Kars’ta binlerce kaz neden öldü

Kars’ta binlerce kaz neden öldü

Geçtiğimiz yaz 20 binden fazla kaz ölümünün gerçekleştiği Kars’taki üreticiler, yetkililerden bu sorunun yanıtını bekliyor. Küçük üreticinin kaz ve tavuk üretimi azalınca tırlar dolusu endüstriyel et ve yumurta kente girerken, üretim artınca tırlarla dışarıdan gelen ürünler azaldı…

Yusuf Yavuz

Türkiye’nin en önemli hayvancılık merkezlerinden biri olan Kars ve çevresi küçük üreticilerin geçim kaynağı olan kazıyla da ünlü. Kars kazı, özellikle kış aylarında yöre insanı için önemli bir besin maddesi olmasının yanında aynı zamanda küçük üreticilerin de geçim kaynağı. Ancak geçtiğimiz yaz yaşanan kaz ölümleri üreticilerin kâbusu oldu. Kars ve Ardahan’da Temmuz ayında binlerce kazın ölmesinin ardından yetkililer kuş gribi şüphesiyle kazları toplayıp imha etti. Üreticiler 20 binden fazla kazın öldüğünü dile getirirken, olayın üzerinden dört ay geçmesine karşın yetkililerden resmi bir açıklama yapılmadı. Endüstriyel yem, ilaç ve vitamin desteğine ihtiyaç duymadan kendi ürettikleri yemlerle kaz besiciliği yapan üreticiler, kent dışından getirilen kazların ‘Kars kazı’ diye satılmaya başladığını belirterek, “Bu bir oyun, Kars ve çevresindeki kaz üretimini yok etmek istiyorlar” görüşünü dile getiriyor.

‘473 KAZIM TELEF OLDU, 200’DEN FAZLASINI ÇÖPE ATTIM’

Karsta kaz yetiştiriciliği yapan Yasin Çetin, geçtiğimiz yaz yaşanan toplu ölümlerden en çok mağdur olan üreticilerden biri. Temmuz ayında yaşanan toplu ölümlerde 500’e yakın kazının öldüğünü dile getiren Yasin Çetin, “Bu yaz Kars ve çevresinde 20 binin üzerinde kaz telef oldu. Kuş gribi var dediler başka da bir açıklama yapılmadı. Benim 473 tane kazım telef oldu. 200’den fazlasını çöpe attım, bunlar hesaba girmedi. Yetkililer bize bir kâğıt verip, ‘üretim durdurulmuştur’ diyorlar ancak neden durdurulduğunu açıklamıyorlar. Üretici ne yapacak, Çok özür dilerim, hırsızlık mı yapsın. Kazları telef olan çoğu üreticinin paraları ödenmemiş” diye konuştu.

Şüpheli canlılar yetkililerce toplanarak çuvallara doldurularak imha edildi.jpg

‘HASTALIK VARSA YETKİLİLER AÇIKLAMA YAPSIN’

Bize kimse bir bilgi vermiyor, kaz üretimine de engel koyuyorlar” diyen Çetin, toplu ölümlerin ardından Kars dışından getirilen kazların ‘Kars kazı’ diye kentte satıldığını, ayrıca internetten de pazarlandığına dikkat çekerek, şunları söyledi: “İnternet üzerinden Kars kazı diye satılan kazlar buradaki üretimi olumsuz etkiledi. Fiyatların da düşmesine neden oldu. Kars’ta gerçekten bir hastalık varsa; bu kaz olabilir, sığır ya da başka bir hayvan olabilir, yetkililer çıkıp açıklama yapsınlar ve ‘Şu hastalıktan dolayı biz komple kaz üretimini durdurduk’ desinler. Ancak böyle bir açıklama yok. Eğer kaz üretimine yasaklama getirilecekse dışarıdan getirilip de Kars kazı diye satılanlara da yasaklama getirilsin. Biz de halk olarak anlayalım. Benim kazlarım imha ediliyor, çöpe atılıyor, bir başkasınınkine bir şey yapılmıyor. Bir şey daha söyleyeyim, ben hastalık var dedikleri kazlardan en az 20-25 tanesini yedim. Benimle birlikte onlarca kişi de yedi. Eğer bir hastalık olsaydı ben ölmüş olurdum. Ancak hiçbir olumsuzluk yaşamadık.”

4.jpg

‘KARS ÇEVRESİNDEKİ KAZ ÜRETİMİNİ YOK ETME PLANI’

Kars’ta endüstriyel kanatlı hayvan üretimi yapılması için girişimlerin olduğu yönünde duyumlar aldıklarını dile getiren kaz üreticisi Yasin Çetin, “Biz bu yaşananların çiftçiyi zor duruma sokarak Kars ve çevresindeki kaz üretimini yok etme planları olduğunu düşünüyoruz. Burada doğal ortamında kaz yetiştiren insanların elinden ekmeğini alıp büyük firmaların önünü açmak istiyorlar. Ben her yıl binin üzerinde kaz yetiştiriyorum. Sadece arpa ve ot ile besliyorum. Dışarıdan herhangi bir hazır yem almıyorum. Kendi ürettiğimiz arpamızla kendi kazımızı besliyor, geçimimizi sağlıyoruz. Biz şaşkın durumdayız. Burada çoğu ailenin 200-300 civarında kazı var. Küçük çiftçiler iflas edip bitecek ardından hormonlu, ilaçlı ürünler gelecek. Biz bunu görüyoruz” diye konuştu.3.jpg

‘ÇOCUKLARIMI KAZ ÜRETİP SATARAK OKUTTUM’

Yetişkin ağırlığının 2, 2,5 kilogramı bulan yağıyla ünlü Kars kazının bölge halkının ekmek kapısı olduğunun altını çizen Çetin, kazın yumurtası, tüyü ve ciğeri gibi değerli ürünlerinin de değerlendirilemediğine işaret ederek, “İnsanlar kaz yetiştirip satarak çocuğunu okutuyor, elektrik faturasını ödüyor, harçlığını çıkarıyor. Ben de kaz üretip satarak çocuklarımı okuttum. Benim çevremde en az 50 kişi çocuğunu kaz parası ile okuttu. İnsan kendi bindiği dalı nasıl keser. Bunu anlamıyoruz. Üretim olmasa hiçbir şey olmaz. Bunlar bir oyundur. Üreticiye destek verilirse kazın yumurtası, tüyü ve ciğerini de değerlendirebiliriz. Neden kaz tüyünün de ekonomiye katkısı olmasın. Kaz ciğerinin kilosu 75 dolara kadar satılabiliyor. Kaz ciğer B12 vitamini deposudur, azot içerir. Azot olmasa yeryüzünde hiçbir şey yaşamaz. Ama bizim burada bütün bunlar heba oluyor, kazımızın hiçbir şeyini değerlendiremiyoruz. Biz hepimiz bu bölgenin çocuklarıyız. Ürünlerimizi burada değerlendirebilsek bizim dışarıda ne işimiz var?” görüşünü dile getirdi.

Kars kazı bölge insanı için önemli bir geçip kaynağı.jpg

KOÇULU: ‘ÜRETİMİ KORUMANIN YOLU TEDBİRLİ OLMAKTAN GEÇİYOR’

Kars bölgesinin yerel lezzetleri konusunda organik üretimden çiftçi örgütlenmesine çalışmalar yapan Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği Başkanı İlhan Koçulu, kaz ölümleri ve tarımsal üretim konusunda sorularımızı yanıtladı. Kırsaldaki üretimi kendi koşullarında korumanın yolunun tedbirli olmaktan geçtiğinin altını çizen Koçulu, “Yirmi yıldır gıda egemenliği konusunda yerel bir ekonomi hedefledik. Adım adım da bunu yapmaya çalışıyoruz. Bize önceleri Macar fiği satıyorlardı, önce hibe olarak verdiler, ardından satmaya başladılar. Ancak bu tohumlar hibritti, ikinci yıl tohum vermiyordu. Bunu anlayınca kendi yerel tohumlarımıza döndük. Biz Şu aşamada 570 üreticiyle birlikte çalışıyoruz. Bu çalışma neticesinde çok az ürünü dışarıdan almaya başladık. Tohumumuzu kendimiz üretiyoruz, gübreye para vermiyoruz. Tohuma ve gübreye para vermediğimiz için ilaç alımı da bitti. 16-17 yıldır çiftçilerle konuşa konuşa bu bilince vardık ve tarımsal ilaçlardan uzaklaştık. Bu yüzden ben ne düşündüğümüzden çok ne yaptığımız üzerinden konuşmayı tercih ediyorum. Biz kendi kendimize yeten, doğayı sömürmeyen ve üzerinde baskı kurmayan; doğayı sevip, okşayıp destekleyen bir gıda sistemi kurmaya çalıştık. Bizimkisi bu. Yapılacak şey de bu. Şimdi köyde turizm yapıyoruz. Ne kadar eski bina varsa hepsini düzenledik. Birini müze, birini bitki kurutma atölyesi, birini de misafirhaneye dönüştürdük” diye konuştu.

‘YEREL ÜRETİM KURUTULUNCA TIRLARLA ET VE YUMURTA GELİYORDU’

Kars bölgesinde yaşanan kaz ölümlerine de değinen Koçulu, şüpheli ölümlerin ardından yetkililerden tedaviye yönelik bir müdahale beklentisi içinde olduklarını ancak kazların itlaf edilmesi yoluna gidildiğini belirterek şöyle konuştu: “Kaz ölümlerinin görünen yüzü bu. Ancak bu ölümlerin görünmeyen tarafında başka şeyler olduğunu düşünüyorum. Kuş gribi iddialarıyla yerel üretimi kuruttukları dönemden sonra Kars’a dışarıdan endüstriyel üretim olan 4 tır et, en az 6 tır dolusu da yumurta geliyordu. Ancak bu kırımın ardından köylüler benim de hiç beklemediğim bir performansla yeniden üretmeye başladı. Herkes 50-100 tavuk yaptı. Geçen yıl kış aylarında köylerden haftalık 5-6 bin yumurta sadece bana geliyordu. Bu üretim yeniden canlanınca kendi kendime ‘gidip bir bakayım hele gene dışarıdan tırlarla yumurta geliyor mu?’ dedim. Baktım bir iki zincir markete ve çok az yumurta geliyor. Endüstriyel tavuk satışları düşmüş, dışarıdan gelen etin de yumurtanın da eski satışları yok. Ardından kendi kendime ‘yeniden bir hastalık çıkar buralarda, getirirler’ diye düşündüm. Geçen kış içimden geçti, yazın da hastalık geldi buralara.”

‘KAZ ETİ YOKSUL AİLELERİN PROTEİN İHTİYACINI KARŞILIYOR’

Hayvan ölümleri belirli yerlerde olduğuna dikkati çeken Koçulu, Susuz ve Arpaçay’da ölümler olurken Göle’de olmadığını, iç kesimlerdeki dağ köylerinde ise kaz ölümleri yaşanmadığını belirterek, “Kaz, Kars bölgesinde yoksul ailelerin temel protein ihtiyacını karşılayan bir üründür. Kaz kesilir, ayağından ciğerine her şeyi tüketilir. Haftada bir tane kaz bir ailenin bütün protein ihtiyacını karşılar. Diğer taraftan da kadının ev harçlığıdır. Yılda 50 kaz satar, bir tanesi 150-160 lira; toplamda 7-8 bin lira yapar. Bu kadının ev harçlığı, çoluk çocuğunun, kocasının kışlık cep harçlığı çıkıyor. Her ev birer küçük aile üretimi yapıyor. İşte bunun önüne geçmek için aklımızdan geçen, belki doğru belki yanlış şeyleri yaşıyoruz. Ama ateş olmayan yerden de duman çıkmaz. Bunun için ne konuşacağımızdan çok ne yapacağımız daha önemli. Gıdana egemen olacaksınız” dedi.

Konuyla ilgili bilgisine başvurduğumuz Kars Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü yetkilileri, açıklama yapma yetkilerinin bulunmadığını dile getirmekle yetindi.

*(Fotoğraflar: İHA)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

Reklamlar

Gediz Deltası UNESCO yolunda

Gediz Deltası UNESCO yolunda

Amazon Ormanları ve Grand Canyon kadar değerli ama üzerine otobana kurban edilmek istenen Gediz Deltası, Türkiye’nin ilk UNESCO Dünya Doğa Mirası adayı olacak…

Yusuf Yavuz

İzmir’de bulunan Gediz Deltası, Türkiye’nin en büyük yüz ölçümüne sahip kıyı sulak alanlarından biri. Ancak flamingoların yuvası niteliğindeki Gediz Deltası, İzmir Körfez Otobanının tehdidi altında. Tatlısu gölleri, lagünler ve sazlıkları bünyesinde barındıran Gediz Deltası, birçok kuş türüne ev sahipliği yapmasının yanı sıra dünyadaki her on flamingodan birinin de yaşam alanı. Türkiye’nin uluslararası öneme sahip14 Ramsar alanından biri olan Gediz Deltası’yla ilgili hazırlanan bilimsel rapor, otoban tehdidi altındaki sulak alanın UNESCO Dünya Doğa Mirası kriterlerini taşıdığını ortaya koydu. Doğa Derneği Genel Koordinatörü Dicle Tuba Kılıç, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve diğer ilgili kurumlardan talebimiz Gediz Deltası’nın ivedi olarak UNESCO listesine alınması ve Körfez Geçiş Otobanı projesinin iptal edilmesi. Gediz Deltası, İzmir’in ve Türkiye’nin değerini tüm dünya ölçeğinde anlatan eşsiz bir doğa mirası. Böylesine değerli bir doğal alan, hiçbir zarar gelmeden yaşatılmalı, İzmir halkına, Türkiye’ye ve gelecek nesillere UNESCO Dünya Doğa Mirası olarak taşınmalı” dedi.

3-001.jpg

UNESCO Dünya Mirası kavramı 1975 yılında yürürlüğe giren Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi ile uluslararası bir koruma statüsü olarak tanımlanıyor. UNESCO Dünya Mirası alanlarının on kriteri bulunuyor ve bunların altısı kültürel, dördü ise doğayla ilgili. Bir alanın UNESCO Dünya Doğa Mirası Listesi’ne dâhil edilebilmesi için Dünya Miras Komitesi tarafından belirlenen olağanüstü evrensel değerini ölçen dört doğal kriterden sadece birini karşılaması yeterli.

1-001.jpg

GEDİZ DELTASI DÜNYA DOĞA MİRASI OLACAK NİTELİKTE

Türkiye’de bugüne kadar on yedi kültürel ve iki karma Dünya Mirası ilan edilmiş olmakla beraber, UNESCO Dünya Doğa Mirası statüsüne sahip bir alan henüz bulunmuyor. Prof. Dr. Ahmet Karataş, Yrd. Doç. Erol Kesici ve Doğa Derneği Koruma Programı Koordinatörü Itri Levent Erkol’un hazırladığı rapora göre Türkiye’nin en büyük yüz ölçümüne sahip kıyı sulak alanlarından biri ve flamingoların yuvası olan İzmir’in Gediz Deltası, UNESCO’nun Dünya Doğa Mirası ile ilgili dört kriterinin tamamını sağlıyor ve bu özelliği ile dünyadaki nadir alanlardan biri.

Gediz Deltası.jpg

158 YILDIR BİLİMSEL ARAŞTIRMALAR YAPILIYOR

Gediz Deltası, 158 yıldır bilimsel olarak araştırılıyor ve 1998 yılından bu yana Ramsar Sözleşmesi kapsamında Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alan statüsüne sahip. Aynı zamanda doğal sit alanı olarak korunan İzmir’in Gediz Deltası, UNESCO’nun eşsiz doğal güzelliklere ve estetik öneme sahip olmak; önemli fizyografik özellikler göstermek; kara, tatlı su, kıyı ve deniz ekosistemleri ile canlı topluluklarının gelişiminde önem taşımak ve son olarak tehlike altındaki türleri içeren yaşam alanlarına sahip olmak konulu dört UNESCO kriterini ayrı ayrı sağlıyor. Akademisyenler tarafından hazırlanan rapor, deltanın her bir kriteri hangi gerekçelerle sağladığını tek tek ortaya koyuyor.

2-001.jpg

AMAZON YAĞMUR ORMANLARI VE GRAND CANYON KADAR DEĞERLİ

Konu hakkında açıklama yapan Doğa Derneği Genel Koordinatörü Dicle Tuba Kılıç: “Gediz Deltası’nın eşsizliği onlarca yıldır akademisyenler, kamu kurumları, sivil toplum kurumları ve deltada yaşayanlar tarafından dile getiriliyor. Akademisyenlerin hazırladığı bu yeni rapor, yıllardır bilinen bilgileri UNESCO’nun belirlediği kriterlere göre değerlendiriyor ve Gediz Deltası’nın Dünya Doğa Mirası unvanını fazlasıyla hak ettiğini ortaya koyuyor. 1979 yılında Grand Canyon, 2000 yılında Amazon Yağmur Ormanları ve geçtiğimiz yıllarda daha birçok doğal alan bulundukları ülkelerde UNESCO Dünya Doğa Mirası ilan edildi. Bu nedenle dünyaca bilinirlikleri arttı. İzmir’in Gediz Deltası ise hak ettiği bu unvanı almak şöyle dursun İzmir Körfez Otobanı gibi yıkım projeleri ile karşı karşıya geliyor. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun da ifade ettiği gibi otoban projesi körfezdeki su sirkülasyonunu daha da azaltarak bölgedeki doğal döngülere zarar verecek. Başkan Kocaoğlu’nun Otoban Projesi nedeniyle Körfez tarama projesini erteleme kararını destekliyoruz ve Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası olması için bizlerle birlikte harekete geçmesini diliyoruz. İzmir Büyükşehir Belediyesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve diğer ilgili kurumlardan talebimiz Gediz Deltası’nın ivedi olarak UNESCO listesine alınması ve Körfez Geçiş Otobanı projesinin iptal edilmesi. Gediz Deltası, İzmir’in ve Türkiye’nin değerini tüm dünya ölçeğinde anlatan eşsiz bir doğa mirası. Böylesine değerli bir doğal alan, hiçbir zarar gelmeden yaşatılmalı, İzmir halkına, Türkiye’ye ve gelecek nesillere UNESCO Dünya Doğa Mirası olarak taşınmalı” dedi.

Gediz Deltası sulak alan ve kuş cenneti.jpg

‘KORUNAN ALAN STATÜSÜNDE AMA KORUNAMIYOR’

Gediz Deltası’nın yaklaşık iki milyon yıllık bir sulak alan olduğunu kaydeden Yard. Doç. Dr. Erol Kesici ise birçok ekosistemi bir arada barındıran alanın aynı zamanda Türkiye’nin en büyük deniz tuzlası olduğunu dile getirdi. Sulak alandaki canlı türlerindeki değişimlerin incelenebildiği bir laboratuvar niteliğindeki Gediz Deltası’nın sulak alan ve doğal sit alanı olarak koruma statüleri bulunmasına karşın korunamadığını ve giderek kayıplar verdiğini söyleyen Kesici, “Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası listesine alınmasıyla gelecek kuşaklara en   sağlıklı şekilde aktarılabileceği açıktır” diye konuştu.

GEDİZ DELTASI İZMİR KÖRFEZ OTOBANININ TEHDİDİ ALTINDA

İzmir gibi nüfusu dört milyonu aşan bir metropolle iç içe geçmiş yeryüzündeki tek sulak alan olarak nitelendirilen Gediz Deltası, flamingoların dünya nüfusunun yüzde onunun yaşam alanı. Nesli küresel ölçekte tehlike altında olan tepeli pelikan, Akdeniz foku ve Caretta caretta deniz kaplumbağasının birlikte yaşadığı tek alan olarak bilinen Gediz Deltası ayrıca Türkiye’deki tuz üretiminin yaklaşık üçte birinin gerçekleştirildiği bir alan. Ancak bütün bu özellikleriyle birlikte korunması gereken Gediz Deltası’ndan otoban geçirilmek isteniyor. Mart 2017’de körfezi güney kuzey yönünde geçmesi planlanan İzmir Körfez Otobanının çevre etki değerlendirme raporu (ÇED), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylandı. İzmir Körfez Otobanının inşa edilmesi halinde Gediz Deltası büyük tehdit altına girecek. Kentin doğal alan üzerindeki baskısını artıracak olan İzmir Körfez Otobanının durdurulması için Doğa Derneği, EGEÇEP, TMMOB gibi sivil toplum kuruluşları ile 85 vatandaş dava açtı.

izmir körfez geçiş projesi.jpgKörfez geçiş projesi kapsamında oluşturulması planlanan yapay ada ay yıldız ve ampul simgelerini birleştiriyor.jpg        (İzmir Körfez Geçişi Projesi ve yapılması planlanan yapay ada, üstte)

UNESCO DÜNYA DOĞA MİRASI KRİTERLERİ NELER?

Doğa alanlarının UNESCO Dünya Doğa Mirası listesine alınabilmesi için bu konuda belirlenen dört temel kriterden en az birinin karşılanması gerekiyor. Yapılan bilimsel çalışmayla Gediz Deltası’nın dördünü de taşıdığı ortaya çıkan bu kriterler şöyle sıralanıyor:

1-Üstün doğal görüngelere veya eşsiz doğal güzelliklere ve estetik öneme sahip alanları içermesi,

2- Yaşamın kaydı, yer şekillerinin oluşumunda devam eden önemli jeolojik süreçler veya önemli jeomorfik veya fizyografik özellikler dâhil dünya tarihinin önemli aşamalarını temsil eden istisnai örnekler olması,

3-Kara, tatlısu, kıyı ve deniz ekosistemleri ve hayvan ve bitki topluluklarının evrim ve gelişiminde devam eden önemli ekolojik ve biyolojik süreçleri sunan istisnai örnekler olması,

4-Bilim veya koruma açısından istisnai evrensel değere sahip tehlike altındaki türleri içeren yerler de dâhil, biyolojik çeşitliliğin yerinde korunması için en önemli ve dikkat çeken doğal habitatları içermesi.

 

 

 

 

 

 

 

Sadece ömrüm ol istiyorum!

Sadece ömrüm ol istiyorum!

“Can nedir bilir misin? Bir kapıdan girip, diğerinden çıkıp gitmek değildir, bu şaşılası iki kapılı handa! Ömrümü adamaktır varlığına…”

Yusuf Yavuz
“Herkes kıştan kaçar, kendini güneşli, sıcak günlere atmak için sabırsızlanır. Biraz miskinlik, biraz avare dolaşmalar, biraz da amaçsızca öylece oturmak iyi gelir delişmen ruhlara. Ama ben kış çocuğuyum. Göğe dikilmiş binlerce çıplak dallarıyla da seviyorum ağaçları. Göl kenarlarındaki salkım söğütler, yaşlı meşeler, bilge çınarlar… Hepsinin kış halleri bir başkadır. Su damlalarıyla ağaç gövdeleri arasında bizim bilmediğimiz türden bir aşk vardır. Ağır bir zeybeği oynar gibi. Topraktaki küfe çalan o ağır çürümüş odun kokusunu bilir misin? İşte en iyi kışın duyarsın o kokuyu. Çürümeye yüz tutmuş yaprakların arasından mantarlar çıkar. Üzerinden binlerce kez gün ışığı geçmiş dalların kısa bir dinlenme molası bak nelere kadir. Yaşam, dinlenirken bile çalışıyor…”

14310285_974351096023692_5355023505060391580_o.jpg

O anlatıyor ben dinliyordum. Konuşmasını bölmek istemediğim için aklımdaki soruları birer birer unutarak toprak yolda ilerliyorduk. Her buluştuğumuzda zamanın koynundan öyküler çıkarıp sanki kendisi yaşıyormuşçasına anlatırdı. Gölü yukarıdan gören ardıçlı tepeye doğru tırmanan yolun kenarındaki ulu çam ağacının dibinde soluklandık. Aşağıda gölün koynuna uzanan yarımadaya bakarak anlatmaya başladı: “şu uzantının kıyısındaki iskeleyi görüyor musun? İşte birkaç ay evvel o iskelede bir mektup buldum. Sonbahardı. Çınar yapraklarının arasındaki katlanmış kâğıt parçası ilgimi çekti, alıp inceledim. Islandığı için katları birbirine yapışmıştı. Öylece eve götürüm kuruttum biraz. Sonra özenle açıp iyice kurumasını bekledim. Mürekkebi dağılmıştı biraz ama anlaşılır bir el yazısıyla yazıldığı anlaşılan mektup okunabilecek hale gelmişti…”

IMG_7328.JPG

O her zaman böyle yapardı. Büyülü bir girizgâhla ilgimi anlatacağı öykünün içine çekerdi. Anlattıkları bir masal mıydı, yoksa gerçek miydi bilinmez ama bildiğim bir şey varsa o da onun anlattığı her şeyi yaşadığıydı.

“Eee, sonra ne yaptın mektubu, okudun mu? Neler yazıyordu?” diye sıraladım soruları…

“Dur hemen acele etme. Anlatacağım. Hele bir varalım yukarıya. Bizim tahta kulübenin ocağını yakalım, isli çaydanlığa suyu koyalım, ateş harlansın, boz şalbalar demlensin…”

14305183_974351142690354_5763691829160434567_o.jpg

Tahta kulübe dediği, tepedeki sırtta kendi elleriyle yaptığı küçük bir barakaydı. Her yanı tahtadan yapılmış, sert rüzgârlarda uçup gidecekmiş gibi duran bir baraka. Ama neredeyse yılın her mevsiminde burada geceyi geçirmişliğim vardır. Bir gün bile devrildiğini görmedim. Bilakis, en iyi ve deliksiz uykularımı bu tahta barakanın içinde uyumuşumdur. Kim bilir belki de alıştığımız konfordan bakınca yaşamın içindeki çoğu şeyle kurduğumuz bağ olumsuzlama üzerinedir, kim bilir…

14310285_974351096023692_5355023505060391580_o.jpg

İşte yine vardık bizim barakaya. Kapısında kilit milit yok. Eski bir kıl iple bağlamış sadece. O da rüzgâr açıp içeriyi dağıtmasın diye. “Buralarda tilki çakal çok olur. Geceleri girip içerideki öteberiyi dağıtıyorlar, yoksa rüzgâra aldırdığım” yok diyor, bir yandan kıl ipi çözerken. Eskiden yılın neredeyse yarısını bu kulübede geçirir, çobanlık yaparmış bu dağlarda.

Dedegöl Dağı yabani gül türleri için önemli bir yayılış alanı.JPG
Ama şimdilerde sadece kasabadakilere kafası kızdığı zamanlarda kaçıp geliyormuş. “400 kadar davarım vardı. Her gün kazanlarla süt kaynardı bu kulübenin önünde. Tuluklara bastığımız peynirleri katır sırtında uzak kasabalara götürürlerdi. Kiminde para da almazdık. Aldığımız da çay tütün parası işte. Ama hastalık bilmezdik. Canımız ayağımızın ucunda, durursak ölecekmişiz gibi yürürdük…”

14362640_974351372690331_2344937123256358347_o.jpg

O böyle daldan dala konarak konuşmayı severdi. Onu tanımayanlar için biraz zordu elbette ama ben alışmıştım.

“Ben böyle bir sevda görmedim” diyerek ceketinin iç cebinden çıkardığı mektubu okumaya başladı: “Mektubu diyorum… Hani iskelede bulduğum mektup. Kuruttuktan sonra kendime bir çay koyup okumaya başladım. Daha ilk satırında beni içine çekmeye yetti. İşte bu o mektup. Dur sana da okuyayım da dinle: ‘Yokluğun nedir bilir misin? Bugün fiziksel uzaklığının 9. günü. Tam 216 saattir sana dokunamıyorum. Nefesini içime çekemiyorum. İçine seni katık etiğim zaman, artık sadece katı bir duvar, çarpıp çarpıp kırıldığım. Bunca tutkuyla sarmal olmuşken, teninle tenim arasına gerili bir ipi her saniye sarıp duruyorum. Adından yaptığım yumaklardan ördüğüm hırka örtmeye yetmiyor şu biçare bedenimi. Temmuz’un günleri yapışkan eriyiğe dönüşürken ağzındaki serin elma tadına tutunuyorum. Islak öpüşler biriktiriyorum yokluğunda. Uzaklığın yalnızca kilometrelerle ölçülmediğini kim bilir kaçıncı kez yeniden öğreniyorum, bir çocuk gibi. Zihnimde her gün yeniden karşılıyorum seni. İlk defa yürümeye başlayan bir çocuğun sevinciyle tutunuyorum eteğine. Yerin alnını adımlayan, toprağın yüzünü güldüren ayakların; ömrüm oluyor bana geldiğin yollarda. Ellerin bir işaret fişeği, bizi muştulayan zamana…’

14379684_974350966023705_914002373212803987_o.jpg

Bir yandan tutuşan ateşi karıştırıyor, çaydanlığı sacayağının üstüne koymak için yer yapıyordu. Ben de mektupla ilgili soracaklarımı unutmamak için aklıma yazıyordum. Çünkü onu tanıyordum, arada keyfini kaçırırsam büsbütün içine çekilir, susardı. Bizim barakanın içi keskin bir bozşalba kokusuna bürünmüştü. İnce ince, insanın içine işleyen. Aklıma hep taşların üstünde sekip duran keçiler gelir şalba kokusu duyunca. Şalba çayını bardaklara doldurup Bir eliyle özenle tuttuğu mektubu okumaya devam etti:
“Nefes nedir bilir misin? İnsanın oksijen soluması değildir yalnızca. Her zerresinde varlığını zikretmektir tanrıya. Can nedir bilir misin? Bir kapıdan girip, diğerinden çıkıp gitmek değildir, bu şaşılası iki kapılı handa! Ömrümü adamaktır varlığına. Varlığının, varlığıma armağanıdır. Her hücremde tomur tomur açan bir çiçektir. Kanımda doru taylar gibi soluksuz koşan varlığındır can.

14372325_974351426023659_3601130408910337272_o.jpg
Şimdi kim bilir neler yapıyorsundur. Belki de oturup öylesine ayaklarını seyrediyorsundur. Yahut da perdeyi aralayıp denize bakmayı düşünüyorsundur. Limon servilerinin neden kurumaya başladığı kurcalıyordur zihnini, ya da annen yaşına gelince nasıl bir hayatının olacağını merak ediyorsundur, ne bileyim. Bir ihtimal de beni düşünüyorsundur belki. ‘Beni ne kadar seviyor acaba’ sorusunun yanıtını ölçüyorsundur kendi kendine. Ah bunu ölçebilecek tek aracın yalnızca bütünlük olduğunu bir tek sen bilirsin. Teninle ruhun arasındaki o büyük barışın. Ruhunla ruhum arasındaki o görünmez yolun. Bütünlüğe yatan her bedenin evrenin boşluğunu dolduracağını ah en iyi sen bilirsin. En iyi sen bilirsin, boşluğun torbasının yalnızca gerçeklikle doldurulabileceğini…

IMG_7306.JPG
Yarın bu saatlerde yolunu gözlüyor olacağım. Gerçekliğe ağıt yakan bir hırpani gibi. Yüreğim ellerimde telaşlı bir serçeye dönmüşken, saçaklarına konacağım milyonlarca kanadımla. Bende biriken seni koyacağım avuçlarına. Oturup sana dair neşeli harfler yontacağım Temmuz sıcağında. Yokluğunda tenime atılan kördüğümü, varlığının dayanılmaz kılıcıyla keseceğim. Kutsal bir seccade gibi yatağımıza serilen bedeninde ödeyeceğim tüm ibadet borcumu. Ey varlığıyla yerin yüzünü güldüren kadın. Ey kırlangıç yürekli sevdiğim. Varlığım varlığına bunca aşina olmuşken, yokluğunun ölüme yatmak olduğunu en iyi ben bilirim…2 Temmuz….”

IMG_7246.JPG

Mektup bitti. Usulca gözlerini sildi ve aklımdan geçenleri okudu: “Görüyorsun değil mi? Ölüme yatmanın ne olduğunu bilecek kadar büyük bir sevgi bu. Hani daha ömrünün baharında ateşe attığımız o gencecik ozanın ‘bir insan ömrünü neye vermeli’ sorusunun yanıtı. Şimdi aklından geçenleri biliyorum. Bu mektubu okuduktan sonra ne yaptığımı, mektupta başka bilgi olup olmadığını, kimin yazdığını merak ediyorsun. Sen sormadan ben söyleyeyim. Mektubu okuduktan sonra arkasına bakmak aklıma gelmedi. Bulduğumda zarfı olmadığı için kimin yazdığı, kime yazıldığı konusunda bir fikrim yoktu. Olsaydı zaten sahibine ulaştırmaya çalışacaktım. Ancak günler sonra öğrenebildim bu mektubun sahibini…”

14380179_974351502690318_2349262492040111058_o.jpg

Sözüne ara verip şalba çaylarımızı tazeledi. Zaman ilerlemiş, temiz havanın da etkisiyle karnımız da zil çalmaya başlamıştı. Gelirken yanımızda getirdiğimiz azığımızı çıkarıp yemeye koyulduk. Çökelek, soğan, tavşan yüreği zeytin, kara bayır turpu ve buralarda çok sevilen haşhaş ezmesiyle pekmez karışımından tam bir ziyafet sofrası donattık. Aşağıdaki köyden, Hürü teyzeden aldığımız ekmekler de mis gibi kokuyor.

“Biliyor musun?” dedi, “buraya seninle gelmek bana da çok iyi geliyor. Seninle başka yerlerde yaşıyor olsak da aldığımız nefes bir gibi sanki…”

Onu böyle görmek beni de çok mutlu ediyordu. Çünkü içindekileri kolay kolay kimseye anlatan biri değildi. Yakınları içinde bile onun içinden geçenleri anlayabilen çok azdı. Kimi geceleri gidip dışarıda, yıldızların altında yatar, herkesin öldürdüğü tilkileri, çakalları sever, ağaçlarla, kuşlarla konuşur ama insanların günübirlik fırdöndü hallerine uyuz olurdu. Şaka değil, zaman zaman böyle durumlarda kaşındığını ve bana “hadi bir an önce gidelim buradan” dediğini anımsarım, benim kadim ruh yoldaşımın… Karnımızı bir güzel doyurduk. Sırada o çok sevdiği türkülerden bir kaçını mırıldanmak var, biliyorum. Onun yarı mahcup, ışıldayan gözleriyle söylediği türküler, Ağustos sıcağında uzak dağ başlarından esip gelen serin rüzgârlar gibidir. İnsanın içine işler. Kimisini kendi yakmıştır. Bunu bilenler türkülerini beste yapmak istemişler ama bunu istememiş. Köye dışarıdan her gelene onu işaret etmelerinden sıkılıp günlerce dağdan inmediği olur. Ne insanlarını kırmak ister köyünün, ne de kendi dünyasının gizlerini ulu orta dökmek ister. Bir garip insan işte. Neyse onunla ilgili anlatacaklarım bitmez…

14372294_974351389356996_3770332615676122358_o.jpg

“Mektubun sahibini diyordum… Ben iskelede dolaştığım gün aşağıdaki orman parkının bekçisiyle karşılaşıp ayaküstü hoş beş etmiştik. Mektubu düşüren kadın bunu fark edince geri dönüp göl kıyısında saatlerce aramış. Bulamayınca da çaresiz dönmüş. Ama ertesi günü yeniden gelmiş bir umutla. Belli ki onun için çok değerli bir mektup. Nasıl değerli olmasın ki! Sonra aklına orman parkının bekçisine sormak gelmiş. O da bir şey bulmadığını ama o gün benimle karşılaştığını anlatmış kadına. Ertesi gün kadın bizim köye çıkageldi. Sormuş soruşturmuş bizim evi bulmuş. Telaşlı, şaşkın ama oldukça sevimli bir hali vardı. Üzgündü de tabii. Önce sakin olmasını, mektubun emin ellerde olduğunu söyleyip ona bir çay yaptım. Sonra bizim verandaya oturduk birlikte, çaylarımızı içtik. Ona mektubu bir şartla verebileceğimi söyledim. Merak etti, gözleri biraz da korkuyla büyüdü. ‘Korkma, bu mektubu elbette vereceğim size. O sizin çünkü. Ama içindekileri okudum. Artık bu öyküye ben de dâhil oldum. Sizden tek bir şey rica ediyorum. Bu mektubu yazan kişi her kimse onu sakın bırakmayın. Yeryüzünde bir insanın varabileceği en yüksek mertebe, bir başka yüreği karşılıksız sevebilmek. Düşünsenize, ‘ruhu varlığınızla örüldükçe size bürünen, siz olan bir adam…

14305316_974351529356982_5561713087547810161_o.jpg

Kadının gözleri ışıldadı. ‘Biz hiç bırakmadık birbirimizin ellerini’ dedi, ‘sadece halletmem gereken işlerim yüzünden zorunlu olarak birkaç gün ayrı kalmak durumundaydık. Bu bile zulüm gibi geldi ikimize de. Nefessiz, susuz kaldık. İşte o boğuntulu günlerde birbirimize mektuplar yazıyorduk. Bu gölü ve çevresini, yıldızlı gecelerini çok severim. O günlerde yolumu buraya düşürüp nefes almaya, onunla birlikte adımladığımız patikalarda yürümeyi istedim. Her zaman birbirimize sarıldığımız, suya düşen yıldızları topladığımız o iskelede mektubunu okudum defalarca. Sonra çantama koyarken düşürmüşüm. Akşam bunu fark ettiğimde çok üzülmüştüm. İyi ki siz bulmuşsunuz…’ diye anlattı, başına gelenleri. ‘Biz birbirimizin hem gerçeği, hem de masalıyız. Ve bu masal asla bitmeyecek! Merak etmeyin, masalınız emin yüreklerde’ diyerek iki yanağımdan beni öpüp çekip gitti. Öylece bakakaldım ardından. Deli kız…”

IMG_7330.JPG

Dedim ya, onunla bir arada olmak her zaman sürprizlerle doludur. Ocaktaki ateşin alazı giderek söndü. Dışarıdan birkaç odun daha getirip koyduk ocağın kenarına. Bir ikisini ateşe attık. Biz o mektubun öyküsüne dalıp dalıp giderken çoktan gece yarısı olmuştu. Barakanın kenarında duran yün battaniyeleri açıp yerde serili keçenin üzerine yattık. Duvarda oynaşan ateşin ışıkları aklıma dinlediğim bu içli sevda öyküsünü getirdi. “Bana soracakların var, biliyorum” dedi. Güldüm içimden. Yüzümü görmüyordu ama beni anlıyordu.

“Evet” dedim, “soracaklarım var. Hepsi bu mu, kadın bir adres, bir iletişim bilgisi bırakmadı mı giderken? Kimmiş, neyi nesiymiş”

Battaniyenin altından geldiği belli olan sesiyle konuştu: “Bıraktı elbette. Hatta, çok şaşıracaksın ama bir de mektup bıraktı. Bu defa kendi elleriyle. Madem ki ben bu sevda masalının tanığı olmuşum, benden saklı değilmiş artık hiçbir söz. O gitti, açtım mektubu başladım okumaya; ‘Sadece ömrüm ol istiyorum! Ömrüm, ömründür…’ diye başlayan sözleriyle…

(Arşiv Yazı)

Şimdi hiç bir şeyin kokusu yok

Şimdi hiç bir şeyin kokusu yok

Halkın dilinden düşürmediği zeybeklere konu olan Burdur’un su değirmenleri tüm sırlarıyla birer birer yok olup gitti…

Yusuf Yavuz

Bir zamanlar yediden yetmişe kentin zeybek gönüllü insanının dilinden düşürmediği “On ikidir şu Burdur’un dermeni” türküsünü, Anadolu’nun zengin sözlü kültür tarihine armağan eden Burdur’un su değirmenleri, birer birer zamana yenildi. İnsuyu Mağarası’ndan başladığı yolculuğunu, Burdur’un değirmenlerini döndürerek sürdüren Burdur Çayı, kente yaklaşınca hamamları ziyaret ederek kent insanının temizliğini sağlıyor, geriye kalan suyu ise mahalle aralarındaki arklardan akarak gündelik ihtiyaçları karşılıyordu. Ardından ise camileri selamlayıp, göle doğru sürdürdüğü yolculuğunun son durağı olan bahçelere yaşam verdikten sonra Burdur Gölü’nde sonsuz çevriminin bir seferini daha tamamlıyordu. Şimdi ne çay kaldı ne de çeşme. Önce değirmenlerin suyu çekildi, ardından da insanların. Artık hiçbir şeyin kokusu yok…

Anadolu’da her mevsimin bir kokusu vardı. Ama her mevsime yayılan belki de en belirgin koku ekmek kokusuydu. Buğdayın dünyaya yayıldığı topraklarda, 10 bin yılı aşkın zamandır pişirilen türlü türlü ekmeğin, türül türül kokusu. Binlerce derenin dağların koynundan taşıdığı çağıltılı suların çevirdiği taş değirmenler, buğdayın toprakta başlayan yolculuğunun en önemli durağıydı. Binlerce değirmenin çarkı, zamanın hızlı ve acımasız çarkları arasında anılarını bile anlatamadan yok oldu gitti. Belki de son 50 yılın hızlı yok oluşu içerisinde en hüzünlü mekânlar, değirmenler ve badem ağaçlarının süslediği bahçelerindeki çocuk seslerinin sustuğu köy okulları.

‘ON İKİDİR ŞU BURDUR’UN DERMENİ’

Suyun coşkusuna sabrın ve emeğin eşlik ettiği un kokan değirmenlerin toplumsal hafızasında iz bıraktığı kentlerden biri de Burdur. Bir zamanlar yediden yetmişe kentin zeybek gönüllü insanının dilinden düşürmediği “On ikidir şu Burdur’un dermeni” türküsünü, Anadolu’nun zengin sözlü kültür tarihine armağan eden Burdur’un su değirmenleri, birer birer zamana yenildi. Bir ikisinden geriye sadece yıkık dökük taş duvarlar ve küflenmiş makineler kalırken, kimileri de tamamen silinip gitti. Yalnızca değirmenleri değil, kentin insanının da gündelik yaşamının çarkını döndüren Burdur (Kınalı) Çayı da bugün kurumuş durumda. İnsuyu Mağarası’ndan başladığı yolculuğunu, Burdur’un değirmenlerini döndürerek sürdüren Burdur Çayı, kente yaklaşınca hamamları ziyaret ederek kent insanının temizliğini sağlıyor, geriye kalan suyu ise mahalle aralarındaki arklardan akarak gündelik ihtiyaçları karşılıyordu. Ardından ise camileri selamlayıp, göle doğru sürdürdüğü yolculuğunun son durağı olan bahçelere yaşam verdikten sonra Burdur Gölü’nde sonsuz çevriminin bir seferini daha tamamlıyordu…

Burdur.JPG                                    (Değirmenler Mahallesi’nden Burdur)

YOK OLUP GİDEN BURDUR’UN SU DEĞİRMENLERİNİN SON TANIKLARI

Adına türküler yakılan Burdur’un on iki değirmeninin toplumsal hafızadaki izlerini sürdük. Bugün bir mahalleye adını veren Burdur’un değirmenlerinin son tanıklarını bulup anılarını dinledik. Bugün sadece betondan bir kanala dönüşen Burdur Çayı’nın doğu yamacındaki Değirmenler Mahallesi’nin yolunu tuttuk. Zamanın yavaş aktığı sokaklardaki evlerde eskinin izleri hala direniyor. Beton, plastik ve demir üçlüsünün kendilerinden başka her şeyin üzerini örten acımasızlığına inat taşın ve ahşabın incelik ve tevazu dolu direnişi sessizce sürüyor. Bir de teneke kutulara dikilen çiçekler… Sokakları ‘yaşam’ kılan ışıklı sebepler…

IMG_9416.JPG

MAHALLEYE ADINI VEREN SU DEĞİRMENLERİ

Değirmenler Yokuşunun başladığı noktada bulunan eski su değirmenine Burdurlular ‘Şükrü’nün Değirmeni’ diyorlarmış. Eski, küflenmiş oluğun yanından inip evinin önünde oturan yaşlı bir kadınla selamlaşıyoruz. Ona Burdur’un değirmenlerini soruyoruz, “Bilmez miyim?” diyor ve başlıyoruz sohbete. Adının Gülşen Lahneci olduğunu söylüyor ama yaşını kendisi de bilmiyor. “Seksenin üstündeyim ama gerisini bilmiyorum yavrum” diyor. Gülşen nine Değirmenler Mahallesi’nin eskilerinden.

Şükrü'nün değirmeni.JPG  (Şükrü’nün Değirmeni, Burdur’un eski değirmenlerinden biri. Bugünlerde bitişiğindeki bina onarım görüyor. Yeniden açılacağı günleri bekliyor…)

‘ŞİMDİ O DEĞİRMENLER KALMADI, HEP YIKILDI’

Gülşen Nine, anılarındaki değirmenleri özlemle anlatıyor: “Burada akan derenin çevresinde üç-dört tane su değirmeni vardı. Bu yanımızdakine ‘Şükrü’nün Değirmeni diyorlardı. Şimdi oğlu çalıştıracakmış burayı, babası öldü de. O ilerideki değirmende un da öğütülürdü, bulgur ve yarma da yarılırdı. Her şey yapılırdı. Bu değirmenin unu çok güzel olurdu. Eskiden öğütülen unla pişirilen ekmeğin tadını çok özlüyoruz. Şimdi yok o ekmeklerin tadı. Şimdi o değirmenler de kalmadı, hep yıkıldı. Unu da marketlerden hazır alıyoruz.”

Gülşen Lahneci.JPG  (Gülşen Lahneci, Burdur’un eski değirmenlerini anlattı…)

‘BÜYÜKLERİMİZ BURAYA ET ASMIŞLAR, BOZULMAYINCA YERLEŞMİŞLER’

Değirmenler Mahallesi’ndeki gezimizi sürdürürken eski Burdur evlerinden birinin önünde oturan  Şener Sözer’le selamlaşıyoruz. Atalarının Sarıkeçili Yörüklerinden olduğunu anlatıyor Şener Hanım: “Büyüklerimiz yıllar önce bu mahalleye bir et asmışlar, bozulmadığını görünce de ‘burada yaşanır’ diyerek yerleşmeye karar vermişler. Buranın havası gerçekten de bir başkadır.”

Şener Sözer.JPG(Şener Sözer Değirmenler Mahallesi’nde yaşıyor. Değirmenleri anlatan zeybeğin, mahallenin kültürü olduğunu söylüyor…)

‘BİZ OKULDAYKEN BU TÜRKÜYLE ZEYBEK OYNARDIK’

Çocukluğunda evlerinin önünden büyük bir dere aktığını anlatıyor Şener Hanım. Mahallesindeki değirmenleri sayıyor: “Emin’in Değirmeni, Aziziyeli’nin Değirmeni, Çukur Değirmen, Velican’ın Değirmeni… Bizim burası Değirmenler Mahallesi. Türküsü de vardı: On ikidir şu Burdur’un dermeni’ diye. Biz okuldayken bu türkü eşliğinde zeybek oynardık. Bizim mahallemizin kültürüydü bu. Değirmenler çok kalabalık olurdu. Köylerden eşeklerle un öğütmeye gelenler olurdu. Sırasını bekleyen köylüler, rengârenk kıyafetleri, poturları ve çizmeleriyle tam bir insan harmanı oluştururlardı. Şimdi o günler geri gelmez bir daha. O eski unların kokusu, ekmeklerin tadı da. Ama ben hala hazır gıdalara alışamadım. Hala tarhanamı, bulgurumu kendim yapıyorum. Hazır hiçbir şey almıyorum.”

burdur pazar mahallesi.JPG

‘KÖYDEN EŞEKLERLE UN ÖĞÜTMEYE GELİRDİK’

Değirmenler Mahallesi’nden ayrılıp eski değirmenlerden geriye kalanları görüntülemek için yola koyuluyoruz. Mahallenin karşısında 80 yaşında bir delikanlı olan İbrahim Aygün’le karşılaşıyoruz. Fırından ekmek almış, evine doğru yürürken selamlaşıp değirmenleri soruyoruz İbrahim Aygün’e. Eski adı ‘Sala’ olan Halıcılar köyündenmiş. Ancak 60 yıldır bu mahallede yaşadığını anlatan İbrahim Aygün, Burdur’un su değirmenlerinin son tanıklarından biri. Anılarındaki değirmenlerin unutulmamasını istiyor: “17-18 yaşlarındayken köyden eşeklerle un öğütmeye gelirdik bu değirmenlere. Çelikbaş ailesinin çalıştırdığı değirmenler vardı. Köyden 5-6 kadının yanına beni koyarlardı, eşeklere buğdayları yükleyip değirmene getirirdim onları. Burada çok değirmen vardı o zaman. Tıpkı türküdeki gibi. (Biz bu türküyle zeybek oynardık). Şimdi unutuldu gitti. Burdur yeniden o eski günleri hatırlamalı.

ibrahim aygün şimdi hiç bir şeyin kokusu yok diyor.JPG      (80 yaşındaki İbrahim Aygün, eski ekmeklerin kokusunu arıyor)

‘O EKMEĞİN TADINI BULAMIYORUZ, ŞİMDİ HİÇ BİR ŞEYİN KOKUSU YOK’

Değirmenler çok kalabalık olurdu. Sıra gelecek diye üç dört gün bekleyenler olurdu. Su değirmeninin unu çok güzel olurdu. Şimdiki değirmenler unu yakıyor. O undan yediğimiz ekmeğin tadını şimdi bulamıyoruz. Şimdiki ekmekler apapbak (bembeyaz), hiç ekmek tadı almıyorum. Şimdi hiç bir şeyin kokusu yok. Ne meyvenin, ne patatesin, ne de fasulyenin kokusu yok. Şimdi fasulye pişirirdik; bir yıllık yerden kokusu duyulurdu. Yufka ekmek pişirirdik, daha eve girmeden güzel güzel kokardı. Bir sadeyağı olurdu, türüm türüm kokardı, ekmeğe çalardık yerdik. Ama şimdi alıyorum pazardan yanına varasım bile gelmiyor.

kabacalı değirmen.JPG(Yok olmaya terk edilen Kabacalı Değirmen, Burdur’un en büyük değirmenlerinden biriydi…)

‘BABAM BUĞDAY KARŞILIĞINDA BÜTÜN KÖYÜ TIRAŞ EDERDİ’

Şimdiki gençlere anlatıyorum; biz mallara geven çekerdik, kış geveni olurdu onu eşeklere yedirirdik. Toprağın altından iki metre kökü olurdu, çeker çıkarırdık. Çekiçle dövüp sığırlarımıza yedirirdik. Biz kıtlığı da yaşadık, varlığı da gördük. Benim babam rahmetli, Berberdi. Adı Mehmet’ti. Halıcılar köyünde her insan başına bir teneke hak (buğday) toplardık. Bunun karşılığında köyde herkes para almadan tıraş ederdi. Eylül-Ekim ayında herkes bir teneke (yarım kile) buğday verir, yıl boyunca da para almadan istediği kadar tıraş olurdu.”

80 yaşındaki İbrahim Aygün değirmenlerin son tanıklarından biri.JPG(İbrahim Aygün, elindeki ekmekleri göstererek ‘şimdi hiç bir şeyin kokusu yok’ diyor…)

ÇUKUR DEĞİRMEN’DE SATILIK LEVHASI ASILI

Burdur’un değirmenleri ve o değirmenlerde öğütülen unlardan pişirilen mis kokulu ekmeklerle ilgili anılarını dinlediğimiz İbrahim Aygün’le vedalaşıp Burdur-Antalya kara yolunun hemen kıyısında yok olmaya terk edilen son bir iki değirmeni görmek için yola koyuluyoruz. İlk durağımız Çukur Değirmen. Çukur Değirmen bugün hala çalışıyor. Ancak geçmişte suyla dönen çarkların yerini elektrikli makineler almış. Değirmenin kapısı açık ancak içeride kimsecikler yok. Kapının kenarına bir karton tutturulmuş; üzerinde ‘Satılık değirmen’ yazıyor. Değirmenin sahibiyle konuşmak için biraz bekliyoruz, sağa sola sesleniyoruz ancak ortalıkta kimse görünmüyor. Kapının yanı başında yazılı olan telefon numarasını arıyoruz, yanıt yok… Çukur Değirmen’den ayrıldıktan iki saat kadar sonra değirmenci geri arıyor; “camideydim” diyor ve ekliyor; “Un öğütmeye geleceğinizde önceden arayıp haber verirseniz iyi olur…”

IMG_9426.JPG

KABACALI DEĞİRMEN TÜM GÖRKEMİYLE KADERİNE TERK EDİLMİŞ

Çukur Değirmen’den sonra Kabacalı Değirmen olarak anılan, taş ve ahşap işçiliğiyle zamana direnen değirmeni görmeye gidiyoruz. Bir zamanlar önünde onlarca köylünün un öğütmek için sıra beklediği Kabacalı Değirmen, yıllar önce terk edilmiş. İçindeki tüm makineler ve ahşap malzemeler ise öylece tamamen yok olacağı günü bekliyor. Geçmişte suyla çalışan değirmen, daha sonra elektrikli motorlarla un öğüten kocaman bir fabrikaya dönüşmüş ancak sonunda o da çevresindeki müştemilatla birlikte zamana yenilmiş. Özgün mimarisiyle dikkat çeken üç katlı değirmenin olduğu gibi kaderine terk edilmesi oldukça üzücü. Kentin ve yöre insanının kolektif hafızasında önemli bir yer tutan bu kültür mirasının ‘taşınmaz kültür varlığı’ olarak tescillenip tescillenmediğini bilemiyoruz ancak eğer tescil edilmemişse acilen kayıt altına alınarak korunmalı. Çünkü Burdur’daki pek çok tarihi yapı gibi Kabacalı Değirmen’de geçmişten bugüne yazılmış bir mektup niteliğinde…

Kabacalı değirmen tamamen yıkılmak üzere.JPGIMG_9452.JPG(Kabacalı Değirmeni, üstte…):

UN DÜKKÂNINDA DEĞİRMEN SOHBETİ

Kabacalı Değirmen’den ayrılıp kente geri dönüyoruz. Burdur’un eski kent yerleşimi olan Pazar Mahallesi ve çevresinde un satan dükkânlardan birine giriyoruz. Bu bölge insanı damak tadına oldukça düşkün. Bu yüzden makarnasını, bulgurunu, ununu, mercimeğini hala bu tarz dükkanlardan alanlar var. Ulu Camii’nin karşısındaki küçücük un dükkânından içeri giriyoruz. Dükkanın sahibi Ali Güler, soyadı gibi güler yüzlü bir esnaf. Selamlaşıp Burdur’un değirmenlerini konuşuyoruz. Arada bir gelen müşteriler aşurelik buğday, erişte ya da yufkalık un alıp gidiyor, biz de Ali Güler’le koyu bir sohbete dalıyoruz:

Un ticareti yapan Ali Güler BUrdur' değirmenlerini anlattı.JPG(Pazar Mahallesi’ndeki un dükkanında konuştuğumuz Ali Güler, Burdur’un değirmenlerini anlattı…)

‘GERÇEKTEN DE 12 DEĞİRMEN VARDI’

Benim asıl mesleğim şoförlük ama 2000 yılından bu yana bu işi yapıyorum. Bu iş yerinin sahibinin değirmeni vardı, adı Emin’di. Değirmende öğütülen unlar bu dükkanda satılıyordu. Sonra babaları ölünce işler aksadı, bu dükkanı ben devraldım. Burdur’da değirmenlerimiz çoktu. Gümüş, Kabacalı, Çukur değirmen. Can makarna ve Berberoğlu gibi büyük değirmenler hem un hem irmik üretiyordu. Can da kapandı şimdi. Hani türküsü vardır, ‘on ikidir şu burdurun dermeni’ diye. Gerçekten de 12 değirmen vardı. Ben hala makarna kesiyorum. Evde üretiyoruz. Sütle ve yumurtayla hamur yapıp kesiyoruz.”

IMG_9474.JPG

‘ANNEMLE EŞEĞE BUĞDAY YÜKLEYİP DEĞİRMENE GİDERDİK’

Ali Güler çocukluk ve gençlik günlerinden anımsadığı değirmenleri anlatırken gözleri parıldıyor. O da Burdur değirmenlerinin son tanıklarından biri olmuş: “Ben çocukken annemle eşeğe buğday yükleyip değirmene giderdik. Çobanönü dediğimiz yerde bir değirmen vardı. Annem rahmetlik orada unları öğüttürürdü. Karasenir adındaki mahallemiz de oraya yakındı, Oradaki su değirmenini daha sonra marangoz atölyesine çevirdiler. Suyla çalışan değirmenlere buğdayı götürdüğünüzde hemen un etmez. Değirmenci gün verir, ‘şu gün gel arkadaş’ der. Un öğütmeden para almaz, undan hak alırdı. Bir çuval undan ama 5 ama 10 kilo un alırdı. Eskiden değirmen suyla çalışıyordu. Buğdayı götürdüğünüzde hemen bir anda un etmez. Gün verir ve şu gün gel arkadaş der değirmendi. Para almaz, undan hak alır. Bir çuval undan hak olarak ama 5 ama 10 kilo un alırdı. Eskiden iki çeşit un vardı; böreklik ve ekmeklik. Şimdi dört-beş çeşit un yapıyorlar ama unu eleye eleye iyice çürütüyorlar. Eski unlar nerede, kokulu ekmeklerimiz… Isparta’ya gittiğimde İslamköy’den ekmek alıp geliyorum. Çünkü o eski ekmeklere alışkınız.”

Bir zamanlar onlarca değirmenin taşını döndüren sulardan geriye ince bir ark kalmış.JPG

TARIMIN TARİHİNİN YAZILDIĞI TOPRAKLAR

Batı Anadolu’nun en eski yerleşimlerinden biri olan Hacılar Höyüğü ve antik çağ ve Roma dönemlerinde önemli kentler olan Sagalassos, Kibyra ve Kremna gibi yerleşimlerin çevresinde kesintisiz tarımsal üretim yapılmış. Burdur ve çevresi binlerce yıllık bir tarım ve hayvancılık merkezi. Eski unları ve ekmeklerin kokusunu unutamayan uncu Ali Güler’e tüm bunları anımsatıp, bugün Türkiye’nin buğday ve saman ithal etmesini soruyoruz. Şoförlük yaptığı yıllarda kıyısında, ortasından gelip geçtiği buğday tarlalarını anlatarak söze başlıyor:

buğday1.jpg

‘BUĞDAYLAR ARASINDA BOYUMUZ GÖRÜNMEZDİ, GENLERİNİ BOZDULAR’

Şimdi aslında bizim Konya Ovası, Polatlı Ovası, Sivrihisar hep buğday tarlası. Ben şoför olduğum için oraları iyi bilirim. Konya’yı bir kenara bırakalım, bütün buralar bile buğday merkeziydi. Eskiden biz buğday tarlasına girdiğimizde boyumu görünmezdi. Şimdi bu buğdayların genlerini değiştirdiler kardeşim, şu kadar bir karış büyüyor. Başağı iri ama sapları 50 ya da 75 santim kadar oluyor. Kendi yerli buğdayımızın genlerini değiştirip yok ettiler. Şimdi yediğimiz ekmek şeker gibi deniliyor. Eski buğdayımız yok. Bunu hepimiz arıyoruz. Bir iki yerde kalmış eski buğdaylarımız. Biri Kastamonu’da Siyez buğdayı. Dışarıdan buğday almamızın hiç bir manası yok. ”

IMG_9460.JPG       (Kabacalı Değirmeni sessizce yok oluşunun hüznünü yaşıyor…)

‘ÖNCE DEĞİRMENLERİN, ARDINDAN BİZİM SULARIMIZ KESİLDİ’

Buğday üretmeyi terk eden üreticileri sorguluyor Ali Güler. “Acaba üreticiler pancar ya da silaj mısıra geçtiği için mi buğdayımız azaldı” diye soruyor kendi kendine. Ama su da yok, “Suyumuz da azaldı” diyor: “Yer altında suyumuz da kalmadı ki. O silaj mısırı ektiğinizde 6-7 defa sulamak gerek. E kolay değil ki bu. Dün ikindiye kadar su gelmedi.Abdest almaya gideceğim, su yok. Önce değirmenlerin, ardından bizim sularımız kesildi…”

Bir zamanlar onlarca değirmenin taşını döndüren sulardan geriye ince bir ark kalmış.JPG

‘DEĞİRMENLER YOK OLUNCA UNU MARKETLERDEN ALIYORLAR’

Değirmenler yok olunca artık unu marketlerden alıyor Burdurlular. “Büyük marketler bizden 50 kuruş daha ucuza satıyor” diyor Ali Güler: “Benim buraya 1 milyonluk mal iniyorsa marketlere 100 milyonluk mal iniyor. Markete giren hemen un alıp çıkmıyor ki. Marketler bütün küçük esnafı öldürdü. Benim dükkana günde bir kaç müşteri geliyor, o kadar. Biz de burada alışkanlıktan bekliyoruz işte.”

IMG_7745.JPG(Burdur’un eski evleri, bir zamanlar değirmenlerden gelen su ile yaşam bulmuş…)

BURDUR ÇAYININ KENTLE BÜTÜNLEŞEN ÖYKÜSÜ

Ali Güler’in de söylediği gibi bu küçük un dükkanı gelip geçenin selamlayıp bir kaç dakikalığına sohbetlerin yapıldığı, esnaf dertleşmelerine tanıklık eden bir mekan adeta. Biz değirmenleri konuşurken Burdur’un eski belediye başkanı Sebahattin Akkaya içeriye giriyor. Burdur’un değirmenlerini konuştuğumuzu söyleyip kendisinden de kısaca bu konudaki bilgilerini paylaşmasını rica ediyoruz. Belediye başkanlığı döneminde geçmişten bugüne kalan bir iki değirmenden biri olan Ali Bey Değirmeni’ni kamulaştırdıklarını ve restore ederek yaşatılmasını amaçladıklarını anlatıyor Akkaya. Ancak Burdur değirmenleri hakkında hafızası yalnızca kamulaştırılan değirmenle sınırlı değil. Kentin geçmişine damgasını vuran Burdur Çayı’nın öyküsüyle birlikte değirmenleri, hamamları ve sarnıçları anlatırken, su kültürünün toplumsal yaşamı nasıl biçimlendirdiğini de bir çırpıda özetliyor:

Sebahattin Akkaya Burdur'un eski belediye başkanı.JPG      (Sebahattin Akkaya, iki dönem Burdur’un belediye başkanlığını yapmış…)

DEĞİRMENLERİ DÖNDÜRÜP, HAMAMLARI ÇALIŞTIRAN SULAR YOK OLDU

“Eskiden Burdur’a hayat veren Burdur Çayı’ndan epeyce su akardı. İnsuyu Mağarası’nın oradan doğar, dağlardan da beslenerek çoğalıp Burdur’un merkezinden akarak göle ulaşırdı. Ama göle ulaşmadan önce Büğdüz köyünün yol ayrımından itibaren çayın suyu çevrilmeye başlanıyıor, buradan sonra da değirmenler başlıyordu. İlk olarak Berberoğlu değirmeni. Su ilk olarak o zaman baş değirmen denilen Berberoğlu’nu döndürüyor, sonra yeniden çaya dökülüyor, ardından Gümüş’ün değirmeni denilen ‘Ali Bey Değirmeni’ni döndürüyordu. Bu değirmen Çelik Mehmet Paşa’nın çocuklarına aitti. Daha sonra su akmaya devam ediyor, yol boyunca değirmenleri döndürdükten sonra hamamların su ihtiyacını karşılıyor. Ardından da yolun ortasından, (eskiden Yortu derlerdi Burdur’da) kente kadar ulaşıyor. Ve her ev bu suyu mutfağında çamaşırında bulaşığında kullanıyordu. Tabii su temizdi. Her evde mutfakların altında ya da önünde sarnıçlar vardı. Eskiden mutfaklar evin içinde değil de hayat denilen dış kısmındaydı. Aş damı denirdi. Kentin bu bölümünde su deposu vardı, bir insanın içine girebileceği büyüklükte kanallar vardı… Ve bu çayın suyu bütün Burdur’a dağıtılmış. Kente hayat vererek göle ulaşıyor. Artan su da aşağıda Bağ arasındaki tarlaları, bahçeleri suluyordu. Burdur’un böylesine zengin bir su kültürü vardı. Sular Oluklaraltına kadar dağılıyordu.

Bir zamanlar değirmen, daha sonra makarna fabrikası olan Can değirmeni.JPG(Değirmenden makarna fabrikasına dönen Can Makarna da kapısına kilit vurmuş…)

‘DEĞİRMENLERİ ERMENİLER İŞLETMİŞ’

Ahmet Dayı diye biri vardı, bu su kanallarını takip ederdi. Son zamanlara kadar o işi yürüttü. İçme suyu kaynakları da ayrıydı. Bir kaç tane kaynak suyunu çeşmelere dağıtmışlardı. Şimdi eski bir türkü vardır, ‘On ikidir Şu Burdur’un değmeni, değmencisi Urum değil Ermeni’ diye… Bu değirmenlere geçmişte bütün Ermeniler hükmetmişler. İşletilmesini hep Ermeniler yapmışlar. Rumlar da daha çok zanaatkarlık yapmışlar. Şimdi bu değirmenlerin kendileri de kalmadı, isimleri de kalmadı. Geçmişte değirmenlerin hepsini döndüren çayın kaynağı olan İnsuyu da bugün kurumuş durumda, Burdur Çayı diye bir şey kalmadı. Kamyon genişliğinde su akıyordu. Şimdi herkes İnsuyu civarındaki sondajları bahane ediyor, çayın yok oluşuyla ilgili..

IMG_9446.JPG

‘ALİ BEY DEĞİRMENİNİN ÖNÜ MESİRE YERİYDİ’

Ali Bey Değirmeni’ni bir kamulaştırdık belediye başkanlığım döneminde. Burayı restore edip sosyal ve kültürel amaçlı kullanmak için. Biz kamulatırdığımızda değirmenin aksamları, taşlarıyla vs. olduğu gibi duruyordu. Bir suyu eksikti. Bir de su olsaydı döndürecek haldeydi. Ama maalesef şimdi yıkılmış. Çok üzüldüm şimdi. Bizim çocukluğumuzda orası Kayapınarı denilen bir mesire yeriydi. Burdurlular orada buluşup yerler içerler, piknik yaparlardı. Çok güzel bir yerdi. Oradan da bir kaynak suyu çıkardı ve çaya karışırdı.”

IMG_9459.JPG

BURDUR SU KÜLTÜRÜYLE BİRLİKTE ASLINDA NELERİ KAYBETTİ?

Eski belediye başkanının kentin su kültürüne ilişkin anlattıkları, aslında Burdur’un pek çok değerini yitirdiğini gözler önüne seriyor. Akkaya’ya masal gibi anlatılan su kültürüne ne olduğunu, Burdur’un aslında neleri yitirdiğini soruyoruz. Geçmişin yaşaması için epeyce çaba harcadığını belirterek şöyle yanıtlıyor sorumuzu: “Burdur, kültürüyle, geleneğiyle bir de şehirli havasıyla Anadolu’nun köklü şehirlerinden biri. Yalnız şimdi eskisi kadar değil. Şehirli kültürü gittikçe kayboluyor. Yerine ne yazık ki daha avam bir kültür yerleşiyor. Bunda tabii göçün etkisi büyük. Şimdi Burdur’da genelde köklü ve yerli ailelerin dörte biri kaldı. Dörtte üçü Antalya, Denizli, İzmir gibi kentlere göç etmiş durumda. Şimdi Burdur’un nüfusu 80 bin ise en az 100 bin de dışarıda vardır. Dolaysıyla eski kültür, anlayışı ve sosyal doku değişiyor. Toplumları yaşatan unsurlardan bir tanesi kültürdür. Dolayısıyla kültürümüze sahip çıkmak ve bu kültürü yaşatmak, gelecek nesillere aktarmak zorundayız. İnsanlar Burdur’a geldiğinde apartmanlara bakmıyor, bu eski sokaklara çıkıyor, dükkanlara bakıp geçmişlerini anımsıyorlar.”

özay gönlüm.jpg(2000 yılında yitirdiğimiz Özay Gönlüm, bir ağır zeybek olan ‘On ikidir Şu Burdur’un dermeni’ türküsünü en iyi yorumlayan ustalardan biriydi…)

‘OLALIM OLALIM OLALIM EFEM ZEYBEK OLALIM…’

Burdur’un zeybeklere konu olan değirmenleriyle ilgili söylenecek daha çok söz var var. Ancak biz şimdilik son sözü 2000 yılında yitirdiğimiz Anadolu müziğinin büyük ustası Özay Gönlüm’e bırakalım. Kaynak kişisi Tepeli Hasan (Büyükçoban) olan, Muzaffer Sarısözen’in derleyip notaya aldığı bir ağır zeybek olan ‘On ikidir şu Burdur’un deemeni’ türküsüyle bitirelim: (https://www.youtube.com/watch?v=NqbHThSe96A)

 

Kaş’ta otoyol isyanı!

Sadece 29 kilometrelik otoyol için büyük doğa ve tarih katliamı yapılarak milyonlarca lira harcanacağını öğrenen halk projenin iptali için toplu dava açtı…

Yusuf Yavuz

Antalya’nın Kaş ilçesinde mevcut sahil yolunun hemen üstünden yapılması planlanan 29 kilometrelik otoyol projesine ilçe halkı isyan etti. Yaklaşık maliyetinin 130 milyon TL’yi bulacağı belirtilen otoyol, arkeolojik ve doğal sit alanlarının ortasından geçiyor. Tarım arazileri ve ormanlık alana da büyük zarar vermesi beklenen otoyolun iptali için dava açan 76 kişi ve sivil toplum örgütü temsilcileri, bugün Antalya 2. İdare Mahkemesi’nde görülen duruşmaya katıldı. Davanın avukatı Tuncay Koç, güzergahtaki mevcut sahil yolunun yükünü hafifletmek amacıyla yapılacağı belirtilen projenin büyük bir yıkıma neden olacağını belirterek, “Otoyol projesi için 500 dönüm tarım alanı, 750 dönüm de orman alanı yok edilecek” diye konuştu.

Antalya'daki duruşmaya Kaş'lılar çıkartma yaptı.jpg

Türkiye’de her şey dahil sisteminin girmediği ender turizm merkezlerinden biri olan Antalya’nın Kaş ilçesi, son yıllarda ağır bir rant baskısıyla karşı karşıya. ‘Turizmi geliştirmek için’ yapılacağı öne sürülen havaalanı, otoyol ve imara açma girişimlerine karşı ilçede yükselen tepkiler yargıya da taşınmaya başladı. Kaş’ın doğal haliyle kalmasının turizm için de yaşamsal önemde olduğunu düşünen ilçe halkı, Kaş-Kalkan arasında yapılmak istenen otoyol projesinin iptali için dava açtı.

Kaşlı stk temsilcileri ve köylüler duruşmadan sonra tepkilerini gösterdi.jpg

OTOYOL DAVASI ANTALYA’DA GÖRÜLDÜ

Kaş Turizm ve Tanıtma Derneği, Kaş Çevre Platformu ve Kaş Koruma Platformu’nun yanı sıra toplam 76 yurttaşın da müdahil olduğu davanın ilk duruşması bugün Antalya 2. İdare Mahkemesi’nde görüldü. Otobüslerle davanın görüldüğü mahkemeye gelerek duruşmaya katılan sivil toplum örgütü temsilcileri ve köylüler, Adliye önünde pankart açıp otoyol projesine karşı tepkilerini gösterdi.

Kaş ve otoyolun  geçeceği dağlar.jpg

OTOYOL GÜZERGAHINDA SİT ALANLARI BULUNUYOR

Toplam 28,7 kilometrelik otoyol projesi için 3 tünel, 4 viyadük, 7 kavşak, 3 tane de alt geçit inşa edilmesi planlanıyor. Ancak bölgenin önemli turizm merkezi Kalkan dahil 6 köyü etkilemesi beklenen otoyolun geçeceği güzergahta, arkeolojik ve doğal sit alanları, tarım arazileri, ormanlar ve yerleşimlerin bulunması yöre halkının tepkisini çekiyor. Yaklaşık 30 kilometrelik otoyolun maliyetinin yüz milyon lirayı aşacağının tahmin edilmesi de kamu kaynaklarının amaçsızca harcanacağı eleştirisine neden oluyor.

Cukurbag1 otoyolun  geçeceği manzara.JPG          (Otoyol projesinin etkileyeceği köylerden biri olan Çukurbağ…) 

AV. TUNCAY KOÇ: ‘500 DÖNÜM TARIM, 750 DÖNÜM ORMAN ARAZİSİ YOK OLACAK’

Antalya’daki duruşmanın ardından proje ve davayla ilgili sorularımızı yanıtlayan Avukat Tuncay Koç, mahkeme kararının 15 gün sonra açıklanacağını belirtti. Otoyolla ilgili tanıtım dosyasında otomobillerin geçiş hızının 120 kilometre olarak verildiğine dikkat çeken Koç, “Köy içinde 120 kilometrelik bir hıza izin verilmesi zaten orada artık bir köy yaşamının kalmayacağını gösteriyor. Doğayı tahrip edecek olan proje, habitatı ikiye bölüyor, tarım alanlarını da yok ediyor. Otoyol projesi için 500 dönüm tarım alanı, 750 dönüm de orman alanı yok edilecek. Ayrıca yol için üç adet taş ocağından çıkarılacak malzeme, yaklaşık 1,5 milyon metrekareye yol olarak döşenecek. Bu, Kaş’ın jeolojisi ve jeomorfolojisinin değiştirilmesi demek” diye konuştu.

otoyolun geçeceği manzara-İzne mevkii.JPG

‘KÖYLÜLER MAHKEMEDE OTOYOLUN ZARARLARINI ANLATTI’

Otoyol projesinin yaşamlarını olumsuz etkileyeceği köylülere hiçbir yararının olmayacağını savunan Koç, “Köylülerin böyle bir yola ihtiyaçları da yok. Köylüler de otoyolun iptali için açılan davaya katıldı. Bugünkü duruşmaya Kaş’ın Çukurbağ ve Yeniköy köylerinden köylüler de geldiler ve mahkemede otoyolun yaşamlarına ve tarım alanlarına vereceği zararları açıklıkla belirttiler” dedi.

‘YAKLAŞIK MALİYETİ 130 MİLYONU BULACAK’

Otoyolun geçeceği otlaklık alan-keçiler.jpg

Yapılan tespitlere göre yapılması planlanan otoyolun, sahildeki mevcut yolun trafik yükünü azaltma etkisinin minimum düzeyde olacağının ortaya çıktığı kaydeden Av. Tuncay Koç, “28,7 kilometrelik bir yol için açıklanan resmi maliyet, 73 milyon 200 bin lira. Fakat bu maliyetin içinde tünel ve viyadükler yok. Dolayısıyla projenin maliyetinin 130-140 milyona çıkma olasılığı çok yüksek. Bu maliyeti, Kalkan dahil yolun geçeceği beş mahallede toplam 6 bin 200 kişiye versek kişi başına 11 bin 800 lira gibi bir rakam düşüyor. Bu, oradaki bütün köylünün ve esnafın borçlarını sıfırlar ve refahlarını artırır. Çünkü bu rakam aile başına değil, kişi başına düşen oran. Eğer yol 130 milyonu bulacaksa kişi başına düşen miktar daha da artacak. Böyle bir projenin maliyeti kamudan çıkacak, yola gömülecek” görüşünü dile getirdi.

otoyolun geçeceği otlaklık-sit-osmanlı sarnıcı.jpg

‘PROJE HALKA SORULMUYOR’

Proje alanında 6 tane arkeolojik sit, 2 tane de doğal sit alanı bulunduğuna da dikkati çeken Koç, “Kaputaş-Kalkan Güney Yamaçları 1. Derece Doğal Sit Alanı’ndan 2840 metre yol geçiriliyor. Dolayısıyla bu tabiat için büyük bir yıkım projesi. ÇED Gerekli Değildir kararı alındığı için proje halka sorulmuyor. Burada sadece kıyı yolunun yazlık yoğunluğu bahane edilerek çok yüksek maliyetli bir proje yapılıyor. Kalkan’a ulaşan mevcut köy yolları var, bunlar iyileştirilebilir. Ancak bu yollarla ilgili hiç bir çalışma yok” dedi.

Otoyol güzergahı-harita.png

‘YOLU 10 DAKİKA KISALTMAK İÇİN BÜYÜK YIKIM YAPILACAK’

Kaş-Kalkan arasında bulunan mevcut sahil yolunun uzunluğu da 29 kilometre. Türkiye’nin en güzel manzaralı yollarından biri olarak görülen mevcut yolda Kaş’tan Kalkan’a yaklaşık 35 dakikada ulaşılabiliyor. Yapılması planlanan yolda ise bu sürenin 25 dakikaya düşürüleceği belirtiliyor. Kaşlı sivil toplum örgütleri mevcut yolda trafik yoğunluğu bulunmadığına dikkat çekerek, yalnızca yazın artan trafik yoğunluğunun daha çok Kaputaş Plajı bölgesinde gözlendiğini, bunun nedeninin ise Kaş Belediyesi’nin plajda tesis kurması ve aşırı araç yığılması yaşanması olarak gösteriyor.

mevcut kıyı yolu ve kaputaş plajı.jpg

STK’LAR HESAPLADI, YOLDAN SAATTE BİR ARAÇ GEÇİYOR

Kaşlı sivil toplum örgütleri, mevcut yolun yoğun olduğu dönemin turizmin hareketli olduğu yaz ayları olduğunu belirterek, otoyol projesini gereksiz olarak nitelendiriyor. Kamunun parasının, kamu yararına karşı kullanıldığı görüşünü savunan sivil toplum örgütleri,  bunun bir israf olduğunu savunarak şu açıklamayı yaptı:

Otoyol güzergahındaki deniz manzaralı arsalar ilana çıkmaya başladı.png(Otoyol projesinin geçtiği güzergahtaki arsalar satışa sunulmaya başlandı…)

‘OTOYOLA HARCANACAK PARAYLA 5 HASTANE, 20 OKUL YAPILABİLİR’

“Buraya harcanan parayla 5 devlet hastanesi, 20 okul çok rahat yapılabilir. Bu parayla, köy yolları dahil mevcut tüm yollar iyileştirilebilir. Projeden asıl kazanç sağlayacaklar, taş ocakları, beton santrali ile ihaleyi üstlenen müteahhit ve taşeron firmalar olacak. Ayrıca yeni taş ocaklarının, kamyon bakım-onarım merkezleri ve benzin istasyonlarının kurulması kaçınılmaz olacak. Rant, birkaç dönüm arazisi, tarlası olanda değil arazi spekülatörlerinin elinde ya da kontrolünde olacak. Getirisinden çok götürüsü olacak.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Baklavanın unu Rusya’dan cevizi Amerika’dan!

Türk baklavanın unu Rusya’dan cevizi Amerika’dan!

Türkiye dünyaca ünlü baklavanın patentini aldı ama içine koyacağı cevizin üretimi ihtiyacına yetmeyince 2016’da 172 milyon dolarlık ceviz ithal etti…

Yusuf Yavuz

Bir zamanlar tarımsal üretimiyle kendi kendini doyurabilen ülkelerin başında gelen Türkiye son yıllarda net ithalatı ülkelerin arasına girdi. Buğdaydan mercimeğe, kırmızı etten bakliyata Türk mutfağının temel gıda ürünlerini ithal ediyoruz. İthal ettiğimiz ürünlerin arasına ceviz de girince dünyaca ünlü Türk baklavasının tadı kaçmaya başladı. Türkiye’nin ceviz ithal ettiği ülkelerin başında Amerika, Şili ve Özbekistan bulunuyor. Buğday ithalatında ise Rusya, Ukrayna ve Litvanya gibi ülkeler başı çekiyor. Yalnızca 2016’da ithal cevize 172,8 milyon dolar ödeyen Türkiye’nin ihtiyacını karşılayabilmesi için üretimin yüzden 40 civarında artırılması gerekiyor.

Sahip olduğu coğrafi ve iklimsel avantajları sayesinde dünyada kendi gıdasını karşılayabilen ülkelerin başında gelen Türkiye, son yıllarda uygulanan hatalı tarım politikaları yüzünden bir çok stratejik üründe net ithalatçı konumuna düştü. Tarım devriminin başlangıcına tanıklık eden ve bir çok ürünün gen merkezi olan Anadolu coğrafyası binlerce yıldır önemli bir üretim merkezi. Ancak son yıllarda ardı ardına uygulamaya konulan hatalı tarım politikaları üreticileri üretime küstürdü. Buna bağlı olarak kırsal nüfus ise hızla kentlere akın etti.

Baklavalın un sert buüğdayden elde ediliyor.png

TÜRKİYE EN RUSYA VE UKRAYNA’DAN BUĞDAY İTHAL EDİYOR

2000’de 94 milyon dönüm olan buğday ekim alanı, 2016’da 76 milyon dönüme gerilerken Türkiye Rusya, Ukrayna, Litvanya ve Meksika gibi ülkelerden buğday ithal ediyor. Buğday ithalatına karşılık bisküvi ve makarna ihracatında ise artış var. Bu durum, bazı büyük un üreticilerinin, yerli buğday yerine daha ucuz fiyata aldıkları ithal buğdayı tercih etmelerinden kaynaklanıyor.

DSCF3892.JPG

BAKLAVANIN CEVİZİ VE NİŞASTASI AMERİKA’DAN

Rus buğdayı, hamur işlerinin ağırlıklı olduğu Türk mutfağının geleneksel lezzetlerine çoktan karışırken, Amerikan ceviziyle de buluştu. Patenti konusunda Türkiye ile Yunanistan arasında tatlı bir rekabetin yaşandığı baklava da ithal cevizden nasibini aldı. Aroması ve lezzeti tartışmasız olan Türk cevizinin yerini, Amerikan, Şili ve Özbek cevizi aldı. Baklava hamurunun açılması için kullanılan mısır nişastası ve nişasta bazlı şeker (NBŞ) ise yine Türkiye’de büyük tesisler açarak üretim yapan küresel ölçekli bir Amerikan firmasından. Kimi baklava üreticileri NBŞ kullanımına karşı çıkarken son yıllarda şerbetli tatlıların büyük çoğunluğunda mısır şurubu olarak da anılan tatlandırıcı yaygın biçimde kullanılıyor.

baklava.jpg

CEVİZİN ANAVATANINDA İTHALAT BAĞIMLI HALE GELDİK

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar’ın verdiği bilgilere göre ceviz üretiminde dünya dördüncüsü olan Türkiye’nin ürettiği ceviz ihtiyacı karşılamaya yetmiyor. Bayraktar, “Çin, ABD, İran’ın ardından ceviz üretiminde dördüncüyüz, dünya üretiminin yüzde 5,3’ünü karşılıyoruz ama ihracatımız 22,4 milyon dolarken, ithalatımız 172,8 milyon doları buluyor. Kabuklu cevizin ithal kilogram fiyatı 2,37 dolar, kabuksuz olanı 5,75 dolarken, kabuksuz Türk cevizinin ihraç fiyatı 8,98 dolar. Anadolu cevizi, ithal cevizden yüzde 56 daha fazla paraya ihraç ediliyor. Bu avantajı değerlendirelim. Kafkasya ve İran ile birlikte cevizin anavatanı olan Anadolu’nun olağanüstü lezzetli ceviz çeşitleriyle çok daha fazla üretim yapıp dünyaya satabiliriz. Cevizde hedefimiz, öncelikle ‘kendine yeten’ ve sonrasında ‘ihracatçı’ konumuna gelerek, tıpkı fındıkta olduğu gibi yüksek döviz geliri elde eden ülke olmaktır” görüşünü dile getiriyor.

Türkiye'nin ürettiği ceviz ihtiyacını karşılamıyor.jpg

2016’DA CEVİZ İTHALATINA 172 MİLYON DOLAR ÖDEDİK

Türk halkının ceviz tüketimi dünya ortalamasının 6 katını bulduğunu belirten Bayraktar, bu tüketim nedeniyle üretimin ihtiyacı karşılamadığının altını çiziyor. Sadece 2016 yılında 58 bin 850 ton kabuklu cevize 139,4 milyon dolar, 5,8 bin ton kabuksuz cevize ise 33,4 milyon dolar döviz ödeyen Türkiye’nin geçtiğimiz yıl ithal cevize ödediği toplam tutar 172,8 milyon doları buldu. Bayraktar’ın verdiği bilgiye göre kabuklu ceviz ithalatının 64,6 milyon doları ABD’den, 20,9 milyon doları Özbekistan’dan, 27,7 milyon doları Şili’den, 14,4 milyon doları Ukrayna’dan yapıldı. Kabuksuz ceviz ithalatında ilk üç sırayı 14,8 milyon dolarla Özbekistan, 5,5 milyon dolarla Ukrayna, 4,4 milyon dolarla ABD aldı.

TÜRKİYE CEVİZ TÜKETİMİNİ KARŞILAYAMIYOR.jpg

CEVİZ İHRACATI 21 MİLYON DOLARDA KALDI

Buna karşılık 2016 yılında 3,4 ton kabuklu, 2 bin 380 ton da kabuksuz ceviz ihracatı yaptık. Kabuklu ceviz ihracatından 30 bin 646 dolar, kabuksuz ceviz ihracatından ise 21 milyon 377 bin 10 dolar döviz kazandık. İhracattan elde ettiğimiz toplam tutar 21,4 milyon doları ancak geçiyor.

DSCF2315.JPG

KİŞİ BAŞINA CEVİZ TÜKETİMİMİZ DÜNYANIN ALTI KATI

2016 yılında 195 bin ton ceviz üreten Türkiye’nin ihtiyacını karşılayabilmesi için üretimini yaklaşık yüzde 40 oranında artırması gerekiyor. Türkiye’nin bu potansiyelinin olduğunu dile getiren Bayraktar, ithal kabuklu cevizin 2,3 dolar, kabuksuzunun ise 5,75 dolar olduğuna dikkat çekerek, kabuksuz Türk cevizinin ise 8,98 dolar olduğunu belirterek, “Anadolu cevizi, ithal cevizden yüzde 56 daha fazla paraya ihraç ediliyor. Bu avantajı değerlendirelim. Kafkasya ve İran ile birlikte cevizin anavatanı olan Anadolu’nun olağanüstü lezzetli ceviz çeşitleriyle çok daha fazla üretim yapıp dünyaya satabiliriz” diye konuştu.

cevizli baklava.jpg

GELENEKSEL LEZZETLER BİRER BİRER TADINI YİTİRİYOR

Soğan zarı inceliğinde açılan baklava yufkasının sırrı, sert buğdayda saklı. Şanlı Urfa ve Konya yöresinde üretilen buğdaylardan elde edilen unlar en çok tercih edilenleri. Ancak Türkiye’nin buğday ambarı olarak bilinen Konya Ovası’nda son yıllarda yağlı tohumlar ve silaj mısır ekimi teşvik edilmesi dikkat çekiyor. Yüksek aroması ve lezzetiyle Türk baklavasının vazgeçilmezi olan Urfa yağı ise bölgede yoğun olarak yapılan hayvancılığın ürünüydü. Tıpkı bitkisel üretim gibi hayvancılıktaki geriye gidiş Urfa yağının da üretiminin sonunu getirdi. Bugün bir kaç köyde direnen üreticilerin dışında sade yağ üreticisi kalmadı. Binlerce yıllık mutfak kültürünün geleneksel lezzetleri, bitkisel ve hayvansal üretimin ithalata bağımlı hala gelmesiyle birer birer tadını ve kokusunu yitiriyor…

 

 

.

 

 

 

 

 

 

 

 

Şehrin ortasında ağaç katliamı

Şehrin ortasında ağaç katliamı

Yusuf Yavuz

Antalya’nın Konyaaltı ilçesinde yer alan ormanlık arazide ağaç katliamı yaşandı. Arapsuyu Mahallesi’nde bulunan ve özel arazi olduğu öğrenilen ormanlık alanda üç gündür süren ağaç kesimlerine tepki gösteren Evrim Çetiner, ”Antalya’nın şehir merkezindeki neredeyse son ormanlık alanda izinsiz ağaçları kesiyorlar ve ben sesimi kimseye duyuramıyorum. Çünkü herkes duyarsızlaşmış. Belediyeyi arıyorum biz ilgilenmiyoruz diyorlar. Ormanı arıyorum sadece ceza kesebiliriz diyorlar” sözleriyle sosyal medyadan sesini duyurmaya çalıştı. Konyaaltı Belediyesi Zabıta ekiplerince ağaç kesimiyle ilgili tutanak tutularak Orman Bölge Müdürlüğüne bilgi verildiği öğrenildi.

Antalya’da şehrin ortasındaki özel arazide yapılan ağaç katliamı tepki çekti. Edinilen bilgiye göre Konyaaltı Arapsuyu Mahallesi’nde bulunan yaklaşık 33 hektarlık arazinin büyük bölümüyle ilgili yargı süreci devam ediyor. Yıllardır süren davalardan dolayı imara açılamayan arazi, bölgenin karakteristik bitki örtüsü olan maki türleri ve kızılçam ağaçlarıyla kaplı bir orman niteliğinde. Ancak iki gün önce ormanlık alana giren iş makineleri ve motorlu testereler ağaçları kesmeye başladı. Tepki çeken ağaç kıyımıyla ilgili yetkililerden bilgi almaya çalışan vatandaşlar sosyal medyadan da seslerini duyurarak ağaç kıyımını durdurmak için harekete geçti.

şehrin ortasındaki ağaç kıyımı tepki çekti.jpg(Özel mülkiyete ait ve hisseli olduğu öğrenilen arazideki ağaç katliamı hakkında belediye ekipleri tutanak tuttu…)

KONYAALTI BELEDİYESİ ZABITASI TUTANAK TUTTU

Konuyla ilgili bilgisine başvurduğumuz Konyaaltı Belediyesi yetkilileri, ağaç kesimi yapılan alanda belediyenin herhangi bir çalışması bulunmadığını belirtti. Belediye zabıta ekiplerinin kesilen ağaçlarla ilgili tutanak tutarak Antalya Orman Bölge Müdürlüğü yetkililerine durumu bildirdiği öğrenildi.

ormanlık ve makilik arzideki ağaçları kesip yerine yetişkin zeytin ağaçları dikildi.jpg

‘İZİNSİZ AĞAÇ KESİYORLAR, SESİMİ KİMSEYE DUYURAMIYORUM’

Ağaç kesimine tepki gösteren Evrim Çetiner, ormanlık alan içinde barınan hayvanlar olduğunu belirterek, “Otuz yıl sonra Antalya’da ağaç kalmasa bana ne! Tüm koylar otel olsa bana ne! Dereler kurusa bana ne! Su savaşları çıksa bana ne! Benim çocuğum yok ama çocuğu olanlardan fazla uğraşıyorum. Sizin çocuklarınız elimizde son kalan bu kalan güzellikleri görebilsin diye. Bu gün çok üzgünüm gerçekten. Antalya’nın şehir merkezindeki neredeyse son ormanlık alanda izinsiz ağaçları kesiyorlar ve ben sesimi kimseye duyuramıyorum. Çünkü herkes duyarsızlaşmış. Belediyeyi arıyorum ‘biz ilgilenmiyoruz’ diyorlar. Ormanı arıyorum ‘sadece ceza kesebiliriz’ diyorlar” sözleriyle ağaç kıyımının durdurulması için sosyal medyadan çağrı yaptı.

(Ağaç kıyımı yapılan arazinin büyük bölümünün davalık olduğu öğrenildi…)

ağaç kıyımı yapılan arazinin büyük bölümünün davaklık olduğu öğrenildi.JPGAğaç kesimi yapılan arazi.png

 

Bu evlerin duvarı hayıttan, çatısı tespih çalısından

Bu evlerin duvarı hayıttan, çatısı tespih çalısından

Antalya’nın tarihi sepet örgü evleri yok olmaya yüz tutarken, Alakır Vadisi’nde toprak, ahşap ve tespih çalısı kullanarak sadece 1500 liraya malettiği Çuval evle düşlediği mekânı yaratan Elif Alakır, başka bir mimarinin mümkün olduğunu kanıtlıyor… 

Yusuf Yavuz

Dünyanın ilk kentsel yerleşimlerinden biri olan Çatalhöyük’e ev sahipliği yapan Anadolu, neolitik çağdan günümüze onlarca yapı tekniği ve mimari biçimin gelişimine de tanıklık etti. Bugün neredeyse bütün Anadolu kentleri birbiriyle yarışırcasına dev konut projeleri inşa ediyor. Ancak birbirinin kopyası olan konut projeleri, binlerce yıllık zengin mimari geleneğin izlerini tüm Anadolu’dan birer birer siliyor. Antalya’nın Serik ilçesine bağlı Gebiz beldesinde zamana direnen tarihi sepet örgü evler de bu zenginliğin bir parçası. Yapımında taş ve ahşabın yanında zakkum, mersin ve hayıt gibi Akdeniz bitkilerinin kullanıldığı sepet örgü evlerle ilgili çalışma yapan Akdeniz Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Hilal Tuğba Örmecioğlu, bölgede yeni örneklerine rastlanmayan çit evlerin mevcutlarının da bakımsızlık yüzünden hızla yıkılarak yok olduğunu belirtiyor. Basit ve yöreye özgü malzemeyle konut inşa etme geleneğini sürdüren 35 yaşındaki Elif Alakır ise Alakır Vadisi’nde toprak, ahşap ve tespih çalısı gibi malzemelerle inşa ettiği ve yalnızca 1500 lira masrafla tamamladığı çuva adındaki eviyle başka bir mimarinin mümkün olduğunu kanıtlıyor.

ANTALYA’NIN SEPET ÖRGÜ EVLERİ YOK OLUYOR

Geçtiğimiz Ekim ayında Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümünün ev sahipliğinde gerçekleştirilen ’21. Uluslararası Ortaçağ ve Türk Dönemi Kazıları ve Sanat Tarihi Araştırmaları Sempozyumu’nda ilgi çekici sunumlardan biri de Antalya yöresindeki sepet örgü tekniği ile yapılmış sivil mimari örneği konutlardı. Akdeniz Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Yapı Bilgisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yard. Doç Dr. Hilal Tuğba Örmeci’nin hazırladığı sunumda, Serik ilçesine bağlı Gebiz beldesinde bulunan ve yok olmaya yüz tutan ‘çit evler’ aktarıldı.

BİTKİSEL ÖRGÜ ÇATALHÖYÜK’TEN BUGÜNE BİR KÜLTÜR MİRASI

Modern yaşamla birlikte geleneksel yapıların yapım tekniği ve malzemelerinin kaybolma tehlikesiyle karşıya kaldığını belirten Örmeci, eski çağlardan beri durgun su kaynaklarına yakın yerleşimlerde varlığını sürdüren bir el sanatı olan bitkisel örücülüğün de geçmişteki önemini yitirdiğine işaret ediyor. Arkeolojik buluntulara göre bu tekniğin Anadolu’da sepet, hasır ve benzeri ev eşyası yapımında M.Ö. 9 binli yıllardan beri kullanıldığının görüldüğüne işaret eden Örmeci, Anadolu’da bulunan en eski bitkisel örgü kalıntılarına, ölü gömme ritüelinin bir parçası olarak Çatalhöyük yerleşkesindeki mezar hasırlarında rastlandığını belirtiyor.

çatalhöyük canlandırma.jpg                      (Çatalhöyük, Konya’nın Çumra ilçesinde bulunuyor…)

AŞAĞIPINAR NEOLİTİĞİNDE BULUNAN DAL ÖRGÜ YAPILAR

Kırklareli Aşağı Pınar yerleşmesinde ortaya çıkarılan ve M.Ö 5500-5700 yıllarına tarihlenen neolitik döneme ait yapı kalıntılarının tümünün dal örgü tekniğinde yapıldığı bilgisini veren Yard. Doç. Dr. Örmeci, bulunan yapı kalıntılarının birbirine bitişik ve dikdörtgen formda inşa edildiklerini, tabanlarına ise ahşap döşeme yapıldığının tespit edildiğini belirterek, “Yine yapıların içinde dal örgü tekniğiyle yapılan kubbeli fırınlara da rastlanmıştır. Bugün bu tekniğin izleri halen kırsal bölgelerde ahşap dolgulu ahşap iskelet duvar örgülerinde rastlanmaktadır” dedi.

Kırklareli Aşağıpınar neolitiğindeki örme evler yeniden canlandırıldı.JPG(Kırklareli Aşağıpınar neolitiği sergisi. Fotoğraf: http://www.kirklarelienvanteri.gov.tr) 

‘BİR EVLER YAPTIRDIM DA RAMİZEM SAZDAN SAMANDAN’

Trakya’nın türkülerine yansıyan “Bir evler yaptırdım da Ramizem sazdan samandan…” sözleri, neolitik çağdan günümüze kadar uzanan bir kültür mirasının izlerini halk belleğinde yaşatması açısından oldukça önemli. Mimarinin coğrafyadan toplumsal belleğe sinen fiziki izleri, bugünün tek tipleştirici modelleriyle birer birer silinse de türkülerdeki soyut kültür mirası geçmişe ışık tutuyor.

ZEYTİN VE DUT DALLARIYLA YAPILAN ANTALYA’NIN SEPET ÖRGÜ EVLERİ

Dünyanın farklı bölgelerinde de rastlanılan bir yapım tekniği olan sepet örgünün mimaride yapının bulunduğu yerin zemin yapısı, iklimsel özellikleri ve bitki örtüsüne göre değişiklikler gösterdiğini anlatan Örmeci, bu teknikle duvar yapımının; yerel bitki türleri ile örülen yüzeyin, çamur, kil, kum, tezek ve benzeri malzemelerin karışımıyla elde edilen yapışkan çamur ile birleştirilmesi ile oluşturulan kompozit bir teknik olduğunu dile getirdi. Avrupa’dan Afrika’ya sepet örgü yapılarda kullanılan malzemelerden örnekler de veren Örmeci, Antalya ve çevresinde de uygun iklim koşulları ve malzeme olarak kullanılabilecek uygun bitkilere sahip olması nedeniyle bu tekniğin yakın zamana kadar yoğun olarak kullanıldığını belirtiyor. Gebiz bölgesinde ‘çit-ev’ olarak da adlandırılan sepet örgü duvarların, ahşap hatıl ya da yığma taş duvarlarla bir arada bulunduğunu dile getiren Örmeci, sepet örgünün taşıyıcı iskeleti için de yörede kolayca bulunabilen çam, dut, zeytin gibi ağaçların dallarının kullanıldığı bilgisini veriyor.

gebiz sepet örgü evlerden biri.png(Antalya Gebiz’de sepet örgü tekniği ile inşa edilen evlerden biri. Kaynak: Yard. Doç. Dr. Hilal Tuğba Örmeci arşivi.)

‘MERSİN, HAYIT VE ZAKKUM DALLARI SIKÇA KULLANILIYOR’

Antalya ve çevresindeki sepet örgü yapılarda maki örtüsüne ait zakkum, mersin ve hayıt gibi bitkilerin dallarının sıkça kullanıldığının görüldüğünü dile getiren Örmeci, şu bilgileri verdi:  “Gebiz’de bulunan örnekler de hayıt bitkisinin dallarından imal edilmiştir. Bölgede sepet ve hasır örgülerinde de aynı bitkinin kullanıldığı görülmektedir. 1-1,5m boyunda maki tipi bir bitki olan hayıt bitkisi dere suyuna bir süre ıslatılarak esnekliği arttırılmaktadır. Daha sonra bitki üzerinde bulunan dış kabuklar, budak ve boğumlar, yani kullanılmayacak yerler bıçakla temizlenir. Hayıt dalının kalınlığına göre dal üzerine çentikler atılarak yarma işlemi yapılır. Daha sonra ıslatılarak örmeye hazır olan saplar, yumuşadığı için kolayca sarma-bağlama örme tekniğiyle dikmelerin arasından geçirilerek örme işlemi yapılır. Bu ahşap iskelet, dallarla örüldükten sonra her iki yönden kerpiç çamuru ile doldurularak duvarlar elde edilmiştir.

hayıt bitkisi ile yapı örgü sistemi.png(Hayıt bitkisi ile yapı örgü sistemi. Kaynak: Yard. Doç. Dr. Hilal Tuğba Örmeci arşivi.)

‘DUVAR TOPRAKLA SIVANIP ÇATI, SUSAM DALLARIYLA KAPLANIYOR’

Kerpiç çamuru için elde edilen toprak dış duvarlar için özellikle dere yataklarındaki killi topraktan seçilir. Daha sonra ise aynı duvarlar kerpiç toprağı yada kireç ile toprakla ince sıvanmışlardır. Çatı için ise çam, andız, selvi ağacı kullanılırken çatı kaplaması için bölgede tarımı yapılan susam demetleri temin edilir. Ancak sepet örgü mimari ile yapılan evlerin çatı bölümünün susam ve saz demetleri ile kaplanması ve bu kaplamaların güneş altında belli bir süreden sonra su geçirmezlik özelliğini kaybettiği bu yapıların yok olmasını hızlandıran bir etkendir. Su geçirmezliği azalan çatıların altlarındaki sepet örgü duvarların kerpiç kaplamalarının daha hızlı bozulduğu gözlemlenmektedir.”

sepet örgü tekniği ile doldurulmuş hımış kargas sistemi.png(Sepet örgü sistemi ile doldurulmuş hımış kargas sistemi. Kaynak: Yard. Doç. Dr. Hilal Tuğba Örmeci arşivi.)

YAPIM TEKNİKLERİ KAYBOLDUĞU İÇİN RESTORE EDİLEMİYOR

Tarihi eserlerin korunması kadar bu eserlerin oluşmasını sağlayan geleneksel yapım sistemlerinin bilgisinin yaşatılmasının da koruma kavramı için stratejik önemde olduğunun altını çizen Örmeci, “Bugün sıkça restore edilen anıtsal yapıların yapım tekniği olan taş yığma, ya da anonim mimarlığın oluşumunda sıkça kullanılan hımış ve bağdadi gibi koruma konusunda ilgi gören geleneksel yapım tekniklerin korunması ve yaşatılması kısmen kolaydır. Buna karşılık daha az göz önünde olduğu için restore edilmeyen, yerel veya niş diye tanımlayabileceğimiz yapım tekniklerinin ise hızla kaybolduğu gözlenmektedir. Oysa ki tarihi dokunun bugünkü mimarlığımızdan en önemli farkı olan ‘yere özgülük’ aslında tam da yere özgü bu tip niş yapım teknikleri ile var olmaktadır.

hayıt bitkisi.JPG     (Geleneksel mimaride kullanılan hayıt bitkisi, maki ailesinin bir üyesi…)

YENİSİ YAPILAMIYOR, ESKİLER DE HIZLA YOK OLUYOR

Sepet örgü sistemler kolay yapımı, ekonomik olması ve iyi ısı yalıtımı gibi özellikleri ile Antalya’nın göçmen yerleşimlerinin olduğu veya fakir köylerinin olduğu kırsal bölgelerinde geçen yüzyılın ilk yarısında halen tercih edilmekteydi. Ancak değişen zamana bağlı olarak yapıların halkın artan gereksinimlerini karşılamakta yetersiz kalması, insanları modern yapım tekniklerine ve yeni malzemelere yöneltmiştir. Günümüzde köylerde yaşayan genç nüfusun büyük şehirlere göç etmesi ile köylerin küçülmesi yerel teknik bilgilerinde yok olmasına neden olan önemli bir sorundur. Bugün artık Antalya bölgesinde yeni yapılan ‘çit ev’ örneklerine rastlamak pek mümkün değildir. Var olan eski evlerinde son yıllar içerisinde bakımsızlıktan yıkıldığı gözlemlenmektedir. Bölgede sepet örgü tekniğinin yerel mimaride artık kullanılmamasının en önemli sebebi bu tekniği bilen ustaların zamanla kalmaması ve kimsenin bu ustalardan bu işi öğrenme ihtiyacı duymamasıdır. Bu yüzden yeni yapılar yapılamadığı gibi mevcut yapılarda onarım ve restorasyon yapılamamakta ve bu yapılar hızla yok olmaktadır. Aynı zamanda yerel malzemelerle yapılan bu tekniğin son zamanlarda durgun su yataklarının kuruması ve yerel bitki örtüsünün yok olması da onarımların yapılamamasında önemli bir engeldir” görüşünü dile getirdi.

zakkum.JPG(Zakkum bitkisi de hayıtla birlikte geleneksel konut mimarisinde örgü malzemesi olarak kullanılıyordu…)

‘BAŞKA BİR MİMARİ MÜMKÜN’ İNANCINI SÜRDÜRENLER DE VAR

Antalya’nın doğusunda, Bozburun Dağının eteklerindeki coğrafyanın olanaklarıyla gelişen ve yüzlerce yıl süregelen sepet örgü yapım tekniğinin hüzünlü yok oluşunu tersine çevirmek ancak bu mimariyi yeniden yaşatmakla mümkün. Kentin batısında, Kumluca’nın Alakır Vadisi’nde sepet örgü tekniğine benzer biçimde doğal malzemeyle inşa edilen ‘Yuva’nın ardından ortaya çıkan ‘Çuva’, başka bir mimarinin bugün de mümkün olabileceğini kanıtladı.

Elif Alakır Arığ kızı Cana Işık ile birlikte.jpg     (Elif Alakır Arığ, kızı Cana Işık ile birlikte…)

ELİF ALAKIR: ‘EN AZ MALİYETLE EV İHTİYACIMI KARŞILAMAK İSTEDİM’

Alakır Vadisi’ne yerleşen ve kendilerince ‘dürüst’ bir yaşamın temellerini atan Birhan Erkutlu ve Tuğba Günal çiftinin desteğiyle Çuva’yı inşa eden Elif Alakır (Arığ), çocuğunu doğanın kalbindeki bu evde büyüttü. Bugün 35 yaşında olan Elif Alakır, böyle bir evi yapmaya neden ihtiyaç duyduğunu, “İnsanın doğuştan ihtiyacı olan barınma gereksinimini basit bir şekilde ve en az maliyetle yapabilmekti” diye özetliyor. Maddi ve manevi olarak kendime ve doğaya en az maliyeti olan bir ev yapmanın mümkün olduğunu göstermeye çalıştığını söyleyen Elif Alakır, maliyeti oldukça yüksek olan betonarme örneklere nazaran daha sağlıklı ve kullanışlı bir ev yapmak istediğini dile getiriyor.

20.jpg(Çuva adı verilen ve yalnızca 1500 liraya mal olan yapı, başka bir mimarinin mümkün olacağını kanıtladı…)

‘BEN BETON EVLERDE ÇOK MUTLU OLAMADIM’

Kırsaldaki yaşamın zor olduğu iddiasıyla köylerin boşaldığına işaret eden Elif Alakır, arkadaşlarının yardımıyla gündelik telaşa kapılmadan sohbet havasında yaptığı ve sadece 1500 liraya mal ettiği evini ve içinde kızı Cana Işık ile birlikte geçirdiği iki yılını şöyle anlattı: “İnsanların kendi seçimleri konusunda bir şey söyleme hakkım yok ancak ben kendi seçimimi en baştan beri o evlerin (betonarme apartmanlar) zararlı olduğunu bildiğim için böyle yaptım. Ben çok mutlu olamadım o evlerde. Sokağa inip rahatça koşamadım. Çocuğumun da rahatça koşamayacağını, geceleri uyurken nefes alamayacağını. Güneş varken evin güneşi içine alamayacağı, ısıyı saklayamadığı evlerde mutsuz oldum. Daha sağlıklı bir konutun mümkün olduğunu görünce tercihimi yaptım. Ev zaten bir toplumun en küçük birimi olan ailenin yaşadığı yer. O alanlarda kendimize ve çevremize zararlar vermeye başlayınca hem fiziki hem de manevi bir çok hastalıkla da karşı karşıya kalıyoruz. Sonra bunların çözümünü yine bedenlerimizin farklı noktalarını etkileyen kimyasallarda arıyoruz. Bu bir kısır döngüye yol açıyor.

‘TOPRAK, ÇUVAL VE TESPİH ÇALISI KULLANDIM, 1500 LİRAYA MAL OLDU’

Bu evin temel malzemesi topraktı. Çuval, odun ve tel kullandık bir de. Toprağı da arabayla herhangi bir yerden getirmedik. Kendi yaşam alanımızın yanı başından kazma kürekle kendi ellerimizle çıkardık. Kendimizi yormadan, günün belirli saatlerinde ve yavaş yavaş çıkardık. Yaşamımın diğer işlerine engel olmayacak şekilde yaklaşık 2-3 ayda o toprağı çıkardım. Daha sonra toprağı çuvalların içine doldurup aralarına tel koyduk. Çatıyı tespih çalısı ve nar dallarıyla ördüm. Bunu da aslında içgüdüsel bir şekilde yaptım. Ev yapmam lazım, gücüm bu kadar ve çatıyı da yapmak için mukavemeti göz önünde tutarak en yakın malzemeyi buluyorsun. Bu insanlığın belleğinde, kayıtlarında olan bir şey sanırım. Ekim’den Kasım ayına kadar ortalama üç kişi çalışarak evi bitirdik. Bazı aletler aldığımız için toplamda bize 1500 liraya mal oldu ve o ev beni epeyce yaşattı. Kış mevsimi gelmeden önce yapılacak küçük dokunuşlarla daha yıllarca yaşanabilir.

‘İNSANIN YAŞAYACAĞI EVİ KENDİSİNİN YAPMASI DAHA ANLAMLI’

Bu yaşama biçimini nasıl yaşatabiliriz diye can havliyle sarılmalıyız diye düşünüyorum. Ben herkese öneriyorum. Bir kere neyden ve nasıl yapılmış olduğu bir yana insanın kendi yaşayacağı evi kendisinin yapmış olması daha anlamlı. Kendi evinin çevresinde yetişen bitkiyi yemesi, evinin önüne bir ağaç dikmesi, o ağacın altında çocukların büyümesi… Bunlar bence insanın hayatta yapması gereken şeyler. Herkesin her şeyi bırakıp bir dönüm arazide bunları yaşamalı. Seferberlik ilan edilse bence bu yönde bir yaşam için olmalı bana göre. İş makinaları da son bir kez kentlerdeki betonları yıkmak için kullanalım ve sonra onlar da yok olsunlar. Böylece daha huzurlu ve mutlu bir hayat yaşayabilsin insanlar.

‘UZAKTAN ZOR GÖRÜNEN İŞLERİ ŞEVKLE YAPTIK’

Uzaktan insanların zorluk olarak algıladığı odun kesmek, taşımak vb. şeyleri bile aslında şevkle yaptık. Şimdi şunu anlıyorum; bana orada o gücü veren, inandığım bir hayatı yaşıyor olmamdı. Bu yaşama biçiminin, doğa ve insanlar için, kendim ve çocuğum için sağlıklı ve iyi olduğuna olan inancımdı. Bu da çok önemli sanırım. Komşularım olmasaydı, onlarla paylaştıklarımız olmasaydı belki bu noktaya gelemezdim. Sonuçta birbirimizle varız. İnsanlar yıllarca böyle bir hayat yaşadı ve oradan buraya geldik. Bunun da bir sebebi var. Aslında yaşam kırsaldan çıktı ve sonuçta hepimiz bir şekilde oradan geldik. Şehirler kuruldu, bir sürü düzen oluşturuldu. Ama galiba insanın doğasına dönüyor olay. İnsan bir şekilde yaptığı kıyaslamalar üzerinden kendini ve çocuğunu hor görüyor. Bu vesileyle de hoşnutsuzluğun tohumlarını atmış oluyoruz.

‘ATA BİLGİLERİMİZİ KORURKEN, YENİLİĞE DE AÇIK OLMALIYIZ’

Yaşadığımız hayatla kurduğumuz bağı kaybetmeye başlıyoruz, inancımızı yitiriyoruz. Köylerde yaşayan insanlar da eskilerden, atalarından devraldıkları o bilgilerin yarattığı bilgeliğin aslında çok değerli olduğunun farkında olmalılar. Ama yaşam hızla gidiyor ve aynı zamanda yeniliklere de açık olmak gerekiyor. Kırsalda yaşarken ata bilgilerimizi elbette koruyacağız ama bunları da değişmez bir din gibi görmeyeceğiz, çocuklarımızdan da bir şeyler öğrenmeyi ihmal etmeyeceğiz. Hayatta farklı değer yargıları da olduğunu unutmayacağız. Fark ettiğim kadarıyla kırsalda hala kendini sürdürebilen, yaşatabilen yerler bütün bunların farkında olan, yeniliğe açık olan yerler.”

‘ALAKIR’DA CANA IŞIK’IN YÜZÜNDE BİR GÜLÜMSEME OLUYORDU’

Elif Alakır, kızı Cana Işık’ın eğitimi için Çuva’sından ayrılıp Çıralı’da taşındı. “Bir kız çocuğu ile birlikte doğanın ortasında kalmak nasıl bir deneyimdi” sorumuzu da şöyle yanıtladı: “Alakır’da yüzünde bir gülümseme oluyordu Cana Işık’ın. Yaşamımızda çok da farkında olmadığımız bir çok etken var, sağlığımıza ve huzurumuza hizmet eden. Çocuk da bunların çok farkında. İlk baştan beri Cana Işık için öyle bir ortamda olmak sağlıklı ve mutlu bir yaşamdı. Bu benim için de aynı şekilde. Sanıldığı gibi orada yaşadığı için asosyal filan olmadı hiç. Bilakis daha da dışa dönük, daha sevecen, kendini ve duygularını daha rahat ifade eden, korkudan daha uzak ama çevresine karşı daha dikkatli bir insandı. Bir süre şehirde kaldık. Alakır’da aldığı bilgiler ve yaşam onun için bir din gibi olmuş aslında. Bir süre şehirde yaşayınca ‘neden buradayız’ diye sürekli sorguluyordu. Tuvaletini başka bir yere yapıyor. Ampul diye bir şey var. Alakır’da gece evin kapısından çıkıp ormanın içinde, yıldızların altında çişini yapabiliyordu. Ama şehirde gece ışık yanıyor, tuvalete gidiyor, çişini yapmak için bile benim yardımıma gereksinim duyuyor. Oradaki özgüveninin yerine onun için her şeyi yapmaya çalışan bir anneye dönüşmüştüm. Baştan öğrenmediği bir şey olduğu için özgürlük alanı sınırlandı. Belki baştan ona öyle bir şey verseydim belki daha rahat olurdu. Ama bizim için bu dönem bir bocalama dönemi oldu.

‘ÇIRALI’DA HAYAT RAHAT AKIYOR’

Şimdi Çıralı’ya geldik eğitimi için. Burada yürümek bile ona keyif verdi. Burada hayat daha rahat akıyor. Bir yerden bir yere gitmek için arabalara binmek, hiç tanımadığımız insanlara bakmak, dokunmak, koklamak ve ancak görmek istediğiniz kişinin yanına varmak durumunda kalmadan doğrudan sevdiğimiz insanlara selam vererek geçip gidebiliyoruz. Yakın ilişkilerin daha hakkını vererek yaşayabiliyoruz. Okul da kocaman toprak zeminli bahçesi olan, deniz kenarında, ağaçların altında bir yerde. Çocuklar da burada rahatlar. Bu yüzden huzurlu, uyumlu, öğrenmeyi, okumayı istiyor.”

İşte düşten gerçeğe uzanan Çuva’nın projeden inşasına öyküsü:

çuval ev çizimi.jpg3.jpg4.jpg5.jpg6.jpg7.jpg8.jpg9.jpg10.jpg11.jpg12.jpg13.jpg14.jpg15.jpg16.jpg17.jpg18.jpg19.jpg20.jpgÇuval ev fotoğrafları: (http://www.alakirinsesi.org/cuva/)

Türkiye’de hayvancılık işte böyle bitiriliyor!

Türkiye’de hayvancılık işte böyle bitiriliyor!

Tarım Bakanlığı, otoyol inşa etmek için köylülerden meralarında taş ocağı açılmasına göz yummalarını istedi…

Yusuf Yavuz

İstanbul Çatalca’da Kuzey Marmara Otoyolu’na malzeme temin etmek amacıyla açılmak istenen taş ocağı için Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü’nün köylülere yazdığı yazı Türkiye’de hayvancılığın getirildiği noktayı gözler önüne serdi. Karayolları 1. Bölge Müdürlüğü tarafından Çakıl köyünde açılmak istenen taş ocağı için 2745 parselde bulunan mera alanının 211,5 dekarlık kısmında tahsis amacı değişikliği talep edildiğini bildiren tarım il müdürlüğü, köylülerden bu yönde imza vermelerini istedi. 200 kadar köylünün karşı çıkmasına rağmen iş makinelerini araziye sokan Karayolları çalışmaya başladı. Çakıl köyünde yaşayan Adnan Pelvanlar ise oldu bittiye getirilerek başlatılan çalışmalara tepki göstererek, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere ilgili bakanlıklara ve milletvekillerine dilekçe yazarak mera ve su kaynaklarının korunmasını talep etti.

İstanbul tarım il müdürlüğü yazısı.jpg

KUZEY MARMARA OTOYOLU İÇİN MERAYI YOK EDECEKLER

Yapılan ağaç katliamıyla gündeme gelen İstanbul Kuzey Marmara Otoyolu şimdi de meraları yok etmeye başladı. İstanbul’un Çatalca ilçesine bağlı Çakıl mahallesinde bulunan mera vasfındaki arazide taş ocağı açmak isteyen Karayolları 1. Bölge Müdürlüğü, köylülerin rızası olmamasına rağmen çalışmalara başladı. İddiaya göre bölgede yaşayanlara bilgi vermeden Ekim ayı başlarında araziye iş makineleri sokan Karayolları, köylülerin müdahalesiyle açılmak istenen kalker ocağı için başlatılan yol yapım çalışmasını durdurdu. Bu gelişmenin ardından ise İstanbul Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü Çakıl Mahallesi Muhtarlığına bir yazı göndererek mera vasfındaki arazide tahsis amacı değişikliği talep edildiğini bildirerek bunun için köylülerin üçte ikisinin imzasının toplanarak ivedilikle gönderilmesi istendi.

4.jpg

‘OLDU BİTTİYE GETİRİYORLAR’

Meraları korumakla yükümlü olan kurumun, taş ocağı açılabilmesi için alanın 211,5 dekarlık kısmının amaç dışında kullanımını talep etmesi tepki çekerken Çakıl Mahallesinde yaşayan Adnan Pelvanlar ‘oldu bittiye getiriyorlar’ diye nitelediği girişime karşı mücadele başlattı.

çakıl köyündeki tepeyi de kapsayan mera alanında taş ocağı için yol yapıldı.JPG

KÖYLÜLERİN KARŞI ÇIKMASINA KARŞIN İŞ MAKİNELERİ ARAZİYE GİRDİ

Yaklaşık 200 köylünün mera alanında taş ocağı açılmaması için imza verdiğini ancak buna rağmen iş makinelerinin araziye girerek yol yapım çalışması başlattığını dile getiren Pelvanlar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ilgili bakanlıklara yazdığı dilekçede, yaklaşık 244 bin dekarlık araziyi kapsaması planlanan projenin durdurulmasını istedi.

Meralarınıda taş ocağı açılmasını istemeyen köylüler harekete geçti.jpg

BÜYÜKÇEKMECE GÖLÜ TEHLİKEDE

Jeolojik olarak ‘Çatalca kütlesi’ olarak anılan bölgede bulunan Çakıl köyünün yüksek kesimlerinin çatlaklı kireçtaşından oluştuğunu dile getiren Pelvanlar, “Binlerce yıldan beri oluşup, gelişmiş olan bu çatlak sistemi, yağış sularını derine sızdırmakta, kaynakları, Büyükçekmece Gölü’nü ve köyümüzün Çakıl Göletini beslemektedir. Taşocağının açılması, Çakıl köyü kütlesinin kaynak suları yaratma özelliğini yok edecek, en başta Büyükçekmece Gölü beslenemeyecek ve Çakıl Göleti kuruyabilecektir” görüşünü dile getirdi.

taş ocağından evler ve tarım alanları da etkilenecek.JPGBüyükçekmece gölünü besleyen Koğuk dere.jpg

‘MERAMIZDA TAŞ OCAĞI AÇILMASINA İZİN VERİLMESİN’

Taş ocaklarında patlatılacak dinamit ve an-fo’nun yer sarsıntılarına sebep olacağını, 50, 100, 250, 500 metre mesafede bulunan evlerin temel ve duvarlarının çatlamasına, çökmesine ve kaymasına neden olacağını savunan Pelvanlar, dilekçesinde konuyla ilgili uzmanların bilimsel görüşlerine de yer vererek şu ifadeleri kullandı: “Dinamit ve An-fo patlatmalarında önemli ölçüde azot oksitler (NOx) açığa çıkmaktadır. Kaya çatlaklarına giren azot oksit gazları, sızıntı suları ile kaynaklarımızı, 25 metre yakınındaki deremizi ve göllerimizi kirletecektir. Günün her saatinde taşocağına girip çıkan damperli kamyonlar, Çatalca’yı birçok köye bağlayan dar köy yolumuzu kullanan araçlar ve yayalar için büyük bir hayati tehlike yaratacaktır. Sıraladığımız olumsuz etkiler, geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlayan Çakıl Köyü halkının yaşamasını ve varlığının devamını yok edecek ölçekteki tehditlerdir. Bu nedenlerle Çakıl Köyü merasında bir taş ocağı açılması girişimine izin verilmemesini, izin verilmişse bu iznin iptalini köy halkı olarak siz Sayın Cumhurbaşkanımızdan talep ediyoruz. Saygılarımızla.”

2.jpg3.jpg4.jpgkuzey marmara otoyol.jpgkuzey marmara otoyolu inşaatı.jpg

 

 

Bakan Eroğlu memleketine harem-selamlık plaj yapacak!

Bakan Eroğlu memleketine harem-selamlık plaj yapacak!

AKP’li başkan: “Afyon’a gelenler plaj soruyor, ne yapabiliriz efendim?” Bakan Eroğlu: “Yaparız”

Yusuf Yavuz

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, memleketi olan Afyonkarahisar’da kıyısında plaj ve sosyal tesislerin yer alacağı 7 milyon TL maliyetli göletin temel atma törenine katıldı. ‘Afyon’a deniz geliyor’ sloganıyla duyurulan gölet, Afyonkarahisar-İzmir karayolu üzerinde inşa edilecek. Projeye neden ihtiyaç duyulduğunu ise Bakan Eroğlu şu sözlerle anlattı: “Başkan Burhanettin Çoban’ın bir gün ‘Afyon’a gelenler plaj soruyor, ne yapabiliriz efendim?’ şeklinde bir isteği oldu. ‘Yaparız’ dedik. Buraya bir gölet yapalım, etrafını yeşillendirelim ve şehrimize muhteşem bir tesis kazandıralım dedik. Netice itibariyle bugün temelini atıyoruz. İnşallah 30 Haziran saat 10:50’da açılışını yapacağız. Bana göre adı Sahip Ata Fahrettin Ali olabilir.” 

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu memleketi olan Afyonkarahisar’da kıyısında harem-selamlık plaj ve çeşitli yeme içme tesislerinin yer alacağı Demirçevre Göleti’nin temel atma törenine katıldı. Afyonkarahisar-İzmir karayolu üzerinde bulunan içme suyu arıtma tesisinin bitişiğinde inşa edilmesi planlanan göletin Haziran 2018’de tamamlanacağı açıklandı.

DSİ eliyle yapılacak plaj projesi.jpg

BAŞKAN AFYON’A GELENLER PLAJ SORUYOR DEDİ, BAKAN TEMELİNİ ATTI

Afyonkarahisar’daki bir termal otelde düzenlenen açılış töreninde konuşan Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, projenin Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burhanettin Çoban’ın talebi üzerine hayata geçirdiklerini belirterek, “Başkan Burhanettin Çoban’ın bir gün ‘Afyon’a gelenler plaj soruyor, ne yapabiliriz efendim?’ şeklinde bir isteği oldu. ‘Yaparız’ dedik. Buraya bir gölet yapalım, etrafını yeşillendirelim ve şehrimize muhteşem bir tesis kazandıralım dedik. Hem ilimize gelen yerli-yabancı turistler hem de Afyonkarahisarlı kardeşlerimiz burada ailesiyle çocuklarıyla hoşça vakit geçirirsin diye böyle bir çalışma yapalım istedik. Neticede bugün itibariyle temelini atıyoruz. İnşallah 30 Haziran saat 10:59’da da açılışını yapacağız. Buraya ne isim verilsin diye düşündük. Bana göre Sahip Ata Fahreddin Ali’nin ismi olabilir” dedi.*

Bakan Eroğlu plajlı göletin temelini attı.jpg

‘TERMALE GELENLER GECECEK YER YOK DİYE ENDİŞELENMESİNLER’

Termal için Afyonkarahisar’a gelen ziyaretçilerin ‘gezecek bir yer yok’ şeklinde endişeye kapılmamaları için birçok yatırım ve hizmete imza attıklarını dile getiren Bakan Eroğlu, “Tabiat Parkını yaptık. Zafer Kent Ormanını yaptık. Tarihi yapıları restore ettik ve etmeye devam ediyoruz. Spor turizmi, sağlık turizmini getirdik. Şimdi de sırada tabiat turizmi var. Afyonkarahisar, tabiat turizminin de merkezi olacak. Hele şu hızlı tren tamamlandığı zaman otellerde yer bile bulanamayacak. Afyonkarahisar’ın bahtı çok açık” diye konuştu.

3.jpg

‘ÖZEL DENİZ KUMU GETİRECEĞİZ, KADIN ERKEK AYRI GİREBİLECEK’

Temel atma töreninde konuşan Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burhanettin Çoban da projenin mimarının Afyonkarahisar eski milletvekili Sait Açba olduğunu kaydederek, “Sayın Bakanımız sağ olsun 7 milyon TL maliyetle göletimizi yapıyor ve halkımıza armağan ediyor. Biz de göletin etrafını belediye imar planlarında yeşil alan olarak ayırmıştık. İnşallah oraya Orman Bölge Müdürlüğümüz ile işbirliğiyle ağaçlandırma, teras alanları ve Bakanımızın talimatıyla yürüyüş yolları yapacağız. Yine belediye olarak tüm sosyal tesislerini, soyunma-giyinme kabinlerini yapacağız. Kadın-erkek ayrı ve aile olarak girebilecek plajlarımızı da özel deniz kumları getirterek yapacağız. Yani Afyon’a deniz geliyor. Bu denizin gelmesinde emeği olan Başta Bakanımız olmak üzere tüm DSİ ve orman teşkilatına teşekkür ediyorum. Tesisimiz Akarçay gibi Türkiye’ye örnek olsun inşallah” diye konuştu.

6.jpg

BELEDİYE PLAJA İSİM BULMAK İÇİN ANKET BAŞLATTI

Afyonkarahisar Belediyesi ise resmi internet sitesi üzerinde plaj ve tesisleri içeren gölet projesine isim bulmak için anket düzenliyor. Belediye tarafından yapılan anketle ilgili duyuruda şu ifadelere yer veriliyor: “Afyonkarahisar Belediyesi, İçmesuyu Arıtma Tesisinin arkasında bulanan alanda yapımına başlanan mesire göleti ve halk plajına verilecek isim için Belediye internet sitesi üzerinden anket başlattı. Anket süresi boyunca, Belediye internet sitesine girişlerde ‘Ankete Katılın’ seçeneğini tıklayan vatandaşlar, isim- soy isim ve telefon numaralarını yazıp, denize verilmesini arzu ettikleri isim önerilerini sunabilecekler.”

*Sahip Ata Fahreddin Ali, 13. yüzyılda yaşamış ve önemli kamu yapıları ve hayır eserleri inşa ettiren Selçuklu devlet adamı.

(DSİ tarafından yaptırılacak olan 7 milyon lira inşaat maliyetli projenin canlandırması):

Proje genel.jpgp4.jpgp2.jpgp3.jpgp1.jpg