Zeytinin atası neden orman sayılmıyor

Bugünlerde zeytinciliğe yönelik kıyım yasaları yeniden gündemde. Kamuoyunun ve üreticilerin tepkileri şimdilik kıyım yasasını komisyona geri çekilmesini sağladı. Ancak zeytinliklerimiz için tehlike henüz geçmiş değil…

Zeytin ağacının atası olan ‘delice’, yani yabani zeytin, aslında Akdeniz iklim tipine has tipik bitki örtüsü olan maki ailesinin bir üyesi… Ancak Türkiye’nin ormancılıkla ilgili yasaları, içinde ‘delice’ gibi onlarca türü barındıran makiyi ormandan saymıyor.

Oysa Türkiye’nin 1939’da çıkardığı zeytincilikle ilgili 3573 sayılı yasasının uzun başlığı şöyledir: “Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun.”

O yasanın ardından Türk kıyılarında içinde bolca yabani zeytin (delice) barındıran araziler devlet tarafından bu ağaçları aşılatıp üretime kazandıracak vatandaşlara verildi.

19046744_10155089189918392_99997869_n.jpg

Aslında delicelerin meyveleri de yağ oranı çok  düşük olsa da uzun süre dayanıklı bir zeytin olarak aşılatmadan da tüketilebilir. Binlerce yıldır meyveleriyle Anadolu insanına katık olmuş bir ağaç. Ancak aynı Anadolu insanı, aşılatmak için aldığı deliceleri zaman zaman mangal kömürü yapmış, bu vefalı ağacın iyiliğini onu yakarak ödüllendirmesiyle de tarihe geçmiştir…

1950’li yıllarda güney illerimizin pek çoğunun şehir kulüplerinde ülkenin kalkınmasının yolu olarak görülüp üzerinde türlü projeler üretilen yabani zeytin ağaçları için sayımlar yapılmıştır. Örneğin Antalya’da 15 milyon yabani zeytin ağacı varlığından söz edilir o yıllarda.

Yani bir ülkenin kalkınması için umut, makinin koynunda aranır…

Yaklaşık 4 yıl önce Anadolu insanının makiyle imtihanını ele alan bir yazı yazmıştım… İçinde deliceleri de barındıran bu yazıyı bugün bir kez daha anımsatmak istedim…

Bakalım bir türlü ormandan sayılmayan makiler, neden hep yağmacıların şamar oğlanı oluyormuş?

***

Makiler yağmacıların şamar oğlanı mı?

“Bir an önce görülsün diye Akdeniz Toroslar’da ağaçlar hep çocuk kalır…”

Yusuf Yavuz

Şair Sunay Akın’ın ilk kitabına da adını veren Makiler adlı bu kısa şiiri, bir zamanlar coğrafya kitaplarından öğrendiğimiz ‘Akdeniz iklimi’ ya da bulmacalardan anımsadığımız ‘Akdeniz bitki topluluğu’ olarak ezberlediğimiz makileri anlatır.

Devletin yasal olarak ‘ormandan’ saymadığı, bir başka deyişle üvey evlat muamelesi yaptığı makilerin kimi yerde halk arasında da ‘çalı’ muamelesi görmesi kaçınılmazdır. Öyle ki, kimi maki bitkilerine ‘karaçalı’, ‘tespih çalısı’ gibi isimler verilerek çalı muamelesi tescillenmiştir…

Tarla açılacak, makiler sökülür. Ev yapılacak, makiler sökülür. Eşeğe yük sarılacak, kes oradan bir pirnal, dayanak yap. Bahçeye çit lazım, tespih çalılarına koş. Ocağa odun lazım, kermes meşelerine vur baltayı!

quercus-ilex.jpg

Bunlar kırsalda olağanlaşan uygulamalar. Ancak bir de yıllardır devlet eliyle izin verilen, kimi yerde teşvik edilen uygulamalar var ki, kırsalda çoğunlukla ‘zorunluluktan’ kaynaklı tahribat karşısında dudak uçuklatır…

Mangal kömürü ve odun temini için hektarlarca alanda verilen izinlerde yarattığı ekosistemle onlarca canlı türüne ev sahipliği yapan makilik alanlar katledilirken, son yıllarda yeniden gündeme gelen “özel ağaçlandırma” yönetmeliği ile “bozuk orman” ve makilik alanlar devlet eliyle teşvik edilerek kiralanmaya başlandı.

Sit alanı olan arazi Çukurbağ Yarımadasının yapılaşmadan korunmuş bölümünde yer alıyor.JPG

MAKİLER ORMANLARIN YOK EDİLMESİYLE Mİ OLUŞTU

Ormancılık konusundaki önemli araştırmalarıyla tanıdığımız Doç. Dr. Yücel Çağlar, ‘Dendroloji (Ağaçbilim) Okulu Ders Notları’ kitabında, 1970’li yıllardaki saptamalara göre Türkiye’nin maki sayılan alanlarının, büyük çoğunluğu bozuk ve verimsiz olmak üzere yaklaşık 17 milyon dönüm olduğunu belirtiyor. Çağlar, makilik alanların, kimi tezlere göre yerel düzeyde özgül iklim koşullarına bağlı oluşmuş bitki toplulukları olduğu görüşünün benimsendiğini, ancak bir başka teze göre ise ormanların yanlış kullanımı sonucu biçim değiştirmiş bitki toplulukları ya da ormanların yok olması sonucu ortaya çıkmış orman altı bitki örtüsü olduğunun öne sürüldüğünü aktarıyor. Çağlar, Ege ve Akdeniz bölgelerindeki makilerin ise buralardaki ormanların yok edilmesi, ya da yanlış yararlanma sonucu ortaya çıktığı tezinin öne sürüldüğünü de ekliyor.

IMG_3954.JPG

KURAKLIĞA DİRENEREK HER DEM YEŞİL KALMANIN SIRRI

Türkiye’de bitki sosyolojisinin ilk kurucusu olarak bilinen büyük usta Hikmet Birand ise TÜBİTAK Yayınlarından çıkan ‘Alıç Ağacı ile Sohbetler’ adındaki ünlü kitabında, yaz kış her zaman yeşil kalan makilerin uzun yaz kuraklığına direnmeleri için anatomik yapılarında az su harcamayı sağlayan özellikler olduğunu yazar: “Ayrı olarak büyük ağaç biçiminde gelişenler bile makide hep bodur kalırlar. Makiye özgü bir özellik de kokulu, burcu kokulu olmasıdır; çünkü makide yetişen bitkilerin çoğu kokuludur ve bu özellikleri onların hayvanlara karşı bir korunma tedbiridir. Kokulu bitkileri hayvanlar çok sevmezler, ısırıp yaralamazlar. Yoksa o şiddetli yaz kuraklığında yara tedavisi, yarayı kapatmak, kopan bir dalın yerine yenisini sürmek, bitki için çok zor olur. Geçerken sürtündüğün her ağaççıktan, yürürken bastığın her çalı ve ottan latif kokulu esanslar fışkırır; lavanta, mersin, laden, sakız, kekik, koda kokuları birbirine karışarak havayı doldurur…”

IMG_7479.JPG

MAKİLERİ YOK EDİLEN ÇIRILÇIPLAK KÖYLER

Hikmet Birand, aynı kitabında Batı Anadolu’da insan eliyle yok edilen maki topluluklarının yozlaşmasıyla yerine ‘çıtır’ adı verilen arsız ve dikenli bir bitki türünün yerleştiğini de hüzünle anlatır: “Köy kurulduktan sonra anlaşılıyor ki odununu kerestesini en yakın çevresinden tedarik etmiş, çevresindeki makiyi kesmiş, yakmış, yozlaşan maki artıklarını da yaktıktan sonra onun yerine gelen çıtırları da kökleyip yaktığı için çırılçıplak hale gelmiş; tabii toprağı da erozyon silip süpürmüş. Böyle yamaçlar ve tepeler, Orta Anadolu’dakiler gibi baharda dört yandan savrulup gelmiş olan, çoğu senelik ve küçük çayır otlarının tohumları çimlenince göverirler ama bir iki hafta sonra çayır otları geçtikleri için bütün yaz, boz sarı yanarlar…”

IMG_4188.JPG

BELEDİYELERİN MAKİ SEVDASI

2B tartışmalar, vahşi madencilik, enerji yatırımları ve orman ekosistemlerini doğrudan ilgilendiren her türlü tasarrufta hesaba katılmayan, gözden çıkartılan, adeta yok sayılan makiler için son yıllarda ortaya çıkan en önemli tehditlerin başında ise inşaat sektörü geliyor. Özellikle Güney Batı Anadolu’da birçok yerel belediyenin konut alanları için arsa üretme projeleriyle göz diktikleri alanların başında makilikler geliyor. Bu tür projeleri hayata geçiren birçok belediyeyi, yenileri izliyor.

IMG_4111.JPG

KIRSAL YOKSULLUĞU MAKİLERLE YENMEK MÜMKÜN MÜ?

TOKİ’ye başvurmak için imza toplayan girişimcilerden tutun da, her türlü ‘kentsel yayılma’ alanı olarak düşünülen yerler hep makilikler oluyor. Aklıevvel yöneticiler çıkıp ağaç dikeceğiz diye kökleri 500 yıla uzanan makileri söküp atabiliyor. Oysa onlarca bitki ve ağaç türünü barındıran maki topluluklarının yüzlerce yıldır Anadolu halkına besin ve şifa kaynağı olan ürünlerinin, planlı ve sürekliliği olan bir ormancılık politikasıyla kırsal yoksulluğun önüne geçebilecek ekonomik değerler yaratacağı hep göz ardı ediliyor…

IMG_4107.JPG

HER ŞEYE RAĞMEN MAKİLERİN DİRENİŞİ SÜRÜYOR

Ancak kadim uygarlıklarda zafer sembolü olan defneden, güç, kudret sembolü olan meşe türlerine; adları türlü efsanelerle, türkülerle anılan süsen, nergis, anemon ve sümbülün evi olan makiler her şeye rağmen direnişini sürdürüyor. Bir çok antik kentin üzerini kaplayarak kültür mirasımızı daha çok yağmadan koruyan makilerin ekolojik değeri konusunda yapılan birkaç bilimsel çalışmadan söz etmek de mümkün. Yağmada ilk saldırılacak alanların başında gelen makilik alanlara bir anlamda ormanların şamar oğlanı muamelesi yapılması, bu konudaki toplumsal algıyı değiştirmenin hiç de kolay olmadığını gösteriyor.

IMG_4108.JPG

ÇALIYI DERT EDİNMEK

Şimdi birileri çıkıp “delinin zoruna bak, çalıyı dert edinmiş kendisine” diyebilir. Ancak bir zamanlar ‘çalı’ olarak görülen yabani zeytinlerin (delice) aşılanması ve bakımının yapılmasıyla Çanakkale’den İskenderun’a kadar Türk zeytinciliğine yaptığı katkıları unutmamak gerek. Ne var ki 1940’lı yıllardan başlayarak uygulanan ilgili yasaların delinmesi, değiştirilmesi ve rant ekonomisinin kıyılara hakim olmasıyla zeytinliklerimizin yerini bugün beton mezarlıkları almış durumda.

1496149405_zeytin.jpg

MAKİLERİN ARASINA KARIŞIP GÖZLERİNİZİ KAPATIN

Bugünlerde sizin de yolunuz kıyılara düşerse, yamaçları sarıya boyayan katırtırnaklarını koklayın. Çiçeğe durmuş kocayemişlerin, süt beyaz çiçekleriyle tespih çalılarının, pembe ladenlerin, salkım salkım tohuma duran menengiçlerin, yerleri mora kesen çan çiçeklerinin, şeker pembesi gelin düğmelerinin ve eğer şanslıysanız yabani erguvanların arasına karışıp gözlerinizi kapatın. Ve makilerin o sarhoş edici kokusunu içinize çekin. Gözlerinizi açtığınızda ise yukarıda aktarılanları kez bir daha düşünün…

(Arşiv yazı-Nisan 2013)

 

 

 

Satın aldığı arazide bulduğu ağaç yaşamını değiştirdi!

Satın aldığı arazide bulduğu ağaç yaşamını değiştirdi!

100 yıl önce çay bitkisiyle birlikte Rize’ye geldiği sanılan Uzakdoğu kökenli ağacın meyveleri ilgi odağı oldu…

Yusuf Yavuz

Rize’nin Ardeşen ilçesinde yaşayan Hatice Önder, ailesiyle birlikte 25 yıl önce satın aldıkları arazide bir kesilmiş bir ağaç buldu. Garip görünümlü meyveleri olan ağacın kesildiği yerde büyüyen fidanları koruyan Önder, daha sonra tadını çok beğendiği ağacın meyvelerinden pekmez yaptı. Pazara götürüp satmaya başladığı ağacın kuru meyveleri alıcılardan da ilgi görünce tadından dolayı halk arasında ‘şeker ağacı’ olarak anılan bu bitkiyi araştıran Hatice Önder, böylece Uzakdoğu kökenli ‘Japon kuru üzümü’ ağacıyla tanışmış oldu. Ardeşen’de yaklaşık 100 yıldır yetiştiği öğrenilen Japon üzümü ağacının, bölgeye çay bitkisi ile birlikte getirilmiş olabileceği sanılıyor. Meyvelerinin diyabetten karaciğer sorunlarına kadar pek çok hastalığa iyi geldiği öne sürülen bitkinin üretiminin desteklenmesi durumunda yörede alternatif bir ürün olabileceğini söyleyen Hatice Önder, “üretici için çayın yanında ek bir gelir olur” diyor.

Ardeşen'de yaşayan Hatice Önder Şeker Ağacı dediği japon üzümünün meyvelerini satıyor.jpg

(Ardeşen’de yaşayan Hatice Önder, şeker ağacını 25 yıl önce ailesinin satın aldığı arazide bulduklarını söylüyor)

ARDEŞEN PAZARINDA GARİP ŞEKİLLİ MEYVELERİN SATILDIĞI BİR TEZGÂH

Rize’nin Ardeşen ilçesinde yaşayan Hatice Önder, her hafta Pazar yerinde satmaya getirdiği ilginç meyveyle pazarı gezenlerin ilgi odağı oluyor. Herkesin meraklı bakışları arasında tezgâhındaki köy yumurtası, tereyağı, yerel ürünler ve iğne oyalı yazmaların arasında duran bitkinin ne olduğunu anlatan Hatice Önder, ‘Şeker ağacı’ dediği ağacın ilginç meyveleriyle ilgili sorulara yanıt vermeye çalışıyor. Görenler ise bu bitkiyle ve satıcısıyla hatıra selfie’si çekmeyi de ihmal etmiyor.

Hatice Önder her hafta Ardeşen pazarında kendi yetiştirdiği şeker ağacının meyvelerini satıyor.jpg

(Hatice Önder, şeker ağacı meyvelerinden pekmez yapmayı da denemiş, ‘çok güzel oldu’ diyor…)

“MEYVELERİ GARİPTİ, YAŞLI ADAMA SORDUM, ‘ŞEKER AĞACI’ DEDİ”

Sonbaharda topladığı meyveleri pazarda satışa sunan Hatice Önder, ‘şeker ağacı’ adını verdikleri bitkiyi ilk kez 25 yıl önce ailesinin satın aldığı bir arazide gördüğünü anlatan Önder, “Elmalık Mahallesi’nde bulunan bahçede bulunan ağacı kesmişlerdi. Gürgen ağacına benziyordu, büyük bir ağaçtı. Gidip baktığımda yere dökülen meyvelerini gördüm. Çok garip görünüyorlardı. Orada yaşlı bir adama adını sorduğumda bana ‘şuna şeker ağacı diyorlar’ dedi. Sonra kesilen ağacın dibine dökülen bu meyvelerden yeni ağaçlar çıktı. Meyveleri tatlıydı, kuru üzüme benziyordu. Çocukluğumda ağacın dibine dökülen meyvelerini toplayıp yiyordum ama ne olduğunu bilmiyorduk. Ben daha sonra bu meyvelerden pekmez yaptım. Tadı çok güzeldi, sanki bal gibi oldu. Ama bu ağacın oraya ne zaman ve nereden geldiğini bilmiyorum” dedi.

Hatice Önder üretime destek verilmesi durumunda alternatif ürün olabileceğini belirtiyor.jpg

(Ardeşen pazarındaki tezgahında şeker ağacı meyvelerini satan Hatice Önder, üretimin desteklenmesi durumunda ürünün ek gelir getirebileceğini söylüyor)

‘MEYVELERİ KURU YEMİŞ GİBİ TÜKETİLİYOR’

Ardeşen’de bu ağacın çok güzel yetiştiğini anlatan Önder, daha yüksek rakımda bulunan kendi köylerine götürüp diktiğini ancak orada yetişmediğini söyledi. Şeker ağacı meyvelerinin saplarını pazarda kilosu 10 TL’den sattığını söyleyen Önder, “Bazıları bu ağacın özelliklerini bilmediği için pahalı buluyorlar. Oysa gerçekte fiyatı 30 TL civarında. Meyveleri kuru yemiş gibi de tüketilebiliyor. Çayın yanında da şeker yerine kullanılıyor. Pazarda satarken herkesin dikkatini çekiyor, gelip soruyorlar. Tohumu alıp yetiştirmek isteyenler de oluyor” dedi.

2.jpg

(Pazarın müdavimleri, şeker ağacı yetiştiricisi Hatice Önder ile hatıra fotoğrafı çektiriyorlar)

‘ÜRETİM DESTEKLENİRSE ÇAYIN YANINDA EK GELİR OLUR’

Kendi bahçesinde yetişen fidanlardan çoğalttığı ağacın 6-7 yıl içinde meyve verdiğini anlatan Önder, “Biraz araştırınca bu ağacın Uzakdoğu’da yetiştiğini ve birçok hastalığa iyi geldiğini öğrendik. Şimdi Ardeşen’de bazı ailelerin bahçelerinde bu ağaç yetiştiriliyor. Üretimine destek verilirse çayın yanında ek bir gelir olur” diye konuştu.

türün meyvelerinin sap kısımları şeker tadında ve kuruyunca tüketiliyor.jpg

BÖLGEDE YAKLAŞIK 80-100 YILLIK AĞAÇLAR VAR

Ardeşen’de konuyla ilgili bilgisine başvurduğumuz tarımla ilgili yetkililer, ‘şeker ağacı’ olarak anılan ağacın bölgede yaklaşık 80-100 yıllık bir geçmişi olduğunu söylüyor. Bölgede 1920’li yıllarda üretimi başlayan çay bitkisi ile birlikte getirilmiş olabileceği sanılan şeker ağacının anavatanı Çin ve Himalayaların ılıman bölgeleri olarak biliniyor. Bilimsel adı ‘Hovenia dulcis’ olan bitki, batı ülkelerine Japonya’dan yayıldığı için ‘Fruist of Japanese Raisin Tree’ (Japon Üzüm Ağacı) olarak da anılıyor. 10 metreye kadar boylanabilen ağacın meyvelerinin sap kısımları Çin’de akşamdan kalanları kendine getirmek için kullanılmış. Yapılan araştırmalar, kan şekerini düşürdüğü belirtilen bitkinin meyvelerinin, doğal anti-diyabetik ürün olarak da kullanılabileceğini gösteriyor. Kuru üzüm tadında olduğu belirtilen bitkinin meyvelerinin taze olarak de tüketildiği belirtiliyor.

İŞTE 100 YILDIR ARDEŞEN’DE YETİŞEN AMA HENÜZ KEŞFEDİLMEYEN O AĞAÇ:

tür 10 metreye kadar boylanabiliyor.jpgJapon üzümü ağacının bölgeye çay ile birlikte getirildiği sanılıyor.jpgdetay3.jpgdetay.jpg

detay5.jpegyöre halkının şeker ağacı adını verdiği türün meyveleri ilginç görünümleriyle dikkat çekiyor.jpgdetay6.jpeg

 

 

 

Konteynerde teravih namazı!

Konteynerde teravih namazı!

Bir yanda 10 bin kişilik iftar şovu, diğer yanda Ramazan ayında konteynerde teravih namazı ayıbı. Burası sığınmacı kampı değil, Isparta’nın bir köyü…

Yusuf Yavuz

Ramazan ayında en çok tartışılan konuların başında gelen lüks iftar sofraları israfa neden olduğu gerekçesiyle eleştiri konusu olurken Isparta’da baraj mağduru köylüler ramazan ibadetlerini 6 aydır konteyner camide gerçekleştiriyor. Sütçüler ilçesine bağlı Darıbükü köyünde inşa edilen Kasımlar Barajı ve HES projesi, yenisi inşa edilmeden köyün yarım asırlık camisini su altında bıraktı. Ocak ayından bu yana HES şirketinin verdiği konteyneri cami olarak kullanan köylüler, teravih namazlarını da burada kılıyor. Yukarı Köprüçay Havzası Koruma Platformu’ndan yapılan açıklamada, Ramazan’da lüks iftar davetleri veren kamu kurum ve kuruluşları eleştirilerek, “Hiç değilse mübarek Ramazan ayında baraj mağduru köylülerin yarasını sarmak yerine kamu kaynaklarını hoyratça kullanarak iftar şovları yapan yetkililere sesleniyoruz: Burası sığınmacı kampı değil. Bu insanlar yurttaşı oldukları ülkelerinde sığınmacı muamelesini hak etmiyorlar” görüşüne yer verildi.

CUMA NAMAZI SIRASINDA CAMİYİ SU ALTINDA BIRAKTILAR

Isparta’nın Sütçüler ilçesinde, Yukarı Köprüçay Havzası’nda inşa edilen ve bir süre önce deneme üretimine başlayan Kasımlar Barajı ve HES projesi, ilçeye bağlı Darıbükü köyünü su altında bıraktı. 1969 yılından bu yana çevre köylere de hizmet veren yarım asırlık Darıbükü köyünün camisi de 6 Ocak 2017 tarihinde halk Cuma namazı kıldığı sırada barajın sularıyla doldu, ardından da tamamen su altında kaldı. Ancak yeni caminin inşaatı tamamlanmadan eskisi suya gömüldüğü için köylüler ibadethanesiz kaldı.

Darıbükü köyünün camisi suya gömülmeden önce.jpg

      (Darıbükü köyünün yarım asırlık camisi civar köylere de hizmet veriyordu)

BARAJA GÖMÜLEN CAMİLERİNİN OLDUĞU YERE BAKIP DERTLEŞİYORLAR

HES şirketi yetkilileri ise yenisi yapılmadan eski camiyi su altında bıraktığı için köylülere inşaat şantiyesinde kullanılan bir konteyner getirdi ve bunun cami olarak kullanılabileceğini belirtti. Büyük kısmı sulara gömülen köyün yukarısında açılan toprak yolun kenarına yerleştirilen konteyner caminin önünde bir araya gelen köylüler, aşağıda baraj gölünün içinde hoparlörü görünen eski camilerine bakıp dertleşiyorlar.

1.JPGköyün suya gömülen camisine bakan tepeye konteyner cami yerleştirildi.JPG

(Barajın sularına gömülen yarım asırlık caminin tepesindeki hoparlör görünüyor)

‘BURASI SIĞINMACI KAMPI DEĞİL, BU ZULME SON VERİLSİN’

Ramazan ayının gelmesiyle birlikte ülkenin dört bir yanında lüks iftar sofraları kurularak kamu kaynaklarının israf edildiğini öne süren Yukarı Köprüçay Havzası Koruma Platformu’ndan yapılan açıklamada, baraj mağduru Darıbükü köylülerinin içinde bulunduğu durum gündeme getirilerek, “Hiç değilse mübarek Ramazan ayında baraj mağduru köylülerin yarasını sarmak yerine kamu kaynaklarını hoyratça kullanarak iftar şovları yapan yetkililere sesleniyoruz: Burası sığınmacı kampı değil. Bu insanlar yurttaşı oldukları ülkelerinde sığınmacı muamelesini hak etmiyorlar. Kaldı ki sığınmacı kamplarında bile insana ve inanca yakışmayacak bir eziyettir bu. Yıkım projelerini uygulayabilmek için türlü vaatlerle kandırlarak yaşam alanlarından edilen ve sonra da öylece kaderlerine terk edilen köylülere reva görülen bu zulme bir an önce son verilmesini talep ediyoruz” görüşüne yer verildi.

3.JPG5.JPG

             (Köylülere suya gömülen camileri yerine verilen konteyneri içi)

BAKANLIĞIN 10 BİN KİŞİLİK İFTAR ŞOVUNA ELEŞTİRİ

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’na da çağrıda bulunulan platform açıklamasında, “Sayın Bakanımız Veysel Eroğlu Ramazan ayı başından bu yana 2 Haziran’da Sakarya’da 10 bin kişilik, 4 Haziran’da ise Artvin’de 4 bin kişilik iftar yemeği verdiklerini açıklamıştır. Aynı zamanda HES ve barajların da içinde yer aldığı projelerin temel atma törenlerine de sahne olan iftar yemekleriyle, insanımızın kaynaşma ve dayanışma ayı olan Ramazan’da bu duygular istismar edilmiş, kamu kaynaklarımız siyasi iftar şovlarına harcanarak partizanlık aracısı kılınmıştır. Bir imzası ile insanımızın yaşam alanlarını etkileyen projelerin sorumluluğunu taşıyan Sayın Eroğlu’ndan Darıbükü köyünde yaşanan bu insanlık ayıbına son verecek bir adım atmasını bekliyoruz” ifadelerine yer verildi.

bakanlık sakarya 10 bin kişilik iftar.pngbakanlık artvin 4 bin kişilik iftar.png

‘KÖYLERİMİZ ESKİSİ GİBİ DEĞİL’ DİYEN ISPARTA VALİSİNE ÇAĞRI

Isparta Valisi Şehmus Günaydın’ın, Ramazan ayında köy ziyaretleri yaparak sahur ve iftarda vatandaşlarla bir araya geldiği anımsatılan platform açıklamasında, “Darıbükü köyünün bağlı olduğu Isparta ilimizin Valisi Sayın Şehmus Günaydın, köylerimizin eskisi gibi olmadığını, ‘son 15 yılda alt yapı, yol, sağlık, eğitim ve içme suyu gibi olanakların üst seviyede köylere de sağlandığını’ kaydetmiştir. Sayın Vali’den kamunun bu imkanlarının baraj mağduru Darıbükü köyü için de kullanılmasını sağlamasını, Ramazan ayında bile inançları konteynere hapsedilen insanımızın vicdanında açılan yaraların bir an önce sarılmasını talep ediyoruz” denildi.

2.JPG4.JPG6.JPGyeni cami tamamlanmadan eskisi suya gömüldü.JPG

(Yeni yapılması planlanan cami bitmeden eskisi su altında bırakıldı)

 

 

 

 

Kaş’ta yağmayı raporlayan mühendise saldırı!

Kaş’ta yağmayı raporlayan mühendise saldırı!

 Belediyede usulsüzlüğe imza atanlar ödüllendirildi, usulsüzlüğü rapor eden mühendis ise darp edildi…

 Yusuf Yavuz

Antalya’nın Kaş ilçesinde, kaçak yapılaşmayla ilgili Kaymakamlık tarafından yürütülen soruşturma kapsamında teknik rapor hazırlamakla görevlendirilen İnşaat Mühendisi Hakan Kılıç, önceki gün iş yerinde saldırıya uğradı. Kaş Belediyesi İmar Müdürlüğü’nde görevli olan Kılıç’ın iş yerinde saldırıya uğrayarak darp edilmesi bugün Kaş Belediyesi önünde yapılan basın açıklamasıyla protesto edildi. Tüm Bel-Sen Antalya Şubesi ile Kaş Demokrasi Platformu’nun ortaklaşa yaptığı basın açıklamasında, “Hakan Kılıç arkadaşımızın  uğradığı  bu saldırının, söz konusu olan Çukurbağ Yarımadası 98 ada 7 parselle ilgili   hazırladığı teknik rapor nedeniyle yapıldığı çok açıktır. Hakan Kılıç üzerinden bütün belediye çalışanlarına ve Kaş Halkına karşı bir korkutma ve gözdağı verilmek istendiği de bir o kadar açıktır” denildi.

KAŞ’TAKİ RANT YAĞMASINA SONUNDA ŞİDDET BULAŞTI

Antalya’nın dünyaca ünlü turizm cenneti Kaş ilçesinde bitmek bilmeyen rant yağmasına şiddet bulaştı. Kaş Belediyesi İmar Müdürlüğünde görev yapan İnşaat Mühendisi Hakan Kılıç, önceki gün iş yerinde iki kişi tarafından saldırıya uğrayarak darp edildi. Saldırının ardından olay yerine gelen güvenlik görevlileri eşliğinde önce Kaş Devlet Hastanesi’ne giderek darp raporu alan Kılıç, ardından ilçe emniyet müdürlüğünde saldırganlar hakkında şikâyet ve suç duyurusunda bulundu.

IMG-20170608-WA0006.jpg

SENDİKA VE STK TEMSİLCİLERİ BELEDİYE ÖNÜNDE AÇIKLAMA YAPTI

Kaş’ta tepkilere neden olan saldırının arkasında, İnşaat Mühendisi Hakan Kılıç’ın, doğal sit alanı olarak koruma altında bulunan Çukurbağ Yarımadası’ndaki kaçak yapılaşma hakkında hazırladığı rapor olduğu sanılıyor. Bugün Kaş Belediyesi önünde bir araya gelen Tüm Bel-Sen Antalya Şubesi temsilcileri ve Kaş Demokrasi Platformu üyeleri, ortak bir basın açıklaması yaparak saldırıyı protesto ettiler. Çok sayıda yurttaşında destek verdiği açıklamada, saldırıya uğrayan İnşaat Mühendisi Hakan Kılıç da hazır bulundu.

IMG-20170608-WA0016.jpg

DARP EDİLEN MÜHENDİS İMAR KANUNSUZLUĞUNU BELGELEDİ

Kaş Belediyesi Emlak ve İstimlak Müdürlüğünde İnşaat Mühendisi olarak görev yapan Hakan Kılıç’ın, Antalya Valiliği ve Kaş Kaymakamlığı tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında 3 Mayıs tarihinde belediye tarafından görevlendirildiğine dikkat çekilen açıklamada, “Soruşturmaya konu olan  3. Derece Doğal Sit Alanında ve Çukurbağ Yarımadası, 98 ada 7 parselde bulunan yapıların imar kanunu ve mevzuatına uygun olup olmadığının tespitinin yapılması  istenmiştir. Hakan Kılıç arkadaşımız,  hazırladığı raporu 15 Mayıs 2017 tarihinde başkanlık makamına teslim etmiştir. Raporda soruşturmaya konu olan ada parselde yapılan binalara usulsüz olarak tadilat ruhsatı ve iskân ruhsatı verildiği ve yapıların imar kanunu ve eklerine aykırı olduğu  bildirilmiştir” denildi.

Kaş.jpg

SALDIRININ YAŞANDIĞI BİNADA MOBESE KAMERASI YOK

Valilik, kaymakamlık ve belediye tarafından kendisine verilen kamusal bir görevi yerine getiren Hakan Kılıç’ın mesai saatinde darp edildiğine dikkat çekilen açıklamada, “arkadaşımıza saldıran kişilerin ek hizmet binası çevresinde saldırı öncesi dolaştıkları, dolayısıyla da bu saldırının planlı bir şekilde yapıldığı anlaşılmaktadır. Daha da vahim olan ise  olayın yaşandığı yer ve çevresinde  Belediye Ek Hizmet Binası, Göç Bürosu, ASAT hizmet binası, Sağlık Ocağı olmasına rağmen hiçbir güvenlik personeli ve MOBESE kamerasının bulunmaması, memurların ne kadar korumasız  ortamlarda çalıştıklarını da göstermiştir. Bu durumun kendisi bile belediye emekçilerine yönelik  saldırılara davetiye çıkarır niteliktedir” ifadelerine yer verildi.

IMG-20170608-WA0008.jpg

‘BELEDİYE ÇALIŞANLARI VE KAŞ HALKINA GÖZDAĞI VERİLİYOR’

Hakan Kılıç’ın, Çukurbağ Yarımadası’ndaki söz konusu parselle ilgili hazırladığı teknik rapor nedeniyle saldırıya uğradığının çok açık olduğu öne sürülen açıklamada, “Hakan Kılıç üzerinden bütün belediye çalışanlarına ve Kaş halkına karşı bir korkutma ve gözdağı verilmek istendiği de bir o kadar açıktır” denildi.

UZULSÜZLÜĞE İMZA ATAN ÖDÜLLENDİRİLDİ, BELGELEYEN İSE DARP EDİLDİ

Kaş Belediye Başkanı’nın kendi personeli olan Hakan Kılıç’ı saldırının üzerinden 15 saat sonra aramasının üzücü olduğu kaydedilen açıklamada, şu ifadelere yer verildi: “Hakan Kılıç’a, Belediye hizmet binasında saldırı gerçekleştiriliyor, arkadaşımız hastane, karakol dolaşıyor, Antalya ve Türkiye kamuoyu bu saldırı olayını ve arkasında yatan nedenlerini biliyor ve Hakan Kılıç’a sahip çıkıyor. Ama Kaş Belediyesi Başkanı korumakla ve kollamakla sorumlu olduğu memuruna sahip çıkmakta bu kadar gecikmiş olması ise  bir hayli düşündürücüdür. Ayrıca, Hakan Kılıç arkadaşımızın hazırlamış olduğu, imar kanununa  aykırılıkların tespitini içeren rapora rağmen, gerek idari gerekse adli mercilerce  bu usulsüzlükler altında imzası olan görevliler  hakkında hiç bir soruşturma açılmaması yine düşündürücüdür. Daha da vahim olanı ise bu usulsüzlük altında imzası bulunanın,  İmar ve Şehircilik Müdür Vekili iken Temizlik İşleri Müdürü asıl kadrosuna atanarak ödüllendirilmesidir.

‘BİR AVUÇ MAFYANIN KAMU DÜZENİNİ ÇİĞNEMESİNE SESSİZ KALMAYACAĞIZ’

Bu  saldırı, Hakan Kılıç arkadaşımızın görevini layıkıyla yerine getirmesinden dolayı duyulan rahatsızlığın bir sonucudur ve sadece Hakan Kılıç’a değil, aynı zamanda  Kaş Belediyesine ve Kaş halkına karşı yapılan bir saldırıdır. Kamu düzenini mafya geçinen bir avuç insan tarafından çiğnenmesi karşısında elbette sessiz kalmayacağız. Gerek adli, gerekse de idari yönden bu olayın aydınlatılması ve sorumluların yargılanarak cezalandırmaları için konun takipçisi olacağız. Kaş’ın yağmalanması ve talanına karşı  doğasına ve çalışanına sahip çıkmaya devam edeceğiz. Hakan Kılıç yalnız değildir. Tehditler, baskılar bizi yıldıramaz.”

Sendika temsilcileri belediye başkanı ile görüştü.jpg

BELEDİYE BAŞKANI KOCAER İLE GÖRÜŞTÜLER

Basın açıklamasının ardından Kaş Belediye Başkanı Halil Kocaer ile de bir görüşme gerçekleştiren Tüm Bel-Sen ve Kaş Demokrasi Platformu temsilcileri, olayla ilgili görüş beklentilerini aktardı. Belediye Başkanı Kocaer ise saldırıyı kınadığını ve konuyla ilgili hukuki yollara başvuracaklarını bildirdi.

 

 

 

 

Zeytincilik tasarısı haftaya ertelendi

Zeytincilik tasarısı haftaya ertelendi

Meclis Genel Kurulu’nda bugün oylanarak yasalaşması beklenen zeytin kıyımı tasarısı, tepkiler üzerine haftaya ertelendi…

Yusuf Yavuz

TBMM Genel Kurulu’nda görüşülen bugün oylanarak kabul edilmesi beklenen zeytincilik tasarısı, üretici örgütlerinden gelen tepkiler üzerine haftaya ertelendi. Zeytinlik alanları sanayi, enerji ve madencilik yatırımlarına açılmasını öngören yasa tasarısına kamuoyundan da büyük tepki gelmişti. Bugün Meclis’te Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik ile Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü’nün yanı sıra ilgili komisyon başkanı ile bir toplantı gerçekleştiren üretici örgütü temsilcileri, zeytinliklerle ilgili düzenlemelerin torba yasadan çıkarılmasını talep etti. Bunun üzerine zeytinliklerle ilgili hazırlanan ve alt komisyondan geçirilen kanun taslağının oylanması, yeniden değerlendirilmek üzere haftaya ertelendi.

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nca hazırlanan ve kısaca Üretim Reform Paketi olarak adlandırılan ‘Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’ 1 Haziran’da ilgili alt komisyondan geçirilerek Meclis Genel Kuruluna Gönderilmişti.

bakan özlü tasarıyla ilgili görüşmelere katıldı.jpg

ÜRETİCİ ÖRGÜTLERİNİN TEMSİLCİLERİ BUGÜN MECLİSTEYDİ

Bugün Meclis Genel Kurulu’nda görüşülerek oylanması beklenen tasarı, zeytin üreticileri ve kamuoyundan gelen tepkiler üzerine ertelendi. Üreticilerin görüşü alınmadan hazırlandığı eleştirilerine neden olan tasarıyla ilgili çekincelerini gündeme getiren üretici örgütü temsilcileri, bugün bu çekincelerini en üst düzeyde, ilgili bakanlara da aktardılar.

tbmm genel kurulunda görüşülen tasarı ertelendi.jpg

İKİ BAKAN VE KOMİSYON BAŞKANI İLE İKİ SAATLİK GÖRÜŞME YAPTILAR

Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi İcra Direktörü Mustafa Tan, AKP Grup Başkan Vekili Mustafa Elitaş’ın öncülüğünde, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik, Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü ve komisyon başkanı Ziya Altunyaldız ile bugün Meclis’te iki saate yakın süren bir görüşme gerçekleştirdiklerini belirterek, “Toplantıda, zeytincilik sektörünün tüm tarafları söz aldı ve zeytincilikle ilgili maddelerin bu torba yasadan çıkarılması talebimizi aktardık. Tarım Bakanlığı ve ilgili bakanlıklarla, sektörün de mutabık kalacağı zeytincilikle ilgili ayrı bir kanun hazırlanabileceğini belirttik. Çünkü ‘oldubittiye’ getirilen bu tasarı üzerinde tartışacak fırsatımız bile olmadı. Bizler önceliği zeytin ve zeytincilik olan, zeytin ağaçlarını koruyan bir düzenlemeden yanayız” dedi.

mustafa tan.jpg

‘4-5 GÜN DAHA KAZANDIK, ÇABALARIMIZ DEVAM EDECEK’

İlgili bakanlarla yapılan toplantıda, Başbakan Binali Yıldırım’ın, “Herkes istemiyorsa, zeytincilikle ilgili maddeleri çıkartırız” sözlerini de anımsattıklarını dile getiren Tan, sektör temsilcilerinin de bu görüşte olduğunu belirterek şunları dile getirdi. “Başkan ve ilgili Bakanlar konuyu değerlendireceklerini bildirdiler ve toplantı sona erdi. Şu an itibarıyla beklemek durumundayız. TBMM’den aldığımız bilgiye göre çabalarımızla zeytin ile ilgili madde en erken 12 Haziran gecesi veya Salı günü kesin geçebileceği şeklinde olduğu yönünde. Kısacası 4-5 gün daha kazandık. Duyarlılığımız ve çabalarımız devam edecek.”

mustafa tan ve üretici örgütleri bugün ilgili bakanlarla görüştü.jpg

       (Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi İcra Direktörü Mustafa Tan)

 

 

O Bakan zeytini bitirmek için bir yıldır neden uğraşıyor

O Bakan zeytini bitirmek için bir yıldır neden uğraşıyor

Dünyanın en çok margarin tüketen ülkesinde bu ayrıntıları bilmeden zeytin ağacı kıyımını anlayamayız…

Yusuf Yavuz

Ellerine margarin sürülmüş ekmek tutuşturularak sokağa gönderilen orta sınıf çocukların tadını hiç bilmeden büyüdükleri tereyağı ve zeytinyağı, 1980’lerden itibaren güney kıyılarına akın eden Avrupalı orta sınıf turistlerin iç çeke çeke tüketmeleriyle 2000’lerden sonra yeniden keşfedilmeye başlandı… Kendi değerlerini batı dolayımıyla öğrenmeye alışık kitleler yaratılan bir ülkenin çocukları, gösterişli İtalyan şişesine Ayvalık zeytinyağı doldurup mutfaklarını süslemeye devam etseler de, 7 Haziran’da Meclis’te oylanacak olan zeytin tasarı yasalaşırsa o şişelere koyacak Türk zeytinyağı bulmakta zorlanacaklar.

7 HAZİRAN ZEYTİNCİLİĞİN KARA GÜNÜ OLARAK TARİHE GEÇMEK ÜZERE

Zeytinin anavatanı olan Türkiye, binlerce yıllık bir üretim ve inanç kültürünün de kaynağı olan zeytin ağaçlarının ölüm fermanını da imzalayan ilk ülke olarak tarihe geçmek üzere. Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından hazırlanan ve 1 Haziran’da ilgili alt komisyondan geçirilen zeytincilikle ilgili yasa tasarısı, 7 Haziran’da Meclis Genel Kurulu’nda oylanacak. Zeytin üreticilerinin görüşünü hiçe sayan tasarı genel kurulda kabul edilip yasalaşırsa, bundan böyle zeytinliklerde sanayi, enerji ve madencilik yatırımları yapılabilecek…

11.jpg

SADECE ZEYTİNCİLİK DEĞİL, TARIM VE TURİZM DE ZARAR GÖRECEK

Türkiye’de zeytin üretiminin yoğun olduğu bölgelere bakıldığında, Çanakkale’den Hatay’a kadar uzanan kıyı şeridi ve bu şeridin iç bölgeleri öne çıkıyor. Gaziantep, Kilis, Mardin ve Karadeniz’in doğusundaki Artvin’de de zeytincilik yapılıyor. Zeytin ağacının yayıldığı bölgeler, aynı zamanda Türkiye’nin sebze ve meyve üretiminin yoğunlaştığı alanlar. Dolayısıyla yasayla birlikte yalnızca zeytinlik alanlar değil, tarımın geneliyle turizm de yıkıcı faaliyetlerden etkilenecek.

12.JPG

BAKAN ÖZLÜ: ‘NE YAPTIĞIMIZI BİLİYORUZ, BEN BİR YILDIR ÇALIŞIYORUM’

Ancak Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü, günlerdir tartışılan tasarıyla ilgili soruları şöyle yanıtladı: “Önümüzdeki hafta bu yasayı Meclis’ten geçireceğiz. Belki tartışmalar olacak, yeni sanatçılar çıkacak, yeni yazarlar devreye girecek. Ama biz ne yaptığımızı biliyoruz. Biz uzun zamandır bu yasaya çalışıyoruz. Ben bir yıldır çalışıyorum. Yapısal reformlar için çalışıyorum. TÜBİTAK reformu da böyle. Türkiye’nin büyümesi lazım.”

Bakan Faruk Özlü.jpg

‘ZEYTİN AĞAÇLARINA YAKLAŞMA DİYEN YASA BUGÜN ANLAMLI DEĞİL’

Zeytin ağaçları için bugüne kadar adeta koruma kalkanı olan 1939’da çıkartılan 3573 sayılı zeytincilik kanununu eleştiren Bakan Özlü, “Türkiye’de bir yasa var. Bu yasa ‘Zeytin ağaçlarına 3 kilometreden itibaren yaklaşma’ diyor. Bu yasanın çıktığı tarih 1939. Yasa 1995 yılında revize edilmiş ve halen gündemde. 1939 yılındaki teknolojilerle şimdiki teknolojiler bir değil. O yıllarda bugünkü artırma sistemleri, filtre sistemleri yoktu. Bugün neredeyse içme suyuna yakın artırma yapan tesisler var. O günkü teknoloji ile bugünkü teknoloji bir değil. ‘Zeytin ağaçlarına 3 kilometre yaklaşmayın’ demek bugünkü teknolojilere bakıldığında pek anlamlı değil” görüşünü savunuyor.

Bakan Özlü komisyon üyelerinin eleştirilerini yanıtladı.jpg

BAKAN ÖZLÜ BİLİMSEL OLARAK KAMUOYUNU İKNA EDEBİLDİ Mİ?

Zeytin kıyımına karşı çıkan sanatçı, yazar ve üretici örgütü temsilcilerini siyaset yapmakla suçlayan ve ‘bilimsel rapor sunmamakla’ eleştiren Bakan Özlü’nün kendisi de kamuoyuna zeytinliklere neden kıyılacağıyla ilgili bilimsel bir bilgi aktarmış değil. Ayrıca bilimsel rapor sunması gereken halk değil, bilakis bu tasarıyı hazırlayan devletin kurumlarıdır. Kaldı ki tek bir zeytin ağacına bile kıymanın bilimsel bir açıklaması olamaz, olmamalı.

Girit'te bulunan 3500 yaşındaki anıt zeytin ağacı.jpg

    (Girit’te bulunan 3500 yaşındaki anıt zeytin ağacı koruma altında)

BÜYÜK İSKENDER’DEN BU YANA MEYVE VEREN ZEYTİN AĞAÇLAR

‘Zeytin ağacına 3 kilometre yaklaşmayın’ diyen yasayı anlamlı bulmayan Bakan Özlü’nün, zeytin ağacını tanımadığı ve anlamını bilmediği açık. Bugün Akdeniz çanağında Büyük İskender’den, Hz. İsa’dan, Sezar’dan, Kanuniden ve Napolyon’dan yaşlı ve halen ürün vermeye sürdüren zeytin ağaçları olduğunu anımsatmak gerek. Binlerce yıllık zamana tanıklık eden bu anıtsal ağaçları hangi zamana sığdıracaksınız, hangi teknolojiyle yaklaşacaksınız? Bugünkü teknolojinizle 3 bin yıl yaşayacağını garanti edebileceğiniz bir zeytin ağacınız var mı?

2.jpg

ANA VATANINDA ÖLÜM FERMANI OYLANAN ZEYTİN BİZE NE ANLATIYOR

Anavatanı Anadolu olan zeytin, ağırlıklı olarak ‘Akdeniz Çanağı’ olarak anılan coğrafyada yetiştiriliyor. Uzun ömürlü ve dayanıklı olması nedeniyle Anadolu’da ‘ölmez ağacı’ olarak da anılan zeytin ağaçları binlerce yıl yaşayabiliyor. Girit’te bulunan ve yaklaşık 5 bin yaşında olduğu tahmin edilen anıt zeytin ağacının dışında Akdeniz ülkelerinde Roma döneminden bu yana meyve veren, 2 bin yaşın üzerinde ağaçlar bulunuyor.

ispanya dağı taşı zeytin ağaçlarıyla doldurdu.jpg

(İspanya zeytin üretiminde dünya lideri olmasına karşın ağaç sayısını artırıyor)

İSPANYA’DA 300 MİLYON ZEYTİN AĞACI VAR

Dünya genelindeki toplam 900 milyon civarındaki zeytin ağacının 300 milyonu İspanya’da bulunuyor. Zeytin ve zeytinyağı üretiminde dünya lideri olan İspanya’yı İtalya ve Yunanistan takip ediyor. Türkiye ise 170 milyonluk zeytin ağacı sayısıyla dördüncü sırada. Ancak Türkiye’nin zeytincilikteki hedefi, dünya ikinciliğini yakalamak. Potansiyele bakıldığında bu hiç de zor değil. Ancak bu, zeytinciliği sanayi ve enerji bahanesiyle yok etmemek şartıyla mümkün olabilecek bir hedef.

ispanya'da zeytinlikler coğrafi tescil ile korunuyor.jpg

(Planlı üretimle dünyanın zeytinyağı ihtiyacının yaklaşık yarısını İspanya karşılıyor)

DÜNYA LİDERİ OLSA DA ZEYTİN AĞAÇLARINI GÖZÜ GİBİ KORUYOR

Geçmişte turizm ve yazlık konut uğruna kıyılarını betonlaşmaya kurban eden İspanya, son yıllarda üretimde dünya lideri olsa da zeytin ağaçlarına gözü gibi bakıyor. Tarım Bakanlığı bünyesinde kurulan ‘Zeytinyağı Ajansı’, özel sektörle birlikte uygulanan doğru ve akılcı politikalarla İspanya’yı dünyanın en büyük zeytinyağı üreticisi haline getirdi. İspanya bugün dünya zeytinyağı üretiminin yaklaşık yüzde 45’ini tek başına karşılıyor.

İspanya Endülüs bölgesinde devasa zeytinlikler bulunuyor.jpg

(Endülüs bölgesi, İspanyol zeytinciliğinin merkezi. Üretimin yüzde 75’i bu bölgede)

BIRAKIN SANAYİ YATIRIMI YAPMAYI ELMA AĞACI BİLE DİKEMEZSİNİZ

Ülkenin güneyindeki Endülüs bölgesi, İspanyol zeytinciliğinin kalbi konumunda. Ülkedeki her dört zeytin ağacından üçü bu bölgede bulunuyor. Bu nedenle bölgenin zeytin ağaçları ‘coğrafi tescil’ ile koruma altında. Yani zeytincilik yapılan bölgede bırakın sanayi yatırımı yapmayı, zeytin üretimini etkileyecek bir başka ürün, örneğin elma bile yetiştiremezsiniz. O zeytin ağacının verimini, lezzetini, aromasını, yağ oranını ve yaşamını etkileyecek her türlü dış etkenden koruyacak tedbirler alarak olması gereken akılcı bir üretim politikası uygulayan İspanyollar, bugün dünyanın dört bir yanında kendi markaları olan zeytinyağını satabilmek için büyük tanıtım kampanyaları yürütüyor. Çünkü İspanyol zeytininin yüzde 95’inde yağ elde ediliyor. Bu da yılda yaklaşık 600 bin tonun üzerinde zeytinyağı anlamına geliyor.

ispanya zeytin üretiminde dünya lideri.jpg

(Zeytin ağaçları, İspanya’nın ekonomisini ayakta tutan unsurların başında geliyor)

ROMALILARDAN BERİ MEYVE VEREN ZEYTİN AĞAÇLARI

Özetle İspanya, 2 bin yıl önce toprakla buluşan ve Romalılardan Araplara, Katalanlardan Basklılara hemen herkesi beslemiş olan zeytin ağaçlarının ürünleriyle bugünkü ekonomisini de ayakta tutmayı sürdürüyor. Ve eğer bu zeytin ağaçlarını korumayı sürdürürlerse belki de daha 2 bin yıl daha gölgesinde yaşamayı sürdürecekler.

İpanya dünya lideri olmasına rağmen zeytinliklerini artırıyor.jpg

(İspanya’da zeytinciliğe uygun araziler planlı bir şekilde değerlendiriliyor)

ZEYTİN AĞACI KAPİTALİZMİN ÇARKINA NEDEN TERS?

Ancak zeytin ve zeytinyağının bir de endüstriyel üretimin üzerinde yükselen ve gücünü buradan alan kapitalist üretim ilişkisine ters bir yanı da var. Her ne kadar kendisi de bir endüstri alanı oluştursa da aslında zeytinyağı herhangi bir teknoloji gerektirmeden de elde edilebilecek bir gıda ürünü ve bu yanıyla çok değerli. 2 bin 500 yıl önce Urla’da yaşayan bir zeytin üreticisinin, taş ve ahşap malzemeler kullandığı zeytinyağı elde etme yöntemini bugün de kullanabilirsiniz. Hatta kullanırsanız daha kaliteli bir yağ elde etmiş olursunuz. Bu yanıyla endüstriyel ve teknolojik bir altyapı olmadan da yalnızca aklınızı ve ellerinizi kullanarak yetiştirip yapını elde edebileceğiniz zeytin, gıda güvencesi için de oldukça önemli…

Türkiye zeytin ülkesi olmasına rağmen zeytinyağı tüketiminde alt seviyelerde.jpg

ZEYTİNYAĞINI TARTIŞIRKEN MARGARİNİN TARİHİ BİZE NE ANLATIYOR

Zeytin ve zeytinyağı ile tereyağı gibi yerli besin kaynaklarının Türkiye gibi ülkeler için neden yaşamsal önemde olduğunu anlamak için margarinin tarihine kısa bir bakmakta yarar var. Sömürgecilik çağının ortasında, Fransız imparatoru III. Napolyon’un Meksika’da Katolik bir imparatorluk kurmayı hayal etmesiyle başlayan margarinin tarihi, toplumların beslenme alışkanlıklarının nasıl değiştirildiğine de kaynaklık ediyor. Fransız gemicilerin Meksika’ya ulaşabilmesi için okyanusu aşma zorunluluğu, uzun süre bozulmadan dayanabilecek bir gıda gereksinimini doğurdu.

napolyon için margarini bulan fransız kimyacı Mouries.jpg

(Margarini bulan Fransız kimyacı Mége Mouriés’i 3. Napolyon ile yansıtan bir çizim)

MARGARİN, NAPOLYON’UN SÖMÜRGECİ DÜŞLERİ İÇİN ÜRETİLDİ

Napolyon’un talebine ilk yanıt, 1869’da Fransız kimyacı Mége Mouriés’ten geldi. Mouriés, ürettiği ‘dayanıklı’ maddeye, Yunanca’da ‘İnci’ anlamına gelen ‘margaron’ adını verdi. Kimilerine göre de karısının adı olan Margarite’den esinlenmişti. Ancak Mouriés’in bulduğu margarinin patenti, 1871-1874 yılları arasında Hollanda, Almanya ve İngiltere’ye satıldı. Margarin bu ülkelerde üretilip satılmaya başlanınca, tereyağı üreterek geçimini sağlayan köylüler ayaklandı. Bunun üzerine 1897’de tereyağı satılan dükkânlarda margarinin satılması yasaklandı.

jürgens prizen margarin reklam afişi.jpg

HOLLANDALI VE İNGİLİZ ŞİRKETLER BİRLEŞİP MARGARİN DEVİ OLDULAR

Birinci Dünya Savaşı Avrupa’daki doğal yağ üretimini sekteye uğratmıştı. Bu dönemde Hollandalı tanınmış tereyağı tüccarı Van der Bergh ve Jurgens’in kurduğu ‘Margarine Union’ firması, İngiltere’de bakkallıktan sabun tüccarlığına geçen Lever Brothers firmasıyla 1930’da birleşerek ‘Unilever’ adını aldı. Çünkü her iki firmada sabun ve yağ dışında dondurmadan et ürünlerine kadar birçok gıda maddesinin üretimiyle uğraşıyordu ve güçlerini birleştirerek birlikte yola devam etme kararı aldılar.

jürgens margarin fabrikası 1800'lü yılların sonu.jpg

(Jürgens margarin fabrikası)

YAĞ İÇİN AYAKLANMA ÇIKARANLARIN ÜLKESİ BÜYÜK BİR PAZARDI

Ünilever 2. Dünya Savaşı’nın ardından kendine yeni pazarlar aramaya girişti. O dönemde nüfusunun yaklaşık yüzde 70’ten fazlası kırsalda yaşayan Türkiye, kıyı şeridinde benzersiz zeytinyağı, iç ve dağlık kesimlerde ise her yörede ayrı bir lezzete sahip olan tereyağı üreterek kendi tüketimini karşılıyordu. Yağ, bu topraklar için öylesine önemliydi ki, Osmanlı döneminde Yeniçeri ayaklanmalarından birinin, “hoşafın yağı kesildiği için” başladığı efsane gibi bugüne kadar ulaşmıştır.

hollanda margarin devi Jurgens&Prinzen.jpg

LATİNCE ‘SAĞLIK’ VE ‘HAYAT’, İLK MARGARİNE NASIL MARKA OLDU?

İngiliz ve Hollandalı dev firmaların birleşmesiyle oluşan Ünilever, yağın çok önemsendiği Türkiye pazarına margarin satmak için İstanbul’da bir fabrika kurmak istiyordu. İş Bankası ile ortak olan Ünilever, ‘Ünilever-İş’ adıyla Türkiye’nin ilk margarin fabrikasını 1951 yılında kurdu. Yılda 8 bin ton margarin üretebilecek kapasitede kurulan Bakırköy’deki fabrika, 1953 yılında iki ayrı ürünle Türk halkını margarinle tanıştırdı. Latince sağlık anlamına gelen ‘Sana’ ile hayat anlamına gelen ‘Vita’ markalarıyla satışa sunulan iki ürünün adları yan yana getirilince ‘sağlıklı hayat’ anlamı ortaya çıkıyordu. Sağlık ve hayat kelimeleri, ilerleyen yıllarda margarin reklamlarının en sık kullanılan sloganları arasına girse de sağlıklı olup olmadığına yönelik tartışmalar halen bitmiş değildir.

vita markasıyla üretilen margarinle Türkiye'nin tüketim alışkanlığı köklü olarak değişti.jpg

(Türkiye’nin ilk margarin fabrikasında üretilen Vita, Latince ‘hayat’ demek…)

TOZLU YOLLARDA BEDAVA MARGARİNLİ EKMEK DAĞITAN KAMYONLAR

Gelin şimdi hep birlikte 1960’ların başına, Anadolu’nun ortalarında bir kasabaya gidelim… Emirdağlı bir Türkmen çocuğu olan Nazif Aydemir, yolları toza bulayarak kasabanın ortasına gelen kamyonun ne getirdiğini merak edip peşinden koşarak meydana vardıklarında görüp yaşadıklarını bugün şöyle anlatıyor: “Austin marka burunlu bir kamyondu. Kamyonun kasası bir büfeye dönüştürülmüştü. Meydanda biriken meraklı kalabalığın bakışları arasında büfe kamyonun kapakları açıldı. Fırından yeni çıkmış, sımsıcak ve mis gibi kokan ekmeklere sürülmüş margarinler bedava halka dağıtılmaya başladı. Biz çocuklar için bayram yeri gibiydi. Elimize tutuşturulan margarinli ekmeği bitirip, bir daha sıraya giriyorduk. Hiç unutmuyorum, o kamyonun kasasında, elinde bir dilim margarin sürülmüş ekmek olan, mutlu, güzel ve sağlıklı görünen sarışın bir kız resmi vardı… Ertesi gün meydana gittiğimizde o kamyon artık yoktu. Ancak biz böylece margarinle tanışmıştık. Sonrasında hep bakkaldan aldık. O zamanlar bizim için yeni ve değişik bir şeydi. Ama bugün gerçek zeytinyağı ve tereyağından başka bir yağı ağzıma koymuyorum…”

sana margarin ilk reklamlarından biri 1956.jpg

(1950’li yıllarda bir margarin reklamı afişi)

EKONOMİK YAPTIRIMLAR VE MARGARİN KUYRUĞU YILLARI

Nazif Aydemir gibi o yılları yaşayan pek çok çocuk, kentine, kasabasına uğrayan o margarin kamyonlarıyla başlayan tüketim alışkanlıklarını sürdürdükçe, Türkiye’de halkın yağ tüketim alışkanlıkları köklü biçimde değişti. Öyle ki 1970’lerde, kırsaldaki üretim alanlarından koparılarak büyük kentlere tutunmaya çalışan nüfusun ekonomik yaptırımlarla siyasetine yön verilen Türkiye’de margarin kuyruklarıyla tanıştılar. Böylece Türkiye, kendi yağıyla kavrulmanın ne denli önemli olduğunu yaşayarak öğreniyordu.

sana afiş.jpg

DÜNYANIN EN BÜYÜK MARGARİN SATIŞI TÜRKİYE’DE YAPILDI

1989 yılına gelindiğinde, Sana, dünyadaki tek marka ve ambalaj altında en büyük satış rakamı olan 129.000 tona ulaşmıştı… Ellerine margarin sürülmüş ekmek tutuşturularak sokağa gönderilen orta sınıf çocukların tadını hiç bilmeden büyüdükleri tereyağı ve zeytinyağı, 1980’lerden itibaren güney kıyılarına akın eden Avrupalı orta sınıf turistlerin iç çeke çeke tüketmeleriyle 2000’lerden sonra yeniden keşfedilmeye başlandı.vita kutusu.jpg

İTALYAN ŞİŞELERİNE KOYACAK TÜRK ZEYTİNYAĞI BULAMAYABİLİRSİNİZ

Kendi değerlerini batı dolayımıyla öğrenmeye alışık kitleler yaratılan bir ülkenin çocukları, gösterişli İtalyan şişesine Ayvalık zeytinyağı doldurup mutfaklarını süslemeye devam etseler de, 7 Haziran’da Meclis’te oylanacak olan zeytin tasarı yasalaşırsa o şişelere koyacak Türk zeytinyağı bulmakta zorlanacaklar.

sana.jpg

HER YÖRÜK ÇADIRIN ÖNÜNDE 300 LİTRE SÜT KAYNATILAN GÜNLER

Bir zamanlar her çadırın önünde 300 litre süt kaynatan, her obadan yüzlerce kilo tereyağı, peynir üretip Anadolu pazarlarını bereketli kılan Yörüklerin torunları, margarinle tanışınca tekmeleyip dereye yuvarladıkları karınlara basılmış o altın sarısı tereyağları arıyor şimdi… Bir zamanlar siparişle yazdırılan “zeytinyağlı yiyemem amman, basma da fistan giyemem amman” türküsünün ezberletildiği Ege’nin, Marmara’nın çocukları, sırlı küplerde nefes alarak yaşayan o zümrüt zeytinyağlarını arıyor şimdi…

vita reklam  afişi.png

7 HAZİRAN’DA ZEYTİNE KIYMAK İÇİN KALKAN HER ELİ KAYDEDECEĞİZ

7 Haziran günü Türk zeytinciliğinin ölüm fermanını oylayacak olan Meclis’te kalkan her eli tek tek hafızamıza kaydedeceğiz. “Biz ne yaptığımızı biliyoruz, ben bir yıldır bunun için çalışıyorum” diyen Bakan Özlü, kendisine verilen görevi eksiksiz yerine getirmenin telaşında olacak elbette. Ancak hiçbir ayrım gözetmeksizin bu topraklarda yaşayan bütün insanların da tarihi bir görevi var: Zeytine kalkan elleri durdurmak…

Kaynakça: (Gündelik Hayatımızın Tarihi, Kudret Emiroğlu. Dost Kitabevi)

* Yazıda yer verilen marka isimleri ve görseller, adı geçen marka ve ürünlerini hedef almak için değil, bir ürünün tarihsel gelişimini aktarmak amacıyla kullanılmıştır. (Yusuf Yavuz)

 

 

 

 

 

 

 

Dünya Çevre Günü, öldürülen Büyüknohutçu çiftine adandı

Dünya Çevre Günü, öldürülen Büyüknohutçu çiftine adandı

Yusuf Yavuz

Türkiye’deki yaşam savunucuları, 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nü sedir ormanları ve tarım alanlarını taş ocaklarının yıkıcı etkisinden korumak için mücadele yürüttüğü sırada Antalya Finike’deki dağ evlerinde vahşice öldürülen Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çiftine adadı. Büyüknohutçu çiftinin öldürüldüğü Finike başta olmak üzere, Antalya, İstanbul ve Artvin’de basın açıklamaları yapılarak cinayetin aydınlatılması talep edildi. Büyüknohutçu çiftinin mücadelesini de sahiplendiklerini açıklayan yaşam savunucuları, cinayetle ilgili sürdürülen yasal sürecin de takipçisi olunacağını açıkladı.

YAŞAM SAVUNUCULARI, BÜYÜKNOHUTÇU ÇİFTİNİN BAYRAĞINI DEVRALDI

9 Mayıs akşamında Finike’deki dağ evinde av tüfeğiyle vurularak öldürülen Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çiftinin yaşam alanlarını korumak için yıllardır yürüttükleri mücadeleye, Türkiye’nin dört bir yanından yaşam savunucuları sahip çıktı. Her yıl tüm dünyada çevre sorunlarına dikkat çekmek amacıyla kutlanan 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nü Türkiye’de Büyüknohutçu çiftine adayan yaşam savunucuları, Finike, Antalya, İstanbul ve Artvin’de basın açıklamaları yaparak vahşi cinayetin bir an önce aydınlatılmasını istediler.

FİNİKE’DEN SESLENDİLER: ‘DÜNYA ÇEVRE GÜNÜNDE ACI İÇİNDEYİZ’

Finike Ziraat Odası önünde yapılan basın açıklamasında, “Tüm dünyada ve ülkemizde 45’incisi kutlanan Dünya Çevre Günü için buradayız. Ancak bizler bugün acı içindeyiz! Bu çevre gününde, korumaya çalıştığımız doğa ve kültür varlıklarımız ile adına mücadele verdiğimiz tüm canlıların içinde bulunduğu yaşam tehdidi nedeniyle acı içindeyiz. Yaşadıkları yerde, verdikleri barışçıl doğa mücadelesinde hunharca katledilen dostlarımız Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu’nun kaybıyla acı içindeyiz” denildi.

finikedeki  açıklamaya meslek odası ve stk temsilcileri de katıldı.jpg

‘BİZLER ÜLKESİNİ, DAĞINI TAŞINI SEVEN SIRADAN İNSANLARIZ’

Bizler, toprağı ekip biçen köylüleriz, dağdaki çobanlarız, öğretmeniz, avukatız, ev kadınıyız, emekliyiz, öğrenciyiz. Meslek odalarında, kültür derneklerinde, köy derneklerinde idealleri için çalışan, emeğiyle yaşayan, ülkesini, dağını taşını seven sıradan insanlarız” ifadelerine yer verilen açıklamada, şöyle denildi:

ORMANLARIMIZ, DERELERİMİZ ZEYTİNLİKLERİMİZ SALDIRI ALTINDA

Bizleri burada bir araya getiren, bu dünyada birlikte yaşadığımız sessiz çoğunluğun sesi olma mecburiyetimizdir. Bu sessiz çoğunluk bazen asırlık sedir ormanlarımız, bazen dağlarda otlayan keçilerimiz, HES’lerle kuruyan derelerimiz, susuz kalan alabalıklarımız, zehirlenen meyve bahçelerimiz, tarlada ölen ürünümüz olabilmektedir maalesef. Ormanlarımız, dağlarımız, derelerimiz ve hatta nefes alacak havamız, ‘kalkınma’ gerekçesiyle tarihte görülmemiş bir yıkımla karşı karşıyadırlar. En son çıkartılmaya çalışılan yasa tasarısı ile zeytinliklerimiz, meralarımız ve kıyılarımız yeni saldırılarla karşı karşıyadır. Temiz havanın, suyun, toprağın önemi bu denli artmışken hoyratça yapılan yasal değişiklikler ve uygulamalar, yaşam hakkımızı da elimizden almaktadır. Bizler, bu yıkımlara karşı, doğanın bütün canlıları ile birlikte insan yaşamının da savunucularıyız.”

ALİ ULVİ VE AYSİN BÜYÜKNOHUTÇU 9 MAYIS GÜNÜ ÖLDÜRÜLDÜ.jpg

‘ALİ VE AYSİN YAŞAM HAKKINI SAVUNURKEN ÖLDÜRÜLDÜLER’

Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu’nun, yaşadıkları dağları, vahşi madencilik için katledilen ormanları ve insanların doğal yaşam hakkını savunmak için sadece hukuki ve barışçıl bir mücadele verirken öldürüldükleri dile getirilen açıklamada, “Ülkemizdeki doğa koruma mücadelesinde karanlık bir dönemeç olan bu cinayetlerin ardındaki gerçeklerin en kısa sürede ortaya çıkarılacağına inanmak istiyoruz. Bu acı olay, ülkemizde hukuk ve adalet sistemine güvenin iyice azaldığı bir ortamda yaşanmış olsa da, umudumuzu ve kendimize ve adalete olan inancımızı kaybetmiyoruz. Adalet istiyoruz! Soruşturmanın hızla derinleştirilmesini ve kamuoyunun aldığı bu yaranın yine hukuk sistemince sarılmasını bekliyoruz. Yasal sürecin takipçileriyiz” denildi.

ali ulvi bnohutçu.jpg

‘DÜNYA ÇEVRE GÜNÜNÜ ALİ VE AYSİN’İN ANISINA ADIYORUZ’

Ali ve Aysin Büyüknohutçu’nun mücadelelerinin yaşatılacağının da altı çizilen açıklamada, ayrıca şu ifadelere yer verildi: “Ülkemizin aynı duyguyla bir araya gelmiş yaşam savunucularıyla birlikte, bu yıl, Dünya Çevre Gününü, Ali ve Aysin’in anısına adıyoruz. Yaşadığımız bölgenin ve yurdun değişik yerlerindeki yaşam savunucularıyla birlikte, dostlarımızın anısını yaşatmak ve adalet arayışımıza yönelik planladığımız ortak çalışmalarımız, önümüzdeki günlerde basın ve kamuoyuna duyurulacaktır.

 ‘ÇEVRE ARTIK MERKEZDİR VE HEPİMİZ BU MERKEZİN İÇİNDEYİZ’

Evet, bugün Dünya Çevre Günü. Ve ‘çevre’, artık ‘merkez’dir. Herkes, sen, ben, hepimiz bu merkezin içindeyiz. Yaşamımızı tehdit eden yıkımlar artık uzağımızda değil, doğrudan yaşamımızın tam ortasındadır. Ve eğer kaybedersek, ekmeğimizden, suyumuzdan, portakalımızdan, hatta temiz havamızdan olacağız. Aslında yitirdiğimiz, yaşamımızın ta kendisi olacaktır.”

MESLEK ÖRGÜTLERİ VE STK’LARDAN DESTEK GELDİ

Finike’deki basın açıklamasına, Ali Ulvi Büyüknohutçu’nun da kurucuları arasında bulunduğu Toroslar ve Akdeniz Kıyıları Çevre Koruma Derneği (TORAÇDER) başta olmak üzere, Antalya Barosu, Kumluca Ticaret Odası, Antalya Kent Konseyi, Mimarlar Odası Antalya Şubesi, Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Antalya Şubesi, Antalya Kent İzleme Platformu, Şehir Plancıları Odası Antalya Şubesi, Antalya Diş Hekimleri Odası, İnşaat Mühendisleri Odası Antalya Şubesi, Karacaören Doğa Kültür Turizm Tanıtma ve Dayanışma Derneği (KADOK), Çıralı’yı Sevenler Derneği, Kaş Turizm ve Tanıtma Derneği, Kaş Koruma Platformu, Kaş Çevre Platformu, Phaselis İnisiyatifi, Ulupınar Çevre Koruma Kooperatifi, Ahmetler Kültür ve Dayanışma Derneği, Taş Ocaklarıyla Mücadele Platformu ve Kemer Sivil Toplum Platformu ile Likya Postası gibi sivil toplum kuruluşları ve meslek örgütleri imza koydu.

aysim büyüknohutçu.jpg

Basın açıklamasının ardından yapılan değerlendirmede, Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu’nun anısına düzenlenmesi planlanan geniş katılımlı etkinlikler için işbirliği yapma kararı alındı.

İSTANBUL’DA ÇEVRE ŞEHİRCİLİK İL MÜDÜRLÜĞÜ ÖNÜNDE BULUŞTULAR

İstanbul Balmumcu’da bulunan Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü önünde yapılan basın açıklamasında da 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nün Ali ve Aysin Büyüknohutçu çiftine adandığı kaydedilerek, şöyle denildi: “Bugün buradan bir yandan göstermelik olarak çevre gününü kutlarken, 2004 yılında değiştirilen maden yasasıyla birlikte kısa zamanda Türkiye’nin dört bir yanını doğa ve yaşam düşmanı binlerce maden ve taş ocağıyla talan edenlere sesleniyoruz. 

istanbul açıklama.JPG

 ‘ALİ VE AYSİN BÜYÜKNOHUTÇU’YA EN BÜYÜK ÖDÜLÜ VERİYORUZ’

HES projeleriyle nehirleri, mega projelerle denizleri ve ormanları, yol ve köprü projeleriyle yaylaları, termik ve nükleer santrallerle kentleri, çıkarmaya hazırlandıkları yeni ‘Üretim Reformu Paketi’yle de ülkemizin dört bir yanındaki zeytinlikleri, meraları, kıyıları yok oluşa sürükleyenlere sesleniyoruz. Ellerinizde tuttuğunuz sahte ‘çevre ödüllerini’ yok hükmünde sayıyoruz. Bizler doğa ve yaşam mücadelesinin gerçek yürütücülerine, bu uğurda karanlık bir cinayete kurban giden arkadaşlarımız Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu’ya doğanın ve yaşamın en güzel ödülünü veriyoruz. Onların mücadelesini, taş ve mermer ocaklarına karşı yürüttükleri mücadeleyi devralıyoruz.

çevre günü büyüknohutçu çiftine adandı.JPG

 ‘CİNAYETİN ÜZERİNİ ÖRTME GİRİŞİMLERİNİ BOŞA ÇIKARACAĞIZ’

Türkiye’nin dört bir yanında yaşam alanlarımız, çevremiz ve doğa için mücadele eden yaşam savunucuları olarak hukukun askıya alındığına, adalet duygusunun yok olduğuna dair endişelerimize rağmen Ali Ulvi ve Aysin’in devam eden mahkeme sürecinin her aşamasında takipçisi olacağımızı bir kez daha buradan duyuruyoruz. Bu karanlık cinayetin üzerini örtmeye yönelik tüm girişimleri boşa çıkarmak için elimizden gelen her şeyi yapacağımızdan kimsenin kuşkusu olmasın. Katillerinin yakalanması, bu karanlık cinayetin tüm boyutlarıyla aydınlatılması ve Türkiye’nin her yanında yaşam savunucularına yönelik devam eden saldırıların son bulması için mücadele etmeye devam edeceğiz.

6 HAZİRAN’DA TBMM’DE BASIN AÇIKLAMASI YAPILACAK

Soruşturmanın derinleştirilerek cinayetin karanlık noktalarının aydınlatılmasını ve yaşam savunucularına yönelik saldırıların durdurulmasını talep eden Büyüknohutçu çiftinin dostları, Temmuz ayı başında Antalya’da bir araya gelmeyi hedefliyor. 6 Haziran’da TBMM’de milletvekillerinin de katılımıyla bir basın açıklaması yapılacağını kaydeden yaşam savunucularının İstanbul’daki açıklamasında, “Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu anısına doğayı ve yaşamı yok eden taş ve maden ocaklarına, rant ve talan çetelerine karşı mücadeleyi ülkemizin her karış toprağında sürdüreceğiz. Kimsenin kuşkusu olmasın, artık her ovada, her yaylada ve her nehirde, tüm denizlerde ve ormanlarda, bütün ırmaklarda ve dağlarda Ali ve Aysin’in sesi yankılanacak. Vazgeçmeyeceğiz, yaşamı savunmaya devam edeceğiz!” ifadeleri kullanıldı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türkiye betonlaşan çayırlarına ağlıyor!

Dünya 5 Haziran’da çevre gününü kutlarken, hızla betona teslim olan Türkiye yitirdiği doğasının yasını tutuyor…

Yusuf Yavuz

Çevre politikaları konusunda dünyada karnesi en kötü ülkelerin başında gelen Türkiye’nin, plansız arazi kullanımı sonucu son 60 yılda mera ve çayırlarının yaklaşık üçte ikisini kaybettiği ortaya çıktı. 5 Haziran Dünya Çevre Günü dolayısıyla bir açıklama yapan Çevre Mühendisleri Odası, Cumhuriyetin ilk yıllarında 44 milyon hektarla ülke yüz ölçümünün yüzde 56’sını oluşturan mera ve çayır alanlarının, 2014 yılı verilerine göre 14,6 milyon hektara inerek yüzde 19’a gerilediğine dikkat çekti. ÇMO’nun açıklamasında, ülke genelindeki 1397 belediye bulunmasına rağmen yalnızca 83 düzenli atık depolama tesisi bulunduğunun da altı çizilerek, Ülkemizde, entegre çevre yönetimi yaklaşımı uygulanmalıdır. Yatırım yapan ile denetleyen, izin veren aynı kurum olmamalıdır. Bu çelişkili durum yerine tek başına, bilimsel ve teknik altyapısı güçlü, çevre mühendisi istihdam eden çevre yönetiminin bütün temellerini ve ilkelerini barındıran bir Çevre Bakanlığı Kurulmalıdır” görüşüne yer verildi.

Her yıl 5 Haziran’da kutlanan Dünya Çevre Günü’nde Türkiye yine ağır çevre sorunlarıyla gündemde. Büyüme odaklı ekonomi politikalarını her türlü çevre tahribatına karşı hayata geçirmek için ısrarlı tutumundan geri atmayan AKP hükümeti, bütüncül arazi planlamasını henüz hayata geçirmemiş olan Türkiye’nin doğası üzerinde telafisi olanaksız yıkımların oluşmasına yol açıyor.

söbüçimen yaylası imar tartışmalarıyla gündemde.jpg

(Antalya Gündoğmuş’ta yüzlerce yıldır hayvancılık üretim merkezi olan yaylalar yapılaşma tehdidi altında. Fot: H. Bora Cavlak)

TÜRKİYE’NİN DÖRT BİR YANI ŞANTİYEYE DÖNDÜ

Türkiye’de bulunan 26 su havzasının neredeyse tamamında HES ve gölet projeleri, linyit rezervlerine sahip olan İç Anadolu, Ege, Trakya ve Doğu Akdeniz’de kömürlü termik santraller, Torosların uzandığı geniş coğrafyanın tamamıyla Kaz Dağları çevresinde vahşi madencilik projeleri görülmemiş bir tahribat pahasına ve her türlü tepkilere rağmen sürüyor.

söbüçimen2.jpg

(Gündoğmuş yaylaları, doğallığını koruyabilmek için insan baskısına rağmen direniyor. Fot: H. Bora Cavlak)

ÇEVREYİ KORUMASI GEREKEN YÖNETMELİK YIKIMIN ÖNÜNÜ AÇIYOR

Dünyanın en değerli sedir ormanları, içilebilir nitelikteki akarsuları, zengin bitki ve canlı çeşitliliğinin yanında insanların yaşam alanları da bu ağır yıkımla baş başa kaldı. Çevre üzerinde olumsuz etki etmesi olası yatırımların izlenmesini ve bu etkileri en aza indirmeyi amaçlayan Çevresel Etki Dereğerlendirme (ÇED) Yönetmeliği ise çevreyi korumak yerine yatırımların önünü açan bir ayrıntıya dönüştürüldü. Yürürlüğe girdiği 1993 yılından bu yana tam 18 kez değiştirilen ÇED yönetmeliği, her defasında biraz daha budanarak zaten uygulanmayan çevreyi koruyucu maddeleri çıkartıldı.

söbüçimen.jpg

YIKIMA 30 GÜN İÇİNDE ONAY VERİLMEZSE, ‘OLUMLU GÖRÜŞ’ SAYILACAK

25 Mayıs 2017’de bir kez daha değiştirilen ÇED Yönetmeliğiyle, ÇED kararı alınmasa bile yatırımlara verilen teşvik, onay, izin ve yapı kullanım ruhsatı verilmesinin önü açıldı. ÇED başvurularında görüşü sorulan kurumların görüşlerini bildirme süreleri de 30 güne indirildi. 30 gün içinde görüş bildirmeyen kurumlar, ‘olumlu’ görüş bildirmiş sayılacak.

limon suyu yaylası trabzon çaykara.JPG

(Limon Suyu Yaylası, Trabzon)

Buna göre Kaz dağları ya da Torosların biyolojik çeşitlilik, su kaynakları ya da jeolojik oluşumlar yönünden hassas alanlarında bir maden işletmek isteyen bir firma, proje tanıtım dosyası hazırlayıp ilgili kurumlara görüş sorduğunda, kimi zaman aylarca incelemeyi gerektiren arazi koşullarına sahip alanlarla ilgili bir ay içinde olumlu görüş alamazsa, başvurusu ‘olumlu’ kabul edilecek.

limon suyu yaylası trabzon.jpg

(Trabzon’daki Limon Suyu Yaylası’nın çayırları betonlaşma kurbanı)

TÜRKİYE BETONA TESLİM OLAN ÇAYIRLARINA AĞLIYOR

Yaşamın temeli olan çevrenin, günümüzde giderek ‘merkez’ olduğu bir dönemde yapılan bu değişikliğin gölgesinde girdiğimiz 5 Haziran Dünya Çevre Günü, Türkiye açısında bir kutlama değil, yas günü haline geldi. Giderek sivil toplum örgütleri ve kamuoyunun yaşam alanlarına sahip çıkma refleksinin zayıflatıldığı bir dönemde, etkinlik yapma, toplantı ve gösteri yürüyüşü, basın açıklaması ve benzeri etkinliklere OHAL ayarı verilmesi, Türkiye’nin yaşamsal sorunlarından biri olan çevre konusunun da kamuoyu tarafından yüksek sesle konuşulmasını kısıtlıyor. Türkiye adeta çimentoyla, betona teslim edilen çayırlarına ağlıyor.

sultan murat yaylası betona teslim.jpg

(Sultan Murat Yaylası, Trabzon) 

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN ÇEVRE GÜNÜNÜ KUTLADI

Hal böyle olunca da Dünya Çevre Günü konsundaki açıklamalar devletin zirvesinden başlayarak, ilgili bakanlıkların ‘kutlama’ mesajlarına dönüştü. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 5 Haziran mesajında geleceğe daha yeşil bir dünya bırakma çağrısı öne çıktı. Türkiye’nin uluslararası anlaşmalar çerçevesindeki sorumluluklarını her zaman yerine getirdiğini ve 2023 hedeflerini sürdürülebilir kalkınma anlayışına dayalı olarak belirlediğini savunan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “bu anlayışla tabiat varlıklarımızın korunması, planlı şehirleşme çalışmaları, ağaçlandırma seferberlikleri ve çevre kirliliğinin önüne geçilmesi amacıyla gerçekleştirilen projelere her zaman destek vermiştir” ifadelerini kullandı.

sultan murat yaylası çaykara trabzon.jpg

(Sultan Murat yaylası, Trabzon’un ünlü yaylalarından biri)

BAKAN ÖZHASEKİ: ‘ARI GİBİ, ZARAR VERMEDEN FAYDALANMALI’

Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki ise “Çevre ve insan ilişkisinin ideal hali, arı ve çiçek arasındaki ilişki gibi olmalıdır. Arılar çiçekleri dolaşır, polen toplarlar ancak bundan hiçbir çiçek zarar görmez. Çevreye dair insanoğlunun yaklaşımı da zarar vermeden faydalanmak şeklinde olmalıdır” açıklamasında bulundu.

sultan murat yaylası.jpg

(Kontrolsüz yapılaşmaya kurban edilen Sultan Murat Yaylası)

BAKAN EROĞLU: ‘EN ÇEVRECİ HÜKÜMETİZ, GURURUNU YAŞIYORUZ’

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu da, çevrenin önemine işaret ederek şunları dile getirdi: “En çevreci hükümet olmanın haklı gururunu yaşarken, Orman ve Su İşleri Bakanlığı olarak da çevreyi; havası, suyu ve toprağıyla bir bütün olarak ele alıyor ve çalışmalarımızı bu bütünlük içerisinde uyumlu olarak yürütüyoruz.”

Karadeniz sel.jpg

(Yaylalarda ve dere yataklarındaki çarpık betonlaşma ile plansız yatırımlar Doğu Karadeniz’de her yıl sel felaketine neden oluyor.)

ÇMO, TÜRKİYE’NİN ÇEVRE KARNESİNİ AÇIKLADI

Devletin zirvesi ve ilgili bakanların çevre günü açıklamaları ülkede her şeyin güllük gülistanlık olduğuna işaret ediyor. Ancak çevre konusunda sözü en çok dikkate alınması gereken kuruluşların başında gele TMMOB Çevre Mühendisleri Odası bu konuda pek aynı görüşte değil.

Doğu karadeniz sellerle boğuşuyor.jpg

(Betona boğulan çayırların gözyaşları, insanoğluna doğal olmayan bir felaket olarak geri dönüyor)

Çevre Mühendisleri Odası da 5 Haziran dolayısıyla Türkiye’nin çevre karnesini ortaya koyan kapsamlı bir değerlendirme yayınladı. Birleşmiş Milletler’in, 2017 Dünya Çevre Günü’nün temasını ‘Doğaya Dönüş’ olarak belirlediğine dikkat çekilen ÇMO’nun açıklamasında, “Bu tema ile Birleşmiş Milletler insanları tekrar doğaya dönmeye çağırmış, doğanın ve doğada olabilmenin güzelliğini ve önemini vurgulamak istemiş, bununla birlikte yaşadığımız doğaya dönüp nasıl zarar verdiğimizi görmemizi ve doğayı korumak için neler yapabileceğimizi düşünmeye ve herkesin dünyamızı korumak için birlikte sorumluluk almaya çağırmıştır” denildi.

boyali2-(fileminimizer).jpg

TÜRKİYE’NİN ÇAYIR VE MERALARI YÜZDE 56’DAN YÜZDE 19’A DÜŞTÜ

Türkiye’de çevre yönetimi açısından gelişmelerin de olduğu ancak bunun yanında çevre kirliliğinin de artmakta olduğuna dikkat çekilen açıklamada, “çalışmayan atık su arıtma ve içme suyu arıtma tesisleri de bulunmakta, derelerimiz, havamız ve toprağımız kirlenmeye devam etmektedir. Örneğin, Cumhuriyetin ilk yıllarında 44 milyon hektarla ülke yüzölçümünün yüzde 56’sını oluşturan mera ve çayır alanları, 2014 yılı verilerine göre 14,6 milyon hektara inerek yüzde 19’a gerilemiştir. Buna rağmen çeşitli kanun teklifleri ve mevzuat düzenlemeleri ile bu alanların da azaltılmasına neden olacak adımların önünün açılma potansiyeli yaratılmaktadır” ifadelerine yer verildi.

foto.jpg

‘BEYAN İLE TEHLİKELİ ATIK YÖNETİLEMEZ’

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, 6 Ocak 2017 tarihinde yayımladığı, 2015 yılına ait ‘tehlikeli atık’ bülteninde, 44 bin 922 firmanın toplam 1 milyon 357 bin ton atık beyan ettiğini açıklamasını eleştiren Çevre Mühendisleri Odası’nın açıklamasında Türkiye’de bu miktarı çok üstünde yaklaşık 5 milyon ton tehlikeli atık bulunduğu anımsatılarak, “Buradan beyanların doğru yapılmadığı anlaşılmaktadır. Beyan ile tehlikeli atıklar yönetilemez” denildi.

TÜRKİYE’DE 1397 BELEDİYEDE, SADECE 83 ATIK DEPOLAMA TESİSİ VAR

Türkiye’de 30 tanesi büyükşehir, toplam 1397 belediye bulunduğunun altı çizilen ÇMO açıklamasında, buna karşılık yalnızca 83 adet düzenli atık depolama tesisi bulunduğu, bunun da 30’unun çevre izin belgesine sahip olduğu belirtilerek, “Çevre izin ve lisans belgesi bulunmayan 53 tesisin ise ne yazık ki 19 tanesi büyükşehir belediyelerimizin kurmuş oluğu tesislerdir” denildi.

HOLLANDA YÜZDE 1’E DÜŞÜRDÜ, 2023 HEDEFİMİZ YÜZDE 65’E DÜŞÜRMEK

Türkiye’nin 2023 hedefine bakıldığında, düzenli atık depolama oranının yüzde 88’den yüzde 65’e düşürülmesinin öngörüldüğü kaydedilen açıklamada, bu oranın Hollanda’da yüzde 1, Fransa’da yüzde 26, İtalya’da ise yüzde 34 civarında olduğu vurgulandı.

SOFRAMIZA GELEN TUZUN KAYNAĞINA ATIK SU DEŞARJ EDİLİYOR

Atık sular yüzünden derelerin ve denizlerin kirliliğinin arttığına dikkat çekilen ÇMO açıklamasında, şöyle denildi: “Tuz Gölü’ne hala atık sular arıtılmadan deşarj edilmekte, İstanbul’un atık sularının bir kısmı ileri seviyede arıtılmadan Marmara Denizi’ne deşarj edilmektedir. Başkentin, Büyükşehir Belediyesi alanına dâhil edilen çeper ilçelerinde kanalizasyon ve atık su arıtma tesisi sorunları devam etmektedir.

İÇME SUYU KANSEROJEN TEHDİDİ ALTINDA

Özellikle büyük kentlerde içme suyu sorunu yaşanmaya devam etmektedir. Ankara, İzmir, İstanbul’da damacana ve paket su kullanmayan hane neredeyse yok denecek kadar azdır. Herkesin musluğundan temiz su içmesi sağlanarak, damacana ve paket su gibi kanserojen ve kontrolsüz tüketiminin önüne geçilmelidir.

‘YATIRIMI YAPN İLE DENETLEYEN KURUM AYNI OLMAMALI’

Ülkemizde entegre çevre yönetimi yaklaşımı uygulanmalıdır. Yatırım yapan ile denetleyen, izin veren aynı kurum olmamalıdır. Örneğin DSİ hem HES yatırımı yapmakta hem de HES’lere izin vermektedir. Öte yandan, Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın su yönetimi ve çevre yönetimi konusunda ortak çalışma alanları ve ortak görevleri bulunmaktadır. Bu çelişkili durum yerine tek başına, bilimsel ve teknik altyapısı güçlü, çevre mühendisi istihdam eden çevre yönetiminin bütün temellerini ve ilkelerini barındıran bir Çevre Bakanlığı Kurulmalıdır.”

katiatik-665x365.jpg

PARİS ANLAŞMASINI İMZALADIK AMA HENÜZ MECLİSTE ONAYLANMADI

ABD Başkanı Donald Trump’ın Paris İklim Anlaşmasından çekilme kararının tarihi bir hata olduğuna vurgu yapılan açıklamada, Türkiye’nin söz konusu anlaşmayı imzaladığı ancak henüz TBMM’nde onaylanmadığı belirtilerek şu görüşlere yer verildi: “İnsanlık tarihinin en yıkıcı felaketi olan iklim değişikliğinin sorumlularından olan bir ülkenin yönetiminin çözümden kaçınması kabul edilemez. Ülkemizin bu yanlış tavra karşı yerini iklim değişikliğine karşı mücadele eden ülkelerin yerinde konumlandırması gerekmektedir. Bu geri kalmış termik santral projelerinden vaz geçilerek en iyi enerji üretim biçimi olan enerji verimliliğine odaklanılmalıdır. Kentlerdeki gereksiz elektrik tüketimi azaltılmalıdır. Sanayimizin üretim süreçlerinde enerji tüketimini azaltıcı yatırımlar teşvik edilmelidir. Döngüsel ekonomi süreci gündeme alınmalı, atıklar ve üretim bu perspektifle yönetilmelidir.

*(Antalya Gündoğmuş yayla fotoğrafları: H. Bora Cavlak)

 

 

 

 

 

Zeytincilikteki büyük oyunu bir de böyle okuyun!

Zeytin ağacına ilk büyük darbe Amerikan kaynaklı margarinle vurulmuştu, bugün Singapur’dan Mersin Limanına kaç milyon ton palmiye yağı girdi bilen var mı?
 
Yusuf Yavuz
Mecliste görüşüldüğü alt komisyondan geçirilen kanun tasarısı, dünyanın en önemli zeytin ve zeytinyağı üreticilerinden biri olan Türkiye’nin zeytinciliğine büyük bir darbe vuracak. Önümüzdeki hafta içi Mecliste oylanması beklenen tasarı yasalaşırsa, Türkiye’nin mevcut 170 milyon zeytin ağacının yüzde 70’inin yok olmasından endişe ediliyor. Tarımda küresel boyutta oynanan oyunları ele alan ‘Toprak Biterken’ kitabının yazarı Erhan Ünal, Türkiye’nin gündemindeki zeytin tasarısıyla ilgili sorularımızı yanıtladı. Türkiye’nin beslenme bağımsızlığının ciddi tehlike altında olduğuna dikkati çeken Ünal, zeytin ve zeytinyağı üretimine yönelik ilk darbenin 1950’li yıllarda margarin dayatmasıyla başladığını belirterek, “Türkiye’ye giren palmiye yağı miktarının 1.7 milyon ton olduğu tahmin ediliyor ve miktar sürekli artmakta. Yurda giren gerçek palmiye yağı miktarlarını bilebilen var mı?” diye sordu.
Zeytin üreticilerinin görüşleri alınmadan hazırlanan ve tartışmalı görüşmelerin ardından ilgili alt komisyondan geçirilen yasa tasarısı, Türkiye’nin zeytinliklerinin sanayi, enerji ve madencilik gibi yatırımlara açılmasını öngörüyor. Zeytinliklerle ilgili yürürlükteki yasa, bu alanların amacı dışında kullanılmasına izin vermiyordu. 2002 yılından bu yana sürekli olarak değiştirilmek istenen ancak her defasında kamuoyunun tepkileri yüzünden geri çekilen düzenleme, tüm itirazlara rağmen bu kez komisyondan geçirildi.
‘TOPRAK BİTERKEN’ KİTABINI YAZARINA TASARIYI SORDUK
Zeytinlikler için ölüm fermanı anlamına gelen tasarı yasalaşırsa dünyanın en önemli zeytin üreticilerinden biri olan Türkiye’nin bu avantajı yok olacak. Üreticilerin görüşü alınmadığı eleştirilerine neden olan tasarıyla ilgili sorularımızı yanıtlayan ‘Toprak Biterken’ kitabının yazarı Erhan Ünal, aynı zamanda bir zeytin üreticisi. Kendi arazisindeki üretimiyle pek çok ürünün yanında sofralık zeytin ve zeytinyağı ihtiyacını da karşılayan Erhan Ünal, uzun yıllardır gıda bağımsızlığı konusunda dünyanın çeşitli ülkeleri üzerinde araştırmalar yapıyor.
(Toprak Biterken kitabının yazarı Erhan Ünal, aynı zamanda bir zeytin üreticisi):
Erhan Ünal aynı zamanda bir zeytin üreticisi.jpgtoprak biterken kitabı .jpg
ENDÜSTRİYEL TARIM BİR AVUÇ DEV ŞİRKETİN KONTROLÜNDE
Geleneksel tarım üretiminin küresel ölçekte hızla yok edilmesinden yola çıkarak, yerine ikame edilen endüstriyel tarımın dünya genelinde bir avuç şirket tarafından kontrol edildiğini anlatan Erhan Ünal’a göre bu şirketler devletlerin de üzerinde bir işleve sahip. Türkiye’de günlerdir tartışılan zeytin tasarısının bu çerçevede ne anlama geldiğini ve bir zeytin üreticisi olarak bu konuda ne düşündüğünü sorduğumuz araştırmacı-yazar Erhan Ünal, sorularımızı şöyle yanıtladı:
TÜRK ZEYTİNCİLİĞİNE İLK BÜYÜK SALDIRI MARGARİN DAYATMASIYDI
“Ülkemizde zeytin ve zeytinyağı üretimine yönetilen dış merkezli ‘darbe’ girişimleri geniş bir zaman dilimine yayılır. İlk ‘darbe’ olan, ABD’nin tüm dünyada bitkisel yağları ve onlardan üretilen margarinleri yerleştirme girişimleri, II. Dünya Savaşını takiben başlatılmıştı. 1950’li yılların başlarında Türkiye de bu planlı baskının altına girmişti. İnsanlarımız, üretim kaynakları ülkemizde olan tamamen sağlıklı sadeyağı (eritilip tuzlanmış tereyağı) ve zeytinyağı yerine, daha sağlıklı mavalı ile ABD’den ithal bitkisel yağlara ve onlardan üretilen margarinlere mahkûm edilmişti.
Araştırmacı Erhan Ünal ile Türkiye'nin tarım sorununu konuştuk.jpg
 
ABD YAĞLARI İÇİN YÜZ BİNLERCE ZEYTİN AĞACI KESİLDİ
Sonuçlar ayrıntıları ile yeterince biliniyor fakat günümüze ışık tutacak olan bir noktayı tekrar hatırlayalım. O yıllarda yüz binlerce yetişkin zeytin ağacı kesilmiş ve Türkiye dışarıdan ithal yağlı tohumlara çok uzun yıllar muazzam paralar ödemek zorunda kalmıştı. O gün bu gün Ülkemizde zeytinyağı üretimi ve hayvancılık bu darbeden tam olarak belini bir türlü doğrultamadı.’
IMG_4657.JPG
 
TÜRKİYE’DE TARIMSAL ÜRETİM VE BESLENME SALDIRI ALTINDA
Halkımızın ‘beslenme bağımsızlığına’ yönetilen darbeler pek tabii bu bir tek girişim ile sınırlı kalmadı. 1950’li yılların başından bu yana Türkiye’de tarımsal üretim ve beslenme bağımsızlığı planlı ve geniş cepheli bir saldırı altındadır. Küresel Oligarşi’nin ABD Devleti’nin tüm olanaklarını kullanarak bu ülkede konuşlu dev agro-konzernler üzerinden sürdürdüğü saldırılar geniş bir cephede farklı zamanlarda farklı noktalarda organize bir şekilde sürüyor.”
DSCF0089.JPG
TARIMDAKİ GERİLEME SADECE BİR KAÇ BÜROKRATIN MARİFETİ DEĞİL
Basında zaman zaman ve birbirinden kopuk şekilde yer alan yerli tarım ürünlerindeki gerilemeleri bildiren haberlerin, bu planlı ve organize girişimlerin sonucu olduğuna dikkati çeken Ünal, “Eğer, Çarşamba Ovasındaki yılların çeltik ekicileri ya da soya üreticileri artık üretemez hale geliyorsa, olgunun ardında ‘sadece’ başarısız bir tarım bakanı yoktur. Harran’da, Ceyhan’da pamuk ekimi geriliyorsa, Türkiye kendi tütün ekimini kısıtlıyor ve yerine tütün ithal ediyorsa ardında sadece ‘filan partinin başarısız tarım politikalarını’ aramayın. Bu koskoca ülke, mercimeği, nohudu, fasulyeyi Kanada, Hindistan ve Çin’den ithal etmek zorunda kalıyorsa bunlar birkaç başarısız bakan ya da üst bürokratın marifeti değildir. Konu sadece birkaç sınırsız derecede hırslı kişinin ‘rant’ davası da değildir. Tarım cephesinin tamamında sürdürülen bu ardıcıl ve planlı saldırılar küresel güce bir yandan yeni kazanımlar getirirken, öte yandan da bu gücün bir sonraki girişimine taban oluşturmaktadır” görüşünü dile getirdi.
IMG_4630.JPG
BELİNİ YENİ DOĞRULTAN ZEYTİNCİLİĞİMİZE YENİ SALDIRILAR
Yeni hazırlanan torba yasa ile gerçekleştirilmek istenenin, ‘beslenme bağımsızlığımız’ açısından stratejik önemi olan zeytinliklerin ‘yasal korunma kalkanının’ çatlatılması girişimi olduğunu savunan Ünal,  “Böylece ülkemiz ve insanlarımız açısından son derece önemli olan ve yeni yeni belini doğrultmaya başlamış olan yerli zeytinyağı üretimimiz, küresel güç tarafından halen planlanmış olduğuna emin olduğum bu alandaki yeni saldırılara karşı korunmasız hale getirilmektedir” diye konuştu.
2.jpg
MERSİN LİMANINI KONTROL EDEN SİNGAPUR’DAN PALM YAĞI GELİYOR
Eski maliye bakanlarında Kemal Unakıtan’ın, Mayıs 2007’de Mersin Limanının Singapurlulara satışına yönelik eleştiriler karşısında, “Bana garanti verdiler Limanı Singapur’a götürmeyeceklermiş” diye dalga geçtiğini anımsatan Erhan Ünal, bugün Singapurluların yönetimindeki Mersin Limanından Türkiye’ye giren palm yağı miktarına dikkat çekerek şöyle konuştu:
ormanlar yok edilerek oluşturulan yağ palmiyesi plantasyonları.jpg
TÜRKİYE’YE 1.7 MİLYON TON PALMİYE YAĞI GİRDİ
Dünyada Cargill ve Bunge’nin önünde en büyük palmiye yağı üreticisi olan ‘Wilmar İnternational’, Singapur merkezlidir. Türkiye’ye en fazla palmiye yağı girişi de Singapurluların yönetimindeki Mersin Limanındandır. Türkiye’nin büyük lojistik firmalarından Ceynak’ın Mersin Limanı serbest bölgede 60 bin m3 yağ depolama tesisleri mevcuttur. Palmiye yağı dağıtımı büyük ölçüde buradan yapılmaktadır. Türkiye’ye giren palmiye yağı miktarının 1.7 milyon ton olduğu tahmin ediliyor ve miktar sürekli artmakta. Yurda giren gerçek palmiye yağı miktarlarını bilebilen var mı? Zeytinyağı mı demiştiniz? Küreselleşiyoruz bayanlar baylar kime ne zeytinyağından!”
Türkiye zeytin ülkesi olmasına rağmen zeytinyağı tüketiminde alt seviyelerde.jpg
85 MİLYON İNSAN TEMEL GIDADA DIŞA BAĞIMLI HALE GETİRİLİYOR
Alaycılığı bir yana bırakalım, zaman azaldı ve tüm tarım cephesindeki gerilemeler kritik bir hal aldı” diye konuşan araştırmacı yazar ve tarım üreticisi Erhan Ünal, bu konuda yapılması gerekenleri ise şöyle sıraladı: “Ülkemizin beslenme bağımsızlığı ciddi boyutlarda tehlike altındadır. 85 milyon insan adım, adım dış kaynaklı temel gıda ürünlerine bağımlı hale getirilmektedir. Küresel oligarşinin stratejik planlarının önemli bir bölümü de budur. İçinde bulunduğumuz bu durumda ülkemiz aydınlarına büyük bir sorumluluk düşmektedir. Herkes kafasını kaldırıp olan biteni küresel boyutları ile anlamaya çalışmalı ve sorumluluğunun gereğini öncelikle bireysel boyutlarda düşünerek ‘durumdan görev’ çıkartmalıdır. Kendi üstüne düşeni yerine getirmek yerine tüm sorumluluğunu ‘filan partiye’ ihale edip, sadece 4 senede bir oy vererek çağdaş bir aydın olunamaz.
Türkiye'nin zeytin üretimi mecliste haftaya oylanacak yasaya bağlı.jpg
 
TÜKETİCİNİN EN ETKİLİ SİLAHI ÜRÜN TERCİHLERİNİ DEĞİŞTİRMEK
Özellikle temel gıda maddelerinde; ‘Ne iyi filan marka, 50 kuruş daha ucuzmuş’ diyerek ithal mallara sarılanlar bu ülkede yerli üretimin geriletilmesinde rol aldıklarını bilmelidirler. Bu ülkenin sırtından zengin olmuş bir takım büyük gıda (bakliyat) tüccarlarının, artık küresel anlamda dağıtımını üstlendikleri Kanada gibi ülkelerin GDO’lu mercimeğini Türkiye’ye de getirip satmalarının ardında, sadece o kişilerin ‘kadir bilmezliği’ değil, şehir orta tabakasının da olup bitenlere karşı aldırmazlığı vardır. Unutmayalım küresel sisteme karşı en etkili silahlarımızdan birisi de tüketim alışkanlıklarımızda yapacağımız bilinçli ürün seçimi değişiklikleridir.”
DSCF0090.JPG
BAKANLIĞIN KAMU SPOTLARI İLE UYGULAMASI NEDEN FARKLI
Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın aylardır televizyonlarda ara sıra yayınlanan bir kamu spotu olduğunu anımsatan Ünal, şöyle konuştu: “Bu spot ile bakanlık, insanları tarım arazileri üzerine yapılanmamaya ve şu sözlerle tarım arazilerini korumaya çağırıyor: ‘Bu toprakların bize atalarımızın mirası değil, torunlarımızın emaneti olduğunu unutmayalım! Tarım arazileri üzerine yapılan konutlar, sanayi tesisleri ve yapılar. Bilinçsizce heba edilen milyonlarca hektarlık tarım arazisi. Ülkemizde her türlü kullanıma yeterince uygun alan var. Çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak için haydi Türkiye!’
‘TÜRK HALKI OLARAK BU DERECE DALGA GEÇİLMEYİ NASI HAK ETTİK?’
Yukarıdaki söylemlerin ardından ekrana getirilen küçük bir kız çocuğu bütün bir masumiyeti ile sesleniyor: ‘Çünkü ben güvenli gıda ile büyüyeceğim!’ Her halde yukarıdaki kamu spotunun yayımcısı olan Tarım Bakanlığının patronu Sayın Faruk Çelik, kabine arkadaşı Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü’yü telefonla arayarak ‘yapmayın etmeyin’ diyerek yalvar yakar olmuştur. İnsan kendi kendine sormadan edemiyor, koskoca Türk halkı olarak bu derece açıkça dalga geçilmeyi nasıl hak ettik diye.”
 
 

Doğan her kız çocuğuna bir zeytinlik alınıyordu

Yasal olarak yok edilmek istenen zeytin ağacı, Ege’de kız çocuklarının yaşam garantisi. Bugün tam olarak sağlanamayan sosyal güvence sorununu zeytin ağaçları bakın nasıl çözüyordu…

Yusuf Yavuz

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nda hazırlanan ve tartışmalı görüşmelerin ardından ilgili komisyondan geçirilen zeytinliklerle ilgili yasa tasarısının önümüzdeki hafta Meclis Genel Kurulunda oylanması bekleniyor. Ancak zeytinliklerde sanayi, enerji ve madencilik yatırımlarına izin veren düzenleme yasalaşırsa Türkiye’nin 100 milyon zeytin ağacı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Zeytin üreticilerinin görüşü alınmadan hazırlandığı kaydedilen tasarının komisyon görüşmelerinde de üreticilere söz verilmedi. Tasarıyla ilgili görüşüne başvurduğumuz zeytin üreticileri kırgın ve öfkeli. Türkiye’nin en önemli zeytincilik merkezlerinden biri olan Balıkesir Ayvalık’ta dört kuşaktır zeytincilik yapan bir ailenin üyesi olan Yelda Ustalı, büyüklerinin geldiği Midilli adasında yeni doğan kız çocuklarına zeytinlik alındığını ve evlenme çağına geldiğinde o zeytinlikte elde edilen hasadın parasıyla ev ve eşya alındığını belirterek, “Bu adet günümüze kadar geldi, böyle de gidiyor. Zeytin ağaçlarıma hiç kimse dokunmasın. Çünkü benim için ayrı bir değer taşıyor. Zeytin bizim yaşamımızın bir parçası, yok edilemez” ifadelerini kullandı.

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nda hazırlanan ve ‘Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Amacıyla Bazı Kanun ve KHK’larda Değişiklik Yapan Kanun Tasarısı’ başlığıyla Meclise sunulan kanun tasarısı alt komisyondan geçti. Zeytinlikleri ve meraları sanayi, enerji ve madencilik yatırımlarına açan tasarı, TBMM Sanayi, Ticaret, Enerji, Bilim ve Teknoloji Komisyonunda’ tartışmalı görüşmelere sahne oldu. Zeytinliklerin amacı dışında kullanılmasına izin vermeyen mevcut yasal düzenlemede köklü değişiklikler getiren ve tasarının, Türkiye’nin zeytin üretimine büyük darbe vuracağını ifade eden üreticiler öfkeli ve kırgın.

DSCF0086.JPG

HAFTAYA MECLİSTE OYLANACAK TASARIDA ÜRETİCİNİN GÖRÜŞÜ YOK

Tasarının hazırlanışı sırasından zeytin üreticisinin görüşlerinin alınmamasına da tepki gösteren zeytin üreticileri, önümüzdeki hafta Meclis Genel Kurulunda oylanması beklenen düzenlemenin geri çekilmesini talep ediyor.

1496149405_zeytin.jpg

‘KAHVALTIDA ZEYTİN YERİNE KÖMÜR YEMEK İSTEMİYORUZ’

Konuyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz Ayvalıklı zeytin üreticisi Yelda Ustalı, mevcut haliyle amaç dışı kullanımlara izin vermeyen zeytinliklerle ilgili mevcut yasal düzenlemenin eskisi gibi kalması gerektiğine işaret ederek, “Bu düzenleme sanayicilerin ve madencilerin yararına oldu. Madenciliğin çevreye olan zararlarını biliyoruz. Zeytin ağaçları kuruyacak, hastalıklar artacak. Biz zeytin ağaçlarımızın kesilmesini istemiyoruz. Kahvaltıda zeytin yerine kömür yemek istemiyoruz. Aile büyüklerimizden devraldığımız, nesilden nesle ulaşan geleneğimiz ve geçim kaynağımız, sevdamız olan zeytinin gelecek nesillere de ulaşmasını istiyoruz” diye konuştu.

Ayvalıklı zeytin üreticisi Yelda Ustalı.jpg

Zeytin üreticisi Yelda Ustalı, aile geleneğinde doğan her kız çocuğuna bir zeytinlik alındığını söylüyor ve ekliyor: “Zeytin ağaçlarıma hiç kimse dokunmasın.”

‘DÖRDÜNCÜ KUŞAK ZEYTİNCİYİM, ZEYTİN YAŞAMIMIZIN BİR PARÇASI’

Atalarının, Türkiye ve Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesi sırasında Midilli Adası’ndan Ayvalık’a yerleştiğini anlatan Ustalı, “Zeytincilik bizde kuşaktan kuşağa aktarılarak gelen bir gelenek. Ben ailede dördüncü kuşak zeytinciyim. Babaannem Midilli’den gelip Ayvalık’a yerleştikten sonra zeytincilik mesleğini sürdürmüş. Zeytincilik bizim ailede tutkudur. Atatürk döneminde soyadı kanunu çıkarıldığında babamın dedesi Midilli’deki zeytinliğin adını kendisine soyadı olarak seçmiş ve böylece ailemizin soyadı ‘Ustalı’ olmuş. Bizim zeytin sevdamız anlatmakla bitmez. Zeytin yaşamımızın bir parçası. Bu yüzden yok edilmesini istemiyoruz. Zor şartlarda ve yaşam mücadelesi verilerek kazanılan zeytinliklerimizin, devletimizin duyarlılığı ile bu tür yasa tasarılarından çıkartılır ve ata yadigârımız olan zeytinliklerimiz gelecek nesillere de ulaşır” ifadelerini kullandı.

2 (1).jpg

‘ZEYTİNCİLİĞİMİZİN GELECEĞE TAŞINMASINI İSTİYORUM’

Aile büyüklerinden devraldığı zeytincilik üretimini geleceğe aktarmak istediğini dile getiren Yelda Ustalı, “Babaannem 1992 yılında yaşamını yitirdi. Ancak ölünceye kadar evinde elektrik olmadı, istemiyordu. Tek istediği zeytinden elde ettiği bütün geliriyle yeni zeytinlik almaktı. Babamın da yaşamı zeytinlikte geçti. Tüm aile büyüklerimiz gibi sağlıklı bir yaşam bizimle birlikte gelecek kuşakların da hakkı. Ben büyüklerimden devraldığım bu mirası taşımaktan onur duyuyorum. Bundan sonra da zeytinciliğimizin devletin de desteği ile korunarak, sevgiyle geleceğe taşınmasını istiyorum. Zeytinden aldığımız bu yaşam sevincimiz hiç eksilmez umarım” görüşünü dile getirdi.

Yelda Ustalı zeytinlerime hiç kimse dokunmasın diyor.jpg

(Yelda Ustalı: Zeytin ağaçlarıma hiç kimse dokunmasın, benim için ayrı bir değer taşıyor)

‘DOĞAN HER KIZ ÇOCUĞUNA BİR ZEYTİNLİK ALINIYORDU’

Zeytin ağacının kız çocukları için önemine de değinen Ustalı, birçok toplumda kız çocuklarına değer verilmezken aile büyüklerinin geldiği Midilli Adası’ndaki Yera Körfezi’nde doğan her kız çocuğuna bir zeytinlik alındığını belirterek, “Bu zeytinlikte her yıl hasattan elde edilen paralar biriktirilir ve kızlar evlenme çağına geldiğinde bu parayla ev, eşya ve takı alınırmış. Bu adet günümüze kadar geldi, böyle de gidiyor. Kızlara ailesinden gelen zeytinlik, yine aileden kalan antika eşyalar ve takılarla gelecek kuşaklara aktarılıyor. Bu beşik maneviyatı, değerli aile yadigârlarıyla bu zaman kadar ulaştı. Zeytin ağaçlarıma hiç kimse dokunmasın. Çünkü benim için ayrı bir değer taşıyor. Eğer birazcık maneviyatınız varsa bunları düşünüp öyle karar verin” dedi.

Vladimir Stankovski’nin karikatürü birinci olmuştu.jpg

(Karikatür: Vladimir Stankovski)

BU GÜZEL GELENEK AKILLARA O ZEYTİN KARİKATÜRÜ GETİRDİ

Dört kuşaktır zeytincilikle uğraşan Yelda Ustalı’nın anlattığı bu anlamlı gelenek, akılara Girne Belediyesi ile Kıbrıs Türk Karikatürcüler Derneği tarafından 2015 yılında 4. düzenlenen, ‘Uluslararası Zeytin Karikatürleri Yarışması’nın birincilik ödülünü alan karikatürü getirdi. 56 ülkeden 226 çizerin katılımıyla gerçekleşen yarışmada, 457 eser arasında, Sırbistanlı çizer  Vladimir Stankovski’nin duvağında zeytin toplayan gelin karikatürü büyük beğeni toplayarak birinci seçilmişti.