İki nehir arasında 640 kilometrelik cennet

Yusuf Yavuz

Bergama Kralı II. Attalos’un, “Gidin bana yeryüzünün cennetini bulun” emrini vererek gönderdiği askerlerinin, köşe bucak dolaştıktan sonra görüp büyülendikleri yerdeyiz, Antalya’da…

Adını verdiği kentin meydanındaki heykeliyle bugün turistlerin meraklı bakışlarını selamlayan Kral Attalos’un görkemli cenneti Antalya, her şeye karşın direnen benzersiz doğası ve muhteşem tarihi geçmişiyle Türk turizminin başkenti sayılıyor. Dağları, yaylaları, ırmakları, kanyonları, görkemli anıt ağaçları, eşsiz güzellikteki yürüyüş parkurları ve milli parklarıyla gerçek bir doğa turizmi merkezi olan Antalya, iki nehir arasındaki 640 kilometrelik kıyı uzunluğuyla sayısız koy ve kumsala da ev sahipliği yapıyor…

ANTALYA’YI ÜTÜLERSENİZ ÜÇ TANE KONYA ÇIKAR

3.JPG

“Antalya’yı ütülerseniz, içinden üç tane Konya çıkar” derler. Bu benzetmenin nedeni, kentin çevresini saran görkemli dağlar. Denizden birden yükselen ve bazıları 3 bin metreyi aşan dağların etkisiyle oldukça farklı iklim ve ekosistemleri barındıran Antalya ve çevresinde tropikal bitki ve böceklerle başladığınız günü, İran-Turan ikliminin bozkır bitkileriyle tamamlayabilirsiniz. Antalya’da bulunan 3 binden fazla bitki türünün 600’den fazlasının endemik olduğunu da anımsatalım.

1.JPG

DOĞANIN 500 BİN YILLIK TARİHİ

Bölgede, geçmişi 500 bin yıl öncesine uzanan Döşemealtındaki Karain Mağarasıyla başlayan insanlığın ayak izleri, Antalya çevresinin insanlık tarihinin uzun yolculuğunun en önemli duraklarından biri olduğunu gösteriyor. Antalya’nın doğasını ve coğrafyasını daha iyi kavramak için Karain’i, hemen yakınındaki Kırkgöz su kaynaklarını ve kartal yuvasını andıran bir yükseklikte kurulan Termessos antik kentini mutlaka görmelisiniz.

10.JPG

TANRILARIN DAĞINDA

Antalya Limanı’ndan, Gelidonya burnuna kadar uzanan Beydağları Sahil Milli Parkı, Tahtalı (Olimpos) başta olmak üzere irili ufaklı pek çok zirveye ev sahipliği yapıyor. Milli Park sınırlarında, muhteşem bir doğanın içindeki Phaselis antik kentinin tarihi dokusuyla çevrili koylarda denize girmek büyük bir ayrıcalık olsa da bu bölge doğa tutkunlarına çok daha fazlasını vaat ediyor.

27.JPG

İSA’DAN 320 YAŞ BÜYÜK SEDİR AĞACI

Bu bölge gerçek bir anıt ağaç cenneti. Beydağlarının batı ucundan başlayan Kumluca sınırlarındaki Dibek Tabiatı Koruma Alanı’nda bulunan ve yörede ‘Ambar Katran’ olarak anılan görkemli sedir ağacı, kendi türünde dünyanın en yaşlısı olarak biliniyor. Anıt ağaç olarak koruma altına alınan Ambar Katran, tam 2331 yaşında. Binlerce yıldır doğanın koynunda zamana direnen sedir ağacı, Büyük İskender’le aynı zaman dilimini paylaşırken Hz. İsa’dan 320, Sezar’dan ise 220 yaş daha büyük.

24.JPG

AKDENİZ’İN MAKİ’DE SAKLI KOKULARINI İÇİNİZE ÇEKİN

Antalya gösterişli sedir ve çam ormanlarının yanında aynı zamanda gerçek bir maki cenneti. Sarı çiçekleriyle yamaçları rengine boyayan keçiboğan çalısıyla başlayan makideki çiçeklenme şöleni, ahlat, alıç, katır tırnağı, zakkum, laden, yasemin, karabaşotu, hayıt, funda ve onlarca irili ufaklı çalı ve ağaçcıkla yaz boyu sürüp gidiyor. Sıcak su dolu bir finsanın içine bir parça sakız ağacı yaprağı, bir iki dal karabaşotu, ya da bir tutam hayıt çiçeği ekleyip Akdeniz’in makide saklı kokularını içinize çekin…

8.JPG

ADAMKAYALARDAN TAZI KANYONUNA

Antalya’nın doğusunda yer alan Köprülü Kanyon Milli Parkı, dünyanın en iyi 10 rekreasyon alanından biri olarak gösteriliyor. Manavgat’ta bulunan milli park, her yıl 1 milyona yakın ziyaretçi ağırlıyor. Köprüçay’ın sularında rafting yapmak ziyaretçilerin en çok tercih ettiği etkinlikler arasında. Beşkonak’tan sonra tarihi Roma köprüsünden geçerek ulaşılan bir Psidia kenti olan Selge antik kenti, Adamkayalar ve Tazı Kanyonu ve servi ormanları da görülmesi gereken yerler arasında.

1.JPG

HAVARİLERİN İZİNDE 500 KİLOMETRE

Türkiye’nin ikinci önemli kültür rotası olan St. Paul Yolu da yine bu bölgede Perge ve Aspendos’tan başlayıp, iki ayrı rotadan ilerleyerek Isparta Yalvaç’ta son buluyor. Doğa ve tarihi bir arada bulabileceğiniz oldukça zengin parkurları içeren rotanın seçeceğiniz bölümlerini yürüyebilirsiniz.500 kilometreyi bulan rota, Hz. İsa’nın 12 Havarisinden biri olan Aziz Paulus’un Hıristiyanlığı yaymak için Kudüs’ten Roma’ya yaptığı yolculuklarda Anadolu’da izlediği güzergahın önemli bölümleriyle bölgenin zengin coğrafi ve kültür mirasını izliyor.

2.JPG

KIZLARSİVRİSİNE TIRMANIP, YÖRÜK BİLGELERİNİ DİNLEYİN

Antalya’nın zengin doğasını keşfetmek için bir kaç kez ziyaret etmelisiniz. 3 bin metreyi aşan Kızlarsivrisi’nde zirve tırmanışı, Olimpos ya da Geyikbayırı’nda kaya tırmanışı, Likya Yolu ve St. Paul Yolu’nda yürüyüş yapın. Korkuteli’nde köfte piyaz yiyip, Gömbe’de kar şerbeti için. Serik’teki Uçan şelalelerini, Kaş’taki Yeşil Göl’ü ziyaret edip bol bol fotoğraf çekin. Kekova ve Patara’da kano yapın. Çığlıkara Ormanlarında 1000 yaşını aşmış Şah Ardıç’a, Kumluca Dibek ormanında İsa’dan daha yaşlı olan Ambar Katran’a sarılın. Yörük köylerini ziyaret edip, yaşlı bilgelerden geçmişin göç öyküleri eşliğinde, cura, keman ve boğaz havası dinleyin. Antalya Arkeoloji Müzesi’nde, Karain’den Kaleiçi’ne, doğası ve tarihiyle müzedeki Antalya’yı keşfedin.

14.JPG

TOROSLARIN AKDENİZ’E AŞKI

Torosların Akdeniz’le buluştuğu kayalıkların arasında yetişen ve Antalya’dan Mersine uzanan kıyılarda “kaya koruğu” olarak anılan bitkinin kıymetini bilenler çeşitli biçimlerde tüketiyor. Demre, Finike ve Kaş yöresinde “deniz otu” olarak da anılan bitkinin turşusu yapıldığı gibi, çeşitli salataları da meraklıları için vazgeçilmezler arasında.

kaya koruğu2 (1).JPG

Kırmızı Pancarlı Kaya Koruğu Salatası:

-200 gram kadar taze kaya koruğu

-1 adet orta boy kırmızı pancar

-2 diş sarımsak

-Bir kaç dal dereotu

-Bir çay kaşığı sumak, limon ve yeteri kadar zeytinyağı

Kalın kök kısımlarını ayırıp yıkayarak 10-15 dakika kadar haşladığınız kaya koruğunu soğuduktan sonra doğramadan salata kabına alın. Üzerine rendelenmiş kırmızı pancar, ince kıyılmış dereotu, sumak, zeytinyağı, dövülmüş sarımsak ve limonu ekleyin. Sevdiğiniz bir peyniri de ilave edebilirsiniz.

*Yazı ve fotoğraflar: Yusuf Yavuz arşivi Yayınlandığı kaynaktan okumak için: (http://www.hurriyet.com.tr/iki-nehir-arasinda-640-kilometrelik-cennet-antalya-40136597)

(http://www.hurriyetdailynews.com/antalya-a-640-kilometer-paradise-between-two-rivers.aspx?pageID=238&nID=101644&NewsCatID=379)

 

 

 

 

 

 

Yerel tohum satışını yasaklayan bakanlık ne yapmak istiyor

Buğdayın gen merkezi olan Türkiye 18 bin buğday çeşidini son 60 yılda yitirdi…

Yusuf Yavuz

İzmir’de Emine Erdoğan’ın da katılımıyla yerel tohum etkinliği düzenleyen Tarım Bakanlığı, bütün yerel tohumların toplanacağını açıkladı. 2006’da yerel tohumların satışına yasak getiren, 2018’den itibaren ise yalnızca sertifikalı hibrit tohumların destekleneceğini açıklayan bakanlık neyi amaçlıyor?

TÜRKİYE’NİN BUĞDAY ÇEŞİTLERİ HAZİNE DEĞERİNDEYDİ

Buğdayın anavatanı olan Anadolu topraklarında 18 bin farklı tipte buğday olduğu saptanınca dünya şaşkına döndü. Türk bilim insanı Mirza Gökgöl’ün Türkiye’nin neredeyse her bölgesinden topladığı buğday örneklerini karakterize ederek 1930’larda yaptığı çalışmayla 256 yeni buğday varyetesi olduğu saptanmıştı. Gökgöl, Türkiye’deki çiftçilerin elinde bulunan buğday çeşitlerinin bitki ıslahçıları için bir hazine değerinde olduğunu belirterek zengin gen kaynağına dikkat çekmişti…

2017’DE BİR GÜNDE YARATILAN TAHRİBAT YILLARA BEDEL

Ancak bu benzersiz zenginliğin varlığının devam etmesi, onun korunmasına ve geleceğe aktarılmasına bağlıydı. 1950’lerden sonra adım adım Anadolu’yu işgal eden modernitenin dayattığı yaşama ve üretim biçimi, ağacından kuşuna, deresinden ormanına, yaylasından merasına her alanda geri dönüşümü mümkün olmayan biçimde tahrip etmeye başladı. Son 15-20 yılda iyice hızlanan tahribat, binlerce yıllık doğa ve insan etkisinin onlarca katına ulaşmış durumda. Bir başka deyişle 2017 Türkiye’sinin tek bir gününde insan eliyle coğrafya üzerinde yaratılan geri dönüşümsüz tahribat, 1800’lü yıllarda bir kaç yılda yaratılan tahribattan daha fazla…

UZAYDAN GELEN BİR İŞGAL ORDUSU GİBİ YAYILAN YIKIM

Simsiyah zifte bulanarak asfaltlanan yemyeşil çayırlarınn çevrelediği toprak yollar, betona boğulan ormanlar, sulak alanlar, sazlıklar, çirkin metal ve plastiğin işgal ettiği kasabalar, paslı demir yığınlarının, lime lime naylon çöplerinin yığın oluşturduğu dere yatakları, deşilmiş yollar, mazota, grese bulanmış ovalar…Başınızı nereye çevirseniz adeta uzaydan gelmiş ve yeryüzünü kurutmaya yemin etmiş bir işgal ordusunun askerleri gibi toprağı kazan, dağları yoke den, dereleri kazıyan, ormanları traşlayan, gölleri kurutup “dünyanın en çok göletini yapmakla” övünen bir ülkenin siyasileri…

SABAH AKŞAM EKRANLARDAN KALKINMA YALANI KUSUYORLAR

Dehşet verici bir yağma dürtüsüyle, toprağı, suyu ve yaşamın tüm zenginliğini yok etme üzerine kurgulanmış bir büyüme ve kalkınma yalanını yedi gün 24 saat ekranlardan ülkenin en kılcal damarlarına kadar kusan bir bulamacın tam ortasındayız…

Mutfağında soğan doğrayan yoksul bir kadının direnç kaynağı ve umudu annesinden öğrendiği, bez keseciklerin içinde hazine saklar gibi koruduğu tohumlarıydı…

Torosların en görkemli yapıları, masmavi göğün altında, heybetli dağların koynuna elmas taşları gibi yerleştirilen ahşap tahıl ambarlarıydı…

Anadolu’nun en sosyal mekanları, Edirne’den Ardahan’a binlerce dere kıyısında, ulu çınarların altında kurulmuş su değirmenleriydi…

Sımsıcak un kokusunun suyun buğusuna karışıp, vadilerde emekten ve umuttan yakılmış türkülere dönüştüğü Anadolu akşamlarının o kızıl alevi giderek söndü…

Değirmenler betonarme imparatorluğunun paletleri altında ezilip, barajların, göletlerin suyuna gömüldü…

ANADOLU’NUN SURETİNİ YIRTAN DOMBRALI MİNİBÜSLER

Bir ölüm sessizliği adımlıyor şimdi bir uçtan bir uca, buğdayın doğduğu toprakları. Üzerine “Evet” giydirilmiş, gülümseyen plastikten yüzlerin kapladığı minibüslerden yükselen ‘Dombra’nın tırnakları yırta yırta yara yapıyor Anadolu’nun binlerce yıllık suretini…

Yeryüzünün en köklü uygarlıklarını yaratan bir coğrafya, Hipokrates’i, Thales’i, Truvalı Hektor’u, Likyalı Sarpedon’u, Yunus’u, Hace Nasreddin’i, Kaygusuz Abdal’ı, Kazak Abdal’ı, Kızıldeli Sultan’ı koynunda emziren bu toprak adım adım zehirleniyor. Dadaloğlu’nun, Çakırcalı Efe’nin, Mustafa Kemal’in yüreğine isyan ve özgürlük duygusunu işleyen bu dağlar, hepimizin gözleri önünde kalıp kalıp kesilip gemilere yüklenerek Dubaili Şeyhlerin saraylarının zemininde ayaklarının altına seriliyor…

Anadolu’yu insanlığın beşiği yapan bütün değerler, bir yalan makinesinde birer birer öğütülerek “dünyanın en büyük 10 ekonomisi” olacağız saçmalığıyla freni patlamış bir kamyona doldurulup hızla uçuruma doğru sürükleniyor…

ANADOLU’NUN VEBALİ HEPİMİZİN ÜZERİNDE

Ey çarıklarında kızıl toprağın çamuru kurumuş isyankar Türkmenlerin torunları… Ey Asurlu tüccarların, İpek Yolu kervancılarının, Ahi Evran’ın, arasta pirlerinin öyküleriyle büyümüş Anadolu’nun öksüz esnafları… Ey özgürlükleri uğruna nice sultanlara boyun eğmeyip, “Ferman padişahınsa dağlar bizimdir!” diyen diyen Dadaloğlu’nun, bir fabrikada işe fit olup dağları terk eden çocukları…

Binlerce yıldır iki yakasını hiç teslim etmemiş Anadolu’nun ahı hepimizin boynunda şimdi…

Ayağınızın altındaki toprağın vebali hepimizin üzerinde şimdi…

Hitit’in yüce kralı Labama, Roma’nın tanrı imparatorları, Bizans’ın ‘erguvan rengi’ odalarda doğmuş ‘soylu’ prensesleri, Selçuklu’nun kendisine Allah’ın gölgesi diyen sultanları, Osmanlı’nın cihan padişahları geldi, gördü ve geçip gittiler…

Yalnızca taşlara kazınmış suretleri kaldı geride…

Kimi bir Toroslarda bir dağ köyünde dibek taşı, kimi Köyceğiz’de tavuk kümesi, kimi Kaş’ta keçi ağılı, kimi de Alacahöyük’te sarımsak bahçesi oldu.

TURNALARIN KANADIYLA TAŞINAN ÖZGÜRLÜK ATEŞİ

Ancak Anadolu toprağının ruhu tohumdan başağa, başaktan tohuma binlerce yıldır hep aktarıldı durdu. Toprağın ve suyun beslediği bu isyan duygusu, bu özgürlük ateşi, bir buğday başağında, bir incir çekirdeğinde, bir zeytin danesinde, bir üzüm salkımında mayalanıp turnaların kanadıyla taşındı durdu binlerce yıl…

Binlerce yıl teslim olmadı bu toprak. Gökyüzü ağladı, yeryüzü güldü. Toprağın üstünde semaha durduk, devran döndü, biz döndük…

Anadolu’nun inancı, kültürü, türküsü, ağıtı hep o bez torbaların içinde saklanan küçücük tohumların topraktan insana, insandan toprağa aktarılıp durmasıyla bugüne ulaştı…

İşte şimdi o tohumları sonsuza kadar elimizden almak istiyorlar!

Bereketli Hilal’de, Dicle’nin kıyısında, Çayönü’nde bir kadının eliyle toprağa ekilen tohum sayesinde  insanlığın yarattığı en büyük devrimin izlerini silmek, insanlığı sonsuza kadar şirketlerin kölesi yapmak istiyorlar.

Bizden canımızı değil, o büyük insanlık ruhumuzu, birbirimizle dayanışma kültürümüzü istiyorlar!

DÜNYANIN ORTASI DAMASCUS’A BOMBALAR YAĞARKEN

İşte yine dünyanın ortası Damaskus’a, Şam’a, o benzersiz ballı meyve bahçelerinin, humusun, zeytinin topraklarına bomba yağdırmaya başladı şirketlerin ordusu. Dünyanın en bereketli topraklarında bombalanmamış tek karış yer bırakmamaya ant içmiş gibi saldırıyorlar. İşte yeniden kardeşlerinin evine bomba yağdıranları alkışlıyorlar, Türkiye’nin utanç verici siyasileri!

Atalarının emaneti tohumlarla mendil kadar tarlasında kimseye muhtaç olmadan yaşayan Anadolu insanının bağımsızlık kaynağını sonsuza kadar elinden almak istiyorlar.

TOHUMLARIMIZI ÖNCE YASAKLAYIP ARDINDAN ÖKSÜZ BIRAKTILAR

2006 yılında ataların emaneti olan tohumların satışını “standartlara uymuyor” diye yasakladılar. Adım adım yabancı tohum tekellerinin güdümündeki kısır (hibrit) tohumlar Anadolu toprağına yayıldı. Ege Ovalarında başlayan yerli tohum direnişi, Toroslara yayıldı. Çifçiler, satışına yasak getirilen atalık tohumlarını birbiriyle takas ederek çoğaltmaya, kendi türlerini üretmeye devam etmeye çalıştı.

Ancak Tarım Bakanlığı yerel tohuma yasaklama getirmekle kalmadı, 2018 yılından itibaren yalnızca sertifikalı hibrit tohumla üretim yapan üreticilerin destekleneceğini açıkladı.

Tarımda adım adım oynanan büyük oyun, Anadolu toprağını ve binlerce yılda oluşan üretim kültürünü kırk yamalı bohçaya çevirmeyi amaçlıyor sanki.

Daha çok üretim ve daha çok kazanç bahanesiyle ürettikçe batan çiftçilerin kazancı, tohum, gübre ve tarım ilacı tekellerine aktarılırken bu büyük yangından geriye yalnızca zehirlenmiş topraklar, hastalanmış bir toplum ve en büyük dayanağı olan biyolojik zenginliği tükenmiş, şirketlerin ürettiği tohumlara muhtaç bir yığınlar topluluğu kalacak.

BAKANLIK YASAKLADIĞI YEREL TOHUM İÇİN ŞENLİK YAPTI

Bunca yakıcı tablonun ortasında, geçtiğimiz günlerde Tarım Bakanlığı eliyle İzmir Kemalpaşa’da ‘1. Yerel Tohum Buluşması’ adıyla bir etkinlik gerçekleştirildi.

Ege’de başlayan yerel tohum direnişine karşı bir alternatif gibi algılanan bakanlığın bu etkinliğine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın da katılması dikkat çekiciydi.

BAKAN ÇELİK: ‘BÜTÜN YEREL TOHUMLARI TOPLAYACAĞIZ’

Burada konuşan Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik, Yerel Tohumlar Buluşmasının önümüzdeki yıllarda devam edeceğini belirterek “Türkiye’de ne kadar yerel tohumumuz varsa bunların tümünü alacağız, toplayacağız bunları kimliklendireceğiz ve ticarete konu olmasını sağlayacağız. Toplandı, TİGEM’in bünyesine aldık bunları, gözden geçirildi, kimliklendirildi, sonra da yerel tohum olarak talep eden vatandaşlara güven içerisinde verilecek. O güzel lezzette, tatta, kokudaki salatalıklar, domatesler, meyveler, sebzeler tekrar gün yüzüne gelecek” ifadelerini kullandı.

Hemen her adımda popülizm sosunu bolca kullanan ama sorunun asıl kaynağı olan politikaların uygulanmasından asla geri adım atmayan hükümet yetkilileri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi Emine Erdoğan da bolca içinden toprak, tohum, insanlık ve adalet geçen cümle kurdu.

EMİNE ERDOĞAN: ‘TARIM EMPERYALİZMİNİN ÖNÜNE GEÇİLMELİ’

Emine Erdoğan’ın konuşmasının kısa bir bölümünü aktarmak gerekirse, özetle şöyle diyor:

“Genç nüfusun tarımdan uzaklaşması ata tohumu kültürünün aktarılması imkânını ortadan kaldırmıştır. Tüm dünyada tarımsal faaliyetler doğallıktan uzaklaşmakta hemen her şey sunileşmektedir. Tarımsal çeşitlilik her yerde kaybolmaktadır. Doğal ve temiz gıda arayışı had safhadadır. Gıda konusu ne yazık ki küresel kapitalizmin elinde bir silaha dönüşmüştür. Emperyalist güçler insanlığın en temel kaynaklarını tekellerine alarak diğer toplumları kendilerine bağımlı hale getirmektedir. Dünyada nüfusun çoğaldığını tarımsal verimliliğin ancak kimyasallarla mümkün hale geldiğini söylüyorlar. Oysa dünyada gıda kıtlığından çok gıdaya erişimde adaletsizlikler vardır. Tarım emperyalizminin önüne geçilmesi ve kendi kendine yeten tarım politikaları geliştirilmesi gerekiyor. Tohum konusu bu meselenin en hassas kısmıdır. Atalık tohum bize birçok açıdan avantaj sağlar. Farklı iklim yapılarına dayanıklıdır, değişen iklim şartlarına uyum yetenekleri fazladır. Lezzeti daha da üstündür. Organik tarım üretiminde daha da avantajlıdır. Milli Tarım Hareketi bu nedenle tam da buradan başlamalıdır.”

15 YILDIR TARIM POLİTİKALARINI UZAYLILAR MI BELİRLİYOR?

Erdoğan’ın konuşmasında kullandığı ifadeler, sanki 15 yıldır bu ülkenin tarım politikasını uzaylılar hazırlıyor ve silah zoruyla hükümete dayatıyor izlenimi uyandırıyor.

Bunun adı tam anlamıyla kurtla bir olup kuzuyu parçalayıp, sonra da oturup koyunlarla birlikte meleşerek kuzunun ardından yas tutmaktır.

Son 67 yıldır tarımda ‘milli’ olan ne varsa onu yok ederek dışa bağımlı hale getirme görevini kusursuz biçimde yerine getiren iktidarlar (istisna dönemler hariç), yeryüzünün en büyük gen ambarını kendi elleriyle parçalamıştır.

BU İKİYÜZLÜLÜĞE HEP BİRLİKTE ‘HAYIR’ DEMEZ İSEK GEÇMİŞ OLSUN

Tarım Bakanlığı’nın İzmir’deki ‘yerel tohum’ adıyla düzenlediği etkinliğin ardından, kimi AVM’lerin ‘yerli firmalarca üretilen’ ama yerel olmayan hibrit tohumlar dağıtarak ‘yerel tohum şenliği’ yapmaya başlamaları da dikkat çekiyor.

Gerçek anlamda atalık tohumlarını kullanarak üretim yapmayı sürdüren ve küresel tarım tekellerine karşı yerel direnişler başlatan çiftçiler yakında suçlu bulunurlarsa şaşırmayın.

Milli Tarım diye dillere dolanan ancak özde Anadolu’nun 12 bin yıllık tarım kültürünün elde kalan son izlerini de silmekten başka bir amacı olmadığı açıkça görülen bu ikiyüzlülüğe ve beraberinde gelecek olan büyük çöküşe hep birlikte ‘Hayır’ demez isek hepimize geçmiş olsun…

BAKANLIĞIN İZMİR’DEKİ ETKİNLİĞİNDEN FOTOĞRAFLAR:

14.jpg

16.jpg

15.jpg

12.jpg11.jpg

1-2 NİSAN’DA SAKARYA’DA BİR AVM’DE DÜZENLENEN YEREL TOHUM ŞENLİĞİNDEN:

agora avm tohum-takas-senligi.jpgagora-tohum-takas-senligi-9.jpgagora-tohum-takas-senligi-8.jpg

İzmir Avukat Noyan Özkan’ı unutmadı

Kente ve doğaya yönelik yağmacı saldırılara karşı yürütülen hukuk mücadelesinin öncüsü olan Avukat Noyan Özkan’ın adı, Karşıyaka’daki Yasa Parkı’nda yaşayacak…

Yusuf Yavuz

Çevre ve kent hukuku alanında Türkiye’nin öncü isimlerinden biri olan İzmir Barosu eski başkanlarından Avukat Noyan Özkan, yaşam alanlara yönelik saldırıların yoğunlaşmaya başladığı 1990’lı yıllarda bir çok yıkım projesine karşı açtığı davalarla tanınıyordu. 2013’te yaşamını yitiren Özkan’ı mücadele arkadaşları ve İzmirliler unutmadı. Hukukçu dostlarının çağrısının ardından İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından ‘Karşıyaka Yasa Parkı’nda yaptırılan Noyan Özkan Anıtı, bugün düzenlenen törenle açıldı. 1996 yılında otopark yapılmak istenen bu alanın bir kısmı verdiği hukuk mücadelesi sonucu İzmirliler’e yeşil alan olarak kazandıran Özkan’ın adı bundan böyle ‘Yasa Parkı’nda yaşayacak.

İzmir Barosu eski başkanlarından Avukat Noyan Özkan, çevre ve kent hukukunun yanısıra insan hakları konusunda Türkiye’nin öncü hukukçularından biriydi. Yaşam alanlarına yönelik yıkıcı projelere karşı verdiği hukuk mücadelesi ile çevre hukukunun gelişmesine katkıda bulunan Özkan, orman ve madencilikle ilgili bir çok yönetmeliğin iptali için de çaba gösterti.

İZMİRLİLER İÇİN KURTARDIĞI PARK’TA NOYAN ÖZKAN ANITI YAPILDI

6 Nisan 2013 tarihinde yaşamını yitiren Özkan, ölümünün 4. yıldönümünde İzmir’de düzenlenen anlamlı bir törenle anıldı. Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediye’since Karşıyaka Yasa Parkı’nda yaptırılan Noyan Özkan Anıtı da bu anlamlı günde açıldı. Anıtın açılış törenine, Özkan’ın yakınları ve hukukçu dostları katıldı.

noyan özkan anıtı törenle açıldı.jpg

KATLI OTOPARK’A ONAY VEREN İMAR PLANINI İPTAL ETTİRDİ

Karşıyaka İstasyon bölgesindeki alanda, 1996 yılında katlı otopark yapılmasına olanak sağlayan imar planına karşı dava açan Avukat Noyan Özkan’ı haklı bulan İzmir 2. İdare Mahkemesi, hukuka aykırı bulduğu planı iptal etmişti. Uzun süren yargı sürecinin ardından bir kısmı otopark olarak ayrılan alanın 4 bin 500 metrekarelik kısmı ise yeşil alan olarak İzmirlilerin hizmetine sunuldu. Yapılan düzenlemenin ardından Karşıyaka Yasa Parkı adı verilen alan, İzmirlilerin soluklandığı bir mekana dönüştü.

‘İZMİR’İN ÖZKAN’A VEFA BORCU VARDI’

Özkan'ın adı Yasa Parkında yapılan anıtta yaşayacak.jpg

İzmir’in Avukat Noyan Özkan’a vefa borcu olduğunu belirten Av. Ömer Turgut Erlat, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu başta olmak üzere anıtın yapımında emeği geçenlere teşekkürlerini iletti.

KAYMAKAMLIKTAN İSTİFA EDİP YAŞAMI SAVUNAN BİR HUKUKÇU OLDU

Avukat Ömer Turgut Erlat’ın verdiği bilgilere göre 1953 yılında Zonguldak’ta dünyaya gelen Noyan Özkan, 1977 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. İçişleri Bakanlığı’nda 1981 yılına kadar Maiyet Memurluğu yapan Özkan, Sivas-Koyulhisar, Trabzon-Yomra ve Zonguldak’ın Ulus ilçelerinde kaymakamlık yaptı. 1983 yılında Bakanlıktan istifa ederek İzmir’de avukatlık yapmaya başlayan Özkan, 2000-2002 yılları arasında İzmir Barosu Başkanlığı’nı yürüttü.

İzmir Çeşme otoyol inşaatında.jpg

TÜRKİYE’NİN İLK BÜYÜK ÇEVRE DAVALARINDA ONUN İMZASI VAR

Açtığı davalar ve eylemliliği ile Türkiye’de çevre hareketinin öncüsü olan Özkan, aynı zamanda İzmir Çevre Hareketi Avukatları Grubu’nun kurucusu oldu. İzmir’deki ‘Galleria Projesi’, ‘Kordon Dolgu Yolu’ ve ‘Kültürpark’ gibi kente yönelik projelerin yanı sıra Gökova, Yeniköy ve Kemerköy termik santralleri, Akkuyu Nükleer Santrali, Çeşme Yarımadası Koruma Statüleri ve Bergama’da altın madeni gibi Türkiye’nin ilk kent ve çevre hukuku davalarını hazırlayan yürüten Noyan Özkan, kimi zaman da bizzat davacı oldu.

noyan özkan2.jpg

HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNE ADANMIŞ BİR YAŞAM

Çevresel Etki Değerlendirme Yönetmeliği (ÇED), orman yönetmeliği ve maden yönetmelikleri gibi çevreyi ilgilendiren birçok düzenleyici işlemin yargı yolu ile hukuka uygunluğunun denetiminin sağlanmasına da öncülük eden Özkan, insan hakları ve hukukun üstünlüğü konularında aldığı tavırla tanındı.

DOĞA KORUMA REHBERİ’NİN YAZARI

Uluslararası Doğa Koruma Örgütü (IUCN) ve Uluslararası Barolar Kurumu (IBA) üyesi olan Özkan, Doğa Koruma Rehberi ve Türkiye’nin Taraf Olduğu Uluslararası Çevre Sözleşmeleri, (Av. Uğur Kalelioğlu ile birlikte) kitaplarının da yazarı. Çevre ve insan hakları konularında çok sayıda rapor ve makalesi bulunan Özkan, ‘Kent ve Çevre’ adlı radyo programının yanında Milliyet Gazetesi’nin Ege ekinde aynı adla köşe yazıları yazıyordu. 6 Nisan 2013 tarihinde Urla’da yaşamını yitiren Avukat Noyan Özkan’ın çalışmalarından oluşan arşivinin önemli bölümü, dostlarının emeği ile bir web sitesinde bir araya getirildi: (http://www.noyanozkan.com/)

Noyan özkan arkadaşları ile.jpg

noyan özkan ders-calisiyor.jpg

noyan özkan4.jpg

(Fotoğraflar: http://www.noyanozkan.com)

 

AKP’li Meclis Üyesi ağaç katliamına isyan etti!

Isparta’daki anıtsal kestane ağaçlarının katledilmesine isyan eden AKP’li İl Genel Meclisi Üyesi Fevzi Özdemir, “Allah’tan korkun bu kestanelere kıyılır mı?” sözleriyle isyan etti…

Yusuf Yavuz

Isparta kent merkezinde, Yenice Mahallesi’nde bulunan anıtsal nitelikteki kestane ağaçlarının kesilmesine tepki gösteren AKP’li İl Genel Meclisi Üyesi Fevzi Özdemir, “Isparta’da ev, ahır yapacak başka yer kalmadı da bu kestanelere mi göz diktiniz? Yazıklar olsun!” sözleriyle isyan etti. 300 ila 400 yaşlarında olduğu sanılan özer arazideki kestane ağacı katliamıyla ilgili kurumlara şikayet başvurusunda bulunan Özdemir, “Yetkililer geldiler, gördüler. Vatandaşın kendi arazisi içerisinde olan bu ağaçlar, Tarım İl Müdürlüğü’nden izin alınarak kesilebiliyormuş. İzinsiz kesene verilen ceza 170 TL imiş. Hepsi bu” sözleriyle tepkisini dile getirirdi. Kestane ağacı kıyımını görüntüleyen Özdemir, bölgenin acilen koruma altına alınması çağrısında bulundu.

300 YILLIK AĞACIN KATLEDİLMESİNE 170 LİRA PARA CEZASI

Isparta kent merkezinde, Yenice ve Dere mahallelerinde bulunan kestane bahçelerinde yaşanan ağaç katliamı AKP’li İl Genel Meclisi Üyesi Fevzi Özdemir’i isyan ettirdi. Yaklaşık 300 yaşını aşan çok sayıda kestane ağacını barındıran bölgedeki kıyımı görüntüleyen Özdemir, konuyla ilgili kurumlara şikâyette bulundu. Ağaç kıyımıyla ilgili şikâyeti üzerine olay yerine gelen yetkililerin tutanak tutarak 170 TL idari para cezası uyguladığını dile getiren Özdemir, “Yetkililer geldiler, gördüler. Vatandaşın kendi arazisi içerisinde olan bu ağaçlar, Tarım İl Müdürlüğü’nden izin alınarak kesilebiliyormuş. İzinsiz kesene verilen ceza 170 TL imiş. Hepsi bu” dedi.

ÖZDEMİR2.jpg

Gövde çapları insan boyunu aşan anıtsal nitelikteki kestane ağaçlarının katledilmesini görüntüleyen Özdemir, çektiği videoyu sosyal medya hesabında paylaştı.

‘300 YILLIK KESTANE AĞACI MEZAR GİBİ YATIYOR, YAZIKLAR OLSUN’

Katliamın fotoğrafını çekiyoruz” diyen Özdemir, soluk soluğa tanık olduğu manzarayı şöyle anlattı: “Bu ağaç en az 300 yıllık bir kestane ağacı. Mezar gibi yatıyor. Bu ağaç hangi amaçla kesilir. Bu ağacı kesenler hiç mi hesap yapmaz. Böyle değerli bir kestane ağacı kesilebilir mi? Baktıkça adamın içi acıyor. O kadar büyük ki bunu tır filan getirmeleri, büyük vinçlerle çekmeleri lazım. Demek ki bu bölgede insanlar inşaatçılığa başlayacak. Eğer inşaat yapacağız diye bu dilberim kestanelere kıyılıyorsa yazıklar olsun.

AKP'Lİ ISPARTA İL GENEL MECLİSİ ÜYESİ FEVZİ ÖZDEMİR KESTANE AĞACI KIYIMINA İSYAN ETTİ.jpg

‘EV VE AHIR YAPACAK BAŞKA YER Mİ KALMADI?’

Bu bölgede o kadar çok kestane ağacı var ki. Bir ev için bir baraka için bir ahır için bu ağaçlara kıyanlar, inşallah size de kıyarlar diyorum. Isparta’da ev, ahır yapacak başka yer kalmadı da bu kestanelere mi göz diktiniz? Yazıklar olsun diyorum. Bu kestane ağaçları bizim dedelerimizden kalan bir hatıra. Evde dedelerinin resmini saklayamayan insanlar 300-400 yıllık bu kestane ağaçlarını nasıl kesersiniz? Buradan bütün yetkililere, buraya ev izni verecek yetkili belediyeye de sesleniyorum; inanın bu vebalin altından kalkamazsınız.

2.jpg

‘ALLAH’TAN KORKUN YAHU, BU KESTANELERE KIYILIR MI?

Bizim çocukluğumuz burada geçti. Çok ergen toplamaya geldik. Buralarda biz çok oynadık. Bu vadiler bizim rekreasyon alanlarımız, Isparta’mızın geleceği. Torunlarımıza bırakabileceğimiz bu bitki örtüsü, bu tabiat bizim atalarımızdan kalan 300-400 yıllık yadigâr, gerçekten paha biçilmez yerler. Her yere ev yapacaksınız da ne olacak? Her yere ev dikerek para kazanacaksınız da ne olacak yahu? Allah’tan korkun bu kestanelere kıyılır mı yahu. Vampir gibi iki kilo et yemek için buralara ev yapılmaz.

11.jpg

‘BU BÖLGEDEKİ AĞAÇLAR DERHAL KORUNMALI’

Bu bölgedeki ağaçlar derhal korunmalı. Bu bölgeye kesinlikle ev yapılmamalı. Ev yapacak yerlerin köküne kıran girdi ve insanlar artık buralara saldırmaya başladı. Birileri para kazanacak, birileri de dedelerinden kalan arsaları daha güzel değerlendirmek yerine, oh ne ala verecek ev sahibi olacak. Böyle bir şey yok! Ben bütün yetkililerin burada hemen önlem almasını istiyorum. Buradakilerin hepsi kestane ağacı. Bunlar da demek ki kurbanlık koyun gibi kesilecek, şuralarda oturulacak ev uğruna.”

6.jpg

Isparta kent merkezinde iki ayrı bölgede kestane toplulukları bulunuyor. Mesire yeri olarak kullanılan Ayazmana ile Dere ve Yenice mahallelerindeki kestane ağaçlarının büyük çoğunluğu anıtsal nitelikte olduğu belirtildi.

10.jpg

ROMA DÖNEMİNDEN BUGÜNE KALAN KESTANE AĞAÇLARI VAR

Konuyla ilgili sorularımızı yanıtlayan Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ)Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Botanik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Özçelik, Yenice ve Dere mahallelerinde bulunan kestane ağaçlarının anıtsal nitelikte olanlarının yaşlarının 350’nin üzerinde olabileceğini tahmin ettiklerini belirtti. Kent merkezindeki Ayazmana mesireliğinde bulunan kestane ağaçlarının Romalılar döneminden bugüne varlığını sürdürdüğünü dile getiren Özçelik, “Buradaki kestane ağaçlarının büyük kısmı anıtsal nitelikte. İçlerinde 1500 yaşında olanları var. Bu ağaçların mutlaka korunması gerekir” diye konuştu.

Video-AKP’li Meclis Üyesi Özdemir Ağaç Katliamına böyle tepki gösterdi: https://www.youtube.com/watch?v=Xmw4iff0jJY&feature=share  

Türkiye’nin tanıtım yüzünü demir ve betona boğdular!

Antalya’nın Kaş ilçesinde bulunan dünyaca ünlü Kaputaş Plajı’nda AKP’li belediyeden skandal uygulama…

Yusuf Yavuz

Türkiye’nin en güzel plajlarından biri olarak anılan ve yurt dışı tanıtımlarında kullanılan dünyaca ünlü Kaputaş Plajı’na AKP’li belediye tarafından ikinci darbe geldi. Antalya’nın Kaş ilçesinde bulunan doğal sit alanı statüsündeki Kaputaş Plajı’na 2015 yılında iş makinelerini sokarak kafeterya, tuvalet ve soyunma kabinleri inşa eden Kaş Belediyesinin bu uygulaması yargıya taşınmıştı. Ancak kıyı yağmasının bir türlü durmak bilmediği Kaş’ta belediye Kaputaş’a bir kez daha iş makinesi götürdü ve bu kez de kafeteryanın bulunduğu alana demirden bir geçit inşa etmeye başladı. Kaş Belediyesi’nin uygulamasının açıkça suç olduğunu söyleyen Av. Tuncay Koç, “Ancak daha önceki ihbarımıza rağmen Antalya Tabiat varlıkalarını  koruma kurulu da harekete geçmemiştir. Kaş belediye başkanlığı açıkça suç ve suçlar işlemektedir” dedi.

Antalya’nın Kaş ilçesinde bulunan Kaputaş Plajı, turkuvaz rengi ve altın sarısı kumlarıyla Türkiye’nin en iyi plajlarının başında geliyor. Aynı adla anılan bir kanyonun denizle buluştuğu alanda yer alan plaj, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanan yurt dışı tanıtımlarında sıklıkla kullanılan doğal güzelliklerimizden biri.

Türkiye'nin en iyi plajlarının başında gelen Kaputaş doğal haliyle büyüleyiciydi.jpg

TURİZM BÜYÜK KRİZDEYKEN KAPUTAŞ’A AKIL ALMAZ UYGULAMA

Ancak 1. derece doğal sit alanı olarak koruma altına alınan ve yıllardır çivi bile çakılmasına izin verilmeyen Kaputaş Plajı, AKP’li Kaş Belediyesi tarafından adeta beton ve demir yığınına boğuldu. Türk turizminin büyük bir kriz yaşadığı sezon öncesinde yapılan uygulama görenleri şaşırttı.

kaputaş köprü 2.jpg

BÜYÜLEYİCİ GÜZELLİK FOTOĞRAFLARDA KALDI

İlk kez Mayıs 2015’de derin bir uçurumdan merdivenle inilebilen Kaputaş Plajı’na iş makinesi ve jeneratör indirerek burada bir kafeterya, tuvalet ve soyunma kabinleri inşa eden Kaş Belediyesi, buradaki tesisi işletmeye başladı. Daha önce deniz ve kumsalının rengiyle ziyaretçilerin fotoğraf karelerine yansıyan Kaputaş’ın büyüleyici güzelliği, bu kez ünlü bir dondurma markasının rengarenk şemsiyeleri ve plastik şezlongların arasında adeta kayboldu.

kaputaş köprü.jpg

UZMANLAR ‘KAPUTAŞ’A ONARIM PLANI YAPILMALI’ DEDİ

Kaşlı STK’ların yargıya taşıdığı belediyenin uygulamasındaki yasal izni uygun bulan ancak uygulamada iznin dışına çıkılarak dünyaca ünlü plajın dokusunun bozulduğunu belirleyen davanın bilirkişi heyeti, Kaputaş için peyzaj onarım projesi hazırlayarak alanın iyileştirilemesi gerektiğini belirledi.

BELEDİYE BU KEZ DE DEMİRDEN KÖPRÜ YAPIYOR

Ancak yerle kamuoyu Kaputaş’taki tahribatın iyileştirilmesini beklerken, Kaş Belediyesi’nin bir kez daha iş makineleriyle ünlü plajda inşaata koyulması görenleri şaşkına çevirdi. Kaputaş’a inen merdivenlerin bulunduğu alan ile kafeterya arasında demirden bir geçit inşa etmeye başlayan belediyenin bu uygulaması büyük tepkiye neden oldu.Plajdaki kafeterya ünitesi ile merdiven arasına yapılan demir köprü.jpg

AV. TUNCAY KOÇ: ‘BELEDİYE ELİYLE YASA DIŞI MÜDAHALE’

Kaputaş davasının avukatı Tuncay Koç, sit alanı olan plajda Koruma Kurulu kararı olmadan herhangi bir müdahalede bulunulamayacağına dikkat çekerek, “Antalya Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu, burada yalnızca 2 adet wc ve 6 m2 bir büfe için izin vermiştir. Ancak gördüğümüz ise başka bir projedir ve kısmen beton döküldüğü görülmektedir. Bu, verilen izinlere tamamen aykırıdır. Dün valilik yine Kaş’ta yasal iznin dışına çıkılarak yapılan İnceboğaz mesire yerinin açılışını yapmıştı. Kaputaj plajının Kaş Belediyesi eliyle yine yasa dışı olarak bu şekilde müdahaleye uğramasına, mevzuatımız izin vermemektedir” diye konuştu.

‘KORUMA KURULU HAREKETE GEÇMEDİ, YAPILAN AÇIKÇA SUÇTUR’

Yapılan açıkça suçtur” diyen avukat Tuncay Koç,  “Ancak daha önceki ihbarımıza rağmen Antalya Tabiat Varlıklarını  Koruma Kurulu da harekete geçmemiştir. Kaş Belediye başkanlığı açıkça suç ve suçlar işlemektedir. Bunlar görülmeden açılışa gidilmesi ise biz Antalya halkı için ve hukukçular gününde bir hukukçu için üzücüdür. Yine de kamuoyunun bunları bilmesi gerekmektedir” ifadelerini kullandı.

İŞTE ADIM ADIM KAPUTAŞ PLAJININ DÜNÜ VE BUGÜNÜ:

kaputaş önce.jpgyapıloaşmadan önce kaputaş plajı.jpg

2015 sezonu öncesi belediye tarafından yapılan tahribat.jpg

kaputaş plajına kafeterya ve restoran hizmeti evren bir yapı inşa edildi.jpg

Kaş Belediyesi tanıtımda yer alan ünlü plajı bu hale getirdi.JPG

kaputaş yapılaşma.JPGKaş Belediyesi tarafından işletilen plajdaki tesislere yapılan köprü.jpgPlajdaki kafeterya ünitesi ile merdiven arasına yapılan demir köprü.jpgKaş Belediyesi Kaputaş Plajı'na köprü yapmak için yine iş makinesini devreye soktu.jpg

AKP’li belediye yasal olmayan projeyi valiye açtırdı!

Antalya’nın Kaş ilçesinde AKP’li belediye tarafından mesire yeri izniyle sit alanını tahrip ederek inşa edilen sosyal tesis, devletin valisine açtırıldı…

Yusuf Yavuz

Antalya’nın Kaş ilçesinde AKP’li Belediye tarafından 3. derece doğal sit alanında ‘Mesire Yeri’ izniyle yapılan sosyal tesisler Antalya Valisi Münir Karaloğlu ve Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel’in de katıldığı toplu açılış töreniyle hizmete açıldı. Çukurbağ Yarımadası’nda bulunan İnceboğaz Mevkii’nde Kaş Belediyesi tarafından inşa edilen mesire yerinde onaylı projenin dışına çıkılarak kıyı alanı tahrip edilmişti. Kaşlı STK’ların yargıya taşıdığı mesire yerinin sosya tesise dönüşerek devlet eliyle açılmasını eleştiren davanın avukatı Tuncay Koç, “İnceboğaz Mesire yeri, hali hazırda yasal olmayan bir projedir. Böyle bir doğa talanına karşı devlet erkanının açılışa gitmesi,Kaş Belediye’sinin kendisinin arkasına devleti almış olduğu izlenimini vererek yaptığı usulsüz işleri engelleme çabasıdır” dedi.

16 NİSAN ÖNCESİ KAŞ’TA TOPLU AÇILIŞ TÖRENİ DÜZENLENDİ

ANTALYA VALİSİ MÜNİR KARALOĞLU.jpg

AKP’li Kaş Belediyesi tarafından 3. Derece Doğal Sit Alanı statüsündeki İnceboğaz Mevkii’nde ‘mesire yeri’ olarak projelendirilen, ancak projenin dışına çıkıldığı bilirkişi raporuyla da tespit edilen sosyal tesisler, bugün düzenlenen toplu açılış töreniyle hizmete açıldı. Kaş’ta düzenlenen toplu açılış törenine, Antalya Valisi Münir Karaloğlu, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel, AKP Antalya İl Başkanı Rıza Sümer, Kaş Belediye Başkanı Halil Kocaer ve vatandaşlar

AKP'Lİ KAŞ BELEDİYE BAŞKANI HALİL KOCAER.jpgkatıldı.

VALİ KARALOĞLU: ‘KAŞ ESKİSİNDEN DAHA İYİ OLACAK’

Törende, Kaş Meydan Düzenlemesi Projesi ile İnceboğaz Mesire Yerinin açılışı gerçekleştirilirken, ilçeye yeni yapılacak otogarın da temeli atıldı. Açılış töreninde konuşan Antalya Valisi Münir Karaloğlu, Kaş’ın yapılan yatırımlarla eskisinden çok daha iyi olacağını belirterek, “Kaş’ın en büyük problemi ulaşımdı. Antalya’ya uzaktı. Ulaşımda büyük yol aldık, Finike-Demre- Kaş-Kalkan yolu için yüksek planlama kararı alınmak üzere. İnşallah bu sene projeleri tamamlanacak ve ihalesi yapılacak. Kaş’ın doğasını tarihi dokusunu ve sakin şehir olma özelliğini kaybetmesini istemiyoruz. Kaş’ta turizm olsun ama pansiyon, karavan turizmi şeklinde olsun” dedi.

AÇILIŞ TÖRENİ.jpg

 TÜREL: ‘2023’TE AVRUPA’NIN ÜÇÜNCÜ BÜYÜK ÜLKESİ OLACAĞIZ’

Törende konuşan Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel ise Gazipaşa’dan Kaş’a uzanan yatırımlar hakkında bilgiler verdi. Vatandaşlardan 16 Nisan’daki referandumda evet oyu vermelerini isteyen Türel, Çünkü bizim hedeflerimiz var. Biz inşallah 2023’te çok büyük hedeflere ulaşmak için uğraşıyoruz. Hani bazıları diyor ya Cumhuriyet gidiyor diye. Gidiyor ama ah bir farkına varsalar. Cumhuriyet 2023’te 100. Yılında dünyanın 10’ncu büyük ülkesi Avrupa’nın üçüncü büyük ülkesi olacak. 16 Nisan bir siyasi mesele değil, parti meselesi değil, bu milletin daha güçlü kalkınması ile ilgili bir meseledir. Öyleyse mesele memleket kararımız evet” ifadelerini kullandı.

O MESİRE YERİ USULSÜZ YAPILDIĞI İÇİN MAHKEMELİK OLMUŞTU

inceboğazdaki uygulama unaylı projeye uygun yapılmadı.jpg

AKP’li Kaş Belediyesi’nin doğal sit alanı olan kıyıyı tahrip ederek inşa ettiği sosyal tesislerin açılışının devletin valisine yaptırılması ise tepkilere neden oldu. Usulsüz uygulama yapıldığı gerekçesiyle Kaşlı STK’ların 2015 yılında yargıya taşıdığı mesire yeri projesiyle ilgili Antalya İdare Mahkemesi’nce atanan bilirkişi heyeti, uygulamadaki hataları mahkemeye sunulan rapora da yansıtmıştı.

inceboğaz3.jpg

6 METRELİK BÜFE İZNİYLE BELEDİYEYE RESTORAN YAPILDI

Orman ve Su İşleri Bakanlığı’ndan kiralanarak mesire yeri izniyle inşa edilen alanın açılışı için davetiye bastıran AKP’li Kaş Belediye Başkanı Halil Kocaer’in, açılışı yapılan projeyi ‘Sosyal Tesis’ olarak nitelendirmesi dikkat çekti. Onaylı projesinde yalnızca 6 metrekarelik büfe yapımına izin verilen mesire yerinde, onlarca metrekarelik restoran ve kafe hizmeti verecek üniteyle çocuk parkı, otopark ve kilit taşlı araç yolu bulunuyor.

inceboğaz4.jpg

AV. TUNCAY KOÇ: ‘AÇILIŞI YAPILAN PROJE YASAL DEĞİLDİRAVUKAT TUNCAY KOÇ.jpg

(Av. Tuncay Koç)

İnceboğaz davasının avukatı Tuncay Koç, açılışı yapılan mesire yerinin hali hazırda yasal olmayan bir proje olduğunu belirterek, “Antalya Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’nunu veridği iznin dışına çıkılarak yapılmıştır. Verilen izinde alanın ‘doğal bitki örtüsü ve topoğrafyanın tahrip edilememesi’ istendiği halde, hem kıyı kırılarak ince taş dökülmüş, hem de plaja inen yollar yapılarak doğal bitki örtüsü tamamen kazınmıştır. Açtığımız davada bilirkişi raporu dahi plandaki yolun doğal taşla kaplı yaya yolu olmasına rağmen kilitli parke taşıyla araç yolu haline getirildiği doğal kıyının tahrip edildiği, büfenin üst kısmına değil, kıyı kanununa aykırı bir şekilde kıyı tarafına yaptırıldığı raporla sabittir. Böyle bir doğa talanına karşı devlet erkanının açılışa gitmesi, Kaş Belediyesinin kendisinin arkasına devleti almış olduğu izlenimini vererek yaptığı usulsüz işleri engelleme çabasıdır” diye konuştu.

incb.jpg

KAŞ TURİZM VE TANITMA DERNEĞİ BAŞKANI OZAN: ‘HALKIN KIYILARI ELDEN GİDİYOR’

Kaş Turizm ve Tanıtma Derneği Başkanı Munise Ozan ise mesire yeri olarak planlanan ve halkın ücretsiz kullanacağı alanın mesire yeri olmaktan çok bir işletmeye dönüştürüldüğüne dikkat çekerek, “Kaş’ta kıyılar ve doğal doku tahrip edilerek yapılan bu uygulamalarla halkın ücretsiz olarak yararlanabileceği kıyılarımız ne yazık ki paralı birer işletmeye dönüşmeye başladı. Halka ait olan kıyılar birer birer elden gidiyor.  Korkumuz, bugün belediye tarafından işletilen bu alanların yakın gelecekte özel girişimcilere kiralanmasıdır” dedi.

inceboğaz.jpg

bilirkişi sonuç1.png

 

bilirkşi sonuç bölümü.png

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Köprüçay’da ruhsat skandalı!

Milli Park sınırında mermer ocağı açmak için yok sayılan jeolojik ve biyolojik varlıkları yöre halkı belgeledi…

Yusuf Yavuz

Isparta’nın Sütçüler ilçesi Yukarı Köprüçay Havzası’nda bulunan Çukurca köyünde özel bir şirkete verilen mermer ocağı ruhsatının kapsadığı alanın jeolojik açıdan korunması gereken özelliklere sahip olduğu ortaya çıktı. Antalya’nın Manavgat ilçesindeki Köprülü Kanyon Milli Parkı’nın tampon bölgesinde bulunan Çukurca ve çevresinde geçmişte bilimsel çalışmalar yürüten ekipte yer alan Hidrojeolog Doç. Dr. Can Denizman, bölgenin doğal kaya oluşumları olan konglomeraların jeolojik olarak önemine işaret ederek, “Hem jeolojik önemi, hem de doğal güzellikleri açısından bölgenin kesinlikle korunması gerektiğini düşünüyorum” diye konuştu.

Antalya ile Isparta’nın sınırını oluşturan bölgede, Köprüçay’ın kıyısında verilen mermer ocağı ruhsatının kapsadığı alan 100 hektar (1000 dönüm). Ancak Numan Tekkanat adında bir girişimci tarafından açılmak istenen mermer ocağı, Köprülü Kanyon Milli Parkı’nın tampon bölgesinde yer alıyor. Ruhsat sahsının güneyde kalan sınırı milli parka yalnızca 1.200 metre mesafede bulunurken bölge aynı zamanda Türkiye’nin en uzun mesafeli kültür rotalarından biri olan St. Paul Yolu’nun güzergahında yer alıyor.

milli park sınırı.jpg

ÇUKURCA KÖYLÜLERİ VALİLİĞE BAŞVURDU

Geçtiğimiz yıl bölgedeki baraj inşaatından suya karışan çimentolu harç atıkları nedeniyle günlerce toplu balık ölümlerinin yaşandığı Köprüçay da mermer ocağının tehdidi altında. Küçük ölçekli aile çiftçiliği ile geçimlerini sağlayan Çukurca köylüleri ise mermer ocağının yaşam alanlarına zarar vereceği gerekçesiyle imza toplayarak Sütçüler Kaymakamlığı ve Isparta Valiliği başta olmak üzere ilgili kurumlara ilettiler.

MERMER OCAĞI AÇILMAK İSTENEN BÖLGE JEOPARK NİTELİĞİNDE

13.jpg

Biyolojik zenginliği ve konglomera kaylıklarının oluşturduğu jeolojik yapısıyla ‘jeopark’ olarak korunması gereken Çukurca çevresi, vadinin güneyindeki Köprülü Kanyon Milli Parkı sınırlarında bulunan Selge antik kenti çevresindeki ‘Adamkayalar’ olarak anılan kaya oluşumlarını barındırıyor.

HİDROJEOLOG DOÇ. DR. CAN DENİZMAN: ‘BÖLGE KESİNLİKLE KORUNMALI’

Bölgedeki jeolojik yapı hakkında geçmşişte bilimsel çalışmalar yürüten ekipte yer alan Hidrojeolog Doç. Dr. Can Denizman, bölgedeki kaya oluşumlarının çakıl ve daha büyük taneli çökellerin doğal bir çimento malzemesi ile tutunması sonucu oluşan konglomera olduğuna işaret ederek “Yıllar önce o arzide mağara inceleme çalışmalrı yapmıştık. Normalde mağaralar, kireçtaşı gibi çözünebilir taşlardan oluşurlar. Konglomeralarda ise pek rastlanmazlar. Ancak bu bölgedeki konglomeraların doğal çimentosu çözünebilir bir mineral olan kalsit olduğu için, burada ‘konglomera karstı’ gelişmiş. Sadece bu nedenle bile jeolojik olark çok ilginç bir yerdir. Hem jeolojik önemi, hem de doğal güzellikleri açısından bölgenin kesinlikle korunması gerektiğini düşünüyorum” diye konuştu.

Çukurca kültür rotalarının önemli güzergahlarından birinde yer alıyor.JPG

ÇED RAPORUNA GÖRE BÖLGEDE JEOLOJİK ALAN VE SU KAYNAĞI YOKMUŞ

Mermer ocağı için hazırlanan ÇED Başvuru Dosyası’nda bölgede bilimsel açıdan önem arzeden jeolojik ve biyolojik çeşitlilik alanları bulunmadığı, ayrıca milli park, su kaynağı ve sürekli akış gösteren dere yatağı bulunmadığının belirtilmesi ise tepki çekti.

çed 3.png

‘BU RAPORA GÖZÜ KAPALI OLUR VERMEK TAM BİR SKANDALDIR’

Konuyla ilgili açıklama yapan Yukarı Köprüçay Havzası Koruma Platformu, söz konusu ÇED Başvuru Dosyasını hazırlayan Isparta merkezli ‘Denizler Çevre Madencilik Mü. Müş. Ve İnşaat San. Tic. Ltd Şti’ adlı firmanın yeterlilik lisansının iptal edilmesi gerektiğini savundu. ÇED dosyasının bilimsellikten ve yatırım ahlakından uzak hazırlandığını savunan Platform açıklamasında, “Bu ÇED dosyasını hazırlayan kuruluş kadar, ruhsat sahasında bulunan değerlerin korunması için görevlerini yapması gereken ilgili kamu kuruluşlarının adeta gözleri kapalı biçimde ‘olur’ vermeleri de gerçek bir skandaldır” ifadelerine yer verildi.

çed2.png

YÖRE HALKI YOK SAYILAN BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİĞİ BELGELEDİ

Mermer ocağı için hazırlanan ve ilgili bütün kurumlarca da uygun bulunarak onaylanan ÇED dosyasında bölgede bulunmadığı varsayılan nadir ve endemik türleri fotoğraflayarak kayıt altına alan yöre köylülerinden Adem Çevikbaş, “Mermer ocağı ruhsatı verilen Çukurca köyü ile yakınındaki Kesme köyü hattında geçtiğimiz baharda çektiğim fotoğraflarda, yörenin biyolojik zenginliği açıkça belgeleniyor. Ben bu konunun uzmanı değilim ama uzmanı olanların çiçeklenme zamanında bölgeye gelip inceleme yapmalarını istiyorum” dedi.

ADEM ÇEVİKBAŞ.jpg

‘BURADA YILLARDIR GÖZLERDEN UZAK TAHRİBATLAR SÜRÜYOR’

Yukarı Köprüçay Havzası’nın bir çok noktasında ardı ardına mermer ocakları için ruhsatlar verildiğine işaret eden Çevikbaş, “Bu mermer ocakları dağlarımızı yok ediyor. Bölgeye bir yararı da yok. Yeni başlayan ve kendi imkanlarıyla gelişme aşamasında olan ekoturizm bundan büyük zarar görüyor. Bölgede ayrıca üzerinde yeterince araştırma yapılmamış antik yerleşimler var. Buralarda da yıllardır gözlerden uzak tahribatlar sürüyor. Bu konuda kapsamlı bir araştırma yapılmadan ve bölgenin arkeolojik, biyolojik ve jeolojik değerleriyle ilgili veriler ortaya çıkarılmadan bu tür girişimlere izin verilmemeli diye düşünüyorum.”

mermer ocağı izni verilen bölge orkide türleri için yaşam alanı.jpg

ARALARINDA ENDEMİK TÜRLER VE ORKİDELER DE VAR

Kendisinin de mermer ocağı ruhsatı verilen Çukurca köyüne komşu Kesme köyünden olduğunu belirten Çevikbaş, her yıl düzenli olarak bölgenin bitki ve hayvan varlığı ile kültür mirasına ilişkin değerlerini fotoğraflayarak arşivlediğini de sözlerine ekledi. Mermer ocağı açılmak istenen arazide çektiği, aralarında endemik türlerin de bulunduğu fotoğrafları bizimle paylaşan Çevikbaş’ın objektifine takılanlar arasında konglomera kayalıklarında yaşam alanı bulan yöreye endemik bir tür kantaron olan ‘binbirdelikotu’ (Hypericum ternatum) dikkat çekerken, çok sayıda orkide türü ile satışı yasaklanan yabani sıklamen, muscarim (sümbül) gibi türler bulunuyor.

binbirdelikotu kayalıklarda yetişiyor.jpg

1.jpg

15.jpg

16.jpg

sıklamen.jpg

muscarim (misk sümbülü).jpg

7.jpg

Köprüçay, mermer ocağı ruhsat sahasının etkileme alanında kalıyor.JPG

1.1.jpg

Fotoğraflar: Adem Çevikbaş- Dr. Ümit Kuru

 

Bu belgeselde direniş Var!

“Bu ülkede direnişler sürdüğü sürece benim yolculuğum da devam edecek…”

Yusuf Yavuz

Türkiye’nin dört bir yanında süren vahşi yıkımlara tanıklık etmek ve bu yıkıma karşı direnen insanlara destek olmak amacıyla 9 Temmuz 2016 tarihinde İstanbul’dan yola çıkan ‘Yaşam ve Dayanışma Yolcuları’nın 10 günlük protesto yolculuğu ‘Var’ adıyla belgesel oldu. Büyük Anadolu Yürüyüşü, Dönüşüm ve Validebağ direnişinin anlatıldığı Hayat Var gibi belgesellere imza atan Hatan Tosun’un yönetmenliğini üstlendiği belgesel, Mersin, Antalya, Muğla, Manisa ve İzmir’deki yıkıcı projelerin bulunduğu yörelerdeki direnişleri ele alıyor. Belgesel ekibi ve Yaşam ve Dayanışma Yolcularına yönelik çeşitli engelleme ve saldırıların görüntülerinin da yer aldığı belgeselin gala gösterimi 7 Nisan Cuma akşamı saat 19:00’da İstanbul Beyoğlu Avrupa Han Aynalı Geçit Salonunda gerçekleştirilecek.

Türkiye’nin ağır siyasi gündeminin arasında kaybolup giden yaşam alanlarına yönelik saldırılar, yerelde yaşadığı kentleri ve kasabaları, dağları, dereleri ve el değmemiş koyları, zeytinlikleri, yaylaları koruma mücadelesi veren bir avuç insanın olağanüstü mücadelesine rağmen yeterince tartışılamıyor.

YAŞAM VE DAYANIŞMA YOLCULARININ EYLEMLERİ BELGESEL OLDU

Geçtiğimiz yıl 9 Temmuz’da İstanbul’dan yola çıkan ve kendilerine ‘Yaşam ve Dayanışma Yolcuları’ adını veren bir grup aktivist, Güney ve Batı Anadolu’daki yıkımların izini sürdü. 11 Temmuz’da Mersin’de Akkuyu Nükleer Santrali’ne karşı protesto eylemiyle yolculupğu başlatan grup, Antalya’nın Manavgat ilçesine bağlı Değirmenözü köyü ile Kumluca ilçesindeki Alakır Vadisi’nde HES yıkımına karşı koyan direnişçilerle buluşup protesto eylemi gerçekleştirdiler.

Mersin Akkuyu.jpg

‘ÇEKME LAN’ DİYE SALDIRAN HES ÇALIŞANINI SAKİNLEŞTİRDİLER

Değirmenözü’nde inşa edilen Kasımlar Barajı ve HES projesinin şantiyesinin bulunduğu alandaki tahribatı görmek ve basın açıklaması yapmak isteyen grubu şantiye çalışanları engel olmak istedi. Bu sırada HES bir HES çalışanı ‘Çekme lan’ diye bağırarak görüntü almaya çalışan belgesel ekibi ile Yaşam ve Dayanışma Yolcularına saldırdı. Saldırgan HES çalışanını güçlükle sakinleştirdikten sonra basın açıklaması yapan ve bölgeden ayrılan grup Kumluca’ya doğru yola devam etti.

12.png

ALAKIR’DAKİ YAŞAM VE DİRENİTEN ETKİLENDİLER

Kumluca Alakır Vadisi’ne yerleşen Birhan Erkutlu ve Tuğba Alakır çiftinin yaşam biçimi ve mücadelesinden derinden etkilendiklerini anlatan Yaşam ve Dayanışma Yolcuları, Kaş’ta hız kesmeden süren kıyı talanına, ranta açılmak istenen koylara ve yapılmak istenen havaalanına karşı ortak eylem gerçekleştirdiler. Kaş Çevre Platformu gönüllüleri ve yaşam savunucularıyla da bir araya gelen grubun yolculuğu Muğla’da devam etti.

Antalya Değirmenöü köyünde HES çalışanının saldırı anı.png

YUVARLAKÇAYLI DURKADIN, EFEMÇUKURUNDAN AHMET EFE

Muğla’da HESlere karşı zafer kazanan Köyceğiz’in Beyobası köylülerini ve Yuvarlakçay’ı ziyaret eden grup üyeleri, burada Yuvarlakçay direnişinin simge isimlerinden biri olan Durkadın Yılmaz’la tanıştılar. 15 Temmuz’da İzmir Karaburun hattında yol alırken darbe girişiminin olumsuz etkileri ile karşılaşsalar da yollarına ara vermeden devam etme kararı aldılar. Karaburun’da RES (Rüzgar Elektrik Santralı) felaketini bütün açıklığıyla gördüler. Efemçukuru’daki altın madenine karşı tek başına direnen ‘Yalnız Efe’ Ahmet Karaçamla tanıştılar. Foça’da endüstriyel atıkları -devasa cüruf yığınlarını- gördüler, Soma mağdurlarının Termik Santrallere karşı trajik direnişine tanıklık ettiler.

IMG_6812.jpg

BERGAMA’DA SİVİL İTAATSİZLİĞİN ÖNCÜLERİYLE TANIŞTILAR

Yerellerde ve kentlerde verilen ekoloji mücadeleleri arasında doğrudan, yüz yüze, somut tanışıklıklar aracılığıyla köprüler kurmak, dayanışma ağları örmek için yola çıkan Yaşam ve Dayanışma Yolcuları Oktay Konyar’ın davetiyle ‘Bergama Buluşması’nı gerçekleştirdiler. Ekoloji hareketi ve sivil itaatsizliğin öncüleri ile tanıştılar ve karşılıklı olarak yola, mücadeleye ve dayanışmaya devam sözü verdiler. Bütün Türkiye’yi kuşatacak yolculuğun birinci bölümü İstanbul’da sona erdi.

Kaş Kaputaş plajında anlık eylem.png

VAR BELGESELİ 7 NİSAN’DA GÖSTERİME GİRİYOR

Yolculuğa katılan aktivist ve yönetmen Hakan Tosun’un 10 gün süren yolculuğun bütün enerjisi, gerilim ve neşesini sanatın diliyle yansıttığı belgeseli 7 Nisan Cuma günü İstanbul’da gösterime giriyor. Beyoğlu Balık Pazarındaki Avrupa Han Aynalı Geçit Salonu’nda izleyiciyle buluşacak olan belgeselin gösterimi saat 19:00’da başlayacak.

YÖNETMEN HAKAN TOSUN: ‘KARABURUN YOLUNDA DARBE TEŞEBBÜSÜYLE KARŞILAŞTIK’

Belgeselinin ilk gösterimi öncesinde yolculuk ve tanıklıkları hakkındaki sorularımızı yanıtlayan Yönetmen Hakan Tosun, Mersin’de başlayıp, İzmir’de sona eren yolculuk sırasında tahribatın yoğun olarak yaşandığı yerlere gittiklerini belirterek, “İzmir Karaburun yolundayken gecenin bir yarısı darbe teşebbüsüyle karşılaştık. Belgesel, o andan itibaren darbe girişiminin aktivistlere etkilerini de konu alıyor” dedi.

‘YOLA ÇIKAN AKTİVİST GRUP ŞEHİRLİLERİ TEMSİL EDİYOR’

Belgeselin doğa tahribatlarını bir yolculuk üzerinden anlatıyor olmasının önemli olduğuna dikkat çeken Yönetmen Hakan Tosun, şunları dile getirdi: “Benim daha önce yaptıklarım ya da diğer belgeselci arkadaşlarımın belgeselleri genellikle yerellerde olan mücadeleyi ve tahribatları, aktif bir direniş varsa direniş belgeselleri olarak ortaya çıkıyordu. Bu belgeselin, ‘Var ‘ın farklı tarafı bu oldu. Yola çıkan aktivist grup biraz bizleri, şehirlerde yaşayan insanları temsil ediyorlar. Konuya duyarlı ama Anadolu’da neler olup bittiğinden çok haberli olmayan yerinde görmeyen, dokunmayan insanları.

‘O ANDA KARAR VERİP, EYLEMİ YAPIP GİTTİLER’

Bugün sosyal medyada bir arkadaşım yazmıştı. Tamda belgeselin bittiği zamana denk gelmesi açısından önemli olduğunu düşündüm. Doğa yürüyüşlerine giden, tatilde ya da farklı gezilerle doğaya açılan insanların doğa için yapılan eylemlere gelmemelerini eleştiriyordu. Çok doğru bir tespit. Belgeseldeki aktivist grubun anlık eylemleri yeni bir yol açıyor. Özellikle anlık karar verilen eylemler etkili oldu. Bu şu anlama geliyor: Doğaya yakın insanlar bulundukları yerlerde gördükleri bir soruna karşı tepki gösterebilirler. Bizim ‘Korsan’ diye tabir ettiğimiz eylem türü bunlar aslında. Ama biz buna ‘anlık’ eylemler diyelim. Dayanışma yolcuları bir nevi bunu yaptı. O anda karar verip, eylemi yapıp, gittiler. Çok etkileyici. Uzun uzadıya düşünülen, toplantılar yapılan, enerjinin büyük bölümünü basın metinlerinin noktasına virgülüne takılarak masalarda tükettiğimiz eylem anlayışında çok farklı. Öğrenerek, anlayarak ilerleme, yerinde görerek yaşayarak dokunarak.”

‘BİR BAŞKA YOL DAHA VAR, BUNU YİNE BİZ BULACAĞIZ’

Özellikle Gezi direnişinden sonra ülkenin her sorununda olduğu gibi ekoloji mücadelesinde de bir gerileme olduğuna vurgu yapan Yönetmen Hakan Tosun, “Yolculuk bir anlamda bir arayışı da konu alıyor. Özellikle yolculuğumuzun son durağında uğradığımız Bergama’da duyduklarımız çok keskin bir gerçeği önümüze getiriyor. Mücadeleyi başka alanlara taşımak, kazanımlar üzerinden kendimizi var etmemiz gerektiğini anlatıyorlar. Bergama altın madeni mücadelesi ilk ekoloji ve sivil itaatsizlik eylemi olması açısında çok önemli biliyorsunuz. Dolayısıyla o insanlardan duyacağımız şeyler dikkate alınmalı diye düşünüyorum. Kısaca VAR’ da başka bir yolun daha olduğunu anlatmaya çalıştık. Bunu yine biz bulacağız. Hem düşünerek hem bire bir yaşayarak” ifadelerini kullandı.

‘İLK GÖSTERİMİN ARDINDAN BELGESELİ HER YERE ULAŞTIRACAĞIZ’

VAR belgeselinin kendisi için öneminin, belgeselcilikte geldiği noktayı görmesi olduğunu dile getiren Tosun, şöyle konuştu: “Diğer belgesellerden daha uzun ve daha derli toplu oldu. Daha rahat anlattım kendimi. Konunun bir yolculuk üzerinden ilerliyor olması belgeseli daha akışkan hale getirdi. 7 Nisan’da ilk gösterimimizi yaptıktan sonra belgeseli ulaştıracağımız her türlü noktaya ulaştırmaya çalışacağız. Özellikle gittiğimiz yerlerde gösterimler yapmayı düşünüyoruz. Ve tabi festivaller.

‘SON KALE CUMHURİYET BELGESELİ HAZIRLAYACAĞIM’

Bu projenin hemen ardından başlayarak 2017 içinde üç ayrı projem olacak. Birincisi ilk Ekoloji ve sivil itaatsizlik eylemi olması açısından çok önemli bir yerde duran ve ne yazık ki çokta hatırlanmayan Bergama altın madeni mücadelesine bugünden bir bakış atacağız. Arşiv görüntüleri ulaştı bana. Yeni yapacağım röportajlarla destekleyeceğiz. İkinci olarak Gezi direnişinin 31 Mayıs öncesi hikâyesini anlatacağız. Sanılanın aksine Gezi, 31 Mayıs’ta kendiliğinden başlayan bir olay değil, arkasında Taksim Dayanışması’nın 2012’nin başında kurulmasıyla başlayan bir eylemsellik süreci var. Ben o dönemlerde Dönüşüm/ Gentrification belgeselini çekerken ilk eylemden başlayarak 31 Mayıs’a kadar giden süreci çekmiştim. O dönemin tanıklarıyla konuşarak Gezi’ye giden yolu anlatacağız. Ve üçüncü olarak Cumhuriyet gazetesine yapılan baskınla başlayan 10 günlük nöbeti çekmiştim. Daha haklarında iddianame bile hazırlanmayan tutuklu gazetecilerin durumunu bekleyerek en sonda ‘Son Kale Cumhuriyet’ isimli belgeseli hazırlayacağım. Bu ülkede direnişler sürdüğü sürece benim yolculuğum da devem edecek.”

Bu fotoğraftaki cenneti son görüşünüz olabilir!

“Amaç, daha çok imar, daha çok inşaat, daha çok taş ocağı, daha az ağaç, daha az bitki, daha az hayvan…”

Yusuf Yavuz

Türkiye referandum gündemine kilitlenmişken, güney kıyılarındaki doğal sit alanlarında sessiz sedasız süren kaçak yapılaşma, korunan alanların imara açılacağı beklentiyle iyice hızlandı. Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı Yeşilköy ve Gelemiş (Patara) mahalleleri sınırında bulunan ve 1. Derece Doğal Sit Alanı olarak korumaya alınan Yalı ve Tavas mevkiilerindeki kaçak inşaat sayısının 40’ın üzerinde olduğu belirtildi. Bir çoğu hakkında tutanak tutulan ancak hiç bir yaptırım uygulanmayan kaçak yapılarda kayıt dışı ve astronomik rakamlarla villa turizmi de yapılırken, yörede arazi satan emlakçılar, alanın uzun vadede imara açılacağı beklentisini de pazarlıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yürüttüğü doğal sit alanlarıyla ilgili revizyon çalışması ise bu beklentileri haklı çıkaracak ayrıntılar içeriyor.

GÜNEY KIYILARININ GÜNDEMİ HİÇ DEĞİŞMİYOR: İMAR RANTI

Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı Gelemiş köyü, Likya uygarlığının başkentiğini de yapmış olan liman kenti Patara ile iç içe bulunuyor. Dünyanın en güzel kumsalları arasında gösterilen Patara kıyı kumulları, her yıl on binlerce ziyaretçiyi ağırlamasının yanında aynı zamanda Akdeniz deniz kaplumbağaları caretta carettaların üreme ve yuvalama alanı. Hem doğal hem de arkeolojik sit olarak koruma altınada bulunan Patara’da yıllardır gündemden düşmeyen çarpık ve kaçak yapılaşma, kentin sınırlarını aşarak doğu kıyılarındaki Yalı Mevkii’ne kadar taşmış durumda.

sit alanı olarak koruma altında bulunan yalı mevkii.jpg

  1. DERECE DOĞAL SİT ALANINDA KAÇAK YAPILAŞMA FURYASI

Patara ile Kalkan arasındaki kıyıları oluşturan ve büyük bölümü 1. Derece Doğal Sit Alanı olarak koruma altında bulunan Yalı, Tavas, Pınarkürü ve Fırnaz İskelesi mevkiileri kaçak yapılaşma baskısıyla karşı karşıya. Türkiye’nin ilk ve en uzun yürüyüş rotası olan Likya Yolu’nun da güzergahında bulunan bölgedeki kaçak yapılaşma el değmemiş koyları, zeytinlikleri ve bölgenin doğal zenginliğini tehdit ediyor.

BELEDİYELER TUTANAK TUTUP SORUMLULUKTAN KURTULUYOR

Yalı Mevkii’nde son iki yılda hızlanan kaçak yapılaşmayla ilgili bilgisine başvurduğumuz ilgililer, bununla ilgili tutanak tutulduğunu belirtiyor. Ancak yıkılarak haklarında yasal işlem başlatılması gereken kaçak yapıların yıkılmasıyla ilgili somut bir adım atılmaması yörede tepkilere neden oldu. Kaçak yapılaşmaların buklunduğu alandan sorumlu olan belediyelerin ihbar üzerine tutanak tutarak sorumluluğu üzerinden attığını dile getiren yurttaşlar, başka bir yaptırımda bulunulmamasının kanunsuz uygulamaları teşvik ettiğine işaret etti.

sit alanındaki kaçak yapılar.jpg

KAÇAK VİLLALARDA HAFTALIK 9 BİN LİRAYA KAYIT DIŞI TURİZM

Büyük bölümü ‘zeytinli tarla’ niteliğindeki bölgede inşa edilen villalar, kayıt dışı olarak kiralık villa hizmeti veriyor. Temmuz-Ağustos aylarında haftalık 8-9 bin TL gibi astronomik rakamlara kiralanan villalar, bölgedeki kaçak yapılaşmanın yönünü de belirliyor.

yalı bölgedesindeki villalardan biri.jpg

İMARA AÇILACAK BEKLENTİSİYLE ARAZİ PAZARLANIYOR

Yalı Mevkii’nde arazi satışı yapan bir emlakçı, bölgede Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile bazı arazi sahipleri arasında süren bir dava olduğunu ancak davanın sonuçlanmasının ardından imara açılabileceğini öne sürdü. Doğal sit alanı olan bölgedeki çoğu yapının arazi sahiplerince inşa edilmiş olduğunu dile getiren emlakçı, bir kaç yıl içinde bölgenin imara açılması yönünde bir beklenti olduğunu da sözlerine ekledi.

yalı mevkii sit alanı kaçak yapılar.jpg

‘ÜST DÜZEY BÜROKRATLARIN BÖLGEDE ARAZİSİ VAR’ İDDİASI

İmara açık alanların belirli bir doygunluğa ulaştığı Kaş ve Kalkan bölgesinde, Kalamar Koyu’ndan başlayarak Patara kumsalına kadar uzanan kıyı bandı rant beklentisi içinde olanların iştahını kabartıyor. Bir kısmı 2/B niteliğinde, bir kısmı ise zeytinlik olan kıyıya paralel arazilerin önemli bir kısmını ise üst düzey bürokratların satın aldığı iddia edilirken, imar beklentisinin yaygınlaşmasında bu iddiaların da önemli olduğu belirtiliyor.

‘KORUNAN ALANLAR’ NEDEN KORUNAMIYOR?

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın sorumluluğunda bulunan Türkiye’nin doğal sit alanlarının sayısı ve yüzölçümleri Eylül 2014 itibari ile şöyle sıralanıyor: 1.Derece Doğal Sit Alanı: 1090 adet (1.208.624 hektar), 2. Derece Doğal Sit Alanı: 334 adet (227.409 hektar), 3. Derece Doğal Sit Alanı: 536 adet (173.318 hektar). Bunun yanı sıra ayrıca 108 niteliği belirsiz, 63 sürdürülebilir, 3 tane de nitelikli korunan doğal alan bulunuyor.

yalı1.jpg

2011 YILINDA ÇIKARILAN KARARNAME KUUYU KURDA TESLİM ETTİ

Ancak Türkiye koruyarak geleceğe aktarmak için kanunla belirlediği bu alanları özellikle rantı yüksek bölgelerde bir türlü koruyamıyor. Orman dışındaki korunan alanlardaki tahribatı ve kaçak yapılaşmayı takip edip koruma tedbiri alacak doğrudan bir kurum bulunmuyor. 2011 yılında çıkarılan 648 Sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ile geçmişte Kültür ve Tabiat Varlıkları’nı Koruma Genel Müdürlüğü’nün sorumluluğunda olan doğal sit alanlarıyla ilgili yetki, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na geçti. Doğal varlıkların kaderinin, imara açma yetkisini elinde bulunduran bakanlığın eline teslim edilmesi, “Kuzuyu kurda teslim etmek” olarak yorumlanmıştı.

sit alanındaki kaçak yapılaşmalar.jpg

UYGULAMA MAĞDUR VATANDAŞLARDAN ÇOK RANTÇILARA YARIYOR

Kararname ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bünyesinde oluşturulan ‘Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü’, Doğal Sit Alanlarında yeniden düzenleme getiren bir çalışma başlattı. ‘Doğal Sit Alan­la­rı­nın Eko­lo­jik Te­mel­li Bi­lim­sel Araş­tır­ma Pro­je­si’ adını taşıyan çalışmayla 16 Özel Çevre Koruma Bölgesi (ÖÇK) dâhil olmak üzere tüm doğal sit alanlarının koruma statüleri sil baştan düzenleniyor. Bakanlık, bu çalışmayı “Sit alanlarında arazisi bulunan vatandaşlar mağdur, ev yapıp oğlunu evlendiremiyor” şeklinde popülist bir yaklaşıma indirgeyerek kamuoyuna sunsa da özellikle rantın yüksek olduğu güney kıyılarındaki uygulamalar mağdur yurttaşlardan çok yatırımcıların işine yarıyor. Ekonomik beklentilerle korunan alandaki arazisini emlak spekülatörlerine satan vatandaşlar, keçisini otlattığı, zeytinini topladığı atadan kalma arazisini de böylece yitirmiş oluyor.

korunan alandaki betonlaşma göler önünde sürüyor.jpg

BAKANLIĞIN PROJESİNE İLK TEPKİ MUĞLA’DAN GELMİŞTİ

Bakanlık, doğal sit alanlarındaki derecelendirmeyi kaldırarak “Hassas Koruma Alanı” tanımı getiriyor. Ancak doğal sitlerin ranta açılarak yapılaşacağı, mevcut kaçak yapılara da meşruiyet kazandıracağı endişelerini de beraberinde getiren çalışmaya geçtiğimiz günlerde en çok sit alanı bulunan Muğla ve Ayvalık’tan tepkiler yükselmişti.

TBB İLE EGEÇEP, ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANLIĞI’NA KARŞI DAVA AÇTI

Bu tepkilerin ardından ise bu kez de korunan alanların kullanımına ilişkin yeni bir ilke kararı yayımlayan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na karşı dava açıldı.

Türkiye Barolar Birliği (TBB) ile merkezi İzmir’de bulunan Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca hazırlanan ve 25 Ocak 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 99 sayılı ‘Doğal Sit Alanları Koruma ve Kullanma Koşulları İlke Kararı’nın yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle Danıştay’da dava açtı.

AV. ÖMER ERLAT: ‘BÜROKRASİNİN YORUMUNA GÖRE KULLANILACAK’

TBB adına dava açan Av. Ömer Turgut Erlat, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ilke kararına karşı neden dava açtıklarını şöyle anlattı:

“2007 yılında çıkarılan daha önceki ilke kararında, ‘Devletin Güvenlik ve Emniyeti’ nedeniyle 1. Derece Doğal Sitlerde yapı yapma ve kullanma gerekçesi yok iken bu ilke kararı ile 1. Derece Doğal Sitler ‘Devletin Güvenlik ve Emniyeti’ sebebiyle yapılaşmaya ve kullanıma açılmış olacak. Yapılaşma ve kullanımın bu sebeple genişlemiş olmasının yanı sıra ‘Devletin Güvenlik ve Emniyeti’ kavramının tanımlanmamış olması önemli. Bu kavram, muğlak. Artık bürokrasi ‘Devletin Güvenlik ve Emniyeti’ gerekçesini nasıl yorumlarsa 1. Derece Doğal Sitler de ona göre kullanılacak.

‘KAÇAK VE YASADIŞI YAPILARA MEŞRUİYET KAANDIRILACAK’

Mevzuatımızda bulunmayan, ne olduğu belirsiz ‘ruhsatlı sayılan yapılar’ 1. Derece Doğal Sit Alanlarında varlıklarını sürdürecek. Ben ‘ruhsatlı sayılan yapılar’ kavramı ile neyi tanımladıklarını anlayamadım. Doğal Sitlerde, bir şekilde kaçak, yasadışı, izinsiz yapılmış yapılara meşruiyet kazandıracaklarından şüpheliyim. Ayrıca ruhsatlı yapıların da 1. Derece Doğal Sitlerde varlığına izin veriliyor. Önceki ilke kararında bunlar için ‘tasfiye’ öngörülmüş iken şimdi izin veriliyor.”

SİT ALANINDAKİ ORMANLARDA AĞAÇ KESİMİNE İİZN VERİLİYOR

  1. Derece doğal sit alanlarında daha önce ‘teleferik, telesiyej’ yapılmasına izin verilmezken yeni düzenleme ile bu iznin verildiğine dikkati çeken Erlat, şöyle konuştu: “2. Derece doğal sit alanlarındaki orman alanlarından ağaç kesimine izin verilmezken şimdi yeni ilke kararı ile 2. derece doğal sit alanı dâhilindeki orman alanlarından ağaç kesimine izin veriliyor. 3. derece doğal sit alanları daha önce sadece ‘konut kullanımına da açılabilecek alanlar’ olarak tanımlanmış iken yeni ilke kararı ile bu kullanım ‘düşük yoğunlukta faaliyetler, turizm ve yerleşimler’ olarak hayli genişletiliyor. Düşük yoğunlukta faaliyet kavramı ile neyin anlatılmak istendiği de tamamen belirsiz. İhtiyaç neyi gerektiriyorsa ona göre anlaşılacak gibi görünüyor. 

 

‘AMAÇ DAHA ÇOK İNŞAAT, DAHA AZ AĞAÇ, DAHA AZ FLORA VE FAUNA’

  1. Derece doğal sit alanları daha önce sanayi tesislerine kapalı iken yeni ilke kararı ile üçüncü derece sit alanlarında ‘Sanayi Tesisi’ yapılmasına izin veriliyor. Görüldüğü gibi temel amaç, doğal sit alanlarında; daha çok imar-inşaat, daha çok enerji santrali, daha çok sanayi tesisi, daha çok taş ocağı, daha az ağaç, daha az bitki örtüsü, daha az flora ve fauna.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Diyojen’in Sinop’u nükleer santral istemiyor!

Türkiye’den gizlenen nükleer santral gerçeği Japon ve Fransız uzmanların da katılımıyla Sinop’ta tartışıldı: Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz, ya da dünyamıza inecek ölüm…

Yusuf Yavuz

Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu tarafından Sinop’ta düzenlenen  ‘Nükleer ve Hukuk’ sempozyumuna, Türkiye’deki çevre hukukçularının yanı sıra Japonya ve Fransa’dan gelen hukukçu ve gazeteciler katıldı. Türkiye’nin ikinci nükleer santrali olarak Fransız ve Japonlar tarafından Sinop İnceburun’da kurulması planlanan nükleer santralde üretilecek elektriğin 20 yıl boyunca Türkiye tarafından satın alınacağını belirten TBB Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Başkanı Avukat Ali Arabacı, bunun enerjide dışa bağımlılığı artıracağına söyledi. Her yönüyle büyük risk taşıyan nükleer santral tercihinin, ‘teknik bir zorunluluktan’ kaynaklandığının düşünülemeyeceğini savunan Arabacı, “Bunun siyasi bir tercih olduğu bellidir; böyle bir tercih siyasi boyutundan soyutlanıp, bir zorunluluk olarak savunulamaz. Oligarşik çıkarlar yoksa bu tercih, Emperyalist hiyerarşide daha yükseklere tırmanma, bölgesel güç olma, siyasal ve askeri prestij kazanma arzusudur” diye konuştu.

Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu tarafından Sinop’ta düzenlenen ‘Nükleer ve Hukuk’ başlıklı sempozyuma, anayasa hukukçusu Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Sinop Baro Başkanı Hicran Kandemir, Samsun Baro Başkanı Kerami Gürbüz ve komisyon üyesi çevre hukukçularının yanı sıra yurt dışından hukukçu ve gazeteciler katıldı.

sempozyum katılımcıları.jpg

Japon Mitsubishi ile Fransız AREVA şirketinin ortaklaşa yapması planlanan Sinop Nükleer Santralı’na ilişkin her iki ülkeden katılan hukukçular da konuyla ilgili bilgi ve görüşlerini paylaştı.

KOMİSYONUN ÇAĞRISINA SADECE ÜÇ ÜLKE YANIT VERDİ

Sempozyumda konuşan Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Başkanı Av. Ali Arabacı, olası bir nükleer kazada radyasyondan etkilenme ihtimalinin yüksek olduğunu belirterek, “Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin hukukçuları da burada olsun ve ortak bir sivil güç oluşturalım istedik. Ayrıca, santralin yapımını üstlenen ülkelerin hukukçuları ne düşünür doğrusu, onu da merak ettik. Bu amaçla yazdığımız yazılara sadece Gürcistan,  Bulgaristan ve Japonya Barolar Birliği başkanları yanıt verdi. Diğerlerinden maalesef hiçbir yanıt alamadık. Yanıt verenler de sadece iyi niyet dileklerini bildirdiler” diye konuştu.

TBB ÇEVRE VE KENT HUKUKU KOM BAŞK ALİ ARABACI.jpg

(TBB Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Av. Ali Arabacı)

‘SINIRSIZ YAĞMANIN SONU DOĞANIN İNSAN ELİYLE İFLASI’

1986 yılında meydana gelen Çernobil nükleer kazasında binlerce insanın öldüğünü ve çevrenin yok olduğuna dikkati çeken Arabacı, 2011’de Japonya’da yaşanan Fukuşima nükleer faciasının yarattığı tahribat ve insan kıyımının ise dünyayı derinden etkilediğini belirterek, “Ama nükleer enerji tekellerini hiç etkilemediği görülüyor.  Tabii onlara destek olan, onlarla işbirliği yapan ülke yöneticilerini de yadırgamadık. Zira dünyamızdaki egemen sistemin serbest piyasacı, kapitalist sistem olduğunu biliyoruz. Şunu da biliyoruz ve görüyoruz ki; sermayeci düzenle çevre birbirine aykırı düşen iki kavram. Kapitalizmin sınırsız kazanç güdüsü, kaynakları sınırlı olan doğa ile bağdaşmıyor. ‘Ne olursa olsun önce ve her zaman kazanç’ amacındaki kapitalizm, sadece emeği sömürmüyor, aynı zamanda tüm canlıların ve insanlığın ortak mirası doğal ve tarihsel kaynakları da sınırsız yağmalıyor, talan ediyor, soyuyor. Doğanın insan eliyle iflas etmesinin ya da iflas noktasına gelmesinin temel nedeni bu değil midir?” diye konuştu.

sempoyumdan2.jpg

‘BÜYÜME HALKIN VE DOĞANIN YARARINAYSA DEĞERLİ’

Bu yaşananlar hakkında, ‘kapitalimin doğa emperyalizmi’ benzetmesi yapan değerli bilim insanı Türkkay Ataöv’ün sözlerini anımsatan Arabacı, şöyle konuştu: “Bu bilinç içinde, emperyalizmin hedefi olan üçüncü Dünya ülkeleri, işbirlikçi küçük bir azınlık dışında büyük çoğunluğuyla; çevreyi bir mal gibi gören tekelci sermayeye ve onun küresel aracı olan emperyalist sömürüye teker teker karşı çıkmak, bu yöndeki eylemlerini birleştirmek ve yeni düzeni, kendi halklarına saygı duyacak biçimde kurmak zorundadırlar. Bizim için, ekonomik büyüme ya da sürekli gelişme, hem dünya halklarının çıkarlarına ve ihtiyaçlarına, hem de çevreye uygunsa değerlidir. Ütopik olabilir ama çare; ulusların, halkların, bireylerin ‘zenginlikleri’ adilce paylaşmalarıdır.

sempoyum.jpg

‘YARGI DENETİMİ OLMADAN TÜRKİYE YAĞMALANIYOR’

Türkiye de, var olan dünya düzeninden fazlasıyla payını alıyor; doğa ve kentler, toprağıyla,  suyuyla, havasıyla, ormanıyla, yer altı kaynaklarıyla, yargı denetimi de dâhil, hiçbir engel tanımadan fütursuzca soyuluyor, yağmalanıyor. Ne fosil yakıtlı santrallerin, ne de nükleer santrallerin neden olduğu yıkıcı, zararlı sonuçlar, onları durduruyor. Kömür ve diğer fosil yakıtlı santraller ile nükleer santral yapımları hızla sürüyor, yeni santraller için, yeni ihaleler açılıyor. Bunlardan biri de burada, 2023 yılında faaliyete girmesi planlanan 20-22 milyar dolarlık İnceburun Yarımadasının deniz kenarında yapılacak olan Nükleer Enerji Santralidir.

nükleer santral kurulmak istenen  sinop inceburun yarımadası.jpg

‘JAPON VE FRANSIZLAR ÜRETECEK, TÜRKİYE SATIN ALACAK’

Santrali, Japon Mitsubishi şirketi ile Fransız AREVA şirketi yapacak. 4480 MW gücündeki su soğutmalı santral, yılda 34 milyon kWh elektrik üretecek ve üretilen elektriğin tamamını 20 yıl boyunca, kilovat saati yakıt dâhil 11.83 sent bedelle Türkiye Cumhuriyeti Devleti satın alacak.

sinop nükleer santralı.Jpeg

İLK NÜKLEER SANTRAL İÇİN İPTAL DAVASI AÇILDI

Türkiye ilk nükleer santralini Mersin Akkuyu’da yapmaya başladı. Rus ROSATOM şirketince yapımı süren Santralle ilgili TBB’nin de aralarında olduğu çok sayıda kişi ve kuruluş iptal davası açtı. Yargılama sürmekle birlikte, alınan bilirkişi raporunun bilimsellikten uzak, olumsuz olduğunu söylemeliyim. Diğer yapımı planlanan yer ise Kırklareli İğneada’dır. Santral için seçilen üç bölgenin de bir doğa harikası olduğunu söylemeliyim.”

‘CANLI YAŞAMA SÜREKLİ TEHDİT OLUŞTURUYOR’

Nükleer enerjinin doğaya ‘geri dönüşü olmayan’ zararlar verdiği, yıkıcı, kirli, pahalı, tehlikeli olduğu, canlı yaşama sürekli tehdit oluşturduğunu biliyoruz” ifadelerini kullanan TBB Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Başkanı Ali Arabacı, “Uluslararası Atom Enerji Kurumu bile, nükleer santral yatırımlarının yapım, söküm ve atık maliyetinin çok pahalı olduğunu, işletme güvenliğinin uluslararası standartlara haiz olması gerektiğini, atık sorununun halledilemediğini ve santralin teröristlerin eline geçme riski bulunduğunu kabul ediyor. Bu arada Dünya, Çernobil ve Fukuşima gibi gizlenemeyen büyük nükleer santral kazalarını yaşadı. Dünya kamuoyunun bilgisinden kaçırılan irili ufaklı çok sayıda nükleer kazanın yaşandığı da biliniyor. Bu kazalarda binlerce insanın yayılan radyasyondan etkilenerek öldüğü, sakat kaldığı, genetiği bozuk doğumlara neden olunduğu, doğanın dengesinin ise geri dönülemez şekilde bozulduğu görüldü” diye konuştu.

sempozyuma japon uzmanlar da katıldı.jpg

ÇERNOBİL VE FUKUŞİMA’DA KAÇ KİŞİNİN ÖLDÜĞÜ BİLİNMİYOR

Çernobil ve Fukuşima felaketlerinin insan yaşamına ve çevreye verdiği zararın, aradan geçen uzun yıllara karşın hala tam olarak hesap edilemediğini vurgulayan Arabacı, kaç kişinin bu nedenle öldüğü ve halen ölmekte olduğunun belli olmadığına dikkati çekerek, şunları söyledi:

30 YIL SONRA BİLE ÇELİK ÖRTÜ İLE ÖRTÜLÜYOR

“Öyle ki, radyasyonun önlenebilmesi için 30 yıl sonra bile, Çernobil üzerine çelik örtü örtülmeye çalışıldığını öğreniyoruz. Bu kazalardan sonra, kamuoyunun ağır baskısına dayanamayan bazı batı ülkeleri, ülkelerindeki nükleer santralleri belli bir zaman dilimi içinde kapatma kararı almışlar, başta ‘güneş’ olmak üzere temiz, yenilenebilir enerjiye yönelmişler, çevreyi korumayan, sürdürülebilir olmayan teknolojileri terk etmeye başlamışlardır.

‘ENERJİ TEKELLERİ ATIKLARINI PAZARLAMA TELAŞINDA’

O ülkeler için böyle bir karar çok doğru olmakla birlikte, nükleer enerji tekellerinin, sanki başka dünyada yaşıyorlarmış gibi, yatırımlarını üçüncü dünya ülkelerine yönlendirmelerini, oradaki işbirlikçi kişi ve yöneticilerle birlikte nükleer santral kurmaya kalkmalarını nasıl izah edeceğiz? Öyle anlaşılıyor ki, uluslararası enerji tekelleri, dün olduğu gibi, bugün de kendi artıklarını bizim gibi ülkelere pazarlama telaşındadırlar. Uluslararası örgütler, dünyayı yaşanmaz hale getiren, ne insani, ne ahlaki, ne de çevresel hiçbir değer tanımayan bu tür girişimlerin önüne geçmek zorundadır.  Neo liberalizm adına, küçük bir azınlığın çıkarlarını koruyacağız diye, dünyanın yok olmasına göz yumulamaz.”

‘ENERJİDE DIŞA BAĞIMLILIĞI ARTIRACAK’

Türkiye’nin güneşi ve rüzgârı bol bir ülke olduğunu vurgulayan Arabacı, “Türkiye, neden yenilenebilir enerji teknolojisini geliştirmez? Neden enerji ihtiyacını en az riskli olan ve maliyetleri nükleer enerji ile karşılaştırılamaz şekilde az olan güneşten ve diğer yenilenebilir kaynaklardan sağlamaz? Büyük yatırım gerektiren, enerjide dışa bağımlılığı artıran ve her yönüyle büyük risk taşıyan bu nükleer santral tercihinin, “teknik bir zorunluluktan” kaynaklandığı düşünülemez. Bunun siyasi bir tercih olduğu bellidir; böyle bir tercih siyasi boyutundan soyutlanıp, bir zorunluluk olarak savunulamaz. Oligarşik çıkarlar yoksa bu tercih, Emperyalist hiyerarşide daha yükseklere tırmanma, bölgesel güç olma, siyasal ve askeri prestij kazanma arzusudur” görüşünü dile getirdi.

‘TÜRKİYE’NİN NÜKLEERE İHTİYACI YOK’

Konuşmasında Elektrik Mühendisleri Odası’nın raporuna da değinen Arabacı, raporda,  “Ülkemizin, nükleer santrallardan üretilecek enerjiye ihtiyacı olmadığı, kamu kurumlarının talep tahminleri ve arza yönelik atılan adımlar açıkça göstermektedir. EMO’nun yaptığı hesaplamalara göre, yalnızca inşaatı devam eden tesislerle bile, nükleer santraller olmadan, baz senaryoda 2026 yılı için tahmin edilen tüketim talebinin yüzde 25 daha fazlası karşılanabilecektir” ifadelerine yer verildiğini belirterek şunları dile getirdi:

ESKİ JAPON BAŞBAKANIN TÜRKİYE İÇİN DUYDUĞU PİŞMANLIK

“Görüldüğü gibi Türkiye’nin nükleer enerjiye ihtiyacı da yoktur. Enerji ihtiyacını artıran, bu artışa gereksinim duyan gerçekte sistemin kendisidir. Zira kapitalist üretim tarzının, sürekli büyümek zorunda olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Öte yandan, geçtiğimiz aylarda gazetelere yansıyan bir haber dikkat çekiciydi. Haber Şöyle: ‘Sinop İnceburun’a yapılması planlanan Türkiye’nin ikinci nükleer santral projesini üstlenen Japonya’nın eski başbakanı Naoto Kan, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a nükleer santral yapımı için Japon teknolojisini önerdiği için pişman olduğunu belirterek “Türkiye gibi sismik ve terör riski olan bir ülke, nükleer santralden vazgeçmeli” dedi. Devamla “ Nükleer santrallerin yüzde yüz güvenliğinin garanti edilmesi oldukça zordur. Bunları göz önüne alarak, Türk halkı için en iyi, en güvenli şehrin nükleer santrali olmayan şehir olduğuna inanıyorum. Türkiye gibi büyük bir ülke, güneş ya da rüzgâr enerjisine yatırım yapmalı, enerji politikalarını bunlar, yenilenebilir enerjiler üzerine kurmalıdır.’

‘NÜKLEER ACİLEN TÜRKİYE’NİN GÜNDEMİNDEN ÇIKARILMALI’

Sayın Naoto Kan’ı dinleyen oldu mu? Hayır. Türkiye, uluslararası nükleer enerji tekellerinin oyununa gelmemelidir. Ülkemizi hem ekonomik, hem güvenlik, hem de yaşadığımız çevre açısından büyük bir kriz içinde bırakacak olan nükleer santraller, acilen Türkiye’nin ve insanlığın gündeminden çıkarılmalıdır. Şairin dediği gibi, ‘Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz, ya da dünyamıza inecek ölüm.’ Türkiye Barolar Birliği olarak bizler, bu mücadelenin içinde olmaya, katkı sunmaya hazırız.”