanlı döneminde goygoycuları betimleyen bir minyatür.jpg

  1. YÜZYILA DAYANAN GOYGOYCULUK 1909’DA YASAKLANDI

Gene İstanbul’da Muharrem’in 10’undan itibaren bir hafta boyunca kapı kapı dolanarak direnen dilenen körler grubu goygoycular da aşure adetlerine eklemlenmektedir. Her biri omuzunda iki ağızlı bir torba taşıyarak altışar kişi halinde dolaşan ve böylece 12 imamı hatırlatan, bir örnek giyinmiş körlere bir topal veya çolak önderlik eder. Söyledikleri Kerbela ağıtlarının her mısrasına, ‘Hoy goy canım!’ veya ‘ Hey kaygulu canım!’ çığlıklarını ekledikleri için bu adı aldıkları söylenmektedir. Şehzadebaşı’ndaki vakıf Tabhane binasında yaşayan bu Anadolulu insanlar, topladıklarıyla aşure pişirir ve isteyenlerle paylaşırlarmış. Geçmişinin 16. Yüzyıla kadar uzandığı saptanan goygoyculuk 1909’da yasaklandı.

CUMHURBAŞKANLIĞI TARİFİ İLE YAPILAN AŞURELER VE DAĞITILDIĞI İLLER:

Antalya: antalya.jpgDiyarbakır: diyarbakır.jpgEdirne:edirne.jpgErzincan: erzincan.jpgKonya: konya.jpgRize: rize.jpgSivas: sivas.jpgTrabzon: trabzon.jpegVan: van.jpg

Men tapınağında defineci talanı!

Men tapınağında defineci talanı!

Arkeologların bu yaz bilimsel kazı yaptığı gözlerden uzak bölgeye defineciler girdi ve dünyaca ünlü tapınağın bulunduğu kutsal alanı köstebek yuvasına çevirdiler…

Yusuf Yavuz

Isparta’nın Yalvaç ilçesinde bulunan antik çağ ve Roma dönemlerinde Anadolu’nun önemli inanç merkezlerinden biri olan Men Tapınağı ve kutsal alnında defineci yağması yaşandı. Bu yaz tapınak ve çevresinde bilimsel kazılar yürüten ve önemli bulgulara ulaşan ekibin kazı bakanı Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Fen Edebiyat Fak. Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mehmet Özhanlı, kaçak definecilerin bu yıl kazı yaptıkları alanda yüzlerce çukur açtıklarını söyledi. Prof. Özhanlı, iki gün önce Yalvaç ilçe merkezine yaklaşık 5 kilometre mesafede, 1600 rakımlı bir tepede bulunan Men Tapınağı’nın güvenlik zaafiyeti içerisinde olduğuna dikkat çekmiş ve acilen bunun giderilmesi çağrısında bulunmuştu.

Yalvaç’ta Gemen Korusu mevkiinde bulunan Men Tapınağı ve kutsal alanı, Pisidya Antiokheia’sının inanç merkezi olarak biliniyordu. Ancak Antiokheia kazılarını yürüten Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Fen Edebiyat Fak. Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mehmet Özhanlı ve ekibinin bu yaz kutsal alanda yaptığı bilimsel kazılar, tapınağın yalnızca Pisidya Antiokheia’sının değil, İsaura ve Frigya gibi bölgeler için de önemli bir hac merkezi olduğunu ortaya koydu.

3.jpg                               (Men Tapınağı ve kutsal alanın kalıntıları…)

PROF. ÖZHANLI DEFİNECİLER KONUSUNDA UYARMIŞTI

Prof. Dr. Mehmet Özhanlı, bu yaz tapınakta yaptıkları kazıların ardından bu önemli kültür mirasının kaçak defineci tahribatına açık bir bölgede bulunduğunu ve acilen önlem alınmasını istemişti. 1600 rakımlı bir tepede bulunan ve oldukça bozuk bir yoldan ulaşılan Men Tapınağının yıllarca tahrip edildiğine işaret eden Özhanlı, geçmişte tapınağın mermerlerinin kireç yapımında, taşlarının ise inşaatta kullanıldığını belirterek, “ Eğer bir önlem alınmaz ve buradaki kaçak kazılar durdurulmazsa, dünyada örneği olmayan bu yapı göz göre göre yok edilecektir. Antiokheia ve Men’in güvenliğinden bütün Yalvaç sakinleri sorumludur. Unutmayalım ki kültüre vurulan her kaçak kazma darbesi, insanlığın geçmişini ve geleceğini yok eder” çağrısında bulunmuştu.

Tapınak ve kutsal alan 1600 rakımlı bir tepede yer alıyor.jpg(Erişilmesi güç bir bölgede bulunan kültür mirası, defineci yağmasıyla karşı karşıya…)

TAPINAĞA GİDEN PROF. ÖZHANLI DEFİNECİ TALANIYLA KARŞILAŞTI

Bu çağrısının üzerinden çok geçmeden Prof. Özhanlı’nın kaygılarının ne kadar haklı olduğu ortaya çıktı. Önceki gün Men Tapğınağı’na giden Özhanlı, gördüğü manzara karşısında şoke oldu. Bu yaz arkeolojik kazıların yürütüldüğü alanı dedektörlerle tarayan kaçak define avcılarının, her yerde delikler açarak hazine aradıkları ortaya çıktı.

Prof. Dr. Mehmet Özhanlı.jpg(Kazı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Özhanlı, defineciler konusunda yetkilileri uyarmıştı…)

‘BU YIL KAZDIĞIMIZ BÜTÜN ALANLARDA YÜZLERCE ÇUKUR AÇMIŞLAR’

Defineci talanına tepki gösteren Prof. Dr. Mehmet Özhanlı, “Dedektörle bu yıl kazdığımız bütün alanları taramışlar ve yüzlerce küçük çukur açmışlar. Daha sonra açtıkları çukurları kapatmışlar. Sikke ve metal bulmuş olmalılar” diye konuştu. Özhanlı, tapınağın bulunduğu alanın güvenli hale getirilmesi çağrısını da yineledi.

DEFİNECİLER BİLİMSEL KAZI ALANINI TALAN ETTİ.jpg

‘ZİYARETÇİLER ÇOĞALIRSA, DEFİNECİLER AZALIR’

Gemen Korusu adıyla anılan tepeye çıkan yol oldukça bozuk. Bu yüzden ziyaretçilerin kutsal alana ulaşması güçlükle sağlanıyor. Prof. Özhanlı, yolun iyileştirilmesi durumunda yalnızca kaçak define avcılarının değil, doğa ve tarih tutkunlarının da tapınağı ziyaret edeceğini ve bunun kaçak kazılar için caydırıcı olacağını savunuyor. Özhanlı ayrıca bölgede bulunan terk edilmiş yangın gözetleme kulesinin de kazı başkanlığına tahsis edilmesi gerektiğini söylüyor.

DEFİNECİLERİN BIRAKTIĞI SANILAN PİLLER KAZI ALANINDA BULUNDU.jpg25.jpg24.jpgMEN TAPINAĞINDAKİ KAZI ALANINDA DEFİNECİLER HAZİNE ARAMIŞ.jpg

 

Men tapınağının mermerlerini kireç yaptılar!

Men tapınağının mermerlerini kireç yaptılar!

Kökleri M.Ö. 3 binlere uzanan Ay Tanrısı Men’in Isparta Yalvaç’ta bulunan tapınağının taşlarını inşaatta, mermerlerini ise kireç yapımında kullandılar. Defineci yağmasıyla karşı karşıya kalan bu önemli kültür hazinesi önlem alınmazsa tamamen yok olacak…

Yusuf Yavuz

Isparta’nın Yalvaç ilçesinde bulunan ve antik çağın önemli inanç merkezlerinden biri olan Men Tapınağının mermerlerini yakarak kireç, taşlarını ise inşaat malzemesi yaptılar. Gemen Korusu olarak bilinen bölgede, 1600 metre raklımlı tepede yer alan Men Tapınağı ve kutsal alanda yapılan son arkeolojik kazılarda kutsal alanın Roma döneminde de Pisidia, İsauria ve Frigya bölgelerinin hac merkezlerinden biri olduğunu ortaya koydu. Ancak yıllardır yağmalanarak tahrip edilen Men Tapınağı, kaçak kazı yapan define avcılarının da hedefinde. Süleyman Demirel Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Özhanlı, Yalvaç’ın yanı başında bulunan Antiokheia, Men Tapınağı ve Kutsal Alanının, geleceğe büyük katkılar sağlayacak önemli bir kültür hazinesi olduğuna işaret ederek, “Eğer bir önlem alınmaz ve buradaki kaçak kazılar durdurulmazsa, dünyada örneği olmayan bu yapı göz göre göre yok edilecektir. Antiokheia ve Men’in güvenliğinden bütün Yalvaç sakinleri sorumludur. Unutmayalım ki kültüre vurulan her kaçak kazma darbesi, insanlığın geçmişini ve geleceğini yok eder” diye konuştu.

FRİGLERLE ÖZDEŞLEŞEN SAĞLIK VE KEHANET TANRISI

M.Ö. 3. binlerden itibaren Anadolu’da önemli bir tapım kültü olan ay tanrısı Men, Friglerle birlikte özdeşleşerek M.S. 4. yüzyıla kadar varlığını sürdürdüğü biliniyor. Başındaki Frig külahı, kemerli gömleği, mantosu ve tozluğu ile uzun saçlı genç bir adam olarak resmedilen ay tanrısı Men’in simgesi hilal, boğa ve kimi zaman da horozdu. Bir elinde asası, diğerinde kutsal sayılan bir ağaç olan çam kozalağı ile bir ayağını güç ve kudret simgesi olan boğanın üzerine dayamış olarak resmedilen ay tanrısı Men, aynı zamanda mezarların koruyucusu, sağlık ve kehanet tanrısıydı.

IMG_8695.JPG    (Ay Tanrısı Men’i betimleyen bir heykelcik. Eskişehir Arkeoloji Müzesi…)

MEN İNANCININ EN ÖNEMLİ TAPIM MERKEZİ YALVAÇ’TA

Prof. Dr. Mehmet Özsait’in, ‘Helenistik ve Roma Devrinde Pisidya Tarihi’ kitabında verdiği bilgilere göre, Friglerin etkin olduğu Anadolu’dan başlayıp, batıda İtalya’ya kadar etkisi ulaşan Men inancının bilinen en önemli tapınaklarından ikisi bugün Isparta’nın Yalvaç ilçesi sınırlarında bulunan Pisidya Antiokheia’sında yer alıyor. Bunlardan bulunabilen en önemli Men kutsal alanı, Yalvaç’ın yaklaşık 5 kilometre güneydoğusunda, Gemen Koruluğu adı verilen bölgede, 1600 rakımlı bir tepenin üzerinde bulunuyor. Diğer adı ‘Karakuyu’ olan tepe, bu adı kutsal alanda bulunan eski bir kuyudan almış. Kutsal alanda geçmişte yapılan kazılarda, etrafı duvarlarla çevrili alanın içinde tapınakların yanı sıra tören salonu, stadion, kült yemeklerinin yenildiği salon ve çok sayıda yapı kalıntısı bulundu.

14273602575513ca01f2e90.jpg

AYIN GİZEMİ İNSANLARI MEN TAPINAĞINA ÇEKİYORDU

Ayın hem ruhsal hem de fiziksel gücünün etkisiyle hasta, yoksul, güçsüz ve çaresiz insanları Sultandağları’nın koynundaki tepeye çeken tanrı Men, boğa ve aslan gibi kudret simgeleriyle de yaşamdan beklentisi olan insanları bir araya getiriyordu. Ancak Yalvaç’ta bulunan bu eşsiz kültür mirasından günümüze ulaşan kalıntılar önlem alınmazsa tamamen yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

14273602115513c9d3b728a.jpg

ARKEOLOJİK KAZILARDA HAC MERKEZİ OLDUĞU ORTAYA ÇIKTI

Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Fen Edebiyat Fak. Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mehmet Özhanlı, yıllardır Yalvaç’ın bitişiğinde bulunan Pisidya Antiokheia antik kentindeki arkeolojik kazıların başkanlığını yürütüyor. Bu yıl sürdürülen kazılar kapsamında Men Kutsal Alanında gerçekleştirilen çalışmalar sırasında önemli bulgular elde edildi. Prof. Dr. Özhanlı’nın verdiği bilgilere göre kazılarda elde edilen bulgular, Men Kutsal Alanı’nın yalnızca Pisidia Antiokheia için değil, Pisidia, İsauria ve Frigya gibi bölgeler için de önemli bir hac merkezi olduğunu ortaya koydu. Ancak bu önemli inanç merkezi defineci yağması ve insan kaynaklı tahribat yüzünden yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

1.jpg

‘TAPINAĞIN MERMERLERİ KİRECE DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞ’

İngiliz arkeolog ve tarihçi William Mitchell Ramsay’in 20. Yüzyılın başlarında Men Tapınağı ve kutsal alnında bilimsel olmayan kazılar yaptığını dile getiren Prof. Dr. Mehmet Özhanlı, alanın günümüze kadar süren bir tahribata açık hale getirildiğine işaret ederek, “Kazılarda açığa çıkarılan taşlar, başta Gemen Köyü olmak üzere komşu köylerde yaşayanlar tarafından inşaatlarda kullanılmak üzere parçalanarak taşınmış ve mermerler kirece dönüştürülmüştür. Sonraki yıllarda defineci kazıları başlamıştır. Bu kazılar günümüze dek kesintisiz devam etmiş ve etmeye devam edecek gibi görünüyor. Birçok yapının duvarları sökülmüş, tabanı kazılmış ve onarılmaz zararlar verilmiştir. Amerikalıların kazıp yığınlar halinde alanda bıraktıkları topraklar, daha sonraki araştırmacılar ve defineciler tarafından yeniden devredilerek orijinal yerlerinden uzaklaştırıldığı için sağlıklı bilimsel bir değerlendirme yapmak zorlaşmıştır. Arkeolojik eserler, orijinal (insitu) yerinde incelenmediği sürece bilime ciddi bir katkı sağlamazlar” diye konuştu.

Prof. Dr. Mehmet Özhanlı.jpg(Prof. Dr. Mehmet Özhanlı, önlem alınmazsa Men Kutsal Alanı’nın yok olacağı uyarısında bulundu…)

KAÇAK KAZILAR DURDURULMAZSA BU EŞSİZ YAPI YOK OLACAK

Eğer bir önlem alınmaz ve buradaki kaçak kazılar durdurulmazsa, dünyada örneği olmayan bu yapı göz göre göre yok edilecektir” uyarısında bulunan Prof. Dr. Özhanlı, duruma acilen müdahale edilmesi gerektiğine dikkat çekerek, şunları dile getirdi:

4.jpg

TAPINAĞA GİDEN YOL BOZUK, SADECE DEFİNECİLER ÇIKABİLİYOR

Tapınağın bulunduğu 1600 m tepeye stabilize bir yolla çıkılmaktadır. Yol oldukça bozuk ve her yıl yağmur ve kar yağışlarıyla daha da aşınıp kötüleşmektedir. Yolun kötü olmasından dolayı gelen ziyaretçiler ve yöre halkı buraya gitmemekte ve sadece amacı olanlar gitmektedirler. Bu amacı olanlarda çoğunlukla defineciler. Alana giden yol düzeltilip asfaltlanırsa, gidiş gelişler kolaylaşacağı için manzaraya hâkim kültür ve doğa turizminin bir arada olduğu bu alana turistler ve halk sık gidecek ve alan göz önünde olacaktır. Bundan dolayı bu yolun ivedilikle asfaltlanması gerekmektedir. Yolun geçtiği alan 1. Derece Arkeolojik Sit sınırları içerisindedir. Ancak bu yolun yapılmasında kamu yararı bulunduğundan bölge koruma kurulumuzun gerekli kolaylıkları sağlayacağından hiç kuşkum yoktur. Ayrıca, kazı ekibi olarak elimizden gelen bütün yardımları yapmaya hazırız. Isparta İl Özel İdaresinde bu yolun yapımı için ayrılmış bir miktar para bulunmaktadır. İl Özel İdaresi ve Yalvaç Belediyesi iş birliğiyle, zemini sağlam olan bu işin üstesinden rahatlıkla gelinir.”

Tapınak ve kutsal alan 1600 rakımlı bir tepede yer alıyor.jpg

‘BOŞ OLAN YANGIN GÖZETLEME KULESİ KAZI BAŞKANLIĞINA VERİLMELİ’

Süleyman Demirel Üniversitesi adına bu yıl yapılan bilimsel kazılarla, Men Tapınağı ve Kutsal Alanın turizm dışında bilim dünyasına da önemli yeni katkılar sağlayacağının da görüldüğüne işaret eden Özhanlı, alandaki kazılara önümüzdeki yıllarda da devam edileceğini belirterek, “Kazıların daha sağlıklı yürütülebilmesi ve çıkan eserlerin korunabilmesi için boşaltılmış olan yangın gözetleme kulesi, Müze Müdürlüğü ve Kazı Başkanlığı’na verilmelidir. Bu yapının tahsisi için ilgili kurumlarla gerekli yazışmalar yapıldı. Yapı, ilerde alanda görevlendirilecek ören yeri çalışanlarının kullanabileceği bütün donanımlara sahiptir” görüşünü dile getirdi.

men kutsal alanında bu yıl  bulunan apollon heykeli.jpg (Men Kutsal Alanında bu yıl gerçekleştirilen kazılarda bulunan Apollon heykeli…)

‘KÜLTÜRE VURULAN HER KAÇAK KAZMA GEÇMİŞİ VE GELECEĞİ YOK EDER’

Ülkemizde son yıllarda neredeyse yolu asfaltlanmamış köy kalmadığına işret eden Özhanlı, “Unesco Dünya Kültür Mirası’na alınabilecek nitelikte Men Mabedinin toplam 5 km yolunun en kısa sürede asfaltlanacağını umuyorum. Bu yol asfaltlandığında kaçak kazıların azalacağını hep birlikte göreceğiz. Yalvaç’ın yanı başında bulunan Antiokheia, Men Tapınağı ve Kutsal Alanı çocuklarımızın ve sonraki nesillerimizin geleceğine büyük katkılar sağlayacak önemli bir kültür hazinesidir. Bunun için Antiokheia ve Men’in güvenliğinden bütün Yalvaç sakinleri sorumludur. Unutmayalım ki kültüre vurulan her kaçak kazma darbesi, insanlığın geçmişini ve geleceğini yok eder” diye konuştu.

*Men Kutsal Alanı fotoğrafları: (Yalvaç Belediyesi)

(Antiokheia, Pisidya uygarlığının başkentliğini yapmış önemli bir kentti. Bugün Yalvaç ilçe merkeziyle iç içe olan antik kentte yürütülen arkeolojik kazılar her geçen yıl yeni buluntuları bilim dünyasına kazandırırken, Anadolu tarihine de ışık tutuyor): antiokheia antik kenti yalvaç'ta bulunuyor.JPGantiokheia su kemerleri.JPG

 

 

Selçuklu sultanları Kılıç Arslan, Mesud ve Keyhüsrev yeniden defnedildi!

Selçuklu sultanları Kılıç Arslan, Mesud ve Keyhüsrev yeniden defnedildi!

 Konya Valisi Yakup Canbolat, restorasyon sırasında kemikleri köpekler tarafından kaçırıldığı iddia edilen Selçuklu sultanlarının törenle yeniden defnedilmesiyle ilgili açıklama yaptı…

 Yusuf Yavuz

Anadolu Selçuklu devletinin başkentliğini yapmış olan Konya’da bulunan Alaeddin Camii’ndeki Sultanlar Türbesinde geçmişte yapılan restorasyon sırasında Selçuklu sultanlarına ait kemiklerin plastik torbaya doldurularak ortalıkta bırakılınca, sekiz sultan ait kemiklerin köpekler tarafından kaçırıldığı iddia edildi. Alaeddin Tepesi yakınındaki Kültür Parkı’nda ortalığa saçılmış halde bulunarak toplanan Selçuklu Sultanlarından ikisine ait kemikler, geçtiğimiz Temmuz ayında Konya Valisi Yakup Canbolat’ın yanı sıra iki AKP’li milletvekili ve üst düzey yöneticilerin katıldığı ‘gizli’ bir cenaze töreniyle yeniden defnedildi. 2014 yılından bu yana yeniden restorasyona alınan ve halen çalışmaların sürdüğü Alaeddin Camii’nde düzenlenen cenaze töreniyle Selçuklu Sultanları II. Kılıçarslan ve I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in kemiklerinin belirlenerek yeniden defnedildiği cenaze namazını, Konya Müftüsü Ali Akpınar’ın kıldırdığı öğrenildi. Sır gibi cenaze töreninin ortaya çıkmasıyla bir açıklama yapan Konya Valisi Yakup Canbolat, yapılan çalışmanın valilik talimatıyla gerçekleştirdiğini belirterek, Selçuklu Sultanları naaş ve mezarlarının tecdidi ile ilgili çalışmalar Alâeddin Camiinde sürdürülen restorasyon çalışmaları süresinde, eldeki bilgi ve belgeler doğrultusunda yetkili kurulların görüşlerini içeren ayrıntılı raporlar hazırlanacaktır” dedi.

SELÇUKLU SULTANLARININ KEMİKLERİNİ KÖPEKLER KAÇIRDI

Konya’da yaşanan akıl almaz restorasyon skandalıyla ilgili ayrıntılar ortaya çıkmaya başladı. İddiaya göre Alaeddin Camii’nde bulunan Sultanlar Türbesindeki sekiz Selçuklu sultanına ait kemikler, geçtiğimiz yıllarda yapılan restorasyon sırasında işçiler tarafından bir torbaya konuldu. İddiaya göre gece açık bırakılan havalandırma bölümünden içeriye giren köpekler, I. Mesud, II. Kılıçarslan, II. Rükneddin Süleyman, I. Gıyaseddin Keyhüsrev, I. Alaeddin Keykubad, II. Gıyaseddin Keyhüsrev, IV. Rükneddin Kılıçarslan ve III. Gıyaseddin Keyhüsrev’in birbirine karıştırılmış kemiklerini kaçırarak etrafa saçtı.

aleaddin cami aynı adı taşıyan tepede yer alıyor.jpg

2003 YILINDAN BU YANA AÇILAN BİR SORUŞTURMA YOK

Durumu fark eden restorasyon çalışanları, Selçuklu sultanlarının kemiklerini türbenin yakınındaki parkta buldu. 2003 yılında Konya’daki yerel basında gündeme getirilen bu olayın üstünden 14 yıl geçmesine rağmen konuyla ilgili ne bir soruşturma açıldı ne de kamuoyunu tatmin edici bir açıklama yapıldı. 2004 yılında konuyu bir kez daha gündeme getiren Hürriyet Gazetesi’nin Murat Bardakçı imzalı haberinin ardından bir açıklama yapan dönemin Konya Valisi Ahmet Kayhan, Valilikçe camide yapılan incelemede 1891 ve 1998 yılları arasında çok sayıda onarım ve restorasyon çalışması yapıldığını kaydederek şu ifadelere yer vermişti:

konya valilik.jpg

‘KEMİKLER AYRILARAK İSKELET KURULAMAZ’ RAPORU VERİLDİ

“Vakıflar Bölge Müdürlüğünce en son 1998 yılında yapılan onarımda gerekli hassasiyet gösterilerek üst kat taş yüzeylerinin temizlenmesi, alt kat duvar tonoz yüzeylerin derzlenmesi, alt kat döşeme, mezarların çevre duvarları ile ahşap sandukalar yapılmış ve sultanlara ait kemiklerin; 1995 yılında Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi uzmanlarının, mahallinde yaptığı inceleme neticesinde kemiklerin ayrılarak, iskeletlerin kurulamayacağı raporu ve Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunun 20.06.1995 tarih ve 886 sayılı yazıları gereğince layık olduğu veçhile sandukalar içerisine yerleştirilmiştir.”

aledddin cami eski.jpg

SELÇUKLU SULTANLARI YENİDEN DEFNEDİLDİ

Ancak geçtiğimiz Temmuz ayında Konya Valiliği’nin talimatıyla Alaeddin Camiinde düzenlenen Selçuklu sultanlarının yeniden defnedilmesiyle ilgili sır gibi cenaze töreni, eski valinin bu açıklamasını da yalanlamış oldu. 28 Temmuz 2017 tarihinde düzenlenen ve Konya Müftüsü Ali Akpınar’ın kıldırdığı cenaze namazına, Konya Valisi Yakup Canbolat, AKP’li iki milletvekili ve kimi üst düzey yöneticiler katıldı.

konya valisi yakup canbolat açıklama yaptı.jpg    (Konya Valisi Yakup Canbolat tartışmaların ardından açıklama yaptı…)

KONYA VALİSİ CANBOLAT: ‘TALİMATI BEN VERDİM’

Selçuklu sultanlarının kemiklerinin köpekler tarafından kaçırıldığı ve karışan kemiklerin birleştirilerek yeniden defnedildiği yönündeki haberlerin ardından bir açıklama yapan Konya Valisi Yakup Canbolat, konuyla ilgili talimatı kendisinin verdiğini belirterek cenaze törenini doğruladı.

aleaddin cami iç detay.JPG

‘KEMİKLERİN BİLİMSEL TESPİTLERİ VE CENAZE TÖRENİ KAYDEDİLDİ’

Selçuklu Sultanları Türbeleri ve mezarlarına geçmişteki farklı tarihlerdeki yanlış uygulamalar nedeniyle Selçuklu Sultanlarına ait kemikler plastik torbalara konularak lahitlerin içerisine bırakılmıştı” diyen Konya Valisi Yakup Canbolat, şunları dile getirdi:  “Valiliğimce verilen talimat doğrultusunda; İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Adli Tıp birimi marifetiyle, Ülkemizde konuyla ilgili uzmanlardan bir heyet oluşturulmak suretiyle, Selçuklu Sultanları’nın naaşları ve kalıntıları, bilimsel usullere ve verilere göre tasnif edilmiştir. Konu ile ilgili ileri tetkikler için bütün kemiklerin bilimsel tespitleri, raporları ve fotoğraflama çalışmaları, başından sonuna kadar yapılan görüntü kayıtları muhafaza altına alınmıştır. Ayrıca yapılan bu defin programı ile ilgili arşivleme amaçlı fotoğraf ve video kayıtları yapılmıştır.”

sultanlar türbesi.jpg

‘MESUD, KILIÇARSLAN VE KEYHÜSREV’İN KEMİKLERİ KEFENLENDİ’

Söz konusu çalışmalar yapılırken türbe içerisinde torbalarda bulunan kemikler üzerinde tasnif ve inceleme yapıldığını belirten Vali Canbolat, diğer kabirler üzerinde bir kazı çalışması yapılmadığına dikkat çektiği açıklamasında, şu bilgileri aktardı: “Tarihi kaynaklar da dikkate alınarak torbalarda bulunan kemikler üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda;

 1- Rükneddin Mes’ud I (1116-1156) yaşı ve hastalığı dikkate alınarak uygun kemikler birleştirilerek kefenlendi.

 2- Kılıç Arslan II (1156-1192) Sinostoz saptanan kemiklerin kifotik olduğu bildirilen Sultan II. Kılıçarslan’a ait olduğu kabul edilerek diğer ileri yaş uygun kemikler kefenlendi.

 3- Gıyaseddin Keyhüsrev II (1237-1246) yaralanması ve ileri yaş özelliği itibariyle uygun bulunan kemikler birleştirilerek kefenlendi. Ayrıca, 1-3 yaş arasında olan 1 bebeğe ait kemikler kefenlendi.”

 SULTANLARIN CENAZE TÖRENİNE KİMLER KATILDI?

Tarihi kayıtlar göz önünde bulundurularak bütünleştirilen Selçuklu sultanlarına ait naaşların, Konya Müftülüğü nezaretiyle yeniden kefenlendiğini bildiren Vali Canbolat, “Konya Valisi, Milletvekilleri,  Garnizon Komutanı, Büyükşehir Belediye Başkanı, Üniversite Rektörleri,  Siyasi Parti İl Başkanları ve bazı kamu kurumlarının amirleri davet edilmiş, davete katılanlarla cenaze namazı ve akabindeki dualarla, kendileri için vefatlarında yaptırılan türbelerindeki asıl ziyaretgâhlarına defin ile toprakla buluşturulmaları sağlanmıştır. Selçuklu Sultanları Naaş ve Mezarlarının Tecdidi ile ilgili çalışmalar Alâeddin Camiinde sürdürülen Restorasyon çalışmaları süresinde, eldeki bilgi ve belgeler doğrultusunda yetkili kurulların görüşlerini içeren ayrıntılı raporlar hazırlanacaktır” açıklamasında bulundu.

sultanlr türbesinde 8 hükümdarın lahdi bulunuyor.JPG

ATATÜRK 86 YIL ÖNCE BUGÜNÜ GÖREREK UYARMIŞTI

Bugün restorasyon skandallarıyla gündemden düşmeyen Selçuklu kültür mirasıyla ilgili Atatürk’ün 86 yıl önce yaptığı uyarılar bir kez daha anımsandı. Şubat 1931’de Konya’ya yaptığı ziyarette ‘Acele ve mühimdir’ başlığıyla Başvekil İsmet İnönü’ye bir telgraf çeken Mustafa Kemal Atatürk, telgrafında uyarı niteliğindeki şu ifadelere yer veriyor: “…Konya’da sırlarca devam etmiş ihmaller sebebiyle büyük bir harabi içinde bulunmalarına rağmen sekiz asır evvelki Türk medeniyetinin hakiki mimari eserleri sayılacak kıymette bazı mebani vardır. Bunlardan bilhassa Karatay medresesi, Alaeddin Camii, Sahip Ata Medrese, cami ve türbesi, Sırçalı Mescit ve İnce Minareli Cami derhal ve müstacelen tamire muhtaç bir haldedirler. Bu tamirin gecikmesi bu abidelerin kâmilen inhisarını mucip olacağından evvela asker işgalinde bulunanların tahliyesinin ve kâffesinin mütehassıs zevat nezaretiyle tamirinin temin buyurulmasını rica ederim…” (Selçuk Mülayim, İslam Sanatı. İSAM Yayınları, 2004)

(Konya Alaeddin Cami, Selçuklu mimarisinin önemli eserlerinden biri sayılıyor…):

24329784430_5ceaea5a29_b.jpgalaeddin-camii.jpgimage093.jpg

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tıbbi ve aromatik bitki cenneti çöp cehennemine döndü!

Tıbbi ve aromatik bitki cenneti çöp cehennemine döndü!

Yusuf Yavuz

Isparta’nın Sütçüler ilçesine bağlı Kesme köyünde iki yıldır çöp rezeleti yaşanıyor. Doğal güzellikleri ve otantik evleriyle bilinen Kesme köyündeki ormanlık alana civar köylerden getirilerek gelişigüzel dökülen çöpler çöp dağları oluşturdu. Büyük bir çevre kirliliğine neden olan çöp dağlarının içinde köylülerin inekleri ve keçileri dolaşıyor. Sorunun çözümü için yetkililere başvuran köylüler, yaklaşık 50 kilometre mesafedeki Ayvalıpınar köyünde yapılması planlanan çöp toplama merkezi tamamlanana kadar yapılacak bir şey olmadığı yanıtını aldıklarını öne sürüyor.

kesme köyü.jpg

Isparta’nın Sütçüler ilçesine bağlı Kesme köyü, doğal güzellikleri ve otantik evlerinin yanı sıra son yıllarda giderek artan gül bahçeleriyle tanınıyor. Yukarı Köprüçay Havzası’nın en önemli yerleşimlerinden biri olan Kesme, aynı zamanda bölge ekonomisine önemli katkılar sağlayan tıbbi ve aromatik bitkilerin de üretim ve damıtma merkezi. Türkiye’nin ikinci en uzun kültür rotası olan St. Paul Yolu’nun yürüyüş parkurlarına da ev sahipliği yapan Kesme köyü, doğa ve tarih tutkunlarının da uğrak yerlerinden biri. Ancak dağları tıbbi ve aromatik bitki cenneti olan Kesme köyünde iki yıldır yaşanan çöp rezaleti köylülerin kabusu oldu.

Burası aromatik bitki cennetiydi, çöp cehennemi oldu.jpg

‘ÇÖPLER MİKROP SAÇIYOR, HAYVANLAR ÖLÜYOR’

Civardaki köylerden getirilerek Kesme ve Çukurca köyleri arasında bulunan Kapaklı mevkiine dökülen çöplerin zaman zaman yandığını dile getiren köylüler, yakılan çöplerden günlerce duman ve kötü kokuların yükseldiğini dile getirdi. Çöp sorununu defalarca yetkililere ilettiklerini anlatan bir köylü, “Çöp yüzünden oluşan kötü görüntünün yanında ortalığa mikrop ve hastalık saçılıyor, hayvanlar ölüyor. Buraya Sütçüler’in neredeyse bütün köylerinin çöpleri getirilip dökülüyor. İki yıldır bu sorunla karşı karşıyayız. Köylüler tepkisini dile getirdiği zaman da yetkililer, ‘Ayvalıpınar köyüne yapılması planlanan çöp toplama merkezi tamamlanana kadar yapacak bir şeyimiz yok’ yanıtını veriyor. Ancak bu koku ve pislik dayanılır gibi değil. Bir an önce bu sorunun çözülmesini bekliyoruz” diye konuştu.

14.jpg

KESME VE ÇEVRESİ TIBBİ VE AROMATİK BİTKİ CENNETİ

Orman ve Su İşleri Bakanlığı son yıllarda kırsal kalkınma için önemli bir üretim modeli olan tıbbi ve aromatik bitki üretimine büyük destek sağlıyor. Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu (TKDK) ise kredi ve hibelerle kırsaldaki üreticilere destek veriyor. Kesme köyü son yıllarda artırdığı gül üretim alanlarıyla bölgenin gül çiçeği üretim merkezlerinden biri oldu. Ayrıca doğal olarak yetişen kekik, laden, mersin, defne, adaçayı, şalba ve benzeri türler, denetimli toplayıcılık kapsamında yöre halkına ekonomik katkı sağlıyor.

13.jpg

 

Efes’i Venedik yapacaklar!

Efes’i Venedik yapacaklar!

Dünyaca ünlü Efes antik kentini kanal projesiyle denize bağlayacak olan ‘Antik Kanal Projesi’ 19 Ekim’de ihaleye çıkarılıyor…

Yusuf Yavuz

Türkiye’yi saran kanal çılgınlığı hız kesmiyor. İzmir’in Selçuk ilçesinde bulunan dünyaca ünlü Efes antik kentini ‘Antik Kanal Projesi’ ile denize bağlayacaklar. İhale aşamasına geldiği belirtilen kanal projesi ile UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Efes antik kentine denizden ulaşım sağlanması hedefleniyor. Anadolu Ajansı’na konuşan AKP İzmir Milletvekili M. Atilla Kaya, projenin 19 Ekim’de ihaleye çıkacağını belirterek, “Antik Kanal Projesi’nin hayata geçmesiyle beraber bölgeyi 2 bin 500 yıl önceki duruma kavuşturacağız” diye konuştu.

EFES KANAL PROJESİ  CANLANDIRMA.jpg

Başbakan Binali Yıldırım, İzmir’den milletvekili adayı olduğu 2011 seçimleri öncesinde İzmirliler için 35 proje vaadinde bulundu. Bu projelerden biri de İzmir’in Selçuk ilçesinde bulunan dünyaca ünlü Efes antik kentini denizle buluşturmayı amaçlayan ‘Antik Kanal Projesi’ydi. Antik kenti 2 bin 500 yıl önceki haline geri döndürmeyi hedefleyen projede ihale aşamasına gelindi. Projenin uygulanacağı alan, hem arkeolojik hem de doğal sit alanı statüsünde bulunuyor.

EFES'E KANAL YAPMAK İÇİN PAMUCAK SAHİLİNDE ÇALIŞMALAR BAŞLADI.png

PAMUCAK SAHİLİNE 600 METRELİK KANAL YAPILACAK

DSİ 2. Bölge Müdürü Ali Fuat Eker, Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada, Efes Antik Kenti’nin deniz bağlantısını kuran kanalın 6 bin 130 metrelik kısmının alüvyonla dolduğunu, projeyle kanalın genişletilerek tarihte olduğu gibi yine Efes Antik Limanı’nın denizle buluşturulacağı bilgisini verdi. Projenin ÇED raporunun alındığını kaydeden Eker, 19 Ekim’de ihaleye çıkılacağını dile getirdi. Proje kapsamında ilk etapta yatların girişini sağlamak için Pamucak Sahili’ne 600 metre uzunluğunda ve 30 metre genişliğinde giriş kanalı yapılacağını belirten Eker, ilk etabın yaklaşık 30 milyon liraya mal olmasının öngörüldüğünü kaydederek şunları söyledi:

EFES KANAL PROJESİ.JPG

KANALIN İÇERİSİNE YAT LİMANI GELİYOR

“İhale süreci için gerekli olan ÇED raporunu aldık. İnşaata Şubat ya da Mart ayı gibi başlanacak. Projenin ilk bölümü 2019 Mart gibi tamamlanmış olur. Proje, tarihi dokuya zarar vermemek için büyük bir titizlikle yürütülecek. İnşa edilen giriş kanalında teknelere kısa süreli park imkânı sağlayan 250 metre boyunda bir yat limanı yapılacak. İlk etap için bölgeye bin 620 kazık çakılacak. Giriş kanalının duvarları tarihi dokuya uygun şekilde yöresel dikdörtgen kesme taş bloklarla kaplanacak.”

efes1-002.jpg

KANALIN DERİNLİĞİ 5 METREYE ÇIKARILACAK

Derinliği 1 metreye düşen kanalın derinleştirilmesi için ekiplerin deniz tarafından işleme başlayacağını anlatan Eker, genişletme ve temizleme çalışmalarının su üstünden amfibi araçlarla yapılacağını, kanaldaki derinliğin 5 metreye çıkarılacağını anlattı. Eker, proje kapsamında Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının da liman girişine mendirek inşa edeceğini bildirdi.

EFES ANTİK KANAL PROJESİ.jpg

AKP’Lİ KAYA: ‘ZİYARETÇİLER KANALI KULLANARAK EFES’E GİREBİLECEK’

AKP İzmir Milletvekili Mahmut Atilla Kaya ise Efes Antik Kenti’ne denizden ulaşımı sağlamak için hazırlanan projeyle ilgili “Antik Kanal Projesi’nin hayata geçmesiyle beraber bölgeyi 2 bin 500 yıl önceki duruma kavuşturacağız” görüşünü dile getirdi. Projenin uygulanmaya başlanmasıyla Efes’e gelen turist sayısının artacağı görüşünü savunan Kaya, ziyaretçilerin bu kanalı kullanarak antik dönemdeki kente deniz yoluyla girebileceklerini söyledi.

EFES KANALINDA YAT LİMANI.jpg

ANTİK ÇAĞIN ÖNEMLİ LİMAN KENTİ BUGÜN DENİZDEN UZAKLAŞTI

Yaklaşık 9 bin yıllık geçmişe sahip olduğu kaydedilen Efes, antik çağda Anadolu’nun önemli bir liman kentiydi. Küçükmenderes ve Marnas nehrinin taşıdığı alüvyonlarla deniz antik kentten yaklaşık 9 kilometre çekildi. Geçmişte Efes ile Ege Denizini birbirine bağlayan antik kanalın yeniden açılmasının, antik kenti ve bulunduğu coğrafyayı nasıl etkileyeceği ise merak konusu.

EFES ANTİK LİMAN CANLANDIRMASI.jpg

AVUSTURYALI KAZI EKİBİNİN ÇALIŞMASI GEÇTİĞİMİZ YIL SONLANDIRILDI

Efes antik kentindeki arkeolojik kazılar, 100 yılı aşkın bir süredir Avusturya Arkeoloji Enstitüsü tarafından yürütülüyordu. Geçtiğimiz yıl Dışişleri Bakanlığı kazı sezonunun bitmesine iki ay kala 31 Ağustos 2016 tarihinde Avusturyalı kazı ekibinin çalışmasını sonlandırmıştı. İddiaya göre Türk Dışişlerinin aldığı kararın gerekçesi ise Avusturya ile Türkiye arasında yaşanan diplomatik kriz olduğu öne sürülmüştü.

 

Ekmek ve domatesle besleniyoruz!

Ekmek ve domatesle besleniyoruz!

Dünyanın en pahalı etini yiyen Türk halkı, yılda 182 kilogram buğday, 118 kilogram domates, 140 kilogram da ekmek tüketiyor…

Yusuf Yavuz

Türkiye ekmek, meyve ve sebze ile besleniyor. Türk halkının yıllık gıda tüketimlerine ilişkin bir açıklama yapan Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, Türkiye’de en çok buğday ve domates tüketildiğini bildirerek, “kişi başına yıllık tüketimimiz buğdayda 182,9, domateste 118,6 kilogramı buluyor. Türkiye’de yıllık kişi başına Avrupa ülkelerinin 3 katına yakın 140 kilogram ekmek tüketiliyor. Buğday ve domatesi 52,3 kilogramla patates, 43,3 kilogramla karpuz, 36,2 kilogramla et, 30 kilogramla yoğurt, 26,3 kilogramla üzüm, 26,2 kilogramla şeker, 25 kilogramla içme sütü izliyor” dedi.

TÜRK HALKI TAHIL VE SEBZEYLE BESLENİYOR

Nüfusu 80 milyonu bulan Türkiye’nin 5 milyon sığınmacı ve yabancıyı da barındırdığını dile getiren Bayraktar, bu rakamlara 40 milyona yakın turistin de eklenmesiyle tahıl, meyve ve sebze tüketiminin önemli boyutlara ulaştığına dikkat çekti. 2015-2016 döneminde Türkiye’de kişi başına sebze tüketiminin 280 kilograma, meyve tüketimin ise 140 kilograma yakın olduğunu bildiren Bayraktar, bunun dışında 200 kilograma yakın tahıl, 14,2 kilogram kuru baklagil, 9,5 kilogram pirinç, 52,3 kilogram patates tüketildiğini kaydetti.

tzob türk halkının ekmek meyve ve sebzeyle doyduğunu açıkladı.jpg

ZEYTİNYAĞI, TEREYAĞI VE BALDA TÜKETİM ORANLARI OLDUKÇA DÜŞÜK

TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar’ın verdiği bilgilere göre kişi başına yıllık tüketim biberde 23,7, elmada 23, kuru soğanda 21, salatalıkta ve kavunda 19, peynirde 16,5, portakalda 15,8, mısırda 13,1, yumurtada 11, pirinçte 9,5, ayranda 9, patlıcanda 8,8, lahanada 8,4, su ürünlerinde 7,8, taze fasulyede 7,1, mandalinada 6,9, şeftalide 6,6, muzda 5,6, havuçta 5,2, nohutta 5,2, zeytinde 4,2, çayda 3,5, dondurmada 3, zeytinyağında 1,9, tereyağında 1,5, balda 1,1 kilogramı buluyor.

Türk halkı ekmekle besleniyor.jpg

YILDA 22 MİLYON TON SEBZE, 11 MİLYON TON MEYVE TÜKETİYORUZ

Toplam tüketim rakamlarının ise sebzede 22 milyon tonu, meyvede 11 milyon tonu aştığını belirten Bayraktar, “Yıllık tüketim tahılda 15,7, patateste 4,1, ayçiçeğinde 2,06, şekerde 2,06, soyada 1,15, kuru baklagillerde 1,12, pamuk çiğidinde 1,1 milyon ton, pirinçte 750, kolzada 430 bin ton. Bunların dışında Türkiye’de yıllık 2,85 milyon ton et, 870 bin ton yumurta, 700 bin tonu aşkın ayran, 90 bin ton dolaylarında bal tüketiliyor. Tahminlere göre, sanayi dışı üretim dahil yaklaşık 2,35 milyon ton yoğurt, 2 milyon tona yakın süt, 1,3 milyon ton peynir, 120 bin ton tereyağı tüketimi var. Yoğurt, süt, peynir, tereyağı gibi ürünlerde kayıt dışı üretim de hayli fazla. Kayıtlı sanayi üretim rakamları bu ürünlerde gerçek tüketimin yarısını ancak buluyor” dedi.

DSCF8789.JPG

ET TÜKETİMİ AVRUPA’NIN YARISINDAN AZ

Türkiye’de tahıl, meyve ve sebze tüketim miktarların yüksek olduğunu, buna karşın içme sütü, et ve et ürünlerinde tüketim rakamlarının gelişmiş ülkelere göre düşük kaldığını vurgulayan Bayraktar, şu bilgileri verdi:

“Tahıl, meyve ve sebzede tüketimimiz hayli fazla. Buğday tüketimimiz Avrupa ortalamasının iki katına yaklaşıyor. Türkiye’de ekmek tüketimi kişi başına 140 kilogramı buluyor. Çoğu Avrupa ülkesinde bu rakam 50 kilogram civarında. Sebze tüketimimiz Avrupa’nın iki katı. Meyve tüketiminde de Avrupa’nın önündeyiz. 36,2 kilogram olan yıllık kişi başına et tüketimimiz yetersiz. Et tüketimi Bangladeş, Hindistan gibi ülkelerde yıllık kişi başına 4 kilogramlara kadar düşerken, Avustralya, Kuveyt, ABD gibi ülkelerde 110-120 kilogramı buluyor. İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya gibi Avrupa ülkelerinde 80-90 kilogramlar civarında seyrediyor.

ÜÇ YANIMIZ DENİZ AMA BALIK TÜKETİMİNDE DÜNYA ORTALAMASININ YARISINDAYIZ

Su ürünleri tüketimi dünyada 16-17, Avrupa Birliği’nde 23, Güney Kore’de 60, Japonya’da 70, İzlanda’da 90, Maldivler’de 139 kilogramı bulurken, Türkiye’de 7,7 kilogramda kalıyor. Süt ürünleri tüketimimiz gayet iyi durumda. Yalnız içme sütünde gerideyiz. İçme sütü tüketimi İtalya, Fransa gibi ülkelerde 60-70, İngiltere’de 100, Finlandiya’da 139 kilograma ulaşırken, ülkemizde 25 kilogramı ancak buluyor. Öncelikle içme sütü, et, su ürünleri tüketimimizi artırmamız gerekiyor. Üç tarafı denizlerle çevrili iki yarımadadan oluşan ve 4 denize kıyısı olan ülkemizin balık tüketimin dünya ortalamasının yarısında kalması bize yakışmıyor.”

DSCF2513.JPG

‘ÇİTFÇİMİZ ZOR ŞARTLARDA ÜRETİM YAPIYOR’

Bu kadar ürünü üretmek o kadar kolay mı?” diye soran Bayraktar, “Çiftçimiz, gecesini gündüzüne katarak, yağmur, çamur, kar, kış, sıcak demeden doğal afetlerle mücadele ederek üretiyor, halkımız da tüketiyor. Zor şartlarda, girdi maliyetlerine rağmen üretim yapan, tarlasında kalan çiftçimizin kıymeti bilinmeli. Girdi maliyetleri makul seviyelere çekilmeli, yapısal sorunlar çözülmeli ki çiftçimiz üretimini sürdürebilsin” diye konuştu.

 

AKP yasakladı, Emine Erdoğan ise herkese yerel tohum kullanmasını önerdi!

AKP yasakladı, Emine Erdoğan ise herkese yerel tohum kullanmasını önerdi!

Yusuf Yavuz

Cumhurbaşkanı ve AKP genel Başkanı Recep Tayyip Ertoğan’ın eşi Emine Erdoğan, Bahçesinde yerli tohum kullanmaya özen gösterdiğini belirterek “Siz de her yaz memleketlerinize gittiğinizde bölgenizdeki yerli tohumların peşine düşün. Onları ekin ve çoğaltın. Köy halkına bu tohumların değerini anlatın. Toprakla, ekim-dikimle uğraşan herkese, mutlaka yerli tohum kullanmasını öneririm” dedi. Türk Tarım Dergisi’ne röportaj veren Emine Erdoğan’ın bu açıklamaları, AKP hükümetinin 2006 yılında çıkardığı kanunla yerel tohumların satışına getirilen yasağı anımsattı. Eski Tarım Bakanı Faruk Çelik de geçtiğimiz yıl yaptığı açıklamada, 2018 yılından itibaren sertifikalı tohum kullanmayan çiftçilere destek verilmeyeceğini belirtmişti.

YEREL TOHUMLARIN SATIŞI 2006’DA YASAKLANDI

AKP hükümeti 2006 yılında çıkarılan 5555 Sayılı Tohumculuk Kanunu ile standardizasyon sorunu yarattığı gerekçesiyle yerel tohumların satışına yasaklama getirdi. Yasa, ağırlıklı olarak küresel tohum tekellerinin denetimindeki hibrit tohumlar dışında atadan kalma yerel tohumları satanlar hakkında önce 10 bin lira para cezası, eylemin tekrarlanması durumunda ise hapis cezalarını öngörüyordu.

yerel tohumun satışına yasaklama getirne kanun.png

tohum kanunu cezai hükümleri.png

ÇİFTÇİLER ATALIK TOHUMLARINI TAKAS ETMEYE BAŞLADI

Bu yasanın ardından Ege ve Akdeniz bölgeleri başta olmak üzere üreticiler atalık tohumlarını takas ederek ürün çeşitliliğini koruma yoluna gitti. Bu amaçla düzenlenen yerel tohum etkinlikleri İzmir, Muğla ve Antalya gibi illerde yaygınlaştı.

tohum 2.png

BAKAN ÇELİK: ‘SERTİFİKASIZ TOHUMA DESTEK YOK’

Gıda Tarım ve Hayvancılık eski Bakanı Faruk Çelik ise, 23 Aralık 2016 tarihinde Tohum Sanayicileri ve Üreticileri Alt Birliği (TSÜAB) tarafından Antalya’da düzenlenen çalıştayda yaptığı konuşmada “2018’de sertifikalı tohum kullanmayan destek alamayacak. Yağmurlama ve damlama sistemi kurmayanlara da destek verilmeyecek” açıklamasında bulunmuştu.

buğday1.jpg

TEPKİLER ARTINCA BAKANLIK DA YEREL TOHUM ETKİNLİĞİ YAPTI

AKP hükümetinin yerel tohumlara yönelik takındığı bu tutuma tepkiler sürerken, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, 31 Mart 2017 tarihinde tepkilerin en yoğun olduğu illerin başında olan İzmir’in Kemalpaşa ilçesinde ilk kez bir yerl tohum etkinliği düzenledi. Ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın da katıldığı yerel tohum etkinliğinde dağıtılan tohumların hibrit ve boyalı tohumlar olduğu ortaya çıkmıştı.

TÜRK ÇİFTÇİSİ BELÇİKA BÜYÜKLÜĞÜNDE ARAZİYİ TERK ETTİ

Hükümetin küresel tekellerin güdümünde endüstriyel tarımı teşvik eden politikaları sonucu 2003 yılından bu yana yaklaşık Belçika büyüklüğünde tarım arazisi terk edildi. Bu dönemde tarım sektörüne giren büyük şirketlerin sayısı ise hızla arttı. Satışına yasak getirilen ve teşvikten yoksun bırakılan yerel tohumlar ise yok olmaya terk edildi.

Türkiye 12 yılda Belçika kadar tarım toprapını  yitirdi.jpg

EMİNE ERDOĞAN: ‘YERLİ TOHUMLAR KORUNMALI’

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın yayın organı olan Türk Tarım Dergisi’ne verdiği röportajda milli tarım projesine değinerek, “Bereketli topraklara sahip olmamıza rağmen tarım alanlarından yeterince faydalanamıyoruz. Bu proje ile sorunun üstesinden gelineceğine inanıyorum. Aynı zamanda yerli tohumların koruma altına alınması, kendi ekolojik sisteminde geliştirilmesi ve çoğaltılması konusunda yapılan çalışmalar da oldukça önemli” diye konuştu.

emine erdoğan.jpg

‘DEVLET HALKIN BEKLENTİSİNE KAYITSIZ KALMAMALI’

Türkiye’nin kalkınması ve gelişmiş ülkelerle eşit standartlarda ticari faaliyetlerini sürdürebilmesi için yerli, kaliteli hibrit tohumlar da üretilmeye devam edeceğini dile getiren Emine Erdoğan, “Ancak devlet kendi topraklarımızda, ata tohuma ulaşmak isteyen halkımızın da bu beklentisine kayıtsız kalmamalıdır. Doğal ve yerli tohum belki tüm dünyayı beslemek için yeterli değil, ancak hızla gelişen teknolojiler karşısında kendi değerlerimizi korumak ve yaşatmakla yükümlüyüz. Doğanın kendi içinde bir dengesi var. Doğaya ait olmayan her şey bu dengeyi geri dönüşü zor biçimde bozuyor. Bir Avrupa ülkesine yaptığımız ziyaret sırasında, bölge halkının doğal ve ilaçsız tarıma geçiş öyküsü beni oldukça etkilemişti. Tarımla uğraşan çiftçiler hasta olmaya başladıklarını fark edince kimyasal gübre ve ilaç kullanımını bırakıp doğal tarıma geçiyorlar. Ve şu an Avrupa’nın önemli organik tarım yapan bölgelerinden biri oluyor. Yani hiçbir emek karşılıksız kalmıyor dedi.

emine-erdogan-bugun-tarihe-milli-tarim-direnisi-olarak-gecek--201703311634.jpg

‘HERKESE MUTLAKA YERLİ TOHUM KULLANMASINI ÖNERİRİM’

Bahçesinde ekilen hiçbir üründe kimyasal ot ve böcek ilaçları kullanmadığını açıklayan Emine Erdoğan, toprağı kirletmeyi bireysel bir zarar olmaktan çok, tüm insanlığı ve gelecek nesilleri etkileyen bir vebal olarak gördüğünü dile getirdi. Bahçesinde yerli tohum kullanmaya özen gösterdiğine de dikkat çeken Emine Erdoğan, “Siz de her yaz memleketlerinize gittiğinizde bölgenizdeki yerli tohumların peşine düşün. Onları ekin ve çoğaltın. Köy halkına bu tohumların değerini anlatın. Toprakla, ekim-dikimle uğraşan herkese, mutlaka yerli tohum kullanmasını öneririm” ifadelerini kullandı.

emine erdoğan2.jpg

‘ŞEYTAN, TOHUMU VE NESLİ BOZMAYA ÇALIŞARAK…”

“Gıdayı israf etmek, Allah’a karşı nankörlük, tabiata da hürmetsizliktir” diyen Emine Erdoğan, şöyle konuştu: “Bakara Suresi 205. ayette şeytanın, tohumu ve nesli bozmaya çalışarak, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak istediğinden bahsedilir. Bu ayet-i kerime tohumun ve neslin birbiri ile ne kadar yakından ilişkili olduğunu ve nesli korumak için tohumu, yani yaratılışı korumak gerektiğini bize gösteriyor. Bugün din alimlerimizin, Kuran-ı Kerim ve hadis-i şerifleri tarım, gıda ve sağlık konularını göz önüne alarak incelemeleri gerektiğine inanıyorum.”

TÜRKİYE’NİN TOHUM PAZARININ YÜZDE 70’İ YABANCILARIN ELİNDE

Türkiye’nin tohum pazarının büyüklüğü yaklaşık 750 milyon dolar civarında. Bunun 600 mşilyon doları tarla bitkileri, 150 milyon doları ise sebze tohumlarından oluşuyor. Türkiye’de kullanılan tohumların büyük kısmı yabancı kaynaklı. Ziraat Mühendisleri Odası’nın (ZMO) açıkladığı verilere göre mısırda yüzde 95, pamukta yüzde 80, Soyada yüzde 80, Sebzede yüzde 75, Patateste yüzde 95, Ayçiçeğinde yüzde 82, buğdayda yüzde 5 oranlarında  yabancı kaynaklı tohum kullanılıyor. Tohumculuk pazarının yüzde 70’i yabancı firmalara ait olduğu belirtililen Türkiye sadece 2015 yılında tohum ithalatına 202 milyon dolar ödedi. Buna karşılık aynı yıl ihraç ettiği tohumlardan ise 103 milyon dolar kazanç elde etti. ZMO verilerine göre Türkiye’de 5 milyon civarında çiftçi bulunuyor. Bu rakamın yalnızca yarısı ‘Çiftçi Kayıt Sistemi’ (ÇKS) bünyesinde. Küçük aile işletmeleri olarak anılan üreticilerin toplam tarım işletmesindeki oranı ise yüzde 80 civarında.

 

Yeşilırmak artık sadece betondan bir kanal!

Yeşilırmak artık sadece betondan bir kanal!

Üzerinde gondol, kıyısında ise mangal sefası yapabilmek için Yeşilırmak’ın zeminine beton döküp üzerini de PVC ile kapladılar…

Yusuf Yavuz

Türkiye’nin en önemli akarsularından biri olan Yeşilırmak’a beton dökülerek su seviyesi yükseltidi ve nehir üzerinde gondolların yüzdürüleceği bir kanala dönüştürüldü. AKP’li Tokat Belediyesi tarafından yürütülen ‘Kanal Tokat’ projesi, Yeşilırmak’ın kent merkezindeki bölümünü adeta uzun bir havuza dönüştürdü. Yeşilırmak’ta kayık ve gondollarla yüzülebileceğini söyleyen Tokat Belediye Başkanı Eyüp Eroğlu, çeşitli sosyal tesislerin yanı sıra bir kule ve müzikli fıskiye gibi üniteleri içeren 10 milyon 540 bin lira maliyetli projeyle ilgili yaptığı açıklamada, “Mayıs ayında da tamamını bitirdiğimizde Kanal Tokat’ımız Tokat’ımızın bir vizyonu olarak şehre ve şehrin insanına çok ama çok güzel bir şekilde hitap etmiş olacak. Şehrimizi bir bütün halinde Sulu Sokağıyla, meydan projesiyle, Kanal Tokat’ıyla hep beraberce pazarlayıp, güzel bir şehir haline getireceğiz” diye konuştu.

Yeşilırmak Tokat'ın ortasından geçiyor.jpg

ÇILGIN PROJE HASTALIĞI YEŞİLIRMAĞI BETONA BOĞDU

Sivas Kösedağ yakınlarından doğan, Samsun Çarşamba’dan Karadeniz’e dökülen 519 kilometre uzunluğundaki Yeşilırmak, Türkiye’nin en önemli akarsularından biri. Antik çağlarda ‘İris ırmağı’ olarak anılan Yeşilırmak, içinden geçtiği bölgelere binlerce yıldır bereket ve yaşam taşıyor. Ancak Türkiye’de birbiri ardında uygulamaya konulan, doğal yaşamın bozularak yerine yapay peyzajın getirildiği çılgın projelerden Yeşilırmak da payına düşeni aldı. AKP’li Tokat Belediye Başkanı Eyüp Eroğlu’nun seçim vaatlerinden biri olan ve ‘ Tokat’ın Çılgın Projesi’ olarak tanıtılan ‘Kanal Tokat’ projesi, Yeşilırmak’ı yapay bir kanala dönüştürdü.

(Yeşilırmak’ın zeminine önce beton döküldü, ardından da PVC malzeme ile kaplandı…):1 yeşilırmağın zeminine beton döküldü.jpgburası yeşilırmak.jpg3 Yeşilırmağın zemini pvc malzeme ile kaplandı.jpg

‘YEŞİLIRMAĞIMIZ ÜZERİDNE GONDOL YÜZECEK HALE GELDİ’

Mart 2017’de Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz ve Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan’ın katılımıyla inşasına başlanan Kanal Tokat projesindeki çalışmalar hakkında bilgi veren Tokat Belediye Başkanı Eyüp Eroğlu, “İki etaptan oluşan Kanal Tokat projesinin birinci etabı, ırmağın içerisinde yapacağımız işlemlerden oluşuyordu. Yaklaşık 1,5 kilometrede suyu tutacak Rubber-Dum (lastik savak) sistemi monte edildi. Dünden itibaren arkadaşlarımız Rubber-Dum’ın içerisine hava vurdu ve şu anda 2,5 metre yükseldi. Gelen su tutulmaya başlandı. Su tutma işlemiyle birlikte ırmağımızın seviyesini 2,5 metreye yükselttik ve artık Yeşilırmak’ımız, üzerinde kayıkların, gondolların yüzebileceği hale gelmiş oldu” diye konuştu.

AKP'li Tokat Belediye Başkanı Eyüp Eroğlu.jpgBELEDİYE BAŞKANI EROĞLU PROJE HAKKINDA AÇIKLAMA YAPTI.png(AKP’li Tokat Belediye Başkanı Eyüp Eroğlu, projeyle ilgili bilgi verdi…)

NEHRİN ZEMİNİNE BETON DÖKÜP ÜZERİNİ PVC MALZEMEYLE KAPLADILAR

Yeşilırmak zemininde betonlama ve mebranlama (bir tür plastik yalıtım malzemesi) gibi her türlü sızdırmazlık sağlayacak çalışmaların tamamlandığını dile getiren Belediye Başkanı Eroğlu, “TEDAŞ köprüsünden başlayan ve buraya kadar olan kısımda adeta bir havuz gibi tüm işlemlerimizi bitirdik. Şimdi betonlanan alanların üzerini güzel bir peyzajla, kayrak taşlarıyla döşeyeceğiz. Ardından hemen ırmağımızın yanındaki peyzaj alanlarında her 70 metrede bir iskeleler yapacağız. Orada insanların oturacağı, gezebileceği hatta balık tutabileceği iskelelerin çalışmalarını da başlattık” dedi.

2.jpg

‘BURAYA ARTIK HİÇ BİR ŞEKİLDE DIŞARIDAN SU GİRMEYECEK’

Yeşilırmak’ı besleyen yağmur sularının ırmağa girişini engellemek için de ırmak kenarına iki metre genişliğinde kanal yaptıklarını söyleyen Belediye Başkanı Eroğlu, “Buraya artık hiçbir şekilde dışarıdan su girmemiş olacak” ifadelerini kullandı.

ırmağın zemini ve iki yakası betonla kaplandı.jpg

‘ÜÇ AYRI MÜZİKLİ FISKİYE YAPACAĞIZ’

Proje kapsamında ayrıca dört noktada sosyal tesisler yapacaklarını da dile getiren Eroğlu, 1250 yılında Selçuklu döneminde inşa edilen tarihi Hıdırlık Köprüsü’nün bulunduğu alanda 3 bin metrekarelik bir meydan oluşturulacağını söyledi. Gondol ve kayıklar için bir merkez, kule ve yeme içme mekânlarıyla çay bahçesi gibi sosyal tesisleri de içeren proje kapsamında yürüyüş ve bisiklet yolları yapacaklarını belirten Tokat Belediye Başkanı Eyüp Eroğlu, şunları söyledi: “Üç ayrı müzikli fıskiye yağacağız. Son derece harika bir görüntüye inşallah bürünecek. Biz gondol ve kayık siparişlerimizi verdik. Ay sonu itibariyle teslim edilmiş olacak. Bu da şunu gösterir ki 1 Ekim tarihi itibariyle kayıklar burada yüzmüş olacak.

(Kanal Tokat Projesi’ne ait grafik canlandırmalar):

kanal tokat1.jpgkanal tokat4.jpgkanal tokat2.jpg

‘BÜTÜN HALİNDE PAZARLAYIP GÜZEL BİR ŞEHİR HALİNE GETİRECEĞİZ’

Mayıs ayında da tamamını bitirdiğimizde Kanal Tokat’ımız, Tokat’ımızın bir vizyonu olarak şehre ve şehrin insanına çok ama çok güzel bir şekilde hitap etmiş olacak. İnsanlar şehre gelip Kanal Tokat’ı gördüğünde, şehirle ilgili çok olumlu ve farklı bir algı oluşacak. Diğer taraftan şehrin turizmine fayda sağlayacak. Biz bu şehrimizi bir bütün halinde; Sulu Sokağıyla, meydan projesiyle, Kanal Tokat’ıyla hep beraberce pazarlayıp, güzel bir şehir haline getireceğiz.”

yeşilırmak ıslah çalışmasından sonra.jpg(DSİ 7. Bölge Müdürlüğü, Kanal Tokat projesi öncesinde Yeşilırmak’ta ıslah çalışması yaptı…)

‘ÇİRKİNLİK OLUŞTURUYOR’ DİYE YOSUN VE AĞAÇLAR TEMİZLENDİ

Kanal Tokat projesi, Kanal İstanbul’un kardeş projesi olarak sunuluyor. Proje kapsamında Yeşilırmak kıyısında 40 metre yüksekliğinde bir kule de inşa edilecek. Tokat’ın içinden geçen Yeşilırmak, DSİ 7. Bölge Müdürlüğü tarafından ıslah edildi. Islahın gerekçesi ise Yeşilırmak yatağında oluşan yosunlar ve ağaçlıklardan oluşan bitki örtüsünün çirkin bir görüntünün ortadan kaldırılmasıydı. Çalışmalar kapsamında Yeşilırmak’ın iki yakasındaki bitki örtüsü yok edilerek yerine harçlı duvar örüldü. Bu çalışmaların ardından ise AKP’li Tokat Belediyesi’nin başlattığı Kanal Tokat projesi kapsamında Yeşilırmağın zeminine önce beton, ardından ise su geçirmezlik sağlayan ve bir tür PVC malzemesi olan mebranla kaplandı. Binlerce yıllık doğallığı bozulan ve yaşamla bağları koparılan Yeşilırmak, bundan böyle üzerinde gondol, kıyısında mangal keyfi yapılan bir rekreasyon alanı olarak kullanılacak.