Türkiye peynir hazinesini neden değerlendiremiyor

200’e yakın peynir çeşidi bulunan Türkiye yalnızca 163 milyon dolarlık ihracat yaparken, 3 çeşitten fazla kendine özgü peyniri olmayan Konya büyüklüğündeki Hollanda 3,5 milyar dolarlık peynir ihracatıyla dünya ikincisi oldu…

Yusuf Yavuz

Sahip olduğu iklimsel özellikleri ve biyolojik çeşitliliği sayesinde binlerce yıldır süregelen zengin bir peynir üretim kültürü oluşan Türkiye, ne yazık ki bu büyük avantajını gereğince kulanamıyor. Bugüne kadar kayıt altına alınabilen 193 peynir çeşidine ev sahipliği yapan Türkiye, yılda 661 bin ton peynir üreterek bunun 162 milyon dolarlık kısmını ihraç ediyor. Ancak yalnızca Konya büyüklüğündeki Hollanda, kendine özgü bir peyniri olmamasına karşın yılda 889 bin ton peynir üreterek 3,5 milyar dolarlık ihracat yaparak Almanya’nın ardından dünyada ikinci sıraya yerleşti.

Türkiye’nin peynir üretimi potansiyeline ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulunan Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, dünya peynir ihracat piyasasının 26,8 milyar dolarlık hacmi olduğunu belirterek, Türkiye’de sütün geleceğinin peynirde olduğunu vurguladı. Peynir ihracatında ilk üç sırada Almanya, Hollanda ve Fransa’nın bulunduğunu kaydeden Bayraktar, Türkiye’nin üretim potansiyelinin çok altında olduğuna dikkati çekerek, “Şu ana kadar tespit edilen 193 çeşit peynir üretimiyle adeta bir peynir cenneti, inek sütü üretimde 10’ncu, koyun sütünde 2’nci, keçi sütünde 8’nci, manda sütünde 9’ncu olan Türkiye, peynir üretimini de iki-üç, ihracatını ise peynir çeşitlerini dünyaya tanıtarak en az 8-10 katına çıkarabilir” diye konuştu.

ezine peyniri.jpg

TÜRKİYE PEYNİR ÜRETİMİNDE DÜNYANIN NERESİNDE?

2016 yılında dünyada 19,4 milyon ton peynir üretildiğini dile getiren Bayraktar, Türkiye’nin bu üretimden 661 bin tonla yüzde 3,4 pay aldığını, 2015 yılı rakamlarına göre 26,8 milyar dolar hacmi bulunan dünya peynir ihracat pazarından ise 162 milyon dolarlık ihracatla yüzde 0,6 payda kalarak dünya sıralamasında 24’ncü olabildiğini kaydetti. Dünyada 656 milyon ton olan inek sütü üretiminin 17 milyon tonunu Türkiye’nin karşıladığına, sıralamada ise 10’nculuğu aldığına dikkati çeken Bayraktar, Türkiye’nin 1,1 milyon ton koyun sütü üretimiyle Çin’in ardından ikinci, 463 bin ton keçi sütü üretimiyle 8’inci, 55 bin ton manda sütü üretimiyle 9’ncu sırada bulunduğu bilgisini verdi.

kars kaşar peyniri.jpg

TÜRKİYE BÜYÜKLÜĞÜNDEKİ ALMANYA İNEK SÜTÜNDE DÜNYA LİDERİ

Almanya’nın 32,4 milyon ton inek sütü üretimiyle dünya 5’nciliğini aldığını, koyun, keçi ve manda sütünde ise ilk 10’a giremediğini belirten Bayraktar, Türkiye’nin, 661 bin ton peynir üretip, 162 milyon dolarlık ihracat yaparken, nüfusta ülkemiz boyutlarındaki Almanya’nın, 2,3 milyon ton peynir üretimiyle, ABD’nin ardından ikinciliği, 3,8 milyar dolarlık peynir ihracatıyla da dünya birinciliğini aldığına dikkati çekti.

3 ÇEŞİT PEYNİRİ OLAN HOLLANDA İHRACATTA DÜNYA İKİNCİSİ OLDU

Dünyada peynir deyince ilk akla gelen ülkelerden biri olan Fransa’nın, 25,3 milyon inek sütü ürettiğini ve 7’nci sırada yer aldığını, 604 bin ton keçi sütü üretimiyle de 5’nci olduğunu belirten Bayraktar, “Fransa 1,73 milyon ton peynir üretimiyle ABD ve Almanya’nın ardından üçüncü sırada. 3,3 milyar dolarlık peynir ihracatıyla Almanya ve Hollanda’nın ardından üçüncülüğü alıyor. 889 bin tonluk peynir üretimiyle Türkiye’yi geride bırakan iki-üç çeşitten fazla kendine özgü peynir çeşidi olmayan Konya büyüklüğündeki Hollanda, 3,5 milyar dolarlık peynir ihraç ediyor ve dünya ikinciliğini Fransa’ya bile bırakmıyor. İnek, koyun, keçi ve manda sütü üretimlerinde de ilk 10’a giremiyor” dedi.

kendine has 3 çeşitten fazla peyniri olmayan hollanda ihracatta dinya ikincisi oldu.jpg

(3 çeşitten fazla peyniri olmayan Hollanda ihracatta dünya ikincisi oldu)

PEYNİR ÜRETİMİNDE ABD, ALMANYA VE FRANSA ÖNDE

Türkiye’nin 661 bin tonluk peynir üretimiyle dünyada 8’nci sırayı aldığını vurgulayan Bayraktar, 5 milyon 548 bin tonla ABD’nin birinci olduğu listede bu ülkeyi, 2 milyon 285 bin tonla Almanya, 1 milyon 730 bin tonla Fransa, 1 milyon 5 bin tonla İtalya, 889 bin tonla Hollanda, 816 bin tonla Polonya, 745 bin tonla Brezilya, 661 bin tonla Türkiye, 569 bin tonla Rusya, 533 bin tonla Arjantin’in izlediğini kaydetti.

Hollanda Amsterdam'da bir peynir dükkanı turistik bir işlev de görüyor.jpg

( Amsterdam’da bir peynir dükkanı. Hollanda peyniri turistik bir ürüne dönüştürmeyi başaran ülkelerden biri)

193 ÇEŞİT PEYNİR ÜRETİLEN TÜRKİYE İHRACATINI ARTIRABİLİR

Türkiye’de 2011’de 519 bin olan peynir üretiminin, 2012’de 564 bin tona, 2013’de 600 bin tona, 2014’de 633 bin tona, 2015’de 666 bin tona çıktığını söyleyen Bayraktar, 2016 yılında ise 661 tona gerilediğini vurgulayarak, “Şu ana kadar tespit edilen 193 çeşit peynir üretimiyle adeta bir peynir cenneti, inek sütü üretimde 10’ncu, koyun sütünde 2’nci, keçi sütünde 8’nci, manda sütünde 9’ncu olan Türkiye, peynir üretimini de iki-üç, ihracatını ise peynir çeşitlerini dünyaya tanıtarak en az 8-10 katına çıkarabilir” görüşünü dile getirdi.

‘YÖRESEL PEYNİRLER DÜNYA TÜKETİCİLERİYLE BULUŞTURULMALI’

Türkiye’de tüketimi en yaygın olan çeşitlerin, beyaz peynir, tulum peyniri ve kaşar peyniri olmakla birlikte, yöresel peynirler yönünden de hayli çeşitlilik gösterdiğini kaydeden TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, “Edirne beyaz peyniri, Ezine peyniri, Antep peyniri, Urfa peyniri, Erzincan tulum (savak) peyniri, İzmir tulum peyniri, Konya Obruk tulumu, Çorum Kargı tulumu, Kars kaşarı, Kars gravyeri, Trakya kaşarı, çeçil peyniri, çökelek, Mihaliç peyniri, sepet peyniri, Konya yeşil peyniri, Ayvalık lor peyniri, lavaş peyniri, dil peyniri, Çerkez peyniri, Abaza peyniri, civil (tel) peynir, çanak peyniri, külek peyniri, cara (testi) peyniri, örgü peyniri, golot peyniri, Yörük peyniri, tuluk peyniri, göçmen peyniri, Van otlu peyniri gibi yüzlerce peynir türü olan ülkemizin yöresel zenginliklerinin dünya tüketicileriyle buluşturulması gerekmektedir” diye konuştu.

tulum peyniri.jpg

KİŞİ BAŞINA FRANSA 26,8, TÜRKİYE 8,3 KİLOGRAM PEYNİR TÜKETİYOR

Peynirde üretim ve ihracatın yanı sıra iç tüketimin de artırılabileceğine dikkati çeken Bayraktar, “Peynir, Avrupa, ABD, Kanada, Avustralya, Arjantin gibi ülkelerde daha çok tüketiliyor. Yılda kişi başına, Fransa’da 26,8, Almanya’da 24,6, ABD’de 16, Avustralya’da 13,4, Arjantin’de 12,9, Kanada’da 12,5, İngiltere’de 12,1, Yeni Zelanda’da ise 8,8 kilogram peynir tüketiliyor. AB ortalaması 18,3 kilogramı buluyor. Ülkemizde 8,3 kilogram olan peynir tüketimi AB’nin oldukça gerisinde. Tüketimi daha da artırmak mümkün. Buna karşın Rusya 5,7, İran 4,7, Mısır 4,3, Brezilya 3,8 kilogram peynir tüketimleriyle Türkiye’nin oldukça gerisindeler. Çin’de ise kişi başına peynir tüketimi, 0,1 kilograma kadar iniyor” dedi.

‘OKUL SÜTÜ PROGRAMI PEYNİR İLE ÇEŞİTLENDİRİLEBİLİR’

Peynir tüketiminin artırılması için fiyatların tüketicilerin ulaşabileceği seviyelerde tutulmasına yönelik tedbirler alınması gerektiğine işaret eden Bayraktar, tüketim alışkanlığı kazandırmak için ise okul sütü programının peynir gibi süt ürünleriyle çeşitlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

ARAP ÜLKELERİ İHTİYAÇLARININ ÇOK AZINI TÜRKİYE’DEN KARŞILIYOR

162 milyon dolarlık ihracatla dünya sıralamasında 24’ncü olan Türkiye’nin 44 ülkeye peynir ihraç ettiğini dile getiren Bayraktar, bunun yüzde 62’sinin 10 ülkeyle sınırlı olduğunu belirterek ihracatın üçte birinin Irak’a, dörtte birinin ise Suudi Arabistan’a yapıldığına dikkati çekerek şu bilgileri verdi: “2015 yılında, Suudi Arabistan 682 milyon dolarlık peynir alıyor ama bu ülkeye bizim ihracatımız 43,9 milyon dolarda kalıyor. Suudi Arabistan, peynir ihtiyacının sadece yüzde 6,4’ünü Türkiye’den karşılıyor. Yine 268 milyon dolarlık ithalat yapan Kuveyt, bizden 13,4, 328 milyon dolarlık ithalat yapan Birleşik Arap Emirlikleri 9,7, 114 milyon dolarlık ithalat yapan Ürdün 9,6, 85 milyon dolarlık ithalat yapan Katar bizden 3,5 milyon dolarlık peynir alıyor. 5 ülkenin 1 milyar 477 milyon dolarlık peynir ithalatı varken, bizim bu ülkelere ihracatımız sadece 80 milyon dolarda kalıyor. Yine Rusya 720 milyon dolarlık peynir alıyor, bizim ihracatımız 1,4 milyon dolar. Rusya’yı dâhil edersek 2,2 milyar dolarlık bir pazarda payımız 81,4 milyon dolar. Bu pazarlara bizden daha yakın büyük üretici yok. Avantajımızı kullanmalıyız. Bu tablo hedef pazarlara girmek kadar mevcut pazarlardaki payımızın da artırılmasına yönelik çalışmaların yapılması gerektiğini göstermektedir.

tzob genel başkanı şemsi bayraktar.jpg

(TZOB GENEL BAŞKANI ŞEMSİ BAYRAKTAR)

‘ÜRETİCİ ÖRGÜTLERİ OLARAK ÜZERİMİZE DÜŞENİ YAPMAYA HAZIRIZ’

Bu konuda üretici, sanayici, ihracatçı, kamu, üniversiteler yani sektörün bütün tarafları bir araya gelerek bir iş planı yapılmalı, mevcut pazarların yapısı ortaya konularak hedefler belirlenmeli, buna göre gerekli adımlar atılmalıdır. Biz üretici örgütleri olarak üzerimize ne düşüyorsa yapmaya hazırız. Madem hedef ihracat yani 193 çeşit peynirimizi dünya tüketicileriyle buluşturmak, o zaman enerjimizi buna harcayalım, hep beraber nasıl kazanabiliriz, nasıl markalaşabiliriz, bunun için kim ne yapmalının yollarını belirleyelim. Oturalım yol haritamızı belirleyelim; üretici ne yapacaksa bizler onun için çabalayalım, sanayici kendi konusunda çabalasın, devlet de üzerine düşen görevi yapsın, sektörün önünü açsın. Hep birlikte kazanalım, ülke kazansın.”

BİR KİLO YEM İKİ LİTRE SÜT FİYATINA EŞİT

Üretimde yaşanan sorunların çözülmesi halinde dış pazarlarda rekabetin mümkün hale geleceğini de belirten Bayraktar, “Sektörün üretimden pazarlamaya kadar ki süreçte sorunları var. Süt fiyatları üretimin sürdürülebilirliğini sağlamaktan uzak. Bugün yemin 1 lira 8 kuruş olduğu ülkemizde 90-95 kuruşlara süt satılıyor, üretici bir kilo süt satarak 1 kilo yem bile alamıyor. Üretici önünü görerek, geleceğe güvenle bakarak üretim yapamıyor. Yılda 400 binin üzerine buzağı ölüyor. En önemli gelir kaynağımızı yaşatamıyoruz. Hayvan hastalıklarıyla etkin mücadele edemiyoruz, bakım ve besleme kaynaklı verim kayıplarını yeterince önleyemiyoruz. Süt üretimimiz sürekli artıyor. Önümüzdeki yıllarda 25 milyon tonlara çıkacak. Sütün geleceği peynirde. Peynir üretimini artırıp dünyaya satmamız lazım” dedi.

 

 

 

Unutulması Gereken Kentler Fuarı

Unutulması Gereken Kentler Fuarı

 Yusuf Yavuz

 “Vermeme olanak yok bana verdiklerini/ Ama ayrılırken bir hesaplaşma da gerekli/ Geçmiş bunca güzellikten bir anı olarak/ Ben seni alayım istersen sen de beni…”

(Onat Kutlar)

 Sagalassos, Hoyran, Seleukeia, Anavarza, Eflatunpınar, Nar, İvriz, Derebucak, Dontköy… Adları kimine yabancı gelen bu yerleşimler, Anadolu uygarlığının eskiyle yeninin iç içe geçtiği masalsı kasabaları, kentleri. Kiminin üzerinde binlerce yıldır süregelen bir yaşam var. Kimisi çoktan terk edilmiş ve bugün birer antik kent kimliğiyle yeniden keşfedilmeyi bekliyor…

Bodrum, Alanya, Kaş, Kemer, Behramkale, Safranbolu, Ürgüp, Çeşme, Seferihisar, Datça. Ve adını sayamayacağımız yüzlerce masalsı kasaba…

Onlar son otuz-kırk yılda keşfedildiler ve adına turizm denilen devasa eritme potasındaki yerlerini aldılar. Eritildiler.

Anadolu, bir uçtan diğerine toprak, taş ve ahşaptan inşa edilmiş inanılmaz bir uygarlığın adıydı. Artvin’den Muğla’ya, Edirne’den Ardahan’a her adımda eşi benzeri olmayan bir üretim ve yaşama çeşitliliğine sahip olan bu topraklar, yeryüzünde kendi kendine yetebilmenin modelini üreten yegane coğrafya parçasıydı.

Bu yüzden, Anadolu tarihin hiç bir döneminde teslim olmadı!

Kadim uygarlıklardan bu yana Anadolulu yurttaşlarımız ve bizler, bu coğrafyanın bize verdikleriyle gözü gönlü tok, hatta zaman zaman bunun şımarıklığıyla yaşamış insanlar olduk. Yaşamı boyunca genlerinde taşıdığı bu mirasla övünen insanların coğrafyası, son otuz yıldır miskinliğin adeta bulaşıcı virüs gibi hızla yayıldığı bir ülke oldu.

Önce, binlerce yıldır kendi kendine yeten üretim-tüketim-kültür ilişkisi çözüldü. Yerine beklentilerle törpülenen, gelişme ve kalkınma söylemiyle beslenen ve giderek kendi mecrasından uzaklaşan bağımlı bir yaşam modeli konuldu.

Bu modelin en merkezine de turizm yerleştirildi…

Turizm, tartışmasız ülkenin lokomotif kalkınma sektörüydü. Turizm, adeta eleştirilemez, tanrısal bir dönüşümün adıydı. ‘Turizmci’ kelimesinin yarattığı etki, keşifler çağının kaşiflerinin yarattığı etkiyle boy ölçüşür hale gelmişti. Bir beldenin, bir doğa parçasının, bir ağacın, taşın değeri; ancak turizmin hizmetine sunulabilmesiyle ölçülüyordu.

Bir ‘şey’ ‘turistik’ değilse, bir değeri yoktu! Önce tasarlanmış bir beğeni yaratılıyor, ardından da insan ya da nesne, her şey bu beğeni modelinin çerçevesini çizdiği pazarda görücüye çıkıyordu.

Gelişme, yaşam kalitesi ve uygarlık ölçüsü; ‘turistik’ olanla ‘turistik’ olmaya aday olan arasındaki uzaklığa göre belirleniyordu.

Bakın bu sayacağımız bir kaç örnek, son bir iki yılda ‘turistik’ olmaya aday olan bazı alanlar: Diyadin Kaplıcalarını turizme kazandırma çalışmaları,

Van Gölü’ndeki adaları turizme kazandırma çalışmaları,

Malazgirt Muharebesinin yönetildiği Ziyaret Tepesi’ni turizme kazandırma çalışmaları,

Akalan Şelalalerini turizme kazandırma çalışmaları,

Karadeniz’i turizme kazandırma çalışmaları,

Ordu’da tarihi mekanları turizme kazandırma çalışmaları,

Tirebolu Bedreme Kalesi turizme kazandırma çalışmaları,

Yarapsan Çamurunu turizme kazandırma çalışmaları,

Hasanlar Baraj Gölü’nü turizme kazandırma çalışmaları,

Cilo Dağı Sat Gölleri’ni turizme kazandırma çalışmaları,

Rize’deki mağaranın turizme kazandırılması çalışmaları,

Muş Varto’da Hamurpet Gölü’nü turizme kazandırma çalışmaları,

Rus Çarı’nın Kars’taki av köşkünü turizme kazandırma çalışmaları,

Antalya Gazipaşa’daki Yalan Dünya Mağarası’nın turizme kazandırma çalışmaları…

 Turizme kazandırılması gereken alanların başında mağaralar bulunuyor. Aydın Valisinin bir kaç yıl önce elinde fenerle girdiği mağarayı turizme kazandıracağım derken mağarada kaybolması halen akıllardadır.

Başka kentlerin başka yöneticileri de öyle…

Turizm vizyonu olan yöneticiler, atom mühendisleriyle eş değer tutuluyor. Her yıl metropollerde ve dünya başkentlerinde düzenlenen dev turizm fuarlarında sepete konularak görücüye çıkarılan değerler, giderek görünür olmanın yok olmaya dönüştüğü bu pazarda iştahlı alıcılarını bekliyor.

Bu doymak bilmeyen ve dipsiz kuyuyu andıran iştah, son otuz yılda biblo gibi bir çok kenti yuttu! Bu bir çok kentin içinde hangilerinin olduğu herkese göre değişir ancak; yeme içme birikiminden, gündelik yaşam alışkanlıklarına kadar dünyanın en rafine kültürü artık yok!

İki yüz çeşit peynir, yüz çeşit çorba, bin çeşit ekmek artık yok! Tablo gibi köyler, zümrüt ormanlar, şiir gibi ırmaklar artık yok.

Yılda 5 yüz bin ton kerevit veren Eğirdir Gölü artık yok!

Yüzlerce kasabada muhasebeci bürolarında, küçük taşra derneklerinde, yetkili, yetkisiz idareci ofislerinde akıllara zarar turizme açılma projeleri konuşuluyor. Yüz yıllar sonra bu topraklarda arkeolojik kazı yapılsa en çok turizm broşürleri çıkacak.

Her köşe başında elinize tutuşturulan küçük, dilsiz taklidi yapan dilencilerin pusulaları gibi tanıtım broşürleri…

Toplumsal bir delilik gibi hızla genişleyen ve çemberin dışına çıkana yaşam şansı tanımayan bir çılgınlar karnavalı.

İşte on gün sonra yeniden başlayacaklar, Turizm Haftası adıyla akıllara zarar protokol kazalarına neden olacaklar.

Kelli felli adamlar meydanlarda toplanıp keşkek dövecek, gözleme yağlayacak ve yayık yayacaklar, tavuklu pilav yeyip yayılacaklar…

Turizm Haftasının şerefine yedi gün boyunca gelincikleri çiğneyip tarihin ağzına tükürecekler!

Turizm ve tanıtım uğruna harcanan onca değerin ‘telafisi imkansız’ ve yerine asla başka bir şeyin konulamayacağı gerçeği her geçen gün kendini daha çok gösteriyor.

Sahip olduğumuz her değerin, ancak başkalarının değerlendirmeleri üzerinden anlamlı hale getirildiği bu baş döndürücü turizm lunaparkının dışına çıkmalıyız.

Oturup kaybettiğimiz kentlere ağlamak yerine, yeni kentleri kurban vermemek için derhal ‘Unutulması Gereken Kentler Fuarı’nı organize etmeliyiz!

Bilinmeyen biz zamanda ve bilinmeyen bir yerde… ‘Unutun bu kentleri, yok böyle bir yer’ diyebilmek için. Akalan Şelalesini unutun. Cilo Dağı’nı unutun. Eğirdir Gölü’nü unutun…

Unutun. Unutun. Unutun…

Yalan Dünya Mağarası’nı unutun.

Benim unutulması gereken kentlerim, bende saklı. Kimseye söylemem.

Siz de saklayın unutulması gereken kentlerinizi, kendinize ve sevdiklerinize…

Ne güzel söylemiş Gazipaşalı Yörükler; ‘Yalan Dünya Mağarası…’

Turizm yalan bir dünya…

Bu yalan dünyayı unutun…

*( Yusuf Yavuz-Arşiv yazı)

Aıyaman Samsat 1984.jpg

Alacahöyük Çorum 1956.jpg

Ankara Nallıhan 1956.jpg

Antalya Demre 1954.jpg

Antalya Kemer 1954.jpgBurdur Kuruçay Höyük 1986.jpg

Eflatunpınar Beyşehir 1959.jpg

Antalya Elmalı Gökpınar köyü 1962.jpg

gordion2.jpg

Gordion3.jpg

gordion5.jpg

gordion6.jpg

Kaş liman 1962.jpg

Klaros İzmir 1959.jpg

Antalya Finiker Lmyra 1954.jpg

Fotoğraflar: Prof. Machdelt Mellink (1947-2006) Anadolu arkeolojisine ömrünü adamış olan Prof. Mellink’in, 1950’li ve 1960’lı yıllarda Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde çektiği fotoğraflar. Daha fazla ayrıntı için bakınız: http://odatv.com/o-profesorun-kulleri-anadoluya-savruldu-1312101200.html

 

 

AKP’li Kaş Belediye Başkanı hakkında suç duyurusu!

Durmak yok, betona devam. Kaputaş Plajı’na beton dökülerek demirden köprü yapılması yargıya taşındı…

Yusuf Yavuz

Türkiye’nin tanıtım yüzü olan doğal güzelliklerden biri olan Antalya’nın Kaş ilçesindeki dünyaca ünlü Kaputaş Plajı’nda AKP’li Kaş Belediyesi’nin yaptığı ve izinsiz olduğu öne sürülen inşaat hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Kaş Turizm ve Tanıtma Derneği ile bazı vatandaşlar, Belediye Başkanı Halil Kocaer hakkında Savcılığa suç duyurusunda bulunurken, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Antalya Koruma Kurulu başta olmak üzere ilgili kurumlara da olayla ilgili şikâyet başvuruları yapıldı.

 Antalya’nın Kaş ilçesinde bulunan dünyaca ünlü Kaputaş Plajında AKP’li Kaş Belediyesi tarafından yapılan inşaat çalışması hakkında suç duyurusunda bulunuldu. 1. Derece Doğal Sit Alanı olarak koruma altında bulunan Kaputaş’a, iki yıl önce Kaş Belediyesi tarafından iş makineleri indirilerek doğal doku bozularak, günübirlik kullanım amacına uygun çeşitli yapılar inşa edilmişti.

BİLİRKİŞİLER TAHRİBATI BELGELEDİ

Ancak Kaş Belediyesi’nin uygulamalarında, koruma kurulunun verdiği iznin dışına çıkıldığı gerekçesiyle çalışma yargıya taşındı. Antalya 4. İdare Mahkemesi’nin atadığı bilirkişiler, alanın tahrip edildiğini ve peyzaj onarım planıyla Kaputaş Plajı’nın iyileştirilmesi gerektiğine ilişkin raporu mahkemeye sundu.

Kaputaş plajının dokusu tahrip edildi.jpg

BELEDİYE BAŞKANI HAKKINDA SUÇ DUYURUSU

Kaşlı sivil toplum örgütleri ve yurttaşlar Kaputaş Plajı’nda yaratılan tahribatın iyileştirilmesini beklerken Kaş Belediyesi ise bir kez daha alanda inşaat çalışması başlatarak tepkilere neden oldu. Karayolundan merdivenle inilen Kaputaş Plajında kafeterya ve diğer ünitelerin bulunduğu bölüme demir ve beton kullanarak yeni bir merdiven ve geçit inşa etmeye başlayan Kaş Belediyesi hakkında Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunuldu.

3.jpg

KANUNA GÖRE YAPILANLAR SUÇ

Kaş Turizm ve Tanıtma Derneği ile 11 vatandaşın yaptığı suç duyurusunda, Antalya Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun plajda yapılmak istenen tahta köprü ve yürüyüş yoluna izin vermediği kaydedilerek, şöyle denildi:

“Kaputaş plajında şu anda yapılmakta olan işler, iznin dışına çıkıldığını göstermektedir. Çünkü 1. Derece SİT alanına ve kıyıya ne surette olursa olsun beton dökülemez. Çelik ya da demir yapı yapılamaz. Verilen iznin dışına çıkılamaz, kıyı bozulamaz. 2863 sayılı kanuna göre bunlar suçtur.  Nisan 2017 itibariyle çekilen resimlerden de anlaşılacağı gibi, plajda kafeterya olacak şekilde geniş bir büfe alanına yer verilmiş, ne işlev göreceği bilinmeyen çelik ya da demirden bir konstrüksiyon konulmuş, ayakları ise dikkat çekici büyüklükte yapılan betona gömülmüştür.”

1.jpg

BAŞKAN KOCAER HAKKINDA KAMU DAVASI AÇILMASI İSTENDİ

Kaş Belediyesi’nin uygulamasında, kültürel ve doğal varlıkların korunmasıyla ilgili düzenlemeleri içeren 2863 sayılı kanunun ihlal edildiği kaydedilen suç duyurusunda, “Yetkili konumda olan Kaş Belediye Başkanlığı’nı temsil eden Başkan Halil Kocaer hakkında bu suç duyurusunda bulunmak zorunlu hale gelmiştir” ifadelerine yer verilerek, Belediye Başkanı Kocaer hakkında kamu davası açılması talep edildi.

 KAPUTAŞ’TA SON İKİ YILDA YAŞANAN TAHRİBATIN GÖRÜNTÜLERİ: 

yapıloaşmadan önce kaputaş plajı.jpg

kaputaş plajı.jpg

kaputas_genel.jpg

Kaş Belediyesi tanıtımda yer alan ünlü plajı bu hale getirdi.JPG

home-of-turquoise.jpg

3.jpg

5.jpg

Belediye plaja inen merdivenlerin bitişiğine demir ve beton kullanarak inşaata başladı.jpg

 

 

 

 

 

 

 

 

Fethullah Gülen’den Recep Özel’e namaz takkesi!

‘Mühürsüz oy geçerli’ kararının alınmasına yol açan YSK üyesi Recep Özel, 2012’de ABD’de Gülen tarafından namaz takkesi ile ödüllendirilmiş…

Yusuf Yavuz

Referandum’a gölge düşüren YSK’nın ‘mühürsüz oylar geçerli’ kararının alınmasına yol açan itirazı yapan AKP’li Recep Özel’in 2012 yılında ABD’de Fethullah Gülen’i ziyaret eden heyetin içinde yer aldığı ortaya çıktı. O dönemde AKP Isparta Milletvekili olan Recep Özel’in bu ziyaretiyle ilgili yerel basında yer alan haberde, Gülen’in Özel ile yakından ilgilenerek kendisine bir namaz takkesi hediye ettiği öne sürülmüştü.

YSK’nın referandumda kullanılan mühürsüz oyları geçerli saymasına ilişkin kararın alınmasına yol açan başvuruyu yapan AKP’nin YSK’daki temsilcisi Recep Özel ve yazdığı o itiraz dilekçesi Türkiye’nin gündemine oturdu.

AKP’Lİ YSK ÜYESİ ÖZEL ‘VİCDANIM RAHAT’ DEDİ

Tartışmaların ve tepkilerin odağındaki isim olan Recep Özel, “Vicdanım rahat” açıklaması yaptı. Ancak Özel’in YSK’ya yaptığı o başvurunun neden olduğu sonuçlara yönelik itirazlar bitmedi. Bugün çok sayıda yurttaş YSK’ya itiraz başvurusunda bulundu.

Başbakan Binali Yıldırım tarafından YSK’ya atanan Recep Özel’in, 2012 yılında TBMM Adalet Komisyonu Üyesi olarak görev yaptığı sırada ABD’de Fethulah Gülen’i ziyaret ettiği ortaya çıkmıştı.

‘GÜLEN, ÖZEL’E NAMAZ TAKKESİ HEDİYE ETTİ’

Mart 2012’de ABD’ye giderek Gülen’i ziyaret ettiği öne sürülen Özel’in, o tarihlerde cemaatle güçlü ilişkiler içerisinde olduğunu göstermek için Isparta yerel basınına geçtiği bilgilerde şu ifadelere yer verilmişti: “Ziyarette Fethullah Gülen’in Milletvekili Özel’le yakından ilgilendiği öğrenildi. Gülen’in ‘Isparta Milletvekili olduğunu biliyorum. Yakından takip ediyorum’ dediği bildirildi. Gülen’in ziyaretten ayrılırken Özel’e namaz takkesi hediye ettiği edinilen bilgiler arasında.” *

ÜÇ DÖNEM MİLLETVEKİLLİĞİ YAPTI, ARDINDAN YSK’YA ATANDI

Üç dönem AKP Isparta Milletvekili olarak görev yapan Recep Özel, 1 Kasım 2015’teki genel seçimlerde aday gösterilmedi. Özel’in yerine Nur cemaatine yakın isimlerden biri olan Amasya kökenli Sait Yüce’yi Isparta’dan aday gösteren AKP, Özel’i de Temmuz 2016’da darbe girişiminden bir kaç gün önce YSK’ya temsilci olarak atadı.

FETÖ İDDİALARININ ARDINDAN ZORUNLU AÇIKLAMA YAPTI

15 Temmuz’un ardından birbiri ardında FETÖ soruşturmaları ve gözaltılar başlayınca 2012 yılındaki Gülen ziyareti gündeme getirilen Recep Özel, bu konudaki rahatsızlığını “Zorunlu bir açıklama yaparak gidermeye çalışmıştı.

2012 yılında ABD'de Gülen'i ziyaret ettiği öne sürülen Özel'e namaz takkesi hediye edildiği açıklanmıştı.jpg

(2012 Yılında TBMM Adalet Komisyonu Üyelerinin Gülen’in ziyaret ettiği öne sürülen ABD Pensilvanya’daki konut)

‘O GÜNÜN ŞARTLARINDA, O ŞEREFSİZ MAHLUĞA ZİYARET’

FETÖ soruşturmaları ve gözaltıların en yoğun olduğu günlerde, 6 Ağustos 2016 tarihinde yerel basında yayınlanan Özel’in açıklaması özetle şöyleydi:

“2012 yılında Adalet Bakanlığı’nın resmi bir program için gittiğimiz Amerika’ da o günün şartlarında o şerefsiz mahluğa, terörist başına gerçekleşen ziyareti bu günlerde gündeme getirmek haysiyet cellatlığından başka birşey değildir. Bunu gündeme getirenler, gündeme gelmesini sipariş haberlerle yaptırmaya çalışan kamu gücünü elinde bulunduran zevata ve çeşitli siyasi hesapları bulunan güruha buradan açıkça sesleniyorum. Sizin kim olduğunuzu iyi biliyorum kimin hesabına ve ne için çalıştığınızı nasıl köpeklik yaptığınızı iyi biliyorum. Her türlü yasal hakkımı size karşı kullanacağım.

‘BU KADAR AÇIKLAMA YETER’

Siz, neye hizmet ettiğinizi önce bir düşünün, fitne, fesat ve iftira ile bir yere varılmaz, hesaplar tutmaz. Yaptığınız bu yöntemi FETÖ örgütü yıllarca memleket insanımıza uyguladı. Sizin o şerefsizlerden bir farkınızın olmadığıda görülmekte. Bu kadar açıklamanın yeterli olduğunu düşünüyor, siyasi hayatım boyunca söylediğim bir söylemi burada paylaşarak son veriyorum.”

82a3f7d30ff2a5b6ab177c827ae562f4.jpg

20170418173847_c9sqsvoxkaycrih.jpg

Kaynak: (http://www.haberakdeniz.com.tr/isparta/ak-parti-ysk-uyesi-recep-ozelden-aciklama-2283h.html)

İlgili yazı için: https://www.acikgazete.com/unesco-neyi-koruyor/

 

 

 

 

 

Rhodiapolis’te restorasyon skandalı!

Antalya’da AKP’li Kumluca Belediyesi’ne tahsis edilen Rhodiapolis antik kentinin simgesi Opramoas anıtı ve tiyatro, hatalı restorasyon kurbanı oldu…

Yusuf Yavuz

Antalya’nın Kumluca ilçesinde bulunan Rhodiapolis antik kentinde restorasyon skandalı yaşanıyor. 2015 yılında antik kentin tiyatrosu ve kazılarda bulunan ünlü hayırsever Opramoas anıtında başlatılan restorasyonun hatalı olduğu ortaya çıkınca çalışmalar durduruldu. Adeta yeni inşa edilmiş bir yapıya dönüştürülen anıtın sökülmesi gündeme gelirken, hem yüklenici firma hem de Antalya Rölöve ve Anıtlar Bölge Müdürlüğü yetkilileri “restorasyonda sorun yok” görüşünü savundu. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından AKP’li Kumluca Belediyesi’ne tahsis edilen antik kentteki inşaat çalışmasında Suriyeli işçilerin çalıştırıldığı iddialarına yanıt veren Belediye Başkanı Hüsamettin Çetinkaya ise “Haberim yok, araştırayım” dedi. Son yıllarda gittikçe artan restorasyonlara tepki gösteren arkeolog ve rehber Ümit Işın, Rhodiapolis, Andriake, Patara ve benzeri yerler dâhil bu tür antik yapıları yeniden inşa etmenin, yeniden ayağa kaldırmanın çok yanlış olduğunu düşünüyorum. Birincisi, para israfı. Buraya harcanacak para, dağlarda ‘turist gitmiyor’ diye bekçisi olmayan, korunamayan ve kaçak kazılarla tahrip olan binlerce kente aktarılabilir” diye konuştu.

KÜLTÜR BAKANLIĞI’NCA KUMLUCA BELEDİYESİ’NE TAHSİS EDİLDİ

Kültür Bakanlığı ile yapılan protokol ile Rhodiapolis’in ören yerinin işletmesi Kumluca Belediyesi’ne devredildi. Protokol, 1892’de keşfedilen ve 2006 yılında başlatılan arkeolojik kazılarla gün yüzüne çıkarılmaya başlanan antik kentin AKP’li Kumluca Belediyesi tarafından işletilmesini, gişe gelirinin ise restorasyon ve çevre düzenlemesi çalışmalarında kullanılmasını öngörüyordu. Kumluca’nın yaklaşık 2,5 kilometre kuzeyinde yer alan tepede kurulan ve Likya uygarlığının önemli kentlerinden biri kabul edilen Rhodiapolis’te Akdeniz Üniversitesi tarafından yürütülen kazılarda M.S II. yüzyılda yaşadığı belirlenen ünlü hayırsever Opramoas’ın adına inşa edilen anıt, önemli buluntulardan biri olarak kayıtlara geçti.

restorasyon öncesinde rhodiapolis tiyatrosu.jpg

(Kumluca’ya bakan bir tepede bulunan Rhodiapolis’teki arkeolojik kazılar 2006 yılında başladı)

RESTORASYON İHALESİ, TATVAN MERKEZLİ ‘ER-BİL’ FİRMASINA VERİLDİ

Ancak Kültür ve Turizm eski Bakanlarından Ertuğrul Günay döneminde Kumluca Belediyesi ile yapılan bir protokol ile ilçeye oldukça yakın olması nedeniyle ilçenin tanıtım yüzü olarak görülen Rhodiapolis’in işletmesi belediyeye verildi. Bunun üzerine kolları sıvayan Kumluca Belediyesi, ören yerinin çevre düzenlemesi, karşılama merkezi ve restorasyon çalışmaları yapmak üzere harekete geçti. Nisan 2014’te Bitlis-Tatvan merkezli ‘Er-Bil İnşaat A.Ş’ adında bir şirkete, yaklaşık 1 milyon 445 bin lira bedelle ihale edilen restorasyon çalışmalarına, yapılan ön hazırlıkların ardından Mart 2015’te başlandı.

2015 yılında Tatvan merkezli bir firma tarafından restorasyon başladı.Jpeg

(Rhodiapolis’teki yapıların restorasyon ihalesi, Tatvan merkezli Er-Bil İnşaat adlı bir firmaya verildi)

HATALAR OLDUĞU ANLAŞILINCA RESTORASYON DURDURULDU

Ancak çalışmalar ilerledikçe antik kentin tiyatrosu ile ünlü Opramoas anıtını kapsayan restorasyonun sorunlu ilerlediği anlaşılınca çalışmalar durduruldu. Ardından bir bilim heyeti oluşturularak çalışmalar yerinde incelendi. İddiaya göre tiyatro ve Opramoas anıtının restorasyonunda yanlışlıklar tespit eden bilim kurulu, 2016 yılı sonlarında anıtın sökülmesi yönünde bir rapor hazırladı ve yetkililere sundu.

ünlü hayırsever opramoas adına yapılan anıt restorasyon soınrası bu hale geldi.JPG

İŞÇİLER BAŞLARINDA UZMAN OLMADAN ÇALIŞIYOR

Restorasyon skandalının ortaya çıkmasının ardından 31 Mart 2017 tarihinde ziyaret ettiğimiz Rhodiapolis antik kentinde, durdurulmuş olmasına karşın restorasyon çalışmalarının tiyatroda devam etmesi dikkat çekti. Yapılan restorasyonla Opramoas anıtı ve tiyatro adeta yeni inşa edilmiş bir yapı görünümüne kavuşurken, tiyatroda inşaat malzemeleri ile çalışan işçilerin alanı terk edip hızla uzaklaşması akıllara soru işaretleri getirdi. Çalışmalar sırasında herhangi bir uzman ya da sorumluya rastlamadığımız Rhodiapolis antik kentinde Suriyeli işçilerin çalıştırıldığının iddia edilmesi üzerine konuyla ilgili yetkililerin bilgisine başvurduk.

opramoas anıtının yeniden yıkılması gündemde.JPG

YÜKLENİCİ FİRMA YETKİLİSİ: ‘SURİYELİ İŞÇİ ÇALIŞTIRMIYORUZ’

Restorasyon çalışmalarını üstlenen Er-Bil İnşaat A.Ş yetkilisi Bilal Tunç, “Bizde Suriyeli işçi çalışmıyor. Orada iki tane firma var. Biri benim firmam, restorasyon işi yapıyor. Bir de çevre düzenlemesi ve karşılama merkezini yapan firma var. Biz prensip olarak Suriyeli işçi çalıştırmıyoruz” dedi.

rhodiapolis tiyatrosunun restorasyonu hatalı bulundu.JPG

‘BİZE VERİLEN PROJE DOĞRULTUSUNDA İMALATLARIMIZI YAPTIK’

Durdurulan restorasyonla ilgili sorularımızı da yanıtlayan Er-Bil İnşaat A.Ş yetkilisi Bilal Tunç, şunları söyledi: “Restorasyonla ilgili bir sorun yok. Yazıtlı taşların yerleriyle ilgili bir sıkıntı var. Bize verilen proje doğrultusunda biz imalatlarımızı yaptık. Çalışmayı durdurdular. Bir bilim heyeti kurulmuş, biz de anıtla ilgili onlardan haber bekliyoruz. Bunun dışında restorasyon tekniği ile alakalı firmamızca bir sıkıntı yok. Bunu bilim heyeti de Antalya Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü de biliyor.”

ünlü hayırsever opramoas adına yapılan anıt restorasyon soınrası bu hale geldi.JPG

(Rhodiapolis’te bulunan ünlü hayırsever Opramoas anıtı restorasyon sonrasında bu hale geldi)

‘AÇIKLAMA YAPMAYA YETKİLİ DEĞİLİM’

Firma sahibi olsam da açıklama yapmaya yetkili değilim” diye konuşan Tunç, “Sonuçta bu bir devlet işi. Bunu yaptıran ve kontrolünü üstlenen bir kurum var. Antalya Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü, Kumluca Belediyesi ve Kültür Bakanlığı. Gerekli açıklamaları onların yapması gerekiyor” diye konuştu.

restorasyon sonrası tiyatro ve anıt.JPG

‘DAHA ÖNCE ASPENDOS KÖPRÜSÜNÜ RESTORE ETTİK’

Daha önce tarihi eser restorasyonu yapıp yapmadıklarına ilişkin sorumuza da yanıt veren Tunç, “Türkiye’nin bir kaç yerinde köprü yaptık. Bunlardan bir tanesi de Aspendos’da bulunan tarihi köprü. Ayrıca Mostar (Saraybosna) köprüsünün restorasyonunu da yaptık” dedi.

durdurulmasına rağmen restore çalışmasını sürdüren işçiler alanı terk edip kaçtılar.JPG

RÖLÖVE VE ANITLAR MÜDÜRLÜĞÜ: ‘BURASI BİZİM ALANIMIZDA DEĞİL’

Antalya Rölöve ve Anıtlar Bölge Müdürlüğü yetkilisi ise Rhodiapolis’teki restorasyon skandalıyla ilgili önce “Burası bizim alanımızda değil, Kumluca Belediyesi’ne tahsisli” dedi, ardından ise restorasyonla ilgili bir sıkıntı olmadığını savundu. OHAL döneminde olunduğunu ve konuyu Antalya Valiliği’nin yakından takip ettiğini söyleyen yetkili, ödeneği ayrılan restorasyon çalışmalarının devam ettiğini belirterek, şunları söyledi:

‘HİÇ BİR SIKINTI SÖZ KONUSU DEĞİL, DÖRT TANE TAŞIN YERİ DEĞİŞECEK’

“Sadece projenin revize edilmesi söz konusu. Dört tane taşın yeri değişecek. Yıkılıp yeniden yapılma diye bir şey söz konusu değil. Opramoas anıtında da çalışmamız devam ediyor, hiç bir sıkıntı söz konusu değil. Geçmişte, 1980’li yılarda yapılan bir uygulama söz konusu. Onun dışında şu anki aşamada sadece belli bölümlerde yeniden tamir yapılması planlandı. Şu anki proje revize edildi. En kısa sürede tekrar hayata geçecek. Şu anda bir sorun yok. Geçmiş yıllarda olan sorunlar bunlar.”

IMG_8268.JPG

‘RÜZGÂR O YAPI ÜZERİNDE OLUMSUZ ETKİ YARATMIŞ’

Restorasyon çalışmalarının ne zaman tamamlanacağına ilişkin sorularımıza da yanıt veren Antalya Rölöve ve Anıtlar Bölge Müdürlüğü yetkilisi, “Uzun bir süre devam edecek. Anıtta geçmişte yapılan işler var, onlar şu anda toparlandı geldi, o yazılı taşlar tekrar elden geçti. Bu şekilde devam ediyor. Bir de bu tür haberler tarihi eserlerimize zarar veriyor. Eserler basına konu olunca müdahale şansında da çok büyük sıkıntılar doğuyor. Herkes bir şey konuşuyor ve proje kalıyor. Restorasyon zaten gelişmiş bir sanat. Orası iklimi çok zor olan bir yer. Yıllar boyu rüzgâr o yapı üzerinde olumsuz etkiler yaratmış. Şimdi onun etrafını da aynı orijinal dokuya benzer bir yapı kütlesiyle yeniden ele alıp 2018-2019’da onarımı planlanmakta” ifadelerini kullandı.

IMG_8291.JPG

BELEDİYE BAŞKANI ÇETİNKAYA: ‘BAZI SIKINTILAR ORTAYA ÇIKTI’

Kumluca Belediye Başkanı Hüsamettin Çetinkaya ise restorasyon çalışmalarında belirli bir noktaya gelinmesinin ardından bazı sıkıntıların ortaya çıkmasıyla yeniden değerlendirileceğini söyledi. Restorasyon için yeniden bir rapor hazırlandığını dile getiren Çetinkaya, konunun 11 Nisan tarihinde Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun gündemine geldiğini belirterek, “Opramoas anıtındaki restorasyonda yanlışlıklar olduğu, etrafının bu haliyle çevrilip düzeltilince ziyarete açalım gibi bir karar çıktığını sanıyorum. Çalışmalar bu aşamada. Müteahhit’e ‘şunu yap’ dediler, yaptı” diye konuştu.

rhodiapolis'e yapılan karşılama merkezi.jpg

KARŞILAMA MERKEZİ ÇALIŞMASINDA DA SORUNLAR VAR

Antik kentteki her türlü çalışmanın koruma kurulunun onayladığı projeler doğrultusunda gerçekleştirildiğini dile getiren Çetinkaya, karşılama merkezi ve çevre düzenlemesiyle ilgili de bir sorun olduğuna dikkati çekerek, “Buradaki çalışmalarda müteahhitte bir gecikme var. Biz işi bitirtmeye çalışıyoruz. Kaynağın yüzde doksanı valilikten geliyor, yüzde onunu biz karşılıyoruz. Çalışmanın 2016’da bitmesi gerekiyordu ancak müteahhit beceremedi, iş çok uzadı. Ben yıllardır ihale yaparım ilk defa böyle bir müteahhit ile karşılaştım. Özel sektör olsa subjektif değerlendirmeler yapabilirsiniz. Daha önce yaptığı işlere bakarsınız, buna göre karar verirsiniz. Ama devlet işinde objektif kriterlere göre yazılı belgelere bakılıyor. Belgeleri tamamsa ihaleyi alıyor” ifadelerini kullandı.

Antik kentteki çalışmalarda Suriyeli işçi çalıştırıldığı yönündeki iddialarla ilgili sorumuza da yanıt veren Çetinkaya, “Ben bunu bilmiyorum. Bir araştırayım” diye konuştu.

kumluca belediye başkanı çetinkaya restorasyon çalışmaları sıarsında.jpg

(Kumluca Belediye Başkanı Hüsamettin Çetinkaya -üstte- restorasyon çalışmaları sırasında)

ARKEOLOG ÜMİT IŞIN: ‘RESTORASYONA HARCANAN PARA KORUMAYA AYRILMALI’

arkeolog ve rehber ümit ışın restorasyonlara harcanan paranın koruma için ayrılması gerektiğini söylüyor.png

(Arkeolog ve 30 yıllık turist rehberi Ümit Işın, restorasyonlara harcanan paraların korunmasız yerlerdeki kültür mirasının korunması için harcanması gerektiğini savunuyor)

Kültür mirasını ‘turizme açalım’ söylemiyle son yıllarda antik kentlerde ardı ardına yapılan restorasyonlara tepki gösteren arkeolog ve rehber Ümit Işın, “Oysa buralar zaten turizme açık yerler. Rhodiapolis, Andriake, Patara ve benzeri yerler dâhil bu tür antik yapıları yeniden inşa etmenin, yeniden ayağa kaldırmanın çok yanlış olduğunu düşünüyorum. Birincisi, para israfı. Buraya harcanacak para, dağlarda ‘turist gitmiyor’ diye bekçisi olmayan, korunamayan ve kaçak kazılarla tahrip olan binlerce kente aktarılabilir. Mesela İdebessos, Rhodiapolis’ten daha az önemli değil. Bu para oraya aktarılabilir” diye konuştu.

IMG_8286.JPG

TURİSTLER RESTORE EDİLEN YAPILARI OTEL SANIYOR

Her şeyi koruyacak kadar çok zengin olunması durumunda bile restorasyon yapmanın yine de yanlış olduğuna dikkat çeken 30 yıllık arkeoloji ve doğa rehberi Ümit Işın, “Bence antik bir yapıyı sadece koruma amaçlı ayağa kaldırırsınız. Örneğin Andriake’deki Granarium’u (Restore edilen tahıl deposu), Patara’daki bulevterion’u (meclis binası olarak kullanılan odeon), restore edildiğinden beri rehberlik ettiğim hiç bir turistin beğendiğini görmedim. Bana ‘Bu otel mi? Bu yepyeni binayı Patara’nın içine kim dikmiş?’ diyorlar. Eğer turist ise konu, turistin tepkisi bu şekilde” görüşünü dile getirdi.

IMG_8320.JPG

‘O PARALARI TANITIMA AYIRSALAR, DAHA KALİTELİ TURİST GELİR’

Restorasyon skandalıyla gündeme gelen Rhodiapolis’teki Opramoas anıtının Likya tarihinde çok önemli bir anıt olduğunun altını çizen arkeolog-rehber Ümit Işın, “Bu anıtı olduğu gibi temizleyerek, bir çökme ve yıkılma tehlikesi varsa onu koruma altına alarak muhafaza edebilirsiniz. Yeni baştan yapmanın bilime bir hizmeti yok. Neticede bilim onu bir kağıt üzerine çizer, daha da yetmezse küçük bir modelini yapar. Ama siz bu binayı turist için yeniden yapıyorsanız, turist de bundan hoşlanmıyor. Yani benim gezdirdiğim hiç bir turistin hoşlandığını görmedim. Niyeyse bürokratlarımız, politikacılarımız ve bazı arkeologlarımız böyle bir yanlış fikre kapılmışlar. Biraz da belediyelerin talebiyle belki de. Benim belediyelere naçizane tavsiyem, paraları varsa gidip oralarda restorasyona harcayacaklarına o kenti olduğu gibi muhafaza etsinler. O paraları da gidip dünyadaki bütün fuarları tek tek dolaşarak Kumluca’yı ve Rhodiapolis’i tanıtmaya ayırsınlar. Daha kaliteli ve daha çok turist gelmiş olur” dedi.

arkeolog ümit ışın.JPG

(Deneyimli arkeolog ve turist rehberi Ümit Işın, restorasyonlar konusunda arkeoloji camiasının tavır alması gerektiğini düşünüyor)

‘2 BİN YILLIK TAŞ YENİSİYLE YAN YANA KOYDUĞUNUZDA ÇATIŞIYOR’

Rehberliğini yaptığı turistlerin, antik kentleri doğal atmosferi içinde daha büyüleyici bulduklarına işaret eden Işın, 1970’li yıllarda restore edilerek ayağa kaldırılan Efes’in simgelerinden biri olan ünlü Celsus kütüphanesinin bugün milyonlarca lira harcanarak yeniden sökülmesinin gündeme geldiğini belirterek, şöyle konuştu: “Çünkü antik taş ile yeni taş zaman içinde birbirinden farklı çalıştığı için çatışıyorlar ve çok büyük hasarlar ortaya çıkıyor. 2 bin yıllık bir taşın yanına getirip yepyeni bir taşı koyuyorsunuz. Bir de hepimiz şunu biliyoruz ki bu işi yapanlar öyle uzmanlaşmış kadroları olan firmalar değil. İhaleyi kimin tanıdığı, akrabası var ise onlar kazanıyorlar. Başlarında bu işi bilen insanlar yok. Doğru dürüst mühendisleri, mimarları, restoratörleri yok. Kimse çıkıp da ‘hayır var’, demesin.”

IMG_8293.JPG

‘TURİZM İÇİN BUNLAR YAPILMAZ’

Bence arkeolog arkadaşlarımızın restorasyonlar konusunda belediyeleri ve bürokratları ikna etmeleri gerekir” görüşünü dile getiren arkeolog Ümit Işın, “Bunlar turizm için yapılmaz. Ama bunlar rant için yapılıyorsa o zaman daha çok itiraz etmeleri gerekir. Ben biliyorum ki bir çok arkeolog arkadaşımız bunlardan asla rant elde etmiyorlar ama isimleri karışıyor. Hiç suçları yokken bu tür restorasyon çalışmalarında soruşturmalara maruz kalıyorlar. Bir arkeoloğun işi tiyatro kazıp restorasyon yapmak değil, bilim yapmaktır. Tehlikedeki binaları korumaya almaktır. Bilakis kazarak tehlikede olmayan bir binayı tehlikeli hale sokmak değildir” dedi.

İŞTE RHODİAPOLİS ANTİK KENTİNDEKİ RESTORASYON SKANDALININ AYRINTILARI:

IMG_8294.JPG

IMG_8280.JPG

opramoas anıtı.JPGIMG_8260.JPG

restorasyon sırasında tiyatro.jpg

restorasyon sonrası tiyatro ve anıt.JPGrestorasyon çalışmasından detay.JPG

 

RESTORASYON ÖNCESİNDEKİ RHODİAPOLİS:

restorasyon öncesinde rhodiapolis.jpg

rhodiapolis'te 2006 yılında kazılar başladı.jpg

restorasyon öncesinde rhodiapolis tiyatrosu.jpg

opramoas anıtı restorasyondan önce.jpg

10566276.jpg

 

 

 

 

 

 

 

İşte YSK’nın çok tartışılacak kararının ayrıntıları

Yusuf Yavuz

Referandumda bazı sandıklarda üzerinde ‘Tercih’ yazılı mühürler yerine ‘Evet’ yazılı mühürler kullanıldığının ortaya çıkmasının ardından açıklama yapan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanı Sadi Güven, Tercihmührü yerine Evet mührünün basıldığı oy pusulalarının da geçerli olmasına karar verildiğini dile getirdi. Dışarıdan getirildiği kanıtlanmadıkça ‘mühürsüz’ oyların da geçerli sayılacağını açıklayan YSK, sayım döküm işleminin buna göre yapılmasını istedi.

YSK’DAN KENDİ ÇIKARDIĞI DÜZENLEMEYLE ÇELİŞEN KARAR

YSK Başkanı Sadi Güven’in tartışmalara neden olan açıklamasının ayrıntıları ortaya çıktı. YSK’nın oybirliği ile bugün aldığı kararda, 14 Şubat 2017 tarihinde YSK tarafından alınan referandumla ilgili kararının eki olan genelgenin “Geçerli olmayan oy pusulaları” başlığını taşıyan 43. maddesinde, “Üzerinde ‘Tercih’ mührü dışında veya ‘Tercih’ mührü yerine herhangi bir işaret, herhangi bir isim, imza kaşesi veya parmak izi basılmış olan birleşik oy pusulaları geçerli değildir” düzenlenmesine yer verildiği belirtildi.

ysk başkanı sadi güven cumhurbaşkanı erdoğan ile.jpg

YSK Başkanı Sadi Güven, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile

‘SEÇMEN İRADESİNİ ETKİLEYECEK NİTELİKTE GÖRÜLMEMİŞTİR’

Oylamada kullanılan bu mühür seçmenin iradesini yansıtan işaret niteliğinde olup, kanunda yer alan ‘Evet’ veya ‘Tercih’ mühürlerinden biri yerine diğerinin kullanılmış olması seçmenin iradesini etkileyecek nitelikte görülmemiştir” ifadelerine yer verilen YSK kararında, ‘Tercih’ mührü dışında başka bir mührün basılı olduğu oy pusulalarının geçersiz sayılacağı düzenlemenin, “Seçim kurulları tarafından verilenlerin dışında materyal ile kullanılan oyları geçersiz kılmaya yönelik” olduğu kaydedilerek, “Kurulumuza intikal eden olaylarda kullanılan ‘Evet’ mühürlerinin ilçe seçim kurulları tarafından dağıtıldığı sabittir” ifadelerine yer verilmesi dikkat çekti.

ysk tartışmalı karara imza attı.jpg

‘KURALA AYKIRILIK GEÇERSİZ SAYILACAK NİTELİKTE DEĞİL’

İlgili yasal düzenlemede sandık kurullarına ‘Tercih’ mührünün teslim edilmesi gerektiği kuralının esas olmasıyla birlikte 298 sayılı kanunda seçimlerde ‘Evet’ mührünün de kullanılabileceğinin de belirtildiğine vurgu yapılan YSK kararında, “İlçe seçim kurullarınca sehven yapılan hatada, oy kullanan seçmenin kusurunun bulunmaması karşısında, Kurulumuzca daha önce belirlenen şekil kuralına aykırılığın seçmenin iradesini yansıtan bu oyların geçersiz sayılmasını gerektirecek nitelik ve ağırlıkta olmadığı sonucuna ulaşılmıştır” görüşüne yer verildi.

ysk başkanı güven geçersiz oy tartışmalarına ilişkin açıklama yaptı.jpg

MÜHRÜN ARKAYA TAŞMASI OYLARI GEÇERSİZ KILMAYACAK

Sandık kurulu mührünün oy pusulasının arka yüzüne yansıması durumunda oyların geçerli sayılıp sayılmayacağına ilişkin tartışmaları da değinen YSK’nın kararında,”Oy pusulalarının sandık kurulu mührü ile mühürlenmesinin amacı, oylamada sahte oy pusulası kullanımını engellemek için olup, bu amacı gerçekleştirmeye yönelik mührün sandık kurulu tarafından sehven oy pusulasının ön yüzüne basılmış olması veya arka yüzüne basılmış olmakla birlikte mürekkep fazlalığı nedeniyle ön yüzüne yansımış olması, oy pusulasının geçersiz sayılmasını gerektirecek nitelikte görülmemektedir” denildi.

Tartışmalara neden olan her iki konuda da oyların geçerli sayılmasına karar veren YSK, söz konusu kararını il ve ilçe seçim kurulu başkanlıklarına iletti.

MÜHÜRSÜZ OYLAR DA GEÇERLİ SAYILDI

ysk duyurusunda mühürsüz oyların geçerli sayılacağı belirtildi.png

Sandık kurulu mührü taşımayan oy pusulalarının da geçerli sayılacağına ilişkin kararını da resmi internet sitesinden yayınlayan YSK, söz konusu zarfların dışarıdan getirildiği kanıtlanmadıkça ‘geçerli’ sayılacağını belirterek sayım döküm işlemini buna göre yapılmasını istedi.

İŞTE YSK’NIN ALDIĞI TARTIŞMALI KARARIN BELGESİ:

1.png2.png33.png

4.png5.png

6.png

7.png

Türkiye bu devrimi unuttuğu için ‘bademleme’ normalleşti!

Türkiye bu devrimi unuttuğu için ‘bademleme’ normalleşti!
 
Yusuf Yavuz
 
Bugün 17 Nisan. Pek çoğumuz için farklı anlamları olan bugünün, Türkiye’nin tarihinde önemli bir yeri var. Görmezden gelinen, unutturulmak istenen 17 Nisan’ın ne anlama geldiğini anımsamak için gelin hep birlikte bundan tam 76 yıl öncesine gidelim…
 
Ama önce kısaca bugünkü manzarayı bir anımsayalım…
 
Bugün, 17 Nisan’ı yaşadığımız günlerde Türkiye’nin gündemi, birbiri ardına patlayan irinler gibi cemaat vakıflarının yurtlarından gelen çocuklara yönelik cinsel istismar haberleriyle sarsılıyor. “Bademleme” pişkinliğiyle çocuk tecavüzlerinin üzerine tüy dikilen bu vahşi günlere nasıl geldik? Hangi birine üzüleceğimizi şaşırdığımız, üzerimize kâbus gibi çöken, ruhumuzu altüst eden, insanlığımızdan utandıran bu kara günlerin gelişine nasıl seyirci kaldık?
 
Bütün bu soruların yanıtını bulmak için 17 Nisan 1940’ta başlayıp, yalnızca 14 yıl süren ve 1954’te son bulan bir eğitim seferberliği olan Köy Enstitüleri’nin öyküsünü bir kez daha anımsayalım…
 
14 NİSAN 1940, DÜNYANIN DİKKATLE İZLEDİĞİ SESSİZ DEVRİM
17 Nisan 1940’da çıkarılan 3803 sayılı yasayla Türkiye’nin dört bir köşesine 21 Köy Enstitüsü açıldı. Bu okullarda eğitim alan köy çocukları, köy öğretmeni ve sağlıkçı olarak yetiştirilecekler ve başta kendi köyleri, bulundukları yörenin aydınlanmasına öncülük edeceklerdi. Tarımdan marangozluğa, sağlıktan güzel sanatlara kadar geniş bir yelpazede aldıkları eğitimle ilerleyen yıllarda toplumdaki “aydın” kavramının karşılığı olarak işaretlenecek olan bu köy çocukları; aydınlanma ve modernleşme gibi batı kökenli kavramları kırsaldan kente doğru taşıyacak olan özgün bir modelin de öncülüğünü yapacaklardı. Bu önemli eğitim modeli, dünyanın birçok ülkesinden de dikkatle izlenmeye başlanmıştı.
 
ÖĞRETMEN KÖYLÜYE REHBERLİK EDECEK
22 Nisan 1940 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 3803 sayılı Köy Enstitüleri  Kanunu’nun 6. Maddesinde, enstitülerden mezun olan öğretmenlerin tayin edildikleri köylerin her türlü öğretim ve eğitim işlerini göreceği belirtilirken, tarımsal üretimin bilimsel bir şekilde yapılabilmesi için öğretmenlerin köylüye örnek olacak bağ, bahçe ve atölye yapmalarını hükme bağlar. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in imzasıyla gönderilen 24 Haziran 1940 tarihli resmi yazıda ise, bugün rant odaklı politikalarla dağları yıkılan, dereleri gölleri kurutulan, kıyıları tarumar edilen Türkiye’nin bütün bu zenginliklerine ilişkin şu ifadeler yer alır:
 
‘IRMAK, GÖL VE DENİZLERDE BİLİMSEL BALIKÇILIK YAPILACAK’
“Enstitü talebesine yüzme öğretme, ata binme, dağlara tırmanma, yürüyüş ve muhitine göre sandal, yelken ve motorlu deniz vasıtalarını kullanma imkânları temin edilecektir. Enstitülerde muhitine göre dere, çay, ırmak, nehir, göl ve denizlerde mevcut balık, sünger, saz gibi unsurların fenni (bilimsel) şartlarına uygun bir şekilde istihsaline (üretimine) ve kıymetlendirilmesine yer verilecek, talebenin bu işleri başaracak evsafta (nitelikte) yetişmeleri temin edilecektir.”
 
Büyük savaşlardan çıkarak yorgun ve yoksul düşen bir ülkenin, çevresindeki bir başka savaşın ateş çemberinin tam ortasında bulunduğu bu zor günlerde Türkiye’nin dört bir yanında kurulan Köy Enstitüleri’nin pek çoğu bulundukları bölgenin coğrafi, doğal ve tarımsal üretim özelliklerine göre verdikleri eğitim ve öğretimle kısa sürede önemli modeller yaratırlar.
 
ISPARTA’DA GÜL YAĞI, TRABZON’DA HAMSİ AVI
Isparta Gönen’de gül bahçesi kuran enstitü öğrencileri, imbiklerde damıttıkları gül yağını döner sermaye hesabına satarak enstitünün ihtiyaçlarını karşılarken, Kars Cılavuz’da hayvancılık ön plandadır. Ancak onlarca örneğin içinden öne çıkan çarpıcı öykülerin başında Trabzon Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde yaratılan mucizevi balıkçılık öyküsü gelir.
 
‘KARADENİZ TARLANIZ OLACAK’ SÖZÜYLE BAŞLAYAN ÖYKÜ
Dönemin İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un, Enstitü Müdürlüğü’ne atanan Hürrem Armağan’a “Karadeniz tarlanız olacak” demesiyle Beşikdüzü Köy Enstitüsünde başlayan süreçte, önce bölgede sevilen bir balıkçı reisi olan Fehmi Savaşer ile anlaşılarak, 300 kulaç uzunluğunda, 40 kulaç derinliğinde eski bir ığrıp, 1500 liraya veresiye olarak senetle satın alınır. Usta balıkçıdan uygulama yoluyla balıkçılığı öğrenen öğrenciler, kısa sürede birer hamsi avcısına dönüşür.
Beşikdüzünde balıkçılık dersi.jpg
 
30 KİŞİLİK HAMSİ EKİBİ KIYI BOYUNCA DESTAN YAZIYOR
Beşi kız öğrencilerden oluşan 30 kişilik bir ‘hamsi ekibi’ oluşturulur. Bu ekipte, öğrenciler dışında bir öğretmen, bir kaptan ile usta öğretici ve bir de motorcu yer alır. Hamsi ekibinde yer alan öğrencilerin yanlarında kişisel malzemeleri dışında, ders ve ders dışı kitapları, kemençeleri, mandolinleri, lastik çizmeleri, başlıklı muşambaları, kumanyaları ve battaniyeleri bulunuyordu. Karadaki ekip tarafından kalınacak yer olarak halk evleri, halk odaları ve okul binaları kullanılıyordu. Bu ekip, denizde balık tutanları izleyerek kıyı boyunca ilerler, değiştirmelerde tekne kullanılıyordu. Kısa mesafelerdeki değiştirmeler ise yürünerek gerçekleştiriliyordu.
 
BİR YANDAN DERS, BİR YANDAN BALIKÇILIK ÖĞRENİYORLAR
Balıkçılık ekibinde yer alan öğrencilerin görevi sadece balıkçılık yapmakla sınırlı olmayıp, eğitimleri de bir taraftan devam ediyordu. Erkek öğrencilerin yarısı balık tutup satmakla uğraşırken, diğer yarısı kıyıda kalarak dinleniyor, kız öğrencilerle birlikte ders görerek, serbest okumalara katılıyorlardı. İki günde bir ekipler değişerek, karadakiler denize, denizdekiler karaya geçecek şekilde bir işbölümü yapılıyordu.
çizelge ayrıntı.JPG
HALKA TİYATRO VE EĞLENCE DÜZENLEYEN HAMSİ EKİBİ
Hamsi ekibinin karada kalan bölümü, gündüz öğretmenleri ile ders, serbest okuma ve inceleme programlarını uygularken, geceleri de eğlenceler düzenliyordu. Ekibin repertuarı içinde, enstitüde Cumartesi eğlencelerinde oynanıp pekiştirilen oyunlar, horonlar, şiirler ve halk türküleri bulunuyordu. Karadaki ekip, geceleri konak yerlerinde, oranın köylüleri ile programlı eğlenceler düzenleyip sahne oyunları ve milli oyunlar oynuyor, halk türküleri söyleyerek şiirler okuyordu. Ekiptekiler milli oyunları çalışırken, onlardan da bilmedikleri oyunlar ve türküleri öğreniyordu. Gece eğlenceleri büyük ilgi gördüğünden öğrencilerin temsillerini, oyunlarını türkülerini görmek, dinlemek için uzak köylerden gelen kadınlı erkekli gruplar geliyordu. Bu ilgi nedeniyle, nahiye müdürleri, Halkevi başkanları ve kaymakamlar ekibin bir kaç gün daha kendi bölgelerinde kalmalarını istiyordu.
Beşikdüzü Köy Enstitüsünde balık işleyen  öğrenciler.jpg
 
HAMSİ EKİBİ GEZİCİ, KÜÇÜK BİR ENSTİTÜ GİBİYDİ
Öğrencilerin bir görevi de kıyılardaki halkın yaşayışı, üretimi, üretim araçları ve ilişkilerini incelemek, yazılı olarak enstitüye getirmek ve değerlendirmekti. Hamsi ekibi, işin özelliğine göre kurulmuş, gezici, küçük bir enstitü niteliğini taşıyordu.
 
ARACILAR ORTADAN KALKTI, HALKA UCUZ BALIK SAĞLANDI
Avlanan balıkları toptan alıp, yüksek bir karla perakende satan aracıları ortadan kaldırmak amacıyla enstitü döner sermayesi açık artırmalara katılıyordu. Aracılarla açık arttırmada fiyat yarışına girilerek yüksek fiyattan alınan hamsiler, düşük bir kar oranıyla ucuza satılarak hem balıkçıların daha çok gelir elde etmesi, hem de halkın ucuz balık satın alması sağlanıyordu. Bu durum, aracıların öfkelenmesine yol açmakla birlikte, bütün kıyı boyunca halkın ucuz fiyattan hamsi yemesinin yolunu açıyordu.
Enstitülerde işlenen balıkçılık ve tarımla ilgili  ders çizelgesi.JPG
 
SALAMURA YAPMAK İÇİN BALIKHANE KURULUYOR
Hamsinin çok avlanması ve kısa sürede bozulan bir ürün olması, enstitüyü tuzlamacılığa yöneltir. Tuzlama için gerekli olan fıçı ihtiyacı, bu işten anlayan bir usta öğretici işe alınarak bir fıçıcılık işliği kurularak karşılanır. Bol üretim ve tuzlama işinin balıkhane kurma zorunluluğunu ortaya çıkarması üzerine de bir balıkhane kurulur. Balıkhanenin yapımının tamamlanması sonrası temizleme, tuzlama, fıçılara istif işleri bu binada yapılmaya başlanmıştır. Sonraki yıllarda bu işletme giderek gelişir ve balık ağları Ticaret Bakanlığı’ndan sağlanan ipliklerle enstitüde öğrenciler tarafından yapılmaya başlanır.
 
5 YILDA KARADENİZ’İN EN BÜYÜK BALIKÇI FİLOSU YARATILDI
Beşikdüzü Köy Enstitüsü işliklerinde 10 tonluk bir av gemisi bile inşa edilmesiyle hızlanan balıkçılık girişimi, 1945 yılına gelindiğinde, 2 balıkçı motoru 1 nakliye motoru, 18 kayık, 2 hamsi ığrıbı, 1 palamut gırgırı, 3 manyat, 3 barabat, 3 molozlama ve 30 kalkan ağı ile enstitü Karadeniz’in en güçlü ve örgütlü balıkçılık kuruluşu haline gelir. Bütün bu varlıklar avlanılan deniz ürünlerinden elde edilen gelir ile sağlanır. Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde kurulan balıkçılık ekibi, 1945 yılında 500 ton hamsi, 60 bin çift palamut, 45 ton diğer balık türleri ile önemli bir üretim düzeyine ulaşmıştır.
 
BU BİR MUCİZE DEĞİL, DAYANIŞMANIN DEVRİMİDİR
Yalnızca 5 yıl gibi kısa bir sürede sıfırdan başlayarak bölgenin en büyük balıkçı filosunun oluşumunu sağlayan bu öykü, Köy Enstitüleri ruhunun yarattığı bir mucizeden çok, inanç ve umudun, yurtseverliğin, aklı hür vicdanı hür bireyler olabilmenin, gerçek bir dayanışma ve kardeşlik ruhunun yarattığı bir devrimdir.
 
SAPANCA GÖLÜNDE BALIK AVLAYAN ENSTİTÜLÜLER
Beşikdüzü gibi Ağustos 1941’de Sapanca Gölü’nde balıkçılık faaliyetine başlayan Arifiye Köy Enstitüsü ise, ‘Balıkçılık Başı’ olarak istihdam edilen öğretmen Muammer Köseağaç, usta öğretici Ömer Reis ve tuzlama için görevlendirilen Bulgaristan göçmeni Hüsnü Ağa öncülüğünde 1941’de 3 ton, 1942’de ise 12 ton balık avlamıştır. Enstitü tarafından avlanan balıkların bir kısmı öğrencilere yedirilmiş, bir kısmı da döner sermaye hesabına Adapazarı ve Sapanca’da satılmıştır. Gölde balıkçılık işinde tecrübe kazanan öğrenciler, daha sonra İzmit Körfezi’ne açılarak, Yalova’dan Darıca’ya kadar bütün körfezde avcılık yapacak, istavrit, sardalya, tekir, barbunya ve mercan gibi balıklar avlayacaklardır.
 
SAMSUN’DA 10 DÖNÜMLÜK ALANA KURULAN BALIKÇILIK TESİSİ
Köy Enstitülerinde uygulanan usta öğretici modeli, yörede işini iyi yapan ve halk tarafından sevilen meslek ustalarının istihdam edilmesiyle önemli bir başarı sağlamıştır. Samsun Ladik Akpınar Köy Enstitüsü de aynı şekilde Karadeniz’de balıkçılık yapmak amacıyla, 50 kişilik bir yatakhanesi olan, yemekhane ve dershane olarak kullanılan salonları bulunan, kitaplık, santral binası, atölye ve araç gereçler için ayrı bir yapı içeren 10 dönümlük alana sahip bir tesis kurmuştur.
 
KÖY ENSTİTÜLERİNİN KAPATILMASI TESADÜF DEĞİLDİR
Köy Enstütüleri’nin kapanmasına giden yolun, sonuçlarını bugün daha can yakıcı biçimde yaşadığımız, yaşamdan ve üretimden kopuk bireyler yetiştirilmesinin önünü açan imam hatip okullarının açılmasına giden yolla kesişmesinin bir tesadüf olmadığını yazıyor tarih. Önce 1946 yılında, Köy Enstitüleri’nin kurulmasında büyük emekleri geçen H. Ali Yücel, Milli Eğitim Bakanlığı görevinden uzaklaştırıldı. Sonra İ. Hakkı Tonguç, İlköğretim Genel Müdürlüğü görevinden alındı. Ardından Enstitüler’in temel ilkeleri birer birer ortadan kaldırılmaya başlandı.
 
SONA DOĞRU ADIM ADIM…
İlk adım olarak, 1947’den, o ana değin uygulanmakta olan iş eğitimi ilkelerine kısıtlama getirildi. Özgür okuma saatleri kaldırıldı. Enstitü kitaplıklarında bulunan birçok kitap yakıldı, okunması yasaklandı. Öğrenciler, Enstitü yönetiminden dışlandılar. Öğrenci sayılarında azaltılmaya gidildi.1948 yılında Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı. 1949’da, öğrencilerin yıllık izinleri üç aya çıkarıldı. 1950’de karma eğitime son verilip kız öğrenciler üç ayrı okulda toplandı. 1951’de, 1943 Köy Enstitüleri Programı, İlk Öğretmen Okulu Programıyla birleştirildi. Eğitim süresi de, altı yıla çıkarıldı. 1954’te de, 6234 sayılı yasa gereğince Köy Enstitüleri kapatıldılar. 
kitap kapağı.JPG
ENSTİTÜLER KAPATILIRKEN İMAM HATİPLERİN YOLU AÇILDI
1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti, seçim propagandası olarak kullandığı imam hatip okullarını iktidara gelir gelmez açacak, 1951-1951 döneminde 7 ilde başlayan süreç, 1963-1964 döneminde ‘parasız yatılı’ öğrenci alımıyla sürecek, 1072’ye gelindiğinde ise imam hatip okullarının sayısı 72’ye çıkacaktı.
EĞİTİMİN KILCAL DAMARLARINA KADAR SOKULAN DİNİ VAKIFLAR
Eğitimde 4+4+4 modeline geçilmesiyle imam hatip okulları altın dönemine girerken, iktidar eliyle dini cemaat ve vakıfların eğitimin kılcal damarlarına kadar sokulmasının yarattığı toplumsal çürümenin sonuçlarına bugün hepimiz maruz kalıyoruz. ENSAR Vakfı ile gündemde olan, ancak “kol kırılır yen içinde kalır” misali Türkiye’nin dört bir yanında açığa çıkmayan binlerce çocuğun sessiz çığlığı, bütün bu olup bitenler karşısında adeta refleks yitimine uğrayan bu toplumu bir gün boğacaktır.
ENSAR VAKFI BUZDAĞININ GÖRÜNEN YÜZÜ
“Sivil toplum” sosuyla kamusal alanın başat oyuncuları haline getirilen ve düpedüz din sömürüsüyle inşa edilmiş yapıların bugün geldiği nokta görünenden daha tehlikeli bir boyuta ulaşmıştır. Aralarında, AKABE Vakfı, Birlik Vakfı, Çamlıca Kültür Yardımlaşma Vakfı, ENSAR Vakfı, HAYRAT Vakfı, İHLAS Vakfı, İlim Yayma Vakfı, İslami İlim Araştırma Vakfı, İş Dünyası Vakfı, Suffa Vakfı, Türkiye Yazarlar Birliği ve İHSAN Vakfı gibi kuruluşların da yer aldığı 66 vakfın çatı örgütü olan TGTV, Başkanlık sistemini destekleyen ve bu konuda kamuoyu yaratmaya çalışan bir tavır sergiliyor. Yeni anayasa konusunda da tarafını açıkça ortaya koyan vakıf, bu konudaki görüş ve beklentilerini sıraladığı metinde, bakın neler söyleniyor:
‘ANAYASA’DA LAİKLİK OLMASINA MUHTAÇ DEĞİLİZ’
“Anayasalarda, başlangıç metni bulunması zorunlu değildir. Hatta bulunmamalıdır. Devletin bir ideolojisi olmamalıdır, halkına bir ideoloji dayatmamalıdır. Anayasa’ya değiştirilemeyen madde önermek, dayatmacı bir tavrın tatbik isteğidir. Bir ülkenin insanları; ne geçmiş neslin düşünüş tarzının ipoteğine girmeli, ne de gelecek nesli ipotek altına almalıdır. Ülkemizin toplumsal yapısı ve yaşadığı tarihsel sürecin gereği olarak, Anayasasında laiklik kavramının bulunmasına muhtaç değildir. Tek tip insan yetiştirmeyi hedefleyen Tevhidi tedrisat anlayışı terk edilmeli, insanlar tamamen sivil yapılanmayla müfredatını kendileri belirlediği eğitim ve öğretim kurumları tesis edebilmelidir.”
 
Bugün 17 Nisan…
 
Başta Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç gibi gerçek birer yurtsever olan aydınlık yürekli insanların benzersiz mirası olan Köy Enstütüleri’nin kuruluş yıldönümü. Köy Enstitüleri, her 17 Nisan’da içimiz burkularak andığımız bir nostaljiden öte, gerçek bir eğitim devrimi modeli. Pek çok okulun binasından eser bile bırakılmadı.
 
BUGÜN HAMASETİ BIRAKIP DEVRİM YAPMA ZAMANIDIR
Bugün artık kısır siyasi söylemlerin ve kendini tekrar eden analizlerin klişelerinden biri haline gelen “Hocam bu Köy Enstitüleri kapatılmasaydı Türkiye Amerika’yı geçerdi” sığlığından kurtularak, bugün dağları un ufak edilen, suları hapsedilen, kıyıları, koyları yağmalanan, tarımı, hayvancılığı çökertilen, sanayisi, üretimi bağımlı hale gelen, eğitimi dine, inancı ranta kurban edilen bu güzel ülkenin hepimizin ellerinin arasında can çekişmesini seyretmek yerine bir kez daha devrim yapma zamanıdır...
Kaynaklar:
-Hamdi Arpa, ‘Balıkçılık Tarihimizden Notlar’ (Ziraat Mühendisleri Odası Yayını. Ankara -2015)
-Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri (Güldikeni Yayınları 2. Baskı 2000-Ankara)
http://www.tgtv.org/ (Türkiye Gönüllü Kültür Teşekkülleri Vakfı resmi internet sayfası)
 

Evet için kurban edilen Boğaçay’da kuşlar yas tutu!

Evet için kurban edilen Boğaçay’da kuşlar yas tutu!

Yusuf Yavuz

Antalya kent merkezinde kalan son doğal sulak alan olan Konyaaltı’ndaki Boğaçay’ın sahile yakın ve ‘görünen’ kısmı, referanduma üç gün kala imar rantı beklentilerine karşılık yaratmak amacıyla iş makineleriyle kazınarak tahrip edildi. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel, DSİ 13. Bölge Müdürü Hayrullah Coşkun’u da yanına alarak Boğaçay Projesinin startını verdiklerini duyurdu. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere hükümetin ve ilgili bakanlıkların bu projeyi desteklediği mesajını veren Türel, henüz açıklanmış somut bir proje olmamasına rağmen binlerce kuşun üreme mevsiminde Boğaçay’ın tahrip edilmesini müjde olarak duyurdu. Yaklaşık 2 ay süreceği açıklanan çalışmaların sürdüğü alanda biriken yüzlerce kuşun kaybettikleri yavruları ve yaşam alanlarına yas tutar gibi birbirine sığınarak iş makinelerinin çalışmasını izlemesi görenleri şaşırttı. Bir hafta öncesine kadar kuş seslerinin yankılandığı Boğaçay’ın sahile yakın kısmında şimdi ölüm sessizliğini bozan iş makinelerinin sesleri yükseliyor…

ÇILGIN PROJE ŞOVU YÜZÜNDEN KUŞLARIN YAŞAM ALANI YOK EDİLDİ

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel’in “Boğaçayı Projesi’nin startını veriyoruz” açıklamasıyla yeniden gündeme gelen kentin son sulak alanı Boğaçay’da günlerdir süren kazıma ve tanzim işlemi binlerce kuşu üreme mevsiminde yuvasız bıraktı. Referandum öncesinde bölgede yaratılan emlak rantı beklentisini canlı tutmak amacıyla “Çılgın Proje” şovu yapan Türel, DSİ Bölge Müdürü Hayrullah Coşkun ile birlikte Boğaçay’ındaki çalışmaları inceledi ve Boğaçayı Projesi’ni bu çalışmayla birlikte başlattıklarını açıkladı.

referandum öncesi AKP'li Türel yıkım şovuı yaptı.jpg

DSİ BOĞAÇAYI PROJESİNİ DİLLENDİRMEDİ

Ancak Türel’in aksine DSİ Genel Müdürlüğü’nün resmi sitesinde yer verilen paylaşımda Boğaçayı Projesi’nden hiç söz edilmezken, yapılan uygulamanın taşkın koruma amacını taşıdığı belirtildi. DSİ yetkililerinin açıklamasında Boğaçayı Projesi’nden söz edilmemesi de dikkat çekiyor.

5.jpg

AV. MUSTAFA ŞAHİN: ‘NE YAZIK Kİ KENTİMİZ EMİN ELLERDE DEĞİL’

Konuyla ilgili bir değerlendirme yapan Antalya Kent İzleme Platformu’ndan Av. Mustafa Şahin, Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel’in geçtiğimiz yıl Boğaçayı içerisine marina yapmaktan vazgeçildiğini açıkladığına dikkati çekerek, şöyle konuştu:

“Antalya’nın Büyükşehir Belediye Başkanı, Boğaçayı Projesini Anayasa referandumu bağlamında tekrar gündeme getirmiş ve ‘Evet’ oyu propagandasına malzeme yapmış. Bu kez, denizin 750 metre Boğaçayı’nın içine alınacağından söz edilmektedir. Oysa Boğaçayı Projesi Menderes Türel’in bir hayal taciri olduğunu ortaya koyan projenin adı olarak çoktan tarihe geçti. Bilimsellikten uzak, planlama ilklerine aykırı, rant ve yapılaşma odaklı Boğaçayı Projesi, her türlü yap boz girişimlerine karşın bir hüsran projesi olarak anılacak. Çeşit çeşit çizdirdiği dere yatağındaki marinalı resimlerini çöpe atmak zorunda kalan Menderes Türel’in hala bu projeden medet umması, Antalya’nın duyarlı çevrelerinin foyasını meydana çıkardığı bu hayal ürünü proje üzerinden, sağa sola çamur atarak ‘Evet’ oylarına katkı sunacağını sanması, resmi kuruluşların dere yatağı çalışmalarını proje çalışması gibi yansıtması, inanılması zor açıklamalar ama bütün bunlardan çıkan sonuç; ne yazık ki kentimiz emin ellerde değil.”

IMG_6977.JPG

YAŞAM ALANLARI YOK EDİLEN MARTILAR ADETA YAS TUTTU

Referandum için propaganda malzemesi haline getirilen çalışmalar sürerken Boğaçayı çevresini yaşam alanı olarak seçen yüzlerce martının iş makinelerinin kazıdığı alanda bir araya gelerek adeta yas tutması görenlerin ilgisini çekti. Yaklaşık 120 kuş türüne ev sahipliği yapan Boğaçayı, Akdeniz Martıları’nın da son sığınaklarından biriydi. Gazeteci Mehmet Çınar, Aralık 2016’da Boğaçayı’nda adeta gösteri uçuşu yapan martıları böyle görüntülemişti:

4.jpg

fotoğraflar mehmet çınar.jpg

Boğaçayı martılar için de yaşam ve beslenme alanıydı.jpg

8.jpg

12.jpg

1.jpg

7.jpg

9.jpg

boğaçayı iş makineleriyle tahrip edilmeden önce gerçek bir kuş cennetiydi.jpg

Akdeniz martısı, fotoğraf Çağlar İnce.jpg

BOĞAÇAYI İŞ MAKİNELERİ GİRMEDEN ÖNCE BÖYLEYDİ.JPG

IMG_6972.JPG

IMG_6975.JPG

IMG_6978.JPG

IMG_6979.JPG

 

 

 

Fotoğraflar: Mehmet Çınar, H. Çağlar İnce, Yusuf Yavuz

 

 

 

 

Uluborlu’nun kiraz çiçekleri fotoğraf tutkunlarını bekliyor

Uluborlu’nun kiraz çiçekleri fotoğraf tutkunlarını bekliyor

Yusuf Yavuz

Dünyaca ünlü kirazlarıyla Türkiye’nin kiraz bahçesi olarak anılan Isparta’nın Uluborlu ilçesi, baharı kiraz çiçekleriyle karşılıyor. Binlerce dekar kiraz bahçesinin çiçeklenmesiyle görsel bir şölene ev sahipliği yapan Uluborlu, bu güzelliği fotoğraf tutkunlarıyla paylaşıyor. Uluborlu Belediyesi tarafından düzenlenen ‘Uluborlu ve Kiraz Çiçekleri’ fotoğraf yarışması, yöredeki kiraz üretimi konusunda farkındalık yaratmayı amaçlıyor. Amatör ve profesyonel fotoğrafçılara açık olan ödüllü yarışma için başvurular 15 Nisan’dan itibaren kabul edilmeye başlanacak. Son başvuru tarihi 12 Mayıs olarak belirlenen yarışmada dereceye giren eserlerle ilgili ödül töreni ise 1 Temmuz’da gerçekleştirilecek.

uluborlu3.JPG

Kiraz ağacının ana vatanı olarak bilinen Türkiye’nin önde gelen kiraz üretim merkezlerinden biri de Isparta’nın Uluborlu ilçesi. Binlerce dekar alanda üretimi yapılan ve Avrupa ülkeleriyle Körfez ülkelerine ihraç edilen ‘0900 Ziraat’ kodlu Uluborlu kirazı, lezzetli ve gösterişli meyvesiyle olduğu kadar, ağaçların çiçeklenme döneminde yarattığı görsel zenginlikle de pek çok gezgini bölgeye çekiyor.

uluborlu kiraz bahçeleri.jpg

ULUBORLU BELEDİYESİ’NDEN KİRAZ ÇİÇEKLERİ İÇİN FOTOĞRAF YARIŞMASI

Çiçeklenme döneminde Japonya’dan Güney Kore’ye ‘sakura’ tutkunu pek çok ülkeden turistin ziyaret ettiği Uluborlu’nun kiraz bahçeleri, bu yıl da çok sayıda gezgin ve fotoğrafçıyı ağırlamaya hazırlanıyor. Kiraz bahçelerinde Nisan ayı sonuna doğru yoğunlaşan çiçeklenmeyi görmek ve fotoğraflamak için Uluborlu’ya gitmeye hazırlanan çok sayıda fotoğrafçı ve gezgin için Uluborlu Belediyesi tarafından ödülü bir fotoğraf yarışması düzeniyor.

Kiraz çiçeği fotoğraf yarışması afis.jpg

YARIŞMA, ULUBORLU KİRAZINA DİKKAT ÇEKMEYİ AMAÇLIYOR

‘Uluborlu ve Kiraz Çiçekleri’ başlığını taşıyan fotoğraf yarışmasıyla ilgili Uluborlu Belediyesi’nce yapılan duyuruda, yarışmanın seçici kurul üyeleri ve belediye çalışanlarıyla birinci dereceden yakınları dışında tüm fotoğrafçılara açık olduğuna dikkat çekilerek, “Uluborlu Ülkemizde yetiştirilen önemli kiraz havzalarından biri olmakla birlikte kaliteli kiraz üretiminde de önemli bir yere sahiptir. Tarihi bakımdan bölgede önemli bir yere sahip olan Uluborlu’nun kirazı ile ilgili bir farkındalık oluşturmak amacıyla açılan fotoğraf yarışmamız için profesyonel ve amatör tüm fotoğrafçıları şirin ilçemiz Uluborlu’ya bekliyoruz” ifadelerine yer verildi.

uluborlu kiraz bahçesi.JPG

ÖDÜLLÜ YARIŞMAYA BAŞVURULAR 15 NİSAN’DA BAŞLIYOR

Uluborlu’daki kiraz bahçelerinde çekilmiş fotoğrafların katılabileceği yarışmayla ilgili başvurular, 15 Nisan’da başlıyor. Son başvuru tarihi 12 Mayıs olan yarışmanın sonuçları 22 Mayıs’ta açıklanacak. Her fotoğrafçının en fazla dört ese ile katılabileceği yarışmada birinciye 2 bin, ikinciye 1000, üçüncüye ise 500 TL para ödülünün yanında birer de onurluk verilecek.

IMG_0006.jpg

ÖDÜL TÖRENİ 1 TEMMUZ’DA

Dereceye giren eserlerin 1 Temmuz’da düzenlenecek olan törenle ödüllendirileceği açıklanan yarışmanın seçici kurulu ise Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü Başkanı Doç. Dr. Yusuf Keş, SDÜ öğretim üyeleri İbrahim Kuş ve Mahmut Neğiş’in yanı sıra ISFODER Başkanı Mahmut Toprak ve yönetim kurulu üyesi Mehmet Altınay ile Uluborlu Belediyesi adına Şevket Sarı’dan oluşuyor. Yarışmayla ilgili ayrıntılara, (www.uluborlu.bel.tr) adresinden ulaşılabilecek.

IMG_6862.JPG

IMG_6860.JPGIMG_6861.JPGIMG_6863.JPGuluborlu genel.jpg

‘Evet’ için binlerce kuşun yuvasını bozdular!

‘Evet’ için binlerce kuşun yuvasını bozdular!

Yusuf Yavuz

AKP’li Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel, 16 Nisan’daki referanduma 3 gün kala kent merkezindeki son doğal yaşam alanlarından biri olan Konyaaltı’ndaki Boğaçayı’nda ‘çılgın proje’ şovu yaptı. Henüz somut bir projesi bulunmadığı öne sürülen ve bölgedeki emlak rantı beklentisini canlı tutmayı hedefleyen Boğaçayı Projesi için, sulak alan niteliğindeki bölge iş makineleriyle kazınarak binlerce kuşun yaşam alanı yok edildi. DSİ 13. Bölge Müdürü Hayrullah Coşkun ile Boğaçayı’ndaki çalışmaları inceleyen Türel, “Bugün Evet deyip Boğaçayı Projesi’ne başladık. Her ne kadar hayır bu proje yapılamaz diyenler olsa da biz evet bu proje yapılacak demiştik. Antalya’da ne zaman imkansızı gerçekleştirecek bir projeye başlasak hep evet diyoruz. Hayatta her şey hep evetle mümkün” diye konuştu.

AKP’Lİ TÜREL’İN ÇILGIN PROJE İNADI KUŞLARI YUVASIZ BIRAKTI

Menderes Türel ve DSİ 13 Bölge Md Hayrullah Coşkun.jpg

Antalya kent merkezinin elde kalan son sulak alanı olan Konyaaltı’ndaki Boğaçayı ve çevresi, AKP’li Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel’in ‘çılgın proje’ inadı yüzünden göz göre göre yağmalanıyor. Kanalistanbul’un ardından ülkenin ikinci çılgın projesi olarak duyurulan Boğaçayı Projesi, Konyaaltı sahilinden başlayarak Boğaçayı içerisine doğru bir kanal açılarak, çevresinde yapılması planlanan düzenlemeler ile bölgedeki emlak rantı beklentisinin yükseltilmesi olarak yorumlanıyor. Bilim insanlarının ve kentteki kimi meslek odalarının doğru bulmadığı girişimle ilgili henüz tamamlanmış bir fizibilite çalışması bulunmadığı öne sürülürken çeşitli grafik tasarımları üzerinden kamuoyuna anlatılan Boğaçayı Projesi referandum öncesi yeniden seçmenin önüne kondu.

b20.jpg

İŞ MAKİNELERİ BOĞAÇAYI’NIN DOĞAL ÖRTÜSÜNÜ KAZIYIP YOK ETTİ

120 kuş türüne ev sahipliği yapan Boğaçayı ve çevresi referanduma sayılı günler kala DSİ 13. Bölge Müdürlüğü’ne ait iş makinalarıyla kazınarak doğal örtü yok edildi. Tepki çeken uygulamayla, üreme döneminde bulunan kuş türlerininin yaşam alanları da yok edildi.

b19.jpg

BELEDİYE BAŞKANI TÜREL: ‘MUHTEŞEM PROJE START ALDI’

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel, DSİ 13. Bölge Müdürü Hayrullah Coşkun ile birlikte çalışmaları yerinde inceledi. Boğaçayı Projesi’nin startını verdiklerini söyleyen Türel, “Antalya’nın rüya projelerinden bir tanesi olan Boğacayı Projesi Sayın Bakanımızın tabiri ile ‘muhteşem proje’ bugün itibari ile start aldı. DSİ öncelikli olarak Boğaçayı üzerindeki temizlik çalışmalarını ciddi bir iş makinası gücü ile başlattı. Biz de Büyükşehir olarak iş makinaları ve araçlarla kendilerine destek veriyoruz. Bu çalışmalar en az 1-2 ay devam edecek. Bu çalışmalar; denizin yaklaşık 750 metre içeri alınmak kaydı ile Boğaçayı Deresi üzerinde hem bir güzel manzara oluşması, hem bir dere görüntüsünün verilmesi, hem de etrafı ile ilgili peyzaj çalışmalarının başlatılmasıyla ilgili. Bu bölgedeki güzelleştirme çalışmaları ile ilgili projemiz de 15 Mayıs itibari ile tamamlanıyor” ifadelerini kullandı.

5.jpg

‘BİR KAÇ AY İÇİNDE İHALE ETMİŞ OLURUZ’

Bu çalışmaların ardından derhal alt yapı çalışmaları ile ilgili ihaleye start vereceklerini söyleyen Türel, “Onu da çok hızlı bir şekilde yapacağız. Boğaçayı’nın, hem denizin içine alınması, hem de etrafının düzenlenmesi ile ilgili projeyi de bir kaç ay içerisinde ihale etmiş oluruz. Bu arada da tabi dere temizliği ile ilgili çalışmaları da DSİ’miz yürütüyor. Derenin kuzey istikametinde rusubatlarla ilgili mutlaka alınması gereken tedbirler kapsamında yapılması gereken ihaleler var. Bakanlığın da onayıyla ihalelerini bu sene içerisinde başlatmak suretiyle, ciddi bir çalışma daha yürütülmüş olacak. Dolayısıyla Boğaçayı Projesi start aldı, başladı diye rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü bundan sonraki yürütülecek bütün iş ve işlemler kesintisiz arka arkaya, bu çalışmaların süreklilik arz edecek şekilde olmasını sağlayacak” diye konuştu.

b2.jpg

SİNEMA SÜTÜDYOSU VE EĞLENCE PARKI YAPILMASI PLANLANIYOR

Boğaçayı Projesi’nin üçüncü etabında, dağın arkasındaki kısımda Sinema Stüdyoları ve eğlence parkalarının yer aldığı bir bölüm olduğunu söyleyen Türel, “Onunla ilgili projelerimizi hazırlıyoruz. Bu sene içerisinde yatırımcılara bir imkan tanımak suretiyle yani yap işlet devret formülü ile yapacağımız ihale kapsamında o projenin de Antalya’ya kazandırılması hususunda ki gayretlerimiz devam ediyor” diye konuştu.

4.jpg

‘PROJEYE CUMHURBAŞKANIMIZ BİZZAT İRADE KOYDU’

Boğaçayı Projesi’nin birinci ve ikinci etabında bugün itibariyle çalışmaların artık fiili olarak başladığını söyleyen Başkan Menderes Türel, “Bir rüya proje, medyanın tabiri ile ‘Çılgın Proje’ Sayın Orman ve Su İşleri Bakanımızın tabiri ile de ‘Muhteşem Proje’ olan Boğaçayı Projesi, sadece bir Büyükşehir Belediyesi projesi değildir. Bütün Bakanlıklarımızla hükümetimizin, Başbakanımızın, Cumhurbaşkanımızın bizzat irade koyduğu Antalya’ya yakışan, gerçekten muhteşem bir projedir. Ve Antalya’mıza bunu kazandırmaktan onur duyuyoruz. Buradan tabi yapılamaz, yapılamayacak diyenlerin de kulağına küpe olsun. Boğaçayı Projemiz başladı müjdesini veriyoruz. Belki yapılamaz diyenler bu haberi okuduklarında üzülecekler ama olsun bizim için önemli olan Antalya’daki vatandaşlarımızı sevindirmek. Biz onun için gayret ediyoruz” ifadesini kullandı.

dsi'ye ait iş makineleri boğaçayını böyle yağmaladı.jpg

‘EVET, BU PROJE YAPILACAK DEMİŞTİK’

“Her ne kadar ‘hayır bu proje yapılamaz’ diyenler olsa da biz, ‘evet bu proje yapılacak’ demiştik” diyen Belediye Başkanı Türel, şöyle konuştu: “Bir zamanlar bu proje için 8 yaşındaki bir çocuğun bilgisayar başında uyduruk çizdiği bir proje diye bazı ithamlara da maruz kaldığımızı biliyoruz. Evet bu proje uygulamaya geçti, onun için birileri Antalya’da ne zaman iyi bir şey yapsak hep ‘hayır’ diyorlar. Biz de Antalya’da ne zaman imkansızı gerçekleştirecek bir projeye başlasak hep evet diyoruz. Hayatta her şey hep evetle mümkün. Antalyalıların bu projelere evet dediğini kamuoyu anketlerinden de biliyoruz. Halkın büyük bir desteği var bu projeye. Tabi bu projelerin hükümetimizin desteği ile de önemli bir yol alıyor olması ve evet demesi, bu noktada halkımızın da bu projelere evet demesi bizim en büyük şansımız oluyor. O yüzden biz Antalya’da bütün güzelliklerin bir kez daha evetle başlayacağını ifade ediyoruz.”

dsi yetkilileri boğaçayındaki çalışmayı inceledi.jpg

‘DSİ OLARAK ÜZERİMİZE DÜŞEN NEYSE ONU YAPIYORUZ’

Boğaçayı’nda ciddi bir çalışmanın startını verdiklerini dile getiren DSİ 13. Bölge Müdürü Hayrullah Coşkun da “Buradaki bitkisel toprak ve kamışlar temizlenecek. Yaklaşık 2 bin, 2 bin 500 metreküp taşkın debileri getiren Antalya’mız için tehlike oluşturan bu derenin temizlenmesi yönünde tüm ekibimizle Büyükşehir’in de katkılarıyla güzel bir çalışmayı başlattık. DSİ olarak bu çalışmada üzerimize düşen neyse onu yapıyoruz. Büyükşehir Belediyesi’nin, taşkınla değil güzelliklerle anılan bir Boğaçayı olmasına vesile olacak muhteşem projesinde çorbada tuzumuz bulunması bizi de mutlu ediyor” ifadelerini kullandı.

20170413_120716.jpg

DSİ BÖLGE MÜDÜRLÜĞÜ ‘ISLAH’ ÇALIŞMASI OLARAK NİTELEDİ

Boğaçayı Projesi kapsamında büyük bir yat limanı ile içe doğru 40 kilometrelik yeni bir sahil oluşturulması planlanıyor. Yat limanları, restoranlar ve rekrasyon alanları yapılması planlanan projenin yaklaşık 1 milyon liraya malolacağı belirtiliyor. Boğaçayı’nda yürütülen çalışmanın, DSİ 13. Bölge Müdürlüğü’nün resmi sosyal medya hesabında ‘ıslah’ çalışması olarak anılması dikkat çekti. Konuyla ilgili sorularımızı yanıtlayan DSİ yetkilisi, Boğaçayı’nda temizlik çalışması yaptıklarını belirterek ileride uygulanması düşünülen Boğaçayı projesinin ön çalışması olduğunu kaydetti.

dsi sayfası.png

120 KUŞ TÜRÜNE EV SAHİPLİĞİ YAPAN BOĞAÇAYI ÇÖLLEŞTİRİLİYOR

Antalya kent merkezinde kalan son sulak alan olan Boğaçayı ve çevresi, yılın dört mevsiminde 120 kuş türüne ev sahipliği yapıyor. Adını ‘boğa’ anlamına gelen Toros (Taurus) dağlarından alan Boğaçayı, ötücü kuş türleri, balıkçıllar, kıyı kuşları ve su kuşları gibi bir çok kuş türünü barındırıyor. İlkbahar ve sonbahar göçlerinde, Afrika’dan yola çıkıp Akdeniz üzerinden gelen birçok kuş türünün geçit törenine de sahne oluyor. Ancak Anadolu’nun dört bir yanındaki nehirler gibi Boğaçayı da yaban hayattan arındırılarak adeta çölleştirilmek isteniyor. Son yıllarda bilinen önemli nehir yataklarında milyonlarca lira harcanarak DSİ tarafından ‘ıslah’ çalışmaları yapılıyor. Ülkedeki birçok nehir yatağı yaban hayatından arındırılarak, yalnız ve çıplak kanallara dönüştürülüyor. Aslında gerçek anlamda su, bu kanallarla boşa akıyor. Artık nehirler geçtiği toprakları beslemeden, oradaki doğaya ve insana hayat vermeden akıp gidiyor. Kentleşme baskısıyla kent içindeki böğürtlenler, söğütler ve püren kokularıyla süslü, kuş sesleriyle cıvıldayan birçok dere artık birer kanal oldu. Dereler fazla gelen yağmur suyunu, yer altı sularıyla, toprakla, ağaçlarla paylaşıyordu. Kanallarda ise fazla gelen yağmur suları etrafta yeni yapılaşan konutların zemin katlarında su baskınlarına yol açıyor.

boğaçayı kent merkezinde onlarca canlı türüne ev sahipliği yapıyor.jpg

b18.jpg

boğaçayındaki ekosistem referandum şovu için yok edildi.jpg

20170413_120716.jpgb3.jpgb8.jpg3.jpg2.jpg1.jpg