Bakan’ın ‘temiz’ dediği göl ölü balıklarla doldu!

Orman ve Su İşleri Bakanı’nın “Eber Gölü’nü kurtardık. Eber Gölü’nde artık hayat var, kuşlar, endemik türler var, eskiden balık yoktu, şimdi balık tutulabiliyor” dediği gün, gölün yüzeyinin binlerce ölü balıkla kaplı olduğu ortaya çıktı…

Yusuf Yavuz

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, memleketi olan Afyonkarahisar’da bulunan Eber Gölü’yle ilgili 18 Şubat tarihinde Anadolu Ajansı’na verdiği demeçte, yıllardır kirlilikle boğuşan gölü temizlemek için eylem planı hazırlayarak hayata geçirdiklerini belirterek, Artık Eber Gölü’ne gittiğiniz zaman çöp göremezsiniz. Çöplerden, atık sulardan, erozyondan Eber Gölü’nü kurtardık. Eber Gölü’nde artık hayat var, kuşlar, endemik türler var, eskiden balık yoktu, şimdi balık tutulabiliyor” dedi. Ancak Bakan Eroğlu’nun bu açıklamayı yaptığı gün Eber Gölü’nün yüzeyinin ölü balıklarla dolu olduğu ortaya çıktı. 20 Şubat günü gölde inceleme yapan yetkililer, balık ölümlerinin bir kaç gün önce gerçekleştiğini tespit etti.

Afyonkarahisar’ın Bolvadin, Çay ve Sultandağı ilçelerinin çevrelediği Eber Gölü, bir zamanlar Türkiye’nin en önemli sulak alanlarının başında geliyordu. Ancak insan baskısı, sanayi, tarım ve hayvancılık kaynaklı kirlilik yüzünden hızla yok olma tehdidiyle karşı karşıya kalan Eber, gideren rengini yitirdi.

BAKAN’IN ‘TEMİZ’ DEDİĞİ GÜN EBER ÖLÜ BALIKLARLA DOLDU

Göldeki sazlıkların yarattığı hasır üretimi kültürüyle de ünlü olan Eber, son yıllarda ise toplu balık ölümleriyle gündemde. Ancak Eber Gölü’nde yaşanan son toplu balık ölümü dehşet verici boyuta ulaştı. Yaz aylarında yükselen ısıya bağlı olarak artan balık ölümlerinin kış mevsiminde de ortaya çıkması bölgede tedirginlik yaratıyor.

1.jpg

VALİLİK ‘BALIKLAR BUZ YÜZÜNDEN ÖLMÜŞ’ DEDİ

Gölün yüzeyinin ölü balıklarla kaplanmasına neden olan çevre katliamının ardından bir açıklama yapan Afyonkarahisar Valiliği, konuyla ilgili yetkililerce bir inceleme yapıldığını kaydederek şu ifadelere yer verdi: “İnceleme aşamasında; söz konusu mahalde çok sayıda ölü küçük balık olduğu, balıkların ölüm olayının yaşanması üzerinden uzun zaman geçtiği, ölü balıkların bulunduğu mahalde su derinliğinin çok az olduğu ve suyun yer yer buz halinde bulunduğu tespit edilmiştir. Olay mahallinin yakın çevresinde balık ölümlerine yol açabilecek ve suyun mevcut durumunu bozabilecek çevresel etkenlerin mevcut olmadığı gözlemlenmiştir. Söz konusu balık ölümlerinin sebebinin balıkların bulunduğu mahaldeki suyun tamamen donmasından kaynaklanabileceği değerlendirilmektedir. Ayrıca yapılan incelemede, göl yüzeyinin yaklaşık 1,5-2 aydır tamamen buzla kaplı olması ve yüzey su sirkülasyonunun olmaması, ayrıca yapılan ölçümlerde oksijen miktarının kritik seviyenin çok altında bir değerde olması sebebiyle balıkların oksijensizlik nedeniyle boğularak öldüğü kanaatine varılmıştır.

3.jpg

GÖL UZMANINDAN SERT TEPKİ: ‘BUZ TUTUNCA BALIKLAR ÖLMEZ’

Türkiye’nin önemli sulak alan uzmanlarından Yard. Doç. Dr. Erol Kesici, valiliğin bu açıklamasına sert tepki göstererek, “Göl buz tutunca balıklar ölmez” dedi. Geçmişte su seviyesi 25 metreyi bulan Eber Gölü’nün Türkiye’nin 12. Büyük gölü olduğunu ancak son 20 yılda su seviyesinin 2-3 metrelere düştüğünü dile getiren Kesici, şunları söyledi:

SAZLIKLAR KURUDU, SEKA KAĞIT FABRİKASI KAPATILDI

Son 10 yıldır çeşitli dönemlerde gölün ekolojik yapısının bozulması ve kirlilik nedenleriyle her yıl balık ölümleri alışıla gelmiş bir hal almıştır. Eber Gölü ve Karamık Gölü ile birlikte bölgede kurulan SEKA Kâğıt Fabrikasına ekonomik değeri en yüksek olan başta kamış ve hasır gibi bitkileri hammadde olarak kazandırmakta ve bu sanayi kolunda on binlerce kişi geçimini sağlamaktaydı.  SEKA kâğıt fabrikası, havzadaki göllerin kurumasına bağlı kamış ve sazlıkların azalması yüzünden 2014 yılında kapatıldı.

‘SİT ALANI İLAN EDİLMESİNE RAĞMEN KORUNAMADI’

Eber Gölünün, ekonomik ve ekolojik önemi olan su bitkileri ve su canlılarının korunabilmesi için  Konya Kültür ve Tabiat Varlıkların Koruma Kurulu’nca 1992 yılında 1. Derece doğal sit alanı ilan edildiğini ancak buna rağmen korunamadığına dikkat çeken Yard. Doç. Dr. Erol Kesici, “Eber Gölü Akşehir Gölü’nün, en önemli su kaynağıydı. Birçok göçmen su kuşu için barınma ve üreme alanıydı. Eber Gölü; dere kayabalığı, sazan türleri ve turna balığının avcılığının yapıldığı önemli bir sulak alandı” dedi.

17 YERLEŞİM ALANI EBER GÖLÜNÜ TEHDİT EDİYOR

Havzadaki gölleri ve Eber Gölü’nü tehdit eden unsurların, tarımsal atıklar, SEKA Kağıt Fabrikasının atıkları ve Afyonkarahisar’ın, Eber’in çevresindeki 17 yerleşim alanının yarattığı kirlilik olduğunu dile getiren Kesici, Bolvadin Şeker ve Alkoloid Fabrikalarının da kirlilik kaynağı olduğunu söyledi.

harita ATLAS.jpg

Harita: Eber ve Akşehir Gölleri-(Atlas Dergisi arşivi)

YOĞUN GÖLET YAPIMI VE KAÇAK SONDAJLAR

Göl havzasında son zamanlarda yoğun şekilde gölet ve baraj yapılması ve kaçak sondaj suyu kullanımının Eber Gölü’nü tehdit eden diğer unsurlar olduğunu kaydeden Kesici, katliam boyutundaki balık ölümleriyle ilgili yetkililerin yaptığı açıklamalara da tepki göstererek şöyle konuştu:

‘BALIKLAR BUZDAN DEĞİL KİRLİLİKTEN ÖLÜYOR’

Göllerde oksijen seviyesinin düşmesinin bilimsel nedenleri bellidir, Eber Gölü de ilk defa donmamaktadır, çok daha soğuk kışlar donmalar yaşanmış fakat balık ölümleri görülmemiştir. Göller buz tutsa da dip kısımlarındaki su sıcaklığı daima +4 derecededir. Su ne kadar sıcak olursa, sudaki oksijen oranı da o kadar az olur ve bu nedenlerle soğuk sularda oksijen seviyesi düşmez. Kirli sularda oksijen seviyesi düşer. Buna karşılık göl, akarsu ve hatta denizlerde; balıkların ölümüne neden olan oksijen azlığı, bu sulara akan evsel-tarım ve endüstriyel atıklardaki organik maddeler, organik madde bakımından zengin olan su dibindeki birikintiler, su içindeki hayvan ve bitkilerin bozulmaları ile meydana gelir. Bu oksidasyon olayı, gölcüklerde, göllerde, denizlerde ve hatta okyanuslarda, oksijen dağılışları üzerinde, oldukça büyük rol oynar.  

Yard. Doç. Dr. Erol Kesici.JPG

(Yard. Doç. Dr. Erol Kesici, yaklaşık 30 yıldır Türkiye’nin gölleri konusunda bilimsel çalışmalar yürütüyor…)

AKŞEHİR GÖLÜ COĞRAFYADAN BU YÜZDEN SİLİNDİ

Eber Gölü’nde yukarıdaki durum, yaz- kış her mevsim üst düzeydedir. Ve yıllarca Eber ve Akşehir  gölleri, çevresindeki fabrikaların atıklarıyla kirletilmiş, bölgede SEKA’nın kurulmasına neden olan Eber ve Akşehir Gölü kamışlıkları kurumuş, Türkiye’nin 5. Büyük doğal gölü olan Akşehir Gölü coğrafyadan silinmiş, göl su birikintisine dönüşmüştür.

BAKAN EROĞLU: ‘EBER GÖLÜ’NDE ARTIK HAYAT VAR’

Eber Gölü’nde dehşet verici balık ölümlerinin yaşandığı sırada 18 Şubat tarihinde Anadolu Ajansı’na bir açıklama yapan Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, Afyonkarahisar’ın doğal güzelliklerini ve çevreyi korumak için kurulan ‘Afyonkarahisar Merkez İleri Biyolojik Atıksu Arıtma Tesisi’nin çok iyi standartlara sahip olduğunu söyledi.

Çevre ve Orman Bakanlığı görevini yürüttüğü yıllarda Eber Gölü‘nün temizlenmesi için 7 paketten oluşan eylem planı hazırladıklarını anlatan Bakan Eroğlu, şöyle konuştu:

Akarçay aracılığıyla Eber Gölü’ne çok sayıda çöp gidiyordu, çöp deposu haline geliyordu. Çöpleri toplayıp bertaraf edip, elektrik enerjisine dönüştürünce bu problem kalktı. Artık Eber Gölü’ne gittiğiniz zaman çöp göremezsiniz. Çöplerden, atık sulardan, erozyondan Eber Gölü’nü kurtardık. Eber Gölü’nde artık hayat var, kuşlar, endemik türler var, eskiden balık yoktu, şimdi balık tutulabiliyor. Afyonkarahisar ve çevresi olmak üzere hepsi atık sularını Akarçay’a veriyordu, Akarçay da Eber Gölü’ne akıyordu, orası adeta lağım çukuru haline gelmişti.

EBER GÖLÜ.jpg

‘EBER GÖLÜ’NÜ KURTARDIK, VATANDAŞLAR ÇOK MEMNUN’

Biz bütün atık suları toplayıp arıtacak, dünyanın en ileri biyolojik atık su tesisini inşa ettik. Başka şehirlerden su kanalizasyon idareleri gelip, buradaki tesisleri inceliyor, tesisin verimi yüzde 95 civarında, çok yüksek. Arıtılmış suları Eber Gölü’ne veriyoruz. Akarçay bataklık, çöp deposu olacaktı, bunlardan kurtardık. Oradaki vatandaşlar çok memnun.”

 

 

Yaşamın başkanı olur mu?

Türkiye’nin dört bir yanından 40’a yakın yaşam savunucusu kuruluş referandumda neden ‘Hayır’ diyeceklerini açıkladı…

Yusuf Yavuz

İstanbul Maçka Parkı’nda bir araya gelen 40’a yakın dernek ve platform, Cumhurbaşkanlığı sisteminin oylanacağı referandumda neden hayır diyeceklerini kamuoyu ile paylaştı. Aralarında Adalar Savunması, Derelerin Kardeşliği Platformu, Halk Evleri Kent ve Doğa Meclisi, Haydarpaşa Dayanışması, Karadeniz İsyandadır Platformu ve Toplumcu Mühendisler Mimarlar Meclisi’nin de bulunduğu yaşamı savunan kuruluşlar, ortak bildiride “Referandumla başkanlık gelirse; tek bir kişi, tüm Türkiye’nin temsil edildiği koca meclisten üstün olacak, doğaya ve kente darbe getiren Madde 80 gibi yasalar çıkarabilecek, birçok denetim mekanizmasından muaf olacak. Doğaya, kentlere, yaşama başkan mı olur? Hayır!” ifadelerine yer verdi.

İstanbul Maçka Parkı’nda bir araya gelen doğa ve çevre örgütleriyle kentlerdeki yıkım politikalarına karşı mücadele yürüten platform ve gruplar ortak bir bildiri yayımlayarak referandumda neden hayır diyeceklerini açıkladılar.

“Yaşam savunucuları, asla yan yana gelemeyeceğimize inandırılmış kardeşlerimiz, doğa ve kent yıkımına, ekonomik çöküşe razı olmayan herkes duysun sesimizi” ifadelerine yer verilen bildiride, şöyle denildi:

‘YAŞAMA DAİR KARARLAR BİR KİŞİNİN HÜKMÜNE TERK EDİLEMEZ’

“Biz yaşamı savunuyoruz ve diyoruz ki, yaşama dair kararlar, o kişi kim olursa olsun, tek bir kişinin hükmüne ve yetkisine emanet edilemez. Güç düşkünlerinin zifiri karanlıklar yaratmasına imkan tanıyacak yetkilere, OHAL dayatmacılığının kalıcılaştırılmasına, memleketin tapusunun tek bir kişiye verilmesine ‘hayır’ diyoruz.

‘BAŞKANLIK GELİRSE 80. MADDE GİBİ YASALAR ÇIKABİLECEK’

Çünkü; referandumla başkanlık gelirse; tek bir kişi, tüm Türkiye’nin temsil edildiği koca meclisten üstün olacak, doğaya ve kente darbe getiren Madde 80 gibi yasalar çıkarabilecek, birçok denetim mekanizmasından muaf olacak.

TEK KİŞİ ‘KIYILAR BENİM’ DEDİĞİNDE DENİZ KAYBOLACAK

Hayır diyoruz. Çünkü; referandumla başkanlık gelirse, bu tek kişi, ‘Ormanı kes!’ dediğinde ciğerlerimiz sökülecek, ‘Kıyılar benim!’ dediğinde deniz kaybolacak, tarihi ve kültürel yapılar daha da hızla yok edilecek, rantın otelleri yükselecek, parklar kapanacak ve bu kişi istediği her yere nükleer santral yaptırabilecek.

‘İZİN VE RUHSAT KAVRAMLARI YOK OLACAK’

Hayır diyoruz. Çünkü; güçbela ayakta kalmaya çalışan hukuk tek kişinin aracı haline gelecek; yürütmeyi durdurma, ÇED süreçleri, izin ve ruhsat gibi kavramlar yok olacak. Mahkemeler bu tek kişinin istediği gibi kayırdığı şirketlerin yararına çalışacak. Başkanlığın keyfiliği altında şimdiden başlayan Varlık Fonu gibi araçlarla halkın emeği şirketlere ve bu şirketlerin projelerine aktarılacak.

‘YAŞAM İÇİN HAYIR DİYORUZ’

Biz yaşamı savunanlar, bu ağır koşullar karşısında, bir defa daha direnişin çağrısını, yaşamın şarkısını duyuyoruz. Hayır, bu şarkı, kediyi köpeği korkutarak, dozer gibi ağaç sökerek, gelmiyor. Konu komşu kolunda, çoluk çocuk bir arada, şenlikle geliyor. Her mahallenin, her ormanın derininden; her bir karacanın beneğinden, her bir karıncanın su içişinden, sinema gişelerinden, parkların banklarından, kentlerden ve tüm yaşam alanlarımızdan, Gezi’nin nefesiyle geliyor: Ortak hafızamızın, ortak geleceğimizin sesidir bu! Bu ses ormanı, köyü, suyu, kıyıyı, parkı, ağacı bir tek kişinin iki dudağı arasına bırakmayanların sesidir.

Biz, yaşamı savunanlar, bu sesle özgürlük ve mutluluk isteyen, doğa ve kentler yok olmasın diyen herkesi ‘hayır’demeye çağırıyoruz. Yaşam icin, hayır!”

Ortak bildiride imzası bulunan dernek, platform ve kuruluşlar ise şöyle:

Adalar Savunması, Arhavi Doğa Koruma Platformu, Artvin İnsiyatifi, Bakırtepe Çevre Platformu, Barış İçin Akademisyenler, Beşiktaş Kent Dayanışması, Beyoğlu Kent Savunması, Boğaziçi Dernekler Platformu, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Çevre Birimi, Derelerin Kardeşliği Platformu, Doğanın Çocukları, Don Kişot Bisiklet Kolektifi, Fatsa Ünye Doğa Koruma Platformu, Fındıklı Derelerin Kardeşliği Platformu, Halkevleri Kent ve Doğa Meclisi, Haydarpaşa Dayanışması, Haziran Ekoloji ve Kent Komisyonu, HDP Ekoloji Komisyonu, Ihlamur Parkı Dayanışması, İstanbul Kent Savunması, Kadıköy Kent Dayanışması, Karadeniz İsyandadır Platformu, Komşu Kapısı Derneği, Kuzey Ormanları Savunması, Maçka Parkı Hepimizin, Munzur Koruma Kurulu, Nükleer Karşıtı Platform, Peri Suyu Koruma Platformu, Politeknik, Rami Dayanışması, Roma Bostanı, Sarıyer Kent Dayanışması, Taksim Gezi Parkı Derneği, Toplumcu Mühendisler Mimarlar Meclisi, Validebağ Gönüllüleri, Validebağ Savunması, Yeşilırmak Platformu, Yeşil Sol Parti, Doğanın Hakları Var Platformu.

Tarihin üstüne enerji santralleri kurulacak!

Kültür ve Turizm Bakanlığı, sesiz sedasız binlerce arkeolojik sit alanında enerji üretiminin önünü açtı…

Yusuf Yavuz

Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’nun aldığı kararla, I. ve II. derece arkeolojik sit alanlarında güneş enerjisi santralları kurulmasının önü açıldı. 18 Ocak’ta Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren ilke kararına göre, bilimsel kazı planlanmayan arkeolojik sit alanlarında bağlı olduğu koruma bölge kurulunun görüşü alındıktan sonra ilgili müze müdürlüklerinin denetiminde enerji santrali kurulabilecek. Daha önce bu alanların kullanımına ilişkin geçerli olan 658 Sayılı İlke Kararında I. ve II. derece arkeolojik sit alanları bilimsel kazılar dışında aynen korunacak alanlar olarak belirlenirken her hangi bir yapılaşma izni de verilmiyordu.

Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu, 29 Aralık 2016 tarihinde gerçekleşen toplantısında tartışmalı bir karara imza attı. Koruma Yüksek Kurulu’nun aldığı 662 nolu ilke kararına göre, I. ve II. derece arkeolojik sit alanlarında güneş enerjisi santralleri (RES) kurulabilmesinin önü açıldı.

KAZI YAPILMAYAN ARKEOLOJİK SİTLERDE SANTRAL KURULABİLECEK

18 Ocak 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren ilke kararında gerekçe olarak ise yenilenebilir enerji kaynaklarının verimli kullanılması gösterilerek, “Güneş enerji santrallerinin höyük, tümülüs ve bakanlıkça düzenlenmiş ziyarete açık ören yerleri ile bilimsel kazı yapılan sitlerde kurulamayacağına, bunun dışındaki sit alanlarında ise Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın alanda bilimsel kazı planlanmadığına ilişkin görüşü alındıktan sonra koruma bölge kurulunun görüşüyle kurulabileceği” belirtildi.

selge antik kenti manavgat antalya.JPG

‘ZARAR VERMEDEN’ YAPILAŞMA VE ENERJİ NAKİL HATLARINA İZİN ÇIKTI

Güneş enerji santrallerinin, yüzeyde taşınmaz kültür varlığı bulunmayan sitlerde kurulabileceği bilgisine yer verilen Koruma Yüksek Kurulu kararında, “İhtiyaç duyulan dolgu uygulamalarının, güneş enerji panellerinin yerleştirilmesinin, her türlü kablolama işleminin, enerji nakil hatlarının ve yapılacak diğer uygulamaların kültür varlıklarına (kültür katmanlarına) zarar vermeden yapılabileceğine, tesis sahiplerince güneş enerji santrallerinin bulunduğu alandaki kültür varlıklarının korunmasının sağlanmasına” karar verildiği belirtildi.

‘SANTRALIN ÖMRÜ DOLUNCA SİT ESKİ HALİNE GETİRİLECEK’ DENİLİYOR

Güneş enerji santrallerine ilişkin uygulamaların ilgili müze müdürlüğü denetiminde gerçekleştirileceği kaydedilen kararda, “Güneş enerji santrallerinin faaliyeti süresince ilgili müze müdürlüğünce altı aylık periyotlar ile alanın incelenmesine, aykırı uygulamanın bulunması veya arkeolojik alana zarar verilmesinin tespit edilmesi durumunda aykırı uygulamanın durdurulmasına ve konunun değerlendirilmek üzere ilgili koruma bölge kuruluna iletilmesine, Güneş enerji santrallerinin süresini tamamlaması sonrasında tesis sahiplerince ilgili müze müdürlüğü denetiminde kaldırılmasına ve alanın eski haline getirildiğine dair teknik raporun hazırlanarak ilgili koruma bölge kurulu müdürlüğüne iletilmesine, Güneş enerji santrali yapılan arkeolojik sitlerde yapılacak her türlü uygulama öncesi ilgili koruma bölge kurulundan izin alınmasına karar verildi” ifadelerine yer verildi.

kyaenai antik kenti kaş antalya.JPG

KORUMA KURULLARINA AĞIR SORUMLULUK GELİYOR

Koruma Yüksek Kurulu ayrıca 1999 yılında alınan 658 sayılı ilke kararında yer verilen, kazı başkanlığı görüşlerinin geç iletilmesinden dolayı uygulamada sorunlara neden olduğu belirtilen 3. Maddeyi yeniden değerlendirerek, söz konusu maddenin ilgili bölümünü şu şekilde yeniden düzenledi: “Bu alanlarda, belediyesince veya valilikçe inşaat izni verilmeden önce, ilgili müze müdürlüğü uzmanları tarafından sondaj kazısı gerçekleştirilerek, sondaj sonuçlarına ilişkin raporun, kültür varlığının bulunması halinde varsa kazı başkanının görüşleriyle birlikte müze müdürlüğünce koruma kuruluna iletilip kurul kararı alındıktan sonra uygulamaya geçilebileceğine.”

silyon antik kenti serik antalya2.JPG

ÖNCEKİ KARAR YAPILAŞMA İZNİ VERMİYORDU

1999’da alınan ilke kararında, I. ve II. derece arkeolojik sit alanları bilimsel kazıların dışında aynen korunması gereken alanlar olarak belirlenmişti. Ayrıca bu alanlarda yapılaşma ve inşaat faaliyetine izin verilmiyordu.

13947 TANE ARKEOLOJİK SİT ALANINA SAHİBİZ

Dünyanın en fazla ören yerine sahip coğrafyalarının başında gelen Türkiye’de toplam 13947 arkeolojik sit alanı bulunuyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı verilerine göre Anadolu’nun zengin kültür mirasını korumayı amaçlayan arkeolojik sit alanlarının 9.380’i birinci, 639’u ikinci, 1.427’si de 3. derece olarak belirlenmiş. 1530 karma dereceye sahip arkeolojik sit alanı bulunurken ayrıca 971 tane de derecelendirme çalışması devam eden korunan alan bulunuyor. Söz konusu sit alanlarının çok büyük bir bölümnünde ise arkeolojik kazı yapılmıyor.

EN ÇOK GÜNEŞ ALAN İLLER EN FAZLA SİT ALANINA SAHİP

Türkiye’nin en fazla güneş alan Antalya, Muğla, İzmir, Adana, Mersin ve Konya gibi kentlerinin aynı zamanda en fazla arkeolojik sit alanına sahip olması ise alınan kararın kültür mirasına yönelik nasıl bir tehdit içerdiğini de gözler önüne seriyor.

MUĞLA, KONYA VE ANTALYA ÖNDE

Türkiye’de arkeolojik sit alanı sayısı bakımından en fazla korunan Alana sahip kenti olan Muğla’da 799, Konya’da 773, Antalya’da 727, Şanlıurfa’da 621, İzmir’de 548, Ankara’da 506, Mersin’de 496, Eskişehir’de 487, Afyonkarahisar’da 377, Kayseri’de 378, Hatay’da 362, Adana’da 340, Diyarbakır’da 285, Amasya’da 235, Isparta’da ise 209 arkeolojik sit alanı bulunuyor.

ENERJİ BAKANLIĞI KAPASİTEYİ ARTIRMAYI HEDEFLİYOR

2016 verilerine göre Türkiye’de lisanslı ve lisanssız olarak 861 güneş enerjisi santralı bulunuyor. Ancak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı mevcut olan 660,2 MW olan kurulu güç kapasitesini 2023’e kadar yaklaşık 5 kat artırarak 3 bin MW’a çıkarmayı hedefliyor.

KAMUOYUNUN TEMİZ ENERJİYE VERDİĞİ DESTEK CEZALANDIRILIYOR

Kamuoyunda yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına yönelik ortaya çıkan olumlu destek ve beklentilerin, korunan alanları üretim üssü olarak seçilmesiyle hayal kırıklığına yol açması kaçınılmaz görünüyor.

Fotoğraflar: Yusuf Yavuz (Henüz arkeolojik kazı yapılmayan arkeolojik sit alanlarından bazı örnekler)

 

Yolda, cam kenarında…

“Şu öğüdü vereyim sana, ayrılırken ey deli: Bir yerde artık sevemiyor musun, oradan geçip gitmeli! Böyle buyurdu Zerdüşt; delinin ve büyük kentin önünden geçip gitti…” (F.Nietzsche )

Yolda, cam kenarında…

Yusuf Yavuz

Kolay mıdır adaşım geçip gitmek? Kendinle, kendin arasında yürüyeceğin o uzun yola çıkmak. Zoraki gülümsemelerin alnını yaktığı yerde, içinden kuş adlarını ezberleyen bir çocuğun gözünden geçmek. Haritayı şöylemesine masaya yayıp, üzerinde küçük daireler çizmek. Bir kenti silip, bir kenti işaretlemek; sahi  kolay mıdır? Kolay mıdır bıraktıklarının ağırlığını sırt çantana doldurup, ışık  hızıyla saman yolunu geçmek! Bir harita, birkaç kartpostal, birkaç tanıdık adresi ve birkaç silik insan yüzü…

Geçmek kolay, gitmek zordur adaşım!

Yollardan geçersin; Kütahya’dan, Afyon’dan, Ağlasun’dan; Hasan Hüseyin’den;  ay şafağından geçersin. Taşlı tarlalardan, gevenlerden, sıska koyunlardan, yamulmuş yol levhalarından, kuru ağaç gövdeleri gibi koltuğuna çivilenmiş yolculardan geçersin. Her yolun kuralı aynı mıdır, bekleme barakalarında süzülen kocaman gözlerden, yorgun otobüs aynalarından, yastık izli yüzlerden, kireçlenmiş dizlerden geçersin.

Kim bilir, hangi dağ başında, hangi yol kenarında sopasıyla sığır kuyruklarını döven on altı yaşında, kasabalı, yaramaz bir oğlanın gözlerinden geçersin…

Ahh! Yol kenarlarını bekleyen, tozlu, derisi yüzülmüş yaralı sığırkuyruklarının sarı çiçeklerinden, yanık ot kokularından geçersin. Sıvaları dökülmüş hayalet trafolardan, tarla kuşlarından, tüllerle işlenmiş perde süsleri gibi dağların alnında uzanan tellerden, deli meşelerden, buğdaylardan geçersin. Kamburu çıkmış yol kenarı kadınlarından sosyal mesaj devşiren ‘Camel botlu’ belgeselcilerden geçersin. Yumurta kokulu sondaj sularından, ebegümeci, labada yakılarından geçersin. Karın ağrısı, sıtma, sulfata; gaz yağı, leblebi tozu…

Kapısı kanatlı avlulardan, elma kokulu odalardan, basma döşeklerden, kemik taraklardan, çivitli çoraplardan, kolalı yakalardan, dahası yoksul bir coğrafyanın siyah beyaz filmlerinden geçersin…

DSCF9085.JPG

Kendinden değil, bütün bir ülkenin kenarından, hayali cihana değmemiş, tevekküllü kırıklıklardan geçersin. Gelin sandıklarından geçersin, içi yağ tenekesi, dışı yaldızlı resim, taş sokaklardan, niyetçilerden geçersin. Kapı önlerinden, ikindi vakitleri çerden çöpten mutfaklarda kuş bakışlı hayatların, düşlerini pembeleştirinceye kadar kavuran yorgun ellerinden geçersin. Ki mutlu çocuk yüzlerini yalnızca çocuk bezi, bisküvi, hijyenik kadın gülüşlerini ped  ambalajından tanıyan bir coğrafyadır çiğnediğin. Geçmek kolay, gitmek zordur velhasıl…

 İşte böyle adaşım. Bir kış gecesi mi neydi. Ben de geçtim o coğrafyadan. İçime doğru yürüdüm. Magmadan sıyrıldım, kraterlerden geçtim. Çekirdeğe ulaşmak için. Ne zor şeydir o ketumluğu aşmak. Ah adaşım, ne zor şeydir çekirdeğe  ulaşmak. Oturacak bir yer ararsın,  deli gibi koşmak isterken. Amaçsız bir ateş yanar, ocaktaki tahtaların çivilerini sayarsın. Tahtaların çam mı yoksa kavak mı olduğunu, şuraya, ocağın kenarına otursak alazın içimizdeki buzları eritip eritmeyeceğini, çalan plağın hangi şarkısının hangi yıl bestelendiğini, tabaktaki peynirin Erzincan mı, Trakya mı olduğunu, bir şişe şaraptan kaç kadeh dolduğu üzerine yüzlerce cümle kurarsın da, bir türlü çekirdeğe ulaşamazsın…

Cebindeki deliğin kenarlarında gezdirirsin parmaklarını, amaçsızca. Ateşin etrafında dolanıp duran bir Şaman gibi ruhunun derinine inmek, çekirdeğe yakın durmak istersin. Çünkü hayat oradadır. Çünkü nabız orada atıyordur, lafı gevelersin; ‘radyo’ dersin ona, ‘çocukluğun’ dersin… Eski evlerin derin  pencere önleri, liseli kızların türküleri, ocaklığın yanı başındaki tahtanın oyması, bakır çanaklar dersin…

Ah adaşım! Sadece “çorba”, “bir çorba içelim” diyebildim. Bir çorba anımız yok seninle. Bir çorba anısı… Ne tuhaf değil mi? Bütün bir coğrafyayı geçersin de,  gitmeyi beceremezsin. Nereye gidersen git, hep kendini, hep kendine yürürsün.

Kendinde kalmanın kader, gitmenin lüks olduğu bir coğrafyadır yaşadığın…

“Toparlanın, gitmiyoruz!” demişti bir şair. Dağıldık adaşım, gitmemiz zaman alacak…

(Arşiv yazı)

 

 

 

 

 

 

 

1989: 252- 2016: 1 milyon Dolar!

Keçi ve koyun üretimindeki korkunç düşüş, Türkiye’yi ihracatta Sudan’ın 500 kat, nüfusu yalnızca 6,5 milyon olan Ürdün’ün ise 200 kat gerisinde bıraktı…

Yusuf Yavuz

Keçi ve koyun ihracatında 1989 yılında 252 milyon Dolar rakamına ulaşan Türkiye bugün 1 milyon Doların altına indi. Afrika ülkelerinden Sudan 500 milyon, Ürdün 200 milyon, Romanya ise 141 milyon Dolarlık canlı küçükbaş hayvan ihracatı rakamlarına ulaştı. Konuyla ilgili bir açıklama yapan TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, 2016 yılında üretimin 2015 yılına göre, koyun etinde yüzde 17,5, keçi etinde ise yüzde 8,76, azaldığını kaydederek, “Büyükbaş hayvana eğilelim, onu geliştirelim derken, en önemli zenginliğimizi, bu coğrafyanın bize sunduğu en avantajlı üretim dalını yani küçükbaşı yeterince önemsemedik, ihmal ettik. Veriler, bu topraklarda 67-68 milyon küçükbaş hayvan beslenebileceğini gösteriyor. Bu da 86 bin ton daha fazla kırmızı et, 1 milyon 64 bin ton daha fazla süt üretmek anlamına demektir” diye konuştu.

ÇOBANLIK KÜLTÜRÜ DOĞDUĞU TOPRAKLARDA CAN ÇEKİŞİYOR

Türkiye sahip olduğu coğrafyaya göre küçükbaş hayvan yetiştiriciliğe oldukça uygun bir ülke. Keçi ve koyunun 12 bin yıl önce evcilleştirildiği Anadolu, binlerce yıl bu özelliği ile önemli bir gen merkezi olmasının yanında kültürel olarak da önemli bir merkez oldu. Tiftik, yün, yapağı ve kıl gibi ürünlerin adeta borsası konumunda olan Anadolu, bu zenginliği borçlu olduğu küçükbaş hayvan üretimindeki avantajını son yıllarda hızla yitirmeye başladı.

Üretim alanları daraltılan küçükbaş üreticisinin kırsalı terk etmesine, üretim alanlarının yıkım projeleriyle yok edilmesi de eklenince Türkiye en avantajlı olduğu alanlardan birini daha kaybediyor.

TZOB BAŞKANI BAYRAKTAR: ‘KÜÇÜKBAŞ POTANSİYELİMİZ BÜYÜK’

Türkiye’nin küçükbaş hayvan üretimi ve ihracatıyla ilgili bir açıklama yapan Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, toplam hayvancılık içindeki payı, sığır eti ve sütü üretimindeki hızlı artış nedeniyle sürekli gerileyen küçükbaş hayvancılığın aslında Türkiye’ye milyarlarca liralık katkı sağlayabilecek bir potansiyeli barındırdığını söyledi.

‘TÜRKİYE 68 MİLYON KEÇİ VE KOYUNU BESLEYEBİLİR’

Eldeki verilere göre Türkiye’nin sahip olduğu potansiyelin  67-68 milyon küçükbaş (koyun, keçi) hayvan beslenebileceğini gösterdiğine işaret eden Bayraktar, bu sayının 86 bin ton daha fazla kırmızı et, 1 milyon 64 bin ton daha fazla süt üretmek anlamına geldiğini belirterek, “Bunun üretici fiyatı olarak karşılığı ette yaklaşık 2 milyar lira, sütte 2,3 milyar lirayı bulmaktadır. Toplam ek üretici geliri 4,3 milyar lira olur” dedi.

Türkiye küçükbaş hayvancılık potansiyelini hızla yitiriyor.jpg

2016’DA KEÇİ VE KOYUN SAYISINDA YENİDEN DÜŞÜŞE GEÇTİK

Türkiye’de tarımın lokomotif alanı olan hayvancılıkta, 2015 yılı itibariyle sütten ete, deriden bala, tiftikten kıla birçok üründen elde edilen değerin 55,7 milyar lirayı bulduğunu kaydeden Bayraktar, 2016 yılı itibarıyla 14,1 milyon sığır, 142 bin manda, 31 milyon koyun, 10,3 milyon keçi varlığına sahip olduğumuzu belirtti. Yıllık olarak 2016’da, 18,5 milyon ton süt, 1,17 milyon ton kırmızı et üretildiğini vurgulayan Bayraktar, son yıllarda tekrar artışa geçse de, 2016 yılında hem koyun hem keçi sayısında azalma olduğunu, koyun ve keçi eti ile sütü üretiminde gerileme görüldüğüne dikkat çekti.

KIRMIZI ET ÜRETİMİ KOYUNDA YÜZDE 17,5, KEÇİDE YÜZDE 8 DÜŞTÜ

2016 yılındaki üretimin 2015 yılına göre, koyun etinde yüzde 17,5, keçi etinde yüzde 8,76, koyun sütünde yüzde 1,4, keçi sütünde ise yüzde 0,4 azaldığı bilgisini veren Bayraktar, üretimin koyun etinde 100 bin tondan 82,5 bin tona, keçi etinde 34 bin tondan 31 bin tona, koyun sütünde 1 milyon 177 bin tondan 1 milyon 160 bin tona, keçi sütünde ise 481 bin tondan 479 bin tona indiğine dikkat çekerek şunları kaydetti:

‘BUĞDAY İLE KOYUN, GERİSİ OYUN, ANADOLU KÜÇÜKBAŞ İÇİN ÇOK UYGUN’

“Süt ve et üretiminin yanı sıra hayvan sayısı da az da olsa geriledi. 2016 yılında koyun sayısı merinos koyunu dahil yüzde 1,7 düşüşle 31 milyon 508 bin baştan 30 milyon 984 bin başa, keçi sayısı tiftik keçisi dahil yüzde 0,7 gerilemeyle 10,4 milyon baştan 10 milyon 345 bin başa indi. Ülkemizin özellikle küçükbaşta çok büyük bir potansiyeli var. Anadolu’da çiftçimiz tarımı tanımlarken, ‘buğday ile koyun, gerisi oyun’ der. Bu topraklar tahıl ve küçükbaş hayvan yetiştirmeye çok uygun olan topraklardır.

1980’DE 68 MİLYON OLAN KÜÇÜKBAŞ HAYVAN SAYISI, 2016’DA 41 MİLYONA DÜŞTÜ

Nitekim, 1980 yılında bu ülke 48,64 milyon merinos koyunu dahil koyun, 19,04 milyon da tiftik keçisi dahil keçi, toplamda 67,68 milyon koyun, keçi olarak küçükbaş hayvan varlığına sahipti. Demek ki bu kadar sayıda koyun ve keçiyi, bu topraklar besliyordu. Bu sayı 2009 yılında koyunda 21,75 milyon başa, keçide 5,13 milyon başa kadar, toplamda 26,88 milyon başa kadar düştü. Hal böyle olunca devletimiz hayvancılığı daha fazla destekleme kararı aldı. Hayvancılığa verilen teşvikler, desteklerle hem küçükbaş hem de büyükbaş hayvan sayısı yeniden artışa geçti. 2015 yılına gelindiğinde koyun varlığımız 31 milyon 508 bin başa, keçi varlığımız 10 milyon 416 bin, toplam küçükbaş hayvan sayımız 41 milyon 424 bine çıktı. Ülkemizin küçükbaş hayvan varlığı, 2016 yılında ise 41 milyon 329 bine indi.”

‘VERİLER, ÜRETİMİN ARTIRILABİLECEĞİNİ GÖSTERİYOR’

Küçükbaş hayvan sayısının çok daha fazla artırılabileceğini kaydeden TZOB Genel Başkanı Bayraktar, 1980 rakamları baz alındığında, halen 41,3 milyon olan küçükbaş hayvan sayısınınçok daha fazla artırılabileceğini belirterek, şöyle konuştu:

Veriler, 67-68 milyon baş koyun ve keçinin bu topraklarda beslenebileceğini gösteriyor. Bu da küçükbaş hayvan sayısının en azından üçte iki oranında artırılabilmesi demektir. 2015 yılında 1 milyon 658,4 bin ton, 2016 yılında 1 milyon 639,8 bin ton koyun ve keçi sütü üretildi. Yine 2015’de 134 bin 11 ton, 2016’da 113 bin 496 ton koyun ve keçi eti üretimi gerçekleştirildi. Aynı et ve süt verimiyle, 67-68 milyon baş koyun ve keçi sayısı, 2015 rakamlarını baz alırsak 86 bin ton daha fazla kırmızı et, 1 milyon 64 bin ton daha fazla süt üretmek anlamına gelir. Bunun üretici fiyatı olarak karşılığı ette yaklaşık 2 milyar lira, sütte 2,3 milyar lirayı bulmaktadır. Toplam ek üretici geliri 4,3 milyar lira olur. Bunun tüketici karşılığı çok daha büyük rakamlara ulaşır.

KEÇİ VE KOYUN ZOR İKLİM KOŞULLARINA UYUM SAĞLAYABİLİYOR

Bu kadar ek geliri sağlamak için yapılacak destek ve yatırım çok daha cüzi rakamlarda kalacaktır. Bu hesaba bu hayvanlardan elde edilen yün, kıl ve deri de dahil değildir. Şunu da unutmayalım, koyun ve keçiler yetersiz mera ve elverişsiz iklim koşullarına uyum sağlama yetenekleriyle ön plana çıkmaktadır. Meradan en iyi şekilde yararlanabilen, merayı en iyi şekilde değerlendiren, yılın her döneminde merayı kullanabilen küçükbaş hayvanlar, Türkiye’nin coğrafi yapısına da son derece uygundur. Koyun ve keçi, tarımsal üretimin verimsiz olduğu alanlara kısa sürede uyum göstermektedir.

‘KIRMIZI ET AÇIĞINI KÜÇÜKBAŞ HAYVANCILIKLA KAPATMALIYIZ’

Bir an önce, küçükbaş hayvan sayımızı 67-68 milyona çıkarmalı, nüfus artışı ve beslenme alışkanlıklarının değişmesiyle kırmızı ette verilebilecek açığı küçükbaş etiyle kapatmalıyız. Ülkemizde kırmızı et açığının kapatılmasında küçükbaş hayvancılık en önemli alternatiftir. 1980’li yıllardaki küçükbaş hayvan varlığına yeniden sahip olmalıyız. Halen dünyada keçi sayısında 19’ncu, koyun sayısında 8’nci, keçi eti üretiminde 13’ncü, koyun eti üretiminde 4’ncü, keçi sütü üretiminde 8’nci, koyun sütü üretiminde 2’nci sırada yer alan ülkemiz, bu alanda rahatlıkla başa güreşebilir. Et ve süt verimliliğini de artırırsak, bu alanda hem ülkemiz çiftçisi hem de ülke ekonomimiz büyük katkı sağlar.”

1989’DA 252 MİLYON DOLARA ULAŞAN İHRACAT, BUGÜN 1 MİLYON DOLARA DÜŞTÜ

Üretim rakamlarında, özellikle koyunda sağlanan performansı ihracatta görülmediğine vurgu yapan Bayraktar, “Türkiye geçmiş dönemde dünyanın en önemli canlı küçükbaş hayvan ve et ihracatçısıydı. 1989 yılında 252 milyon dolarlık canlı küçükbaş hayvan ihraç etmiş bir ülkeydik. 165 bin ton canlı kilo değerindeki bu ihracatı; Suudi Arabistan, Kuveyt, Irak, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri, Lübnan, Katar, Bahreyn, Ürdün, Kanada ve Hindistan gibi ülkelere yapıyorduk ve bu ihracatımızı uzun süre de devam ettirdik. Bu rakam günümüzde 1 milyon doların altına indi. Yine aynı şekilde 30 milyon dolar olan koyun keçi eti ihracatımız da 400 bin dolarlara kadar geriledi” dedi.

KÜÇÜKBAŞTA SUDAN 500 MİLYON, ÜRDÜN 200 MİLYON DOLAR İHRACATA ULAŞTI

Türkiye’nin ihracatı bu rakamlarda gezinirken, Sudan’ın 400-500, Ürdün’ün 200, Avustralya’nın 190, Romanya’nın 141 milyon dolarlık canlı küçükbaş ihracatı yaptığını anımsatan Bayraktar, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın 2,1’er milyar dolar, İspanya’nın 152 milyon dolar, Romanya’nın 38 milyon dolar, Yunanistan’ın ise 24 milyon dolar koyun keçi eti ihracatı yaptığını vurguladığı açıklamasında, bu konuda Türkiye’nin yapması gerekenleri ise şöyle sıraladı:

ÜRETİMİ ARTIRMAK İÇİN YAPILMASI GEREKENLER

 “Küçükbaş hayvancılığın geliştirilmesi için meraların korunması ve ıslah edilmesi, Kırsalın ekonomik ve sosyal açıdan geliştirilmesi, genç nüfusun kırsalda tutulması için gerekenlerin yapılması, İşletme altyapılarının iyileştirilmesi, Dış pazarlarda üstünlük sağlamak için rekabetçi yapının kazandırılması, Üretim-sanayi entegrasyonun sağlanması, Küçükbaştan elde edilen başta peynir olmak üzere ürünlere katma değer kazandırılması, markalaştırılması, Hayvan hastalıkları ile etkili mücadele edilmesi, Sınırlardan kaçak hayvan ve et giriş çıkışlarının önlenmesi ve üretim maliyetlerinin düşürülmesi gerekir.”

‘KÜÇÜKBAŞ HAYVANCILIĞI YETERİNCE ÖNEMSEMEYİP İHMAL ETTİK’

Bayraktar, açıklamasını “kısacası büyükbaş hayvana eğilelim, onu geliştirelim derken, en önemli zenginliğimizi, bu coğrafyanın bize sunduğu en avantajlı üretim dalını yani küçükbaşı yeterince önemsemedik, ihmal ettik” sözleriyle tamamladı.

Manşet Fotoğrafı: Cüneyt Oğuztüzün-Atlas, Tuzgölü kıyısında koyun çobanları.

Türkiye’nin şalteri Varlık Fonu’nun eline geçiyor!

Deriner, Seyhan, Muratlı, Hirfanlı’nın da aralarında olduğu 70’e yakın baraj ve HES’in Varlık Fonu’na devredilmesi için çalışma yapılıyor…

Yusuf Yavuz

Kamu bankaları, dev kuruluşlar ve kıyılardaki hazineye ait arazilerin ardından Türkiye’nin elektrik güvencesi olan kamuya ait baraj ve hidroelektrik santrallerinin de Varlık Fonu’na devredileceği iddia edildi. Reuters Haber Ajansı’na dayandırılan habere göre, kurulu gücü 1000 MW’a kadar olan baraj ve HES’lerin fona devredilmesi planlanıyor. Buna göre EÜAŞ bünyesinde anılan kapasitede bulunan ve aralarında Deriner, Seyhan, Hirfanlı, Karkamış, Dicle, Akköprü, Kepez ve Muratlı gibi baraj ve HES’lerin yer aldığı yaklaşık 70’ten fazla enerji üretim tesisi Varlık Fonu’nun eline geçmiş olacak.

TÜRKİYE’NİN ELEKTRİK ŞALTERİ VARLIK FONU’NA DEVREDİLECEK

Reuters’a konuşan bir ekonomi yetkilisi, Türkiye Varlık Fonu portföyünün çeşitlendirilmesi ve güçlendirilmesi kapsamında yeni adımların atılmasının planlandığını belirterek, “Bu kapsamda bazı akarsu santrallerinin TVF’ye devri öngörülüyor. Bu kapsamda EÜAŞ’a ait bazı santrallerin TVF’ye devri üzerinde çalışılıyor. Kararın yakın zamanda alınması planlanıyor. Söz konusu hidroelektrik santralleri 100 MW civarında olabilir ama daha büyük birkaç santralle de 1.000 MW’ye ulaşılabilir” açıklamasında bulundu.

İHTİYAÇ DUYULURSA ATATÜRK VE KEBAN DA FONA DEVREDİLECEK

Reuters kaynaklı olarak basında yer alan habere göre, uygun görülmesi durumunda Varlık Fonu’na devredilmesi düşünülen santralların üretim kapasitesinin 1000 MW’nin üzerine de çıkabileceği kaydediliyor. Bu kapasitenin üstünde bulunan barajlar, Türkiye’nin elektrik ihtiyacının sigortası konumundaki Atatürk, Keban ve Karakaya gibi projelerden oluşuyor.

birecik barajı ve hes.jpeg

(Birecik Barajı ve HES-Şanlıurfa)

İŞTE FONA DEVREDİLMESİ MUHTEMEL BARAJ VE HES’LER

Türkiye’nin elektrik ihtiyacını karşılamak üzere kurulan EÜAŞ (Elektrik Üretim A.Ş) bünyesinde 1000 MW’nın altında üretim kapasitesine sahip 70’ten fazla HES ve baraj bulunuyor. Aralarında Deriner, Seyhan, Hirfanlı, Karkamış, Dicle, Akköprü, Kepez ve Muratlı gibi baraj ve HES’lerin de yer aldığı tesisler ise üretim kapasitelerine göre şöyle sıralanıyor:

Altınkaya Barajı ve HES-Samsun (702.55 MWe), Birecik Barajı ve HES-Şanlıurfa (672 MWe), Deriner Barajı ve HES-Artvin (669.6 MWe), Berke Barajı ve HES-Osmaniye (510 MWe), Hasan Uğurlu Barajı ve HES-Samsun (500 MWe), Ermenek Barajı ve HES-Karaman (302.4 MWe), Borçka Barajı ve HES-Artvin (300.6 MWe), Sır Barajı ve HES-Kahramanmaraş(283.5 MWe), Gökçekaya Barajı ve HES-Eskişehir (278.4 MWe), Obruk Barajı ve HES-Çorum (210.8 MWe), Batman Barajı ve HES-Diyarbakır (198.475 MWe), Karkamış Barajı ve HES-Gaziantep (189 MWe), Özlüce Barajı ve HES-Bingöl (170 MWe), Çatalan Barajı ve HES-Adana (168.9 MWe), Alpaslan 1 Barajı-Muş (160 MWe), Sarıyar Hasan Polatkan Barajı ve HES- Ankara (160 MWe), Gezende Barajı ve HES-Mersin (159.375 MWe), Aslantaş Barajı ve HES- Osmaniye (138 MWe), Hirfanlı Barajı ve HES-Kırşehir (128 MWe), Menzelet Barajı ve HES-Kahramanmaraş (124 MWe), Kılıçkaya Barajı ve HES-Sivas (120 MWe), Dalaman Akköprü Barajı ve HES-Muğla (115 MWe), Muratlı Barajı ve HES-Artvin (115 MWe), Dicle Barajı ve HES- Diyarbakır (110 MWe), Kralkızı Barajı ve HES-Diyarbakır (94.5 MWe), Köklüce HES-Tokat (90 MWe), Çamlıca 1 HES-Kayseri (84 MWe), Kesikköprü Barajı-Ankara (76 MWe), Demirköprü Barajı ve HES-Manisa (69 MWe), Suat Uğurlu Barajı ve HES-Samsun (69 MWe), Adıgüzel Barajı ve HES-Denizli (62 MWe), Seyhan Barajı ve HES-Adana (60 MWe), Derbent Barajı ve HES-Samsun (56.4 MWe), Kapulukaya Barajı ve HES-Kırıkkale (54 MWe), Kılavuzlu Barajı ve HES-Kahramanmaraş  (54 MWe), Şanlıurfa HES-Şanlıurfa (51 MWe), Kemer Barajı ve HES-Aydın (48 MWe), Çine Adnan Menderes Barajı ve HES-Aydın (46.26 MWe), Yenice Barajı ve HES-Eskişehir (37.89 MWe), Çamlıgöze Barajı ve HES-Sivas (32 MWe) Almus Barajı ve HES-Tokat (27 MWe), Kepez HES-Antalya (26.4 MWe), Tortum HES-Erzurum (26.2 MWe), Manyas HES-Balıkesir (20.25 MWe), Topçam Barajı ve HES-Ordu (20 MWe), Seyhan 2 HES-Adana (7.5 MWe), Suçatı HES-Kahramanmaraş (7 MWe), Erik HES-Karaman (6.61 MWe), Kepez 2 HES-Antalya (6 MWe), Yüreğir HES-Adana (6 MWe), Dinar 2 HES-Afyonkarahisar (3 MWe), Botan HES-Siirt (1.584 MWe), 65)      Mut Derinçay HES-Mersin (0.88 MWe), Anamur HES-Mersin (0.84 MWe), Değirmendere HES-Osmaniye        (0.48 MWe), Bozyazı HES-Mersin (0.424 MWe), Silifke HES-Mersin (0.4 MWe), Karaçay HES-Osmaniye (0.384 MWe), Zeyne HES-Mersin (0.328 MWe), Dörtyol Kuzuculu HES-Hatay (0.272 MWe), Koyulhisar HES-Sivas (0.2 MWe).

seyhan-baraj-adana.jpg                                                                                                                            (Seyhan Barajı-Adana)

Anneler, kızlar ve evler…

“Evlerden çıkıp evlere koşuşan yalnızlıklar. Bedenlerini gecenin kör karanlığında sağaltan ruhlar. Geceleri, pencerelerden sızan ölgün ışığın gölgesinde yıkanan ruhlar. Her biriniz bir yere; bininiz bir para! Dağıldınız, toplayamadık. Size borcumuz var, ödeyemedik!”

Anneler, kızlar ve evler…

Yusuf Yavuz

Evler dolusu kalabalıkların ve toplumsal aidiyetlerin ortasında, yalnızca ‘öğretilmiş saygı’nın gölgesinde büyüyen güneşsiz yapraklar gibiydiler. Dokunsan buruşacak gibi duruyorlardı. Annelerinin, geleceklerini ipotek altına aldıkları yegane kazanımları, gelecek garantileriydiler. İplikten ve çaputtan mamur bir imparatorluğun gösterişli elmasları, süs taşlarıydılar.

Yüzlerindeki o zoraki saygının gerisinde yatan ve hemen oyuna katılacakmış gibi duran çocuksu tavırları, geri yutulması gereken bir zehir gibi boğazlarını yakıyordu. Ve ne çok gülerlerdi kimselere göstermeden. Bıraksalar, dünyanın bütün kahkahalarını bir ağız dolusu patlatıp, bu kapı duvar evleri yerle bir edebilirlerdi, gök gürlemesine dönüşürdü gülüşleri.

Onlar, taşranın kollektif namusu, gelecek korkusu ve bütün bir kavmin ahlak abidesiydiler. Yaşamları, geçmişin ve geleceğin ağır birer yüküydü, kırılgan bedenlerinde. Dört bir yanı biblo, dört bir yanı yalnızlık evlerde; Çin’den porselen, Kıbrıs’tan çatal bıçak, Tahtakale’den hıyar soyacağı, Umre’den seccade, Konya’dan tahta kaşık ve memleketten gelen kartpostalların doldurduğu naftalin kokulu odalarda birer yalnızlıktılar.

Fotoğraflarında bir kez olsun esas duruşlarını bozdukları görülmemişti. Ki “ahlaka mugayir” şeylerdendir esas duruşu bozmak! Gövdelerine tutturulmuş ve Yeşilçam filmlerinden ödünç alınmış bir yürüyüşle, gövdeleriyle zihinleri arasındaki o büyük uçurumun kenarından, her gün aynı yolu; okula, suya, bakkal Hasan Amca’ya ve eve bağlayan aynı yolu, aynı biçimde yürüdüler. Ve yürüdüler, kavmin ve işaretçilerinin gösterdiği yolda, adımlarını saymadan. Dursalar, dünya sarsılacak, yerkabuğu içine çekecekti sanki; adına dünya dedikleri ne varsa.

Ne çok seyrettiler; mutfaktaki tuzluğu, salondaki devetabanını, bahçedeki ıhlamuru; duvardaki halıyı, tavandaki tahtayı, sandalyedeki çiviyi ve ne çok ezberlediler; adına hayat denen ne varsa bütün kıvrımlarını. Annelerin protokol salonları, annelerin iktidar alanları gibi döşenmiş, bütün ayrıntıların mitolojik bir anlam yığınına dönüştüğü kabul salonları… Soylu bir hanedanın sarsılmaz iktidarının tören kıtası askerleriydiler. Ki görevlerini bir kez olsun aksattıkları görülmedi. Görevi aksatmakta “ahlaka mugayir” işlerdendi. Komşu savaşlarında ilk önce öne sürülen piyade taburları gibi genç kızlar! Elleri toz ve deterjan kokan, elleri hasret ve sevda kokan, elleri iplik ve çürümüş halı kokan genç kızlar!

Yüz binlerce evde; ışıksız, sobasız ve umutsuz yüz binlerce evde, budanmış, telef edilmiş milyonlarca fidandılar. Ah o elleri kirazlara değmeden solan rüyalar. Ah o yurdunun gümüşi sularında ruhlarını serinletemeden kuruyan gövdeler! Bir kere olsun doyasıya bir çocuğu öpmeden pelteleşen dudaklar! Ah o tüketim katedrallerinde çürüyen gözler…

Evlerden çıkıp evlere koşuşan yalnızlıklar. Bedenlerini gecenin kör karanlığında sağaltan ruhlar. Geceleri, pencerelerden sızan ölgün ışığın gölgesinde yıkanan ruhlar. Her biriniz bir yere; bininiz bir para! Dağıldınız, toplayamadık.

Size borcumuz var, ödeyemedik!

Bağışlayın, ilk adam ve ilk kadının yazgısı böyle öğretildi. Bir odadan doğup diğer odaya gömüldüğünüzde sesimiz çıkmadı, bağıramadık! Her gün hasretinizden ölsek de boynunuza sarılıp ağlayamadık. Ve ne çok çektik acınızı yüreğimizde, ikindi vakitleri havalandırmak için açtığınızda pencerenizi, güneş ışıklarıyla bir olup odalarınıza dolmak istedik.

Ve ruhlarınıza ışık olmak istedik, geceye, karanlığa keserken dağlar; siyahi bir sıvıya dönerken göz yaşlarınız, bir gecede üç kez doğan dolunay gibi gözlerinizin koyu rengine düşmek istedik.

Bağışlayın. Size borcumuz var, ödeyemedik!

(Yusuf Yavuz- Arşiv yazı)

Görsel resim: Nuri İyem

Beş kuruş harcamadan cennet yaratmak mümkün mü?

Bu yazıyı okuduktan sonra sahte cennetler yaratmak için harcadığınız paralara çok üzüleceksiniz…

Yusuf Yavuz

Dünyanın en zengin biyoçeşitliliğine sahip coğrafyalarından birine sahip olan Türkiye son 20 yılda hızla doğal alanlarını yitirmeye başladı. Kırsal nüfusun kentlere ve metropollere yığılmasıyla birlikte insanların doğal alan ihtiyaçları belediyeler eliyle düzenlenen yapay peyzajlarla karşılanır oldu. Temalı konut projeleri, AVM’ler ve 5 yıldızlı oteller de bu yapaylığın adeta çılgınlık boyutuna ulaştığı mekanlar oldu…

AFRİKA’DAN BİTKİ, AVRUPA’DAN AĞAÇ, ÇİN’DEN PLASTİK PALMİYE!

Afrika ve Uzakdoğu’dan getirilen egzotik bitkilere, Avrupa’dan getirilen çiçek ve ağaçlar eklendi. Çin’den plastik palmiye ithaline kadar varan bu peyzaj çılgınlığı, resmi kurumlardan belediyelere, konuttan iş yerine her yıl büyük bir ekonomik kayba yol açıyor… Örneğin bu mevsimde metropolden kasaba belediyesine hemen her kentin caddelerini, refüjlerini süsleyen rengarenk lalelerin her birinin soğanının 50 kuruş ile 1 lira arasında değişen fiyatlara satıldığı düşünülürse peyzaj giderlerinin boyutu korkunç rakamlara ulaşıyor.

İNSAN BİTKİYE, BİTKİ İNSANA YABANCILAŞTI

Görüştüğümüz çoğu belediye yetkilisi ya da yönetici,”halk bunu istiyor” görüşünü savunuyor. Ancak sokaklarda, caddelerde, konutlarda, AVM’lerde otellerde; kısacası insan yaşamını çevreleyen hemen her alanda adını bile bilmediği, kültürel köklerinde olmayan bir peyzajla kuşatılan bireyler giderek kendi yaşamına da yabancılaşıyor. Oysa ‘etnobotanik’ olarak adlandırılan ve binlerce yılda biriktirilen ‘bitki-insan’ ilişkisi oldukça önemli bir konu.

ÇUVALLA PARA HARCAMADAN DOĞAL PEYZAJ MÜMKÜN MÜ?

Peki dünyada üç ayrı iklim tipinin yaşandığı tek ülke olan Türkiye’de çuvalla para ödemeden ve binlerce yıllık ‘bitki-insan’ ilişkisini yitirmeden yaşam alanlarımızı doğal peyzaj bitkileriyle kaplamak mümkün mü? Bu sorunun yanıtını bulmak için Antalya’da yaşayan ve uzun süredir öğrenciler ve yetişkinlere yönelik doğa eğitimleri veren Biyomühendis Hüseyin Çağlar İnce ile Toroslar’dan yola çıkarak Türkiye’nin bitki ve hayvan zenginliğinden yeterince yararlanıp yararlanamadığımızı konuştuk.

BİYOMÜHENDİS ÇAĞLAR İNCE: ‘İSVİÇRE TEK BİTKİYLE MARKA YARATTI, BİZDE 3 BİN ENDEMİK BİTKİ VAR’

BİYOMÜHENDİS HÜSEYİN ÇAĞLAR İNCE.jpg

22 Nisan’da devletin zirvesinin de katılacağı büyük törenlerle açılışı yapılacak olan EXPO 2016 Antalya’nın da ana fikrini oluşturan endemik bitki zenginliğimizin 3 binin üzerinde olduğunu söyleyen İnce, doğa turizmiyle ünlü İsviçre’nin sadece ‘1’ endemik bitkiye sahip olduğunun altını çizerek, ‘Grengiols Lalesi’ (Tulipa grengiolensis) adlı bu nadide çiçeğin adının İsviçre’de bir marka olduğunu söylüyor.

HAVA YOLU ŞİRKETİNDEN OTELE, ÇİKOLATADAN TURİZM ŞİRKETLERİNE SİMGE OLDU

İsviçre’nin gayri resmi ulusal marka çiçeği olan ‘Edelweiss’ çiçeğinin, ‘Alp Dağları’nın kraliçesi’ olarak adlandırıldığını söyleyen İnce, “Edelweiss çiçeği, tebrik kartlarına, hediyelik eşyalarda, tişörtlerde yer alıyor. İsviçre’nin resmi turizm örgütü de bu çiçeği sembol olarak seçmiş ve İsviçre bayrağı ile birlikte tanıtım logosu olarak kullanıyor. Bazı turizm tesisleri de bu ismi almış; Hotel Edelwiss, Silencehotel Edelweiss. Hatta bir İsviçre havayolu şirketi de bu bitkinin adını kullanıyor. Ayrıca dünyaca ünlü Lindt çikolata firması bu çiçeği çikolata paketlerine amblem olarak konuluyor ” dedi.

‘WALT DİSNEY’DEN KOPYALAMAK YERİNE AKDENİZ FOKU’NDAN KARAKTER ÜRETELİM’

Türkiye’nin doğal zenginliğine bakıldığında oldukça zengin ve bize özgü bir ‘doğal marka’ havuzunun ortaya çıktığının altını çizen İnce, özellikle turizm tesislerine yönelik görüşlerini sıraladığı değerlendirmesinde, “Bu marka havuzu ile bir tesise özgün birçok pazarlama argümanı geliştirilebilir. Doğa rehber kitapları, mini rotalar, interaktif doğa panoları gibi birçok ürün ortaya çıkacaktır. Salon isimleri birbirini tekrar eden antik kent isimlerinden sıyrılıp doğadan isimler alabilir. Bir mini kulüpte bir çizgi film karakteri üretmek veya Walt Disney’den kopyalamak yerine yakınlarda yaşayan bir canlıdan, örneğin Akdeniz fokundan yola çıkarak bir karakter hazırlanabilir” görüşünü dile getirdi.

‘HER BÖLGEYE ÖZGÜ SOĞANLI BİTKİMİZ VAR, LALE DE BUNLARDAN BİRİ’

Kentleri güzelleştirmek amacıyla milyonlarcası dikilen lalenin her yıl yeniden satın alındığına dikkati çeken Biyomühendis H. Çağlar İnce, “Halbuki her bölgeye özgü bir çok soğanlı bitki türü var. Lale de bunlardan biri. Soğanlı bitkilerin özelliği, yılarca aynı soğandan çıkabilmeleri” dedi.

DSCF5751.JPG

MASRAFSIZ VE DOĞAL PEYZAJ NASIL UYGULANABİLİR

Oldukça büyük maliyetlerle uygulanan ve gerçekte ‘yerli’ olan bitkilerin ‘yabani’ diye yaşam alanlarından sökülüp atılarak yerine Çin ya da Güney Amerika’dan getirtilen ‘yabancı’ bitkilerin dikildiğine dikkat çeken İnce, masrafsız ve doğal bir peyzajın nasıl olması gerektiğini ise şöyle anlattı:

‘ÇİM YERİNE BAŞKA BİR ÖRTÜCÜ KULLANALIM, HİÇ SULAMAYALIM’

“Diyelim ki bir turizm tesisimiz var.  Bu tesisimiz için bir peyzaj hayali kuralım. Bir kere öyle bitkiler kullanalım ki hiç nazlı olmasın. Tesisin bulunduğu bölgede hava nasılsa o havaya uysun. Yağmur yağarsa şükür desin, yağmazsa idare etsin. Hiç sulamayalım, gübre de kullanmayalım. Her bitki başka mevsimde çiçek açsın. Zamanı geldiğinde mis gibi koksun. Öyle güzel koksun ki, bu kokulara civardaki tüm kelebekler gelsin. Çim yerine başka bir örtücü kullanalım. Üstüne basınca bozulmasın, çok yağmurda çürümesin, çok sıcakta da kurumasın. Hatta üstüne yatınca yumuşacık olsun. Tabii ki su da gübre de istemesin.

IMG_4184.JPG

‘BELKİ ŞURADA KÜÇÜK, MUTLU ÇALILIKLAR VARDIR’

Ağaçları da, ressam Bob Ross gibi çizelim isterseniz; Belki şurada küçük, mutlu çalılıklar vardır. Bu çalılıkların ve ağaçların efsaneleri olsun. Hatta Antik hikayeleri olan ağaçlar olsun. Zeus’u beslesin, bereketin bolluğun simgesi olsun, Hititler’de adaklar adansın, Gılgamış destanında ormanı beklesin. Bütün bu hikayelerin hepsi de Anadolu’da geçsin.

‘ANADOLU’NUN DOĞAL PEYZAJI 12 BİN BİTKİYLE ÖYLECE DURUYOR ETRAFIMIZDA’

Bölgedeki köy evlerinden biri.JPG

Böyle bir peyzaj var. Çin’den ya da Güney Amerika’dan ithal değil, Anadolu’nun kendi doğal peyzajı 12 bin bitki çeşitliliğiyle böylece duruyor etrafımızda. Bu bitkilerin üçte biri yeryüzünde sadece Türkiye’de yaşıyor. Türkiye yüz ölçümünün yaklaşık 15 katı büyüklüğündeki Avrupa Kıtası’nda 13 bin bitki türünden bahsediliyor. Diğer yandan sadece Hollanda’nın gayri safi milli hasılasının yüzde 20’sini lale üretimi oluşturuyor. Böyle bir peyzajı görebilmek ve uygulayabilmek için bulunduğunuz bölgede doğaya çıkıp etrafınızdaki çiçeklere ağaçlara daha yakından bakabilirsiniz. Örneğin Akdeniz’deyseniz makilik bir alanda, defne, keçi boynuzu, mersin, sakız, sandal, meşe gibi çalı ve ağaçlarla karşılaşabilirsiniz. Bu ağaçlar buranın doğal iklimine hem uygundur, hem de mitolojik hikâyeleri ile birlikte, muhtemelen antik isimler kullandığınız tesisinizin mekân ruhunu güçlendirir.

‘YABANİ DİYE SÖKÜP ATTIĞIMIZ OTLAR YERLİ, ASIL YABANCI OLAN DIŞARIDAN GELENLER’

IMG_4308.JPG

Bitkilerin bir kısmı hali hazırda uygulanan peyzaja adeta direnerek aralardan çıkıyor. Örneğin hindiba, gelincik, papatya, yonca, tükürük otu gibi türler sürekli olarak boy gösteriyor. Fakat biz onları yabani ot olarak peyzaj düzenimizden ayıklıyoruz. Hâlbuki yabani olan bitki, dışarıdan getirilen bitkidir. İşte biz, gerçekten yabani olanı ayıklayıp özümüze baktığımızda doğal peyzajı görüyoruz. Doğal peyzaj her bölge için ayrı ayrı düşünülebilir. Ciddi su sorunu olan Kıbrıs’taki bir tesiste o bölgenin doğal bitkilerini kullandığınızda birçok problemi çözmüş olursunuz.

‘İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNE KARŞI DOĞAL BİTKİ ÖRTÜSÜYLE ÇÖZÜM’

Mesela İç Anadolu Bölgesi için yapılmış, çok da güzel örnek bir proje var. İklim değişikliğine doğal bitki örtüsüyle çözüm getiren projeyi Peyzaj Araştırmaları Derneği (PAD), Çankaya Belediyesi ile birlikte gerçekleştirmiş. Projenin kitabını PAD’ın web sitesinden inceleyebilirsiniz. Bu konuda dikkat etmemiz en önemli nokta endemik bitkiler. Çünkü endemik bitkiler sadece bulundukları alanda yaşadıkları için nadirdirler. Bu nedenle endemik bitkilere bir botanik uzmanı olmadan dokunulmamalıdır. Doğal peyzaj konusunda, yakınınızdaki bir üniversitedeki botanik ile ilgili çalışan hocalarımızdan ve PAD gibi uluslararası iletişimi olan derneklerden destek alabilirsiniz. Umarım bu iletişimlerle birlikte, ülkemizde de doğal bitkilerin üretilmesi konusunda araştırmalar hız kazanır.

IMG_4159.JPG

*(Arşiv yazı)

Fotoğraflar: Yusuf Yavuz

 

Fatoş ve Basri bize ne öğretti?

“Sonraları ‘Fatoş- Basri’  ve ‘Güngörmüşler’ gibi adlarla Türkiye’de de yayımlanacak olan bu aile modelinin yetiştirdiği çocuklar, Vietnam’dan sarsıcı ölüm haberleri gelmeye başlayıncaya kadar yaşadıkları bu yalıtılmış dünyada her şeyden habersiz büyük Amerika’yla gurur duyarak konformizmin dehlizlerinde kaybolacaklardır…”

Yusuf Yavuz

Türkiye son on yılda günde 6 milyon insanın bir uçta diğerine hareket ettiği bir ülke haline geldi. Kaç zamandır yerimizde duramıyoruz. Genetik kodlarımızdaki göçebelik mirası mı, yoksa bir türlü huzura kavuşamamış kitleler olmamız mı bizi böyle oradan oraya koşturup duran güdü, kestirmek zor.  Bunun cevabını sosyologlara, psikologlara bırakalım en iyisi. İpotek kavramı ulu orta tartışılalı beri kiminle konuşsanız bir ev- arazi lafıdır gidiyor. Hangi bankanın ne kadar krediyi yüzde kaç faizle verdiği, hangi faizin yirmi yıl sonra neye tekabül edeceği,  değme ekonomistlere taş çıkartırcasına tartışılıyor. Evler alınıyor, yazlıklar satılıyor, uydu-kentler kuruluyor, siteler bozuluyor ve ruhsal bir bozukluk gibi her şey yıkılıyor, yapılıyor; yeniden yıkılıyor.

İçinizde hiç üç kuşağın aynı evde yaşamını tamamladığını duyan, bilen biri var mı? Ya da iki kuşaktır bir evi paylaşan büyükçe bir ailesi olan. Hadi bunu da geçelim. Hangimiz tek bir evde ömrümüzü tamamlamaya niyetli görünüyoruz? Sahi, kaç ev değiştirdiniz bu güne kadar? Şöyle bir saysak;  yaşımız kaç olursa olsun, zamanın neresinde durursak duralım kaç hanenin duvarlarına suretlerimiz kazındı? Yaşam alanımızla bir bağ, bir duygu ilişkisi kurmayalı kaç zaman oldu? Tedbil-i mekân etmenin hiçbir zaman diliminde bu kadar anlam dışı kullanıldığına tanık olmadık.

Geleneksel söylemde evin, “başını sokacak bir delik” olarak tarif edildiği günden bu yana o kadar çok dönüşüm yaşandı ki, bu korkunç hercümercin içinde kimliğini bir yere oturtamayan koca bir kitle yaratıldı. Yurt, ocak, ağıl, oba ve hane gibi tanımlamaların antropolojik birer anlamdan öteye gitmediği bu hızlı dönüşümde; yurt sözcüğü yalnızca üniversite öğrencilerinin barındığı mekân anlamında kullanılırken;  yurttaş-millet sözcüğü de yerini “ bizim siteden komşu” ya bıraktı.

Evin, mekânın, insan tekinin yaşamında, onun kimliğinin gelişiminde belirleyici bir rol oynadığı dönemleri çoktan geçip, sahip olduğu “şeylerle”  birlikte; kendine ve çevresine yabancılaşarak kendisi de bizzat  “şeyleşen”  bireylere dönüştük.

New York simülasyonunda Amerikan rüyası

maslak-mashattan.jpg

İki- üç yıl kadar önce, televizyon ve gazetelerde reklâm spotları yayımlanan yeni bir yerleşim projesi, bu dönüşümde gelinen noktanın dudak uçuklatıcı boyutuna işaret ediyordu. Yıllarca yakınlarına New York ve Central Park manzaralı fotoğraf ve kartpostal göndermeyi adet edinen insanımıza bundan büyük hizmet olamazdı doğrusu. Yeni bir başlangıç olarak takdim edilen Mashattan, Mantattan düşleriyle yanıp kavrulanlara sunulmuş bir yaşam simülatörüydü.  Soho, Broadway, Brooklyn arasında gezip görmüşlüğü,  kurulan bu hayali Amerikan rüyasına az çok aşinalığı olanlar biraz dudak bükerek yaklaşsa da;  Seks And The Cıty, Ally Mc Beal derken zaten Nişantaşı, Cihangir arasında stüdyo hayatlara çoktan geçenler için “sahici”  bir deneyim olanağı sunuyordu; İstanbul Mashattan!

Maslak’ta, 33’er katlı on kule! 11 Eylül’den sonra uzatmalı müttefikimizle bir dargın bir barışık süren ilişkilerimize cila, bozulan siluetimize özentili birkaç fırça darbesi.

Melih Gökçek’ten ultra belediyeciliğe…

1970’lerde taşra kentlerine kurulan kooperatiflere ve yeni mahallelere, Ankara ve İstanbul’daki mahallelerin adları verilirdi. Şirinevler, Bahçelievler, Modernevler vs… Doksanlardan sonra Melih Gökçek ve ardıllarının başını çektiği anlayışın bir uzantısı olarak; Batıkent, Doğukent, Binevler, Beşbinevler’e doğru evrildi bu isimler.  İstanbul, AKP iktidarıyla birlikte ucubeleşen bir mimari intihara doğru sürüklenirken, Melih Gökçek’in konvansiyonel belediyeciliğinin yerini akıllara zarar projelerle Kadir Topbaş’ın Dubai- Manhattan soslu,  ultra-hiper belediyeciliği aldı.  Kentin dışında adeta toplumsal yaşamdan yalıtılmış yeni yaşam alanları,  siteler ve alışveriş çılgınlığını körükleyen alışveriş merkezleri, bu süreçte yaşamımızın vazgeçilmezleri oldular.  Kentleri öldürdük; şimdi bu ölü kentlerden kaçarak yeni ölü kentler inşa ediyoruz.

Fatoş ve Basri’den Güngörmüşler’e model hayatlar…

Dagwood and Blondie  Cartoon Pictures (1).jpg

Türkiye, öncüllerinin ardından koşan iflah olmaz bir “malihülyalı”  tavrıyla tüm yaşam alanlarını dikeyleştiren, High-Tech kapitalizmin ruhsuzlaştırdığı yığınlar ülkesi haline geldi. 1950’lerin Amerika’sında;  elektronik ev eşyaları, hacimli otomobiller,  Kodak marka fotoğraf makineleri ve  haftalık Kanada- Alaska turları modaydı. Orta sınıfın eriştiği refah düzeyi, tüketim ve cazibe merkezleriyle desteklenip dengeleniyor, yaratılan banliyölerde çocuklarına bakıp kurabiye pişiren annelerle, hafta sonları pijama-terlik- televizyon halleriyle musluk tamir eden babaların prototipini oluşturduğu bir sosyal sistem kuruluyordu. Amerikan gazeteleri, bu prototiplerin hayatını içeren çizgi romanların üretildiği hafta sonu ekleri vermeye başladığında, Amerikan faşizminin ayak sesleri de yavaş yavaş duyulmaya başlıyordu.  Sonraları “Fatoş- Basri”  ve “Güngörmüşler” gibi adlarla Türkiye’de de yayımlanacak olan bu aile modelinin yetiştirdiği çocuklar, Vietnam’dan sarsıcı ölüm haberleri gelmeye başlayıncaya kadar yaşadıkları bu yalıtılmış dünyada her şeyden habersiz büyük Amerika’yla gurur duyarak konformizmin dehlizlerinde kaybolacaklardır.

Kozmik güçlere yazılan şikâyet mektubu

1960’ların sonlarında Amerikan Hippilerinden oluşan bir grup, Pentagon önünde toplanarak kozmik güçlere yazdıkları şikâyet mektubunu kitlelere okumuşlardı. Ra, İsis, İsa, Musa, Buda, Rama, Yehova ve tüm kozmik güçlere; dünyanın kirlendiğini, savaşların sürdüğünü,  çocukların öldürüldüğünü,  ortalığın betonla kaplandığını duyurarak, evrenin bütün kozmik güçlerinden yardım talebinde bulunuyorlardı. Adına,  New Age denilen bir dönemin başladığına işaret ediliyor, dünyanın daha yaşanılır bir gezegen haline gelmesi için; dağlara, manastırlara, ormanlık alanlara ve gidebildikleri kadar uzaklara giderek dua etmek ve meditasyon yapmaktan başka çarelerinin olmadığını haykırıyorlardı.

Biridget Jones sendromuna daha yeni terfi etmiştik ama…

Yeni dünyada tasarlanmış bir toplumsal proje kendini tükettiğinde, Türkiye’de yeni bir dönem başlıyor. İnci tanesi dişleriyle hayata gülümseyerek gamzeli aşklar yaşamaya başlayan “alıntı” hayatlara daha yeni alışmıştık ki,  geçtiğimiz günlerde Seks And The Cıty’nin yazarı, savruk ilişkilerden sıkılan Amerikalı kadınların, artık  “kariyer yaparak orgazma ulaştıklarını” açıklamış. Kitlesel bir akıl tutulmasıyla birlikte, ‘Bridget Jones sendromu’na daha yeni terfi etmiş   olan ülkemin tüm Bridget Jones muadilleri, Manhattan’dan, Maslak yokuşuna doğru kurduğu düşlerde Mashattan’a erişmek üzereydi ki, film bitti!

FATOŞ VE BASRİ ASLINDA KİMDİ?

Asıl adı ‘Blondie’ olan Amerikan çizgi bant serisi, 1930’lu yıllarda çizer Chic Yong tarafından yaratılmıştı. Fatoş ve Basri adıyla Türkiye’de de yayınlanan ünlü çizgi bandın karakterleri olan birbirine aşık ve bir banliyöde yaşamını sürdüren karı koca, ABD’de orta sınıfının gündelik yaşamını, tüketim alışkanlıklarını ve eğilimlerini dünyanın pek çok ülkesine aktarılmasında kültürel bir misyonu da üstlenmişlerdi.

*(Arşiv yazı)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İşte Yeni Türkiye’de iki farklı cami!

İşte Yeni Türkiye’de iki farklı cami!

Bir yanda Çamlıca Camisine dünyanın en büyük alemi takılırken, diğer yanda camileri suya gömülen köylülere konteynerden cami yapıldı…

Yusuf Yavuz

Isparta’nın Sütçüler ilçesinde, Yukarı Köprüçay Havzası’nda inşa edilen Kasımlar Barajı ve HES projesi, ilçeye bağlı Darıbükü köyünü su altında bıraktı. 1969 yılından bu yana çevre köylere de hizmet veren Darıbükü köyünün camisi de 6 Ocak 2017 tarihinde halk Cuma namazı kıldığı sırada barajın sularıyla doldu, ardından da tamamen su altında kaldı. Ancak yeni caminin inşaatı tamamlanmadan eskisi suya gömüldüğü için köylüler ibadethanesiz kaldı. Üç haftadır HES şirketinin şantiyesinden getirilen bir konteyneri cami olarak kullanan köylüler, evleri ve yaşam alanlarının yanında bir araya geldikleri camilerini de yitirmenin üzüntüsünü yaşıyor.

KÖYLÜLER CUMA NAMAZI KILARKEN CAMİYE BARAJIN SUYU DOLDU

Isparta’nın Sütçüler ilçesinde Yukarı Köprüçay Havzası’nda yapımı tamamlanan Kasımlar Barajı ve HES projesinin suları, 6 Ocak 2017 günü cuma namazı sırasında Darıbükü Köyü camisine doldu. Köylülerin namaz kıldığı sırada caminin bodrum katına dolan barajın suları, ardından da tamamını yuttu.

camisiyle birlikte barajın suları altında kalan darıbükü köyü.jpg

YAPILMASI GEREKEN CAMİNİN İNŞAATI YARIM KALDI

Diğer kamu yapılarıyla birlikte kamulaştırma bedeli ödenen ancak inşaatı yarım kalan köyün yeni camisi tamamlanmadan eskisi suya gömülünce köylüler ibadethanesiz kaldı. Geçtiğimiz ay konuyu gündeme getirdiğimiz haberin ardından ise bulunan çözüm konteyner oldu. Köyü ve camisini suya gömen baraj inşaatının şantiyesinden getirilen bir konteyner, köyün tepesinden geçen yolun kıyısına yerleştirilerek ibadethane yapıldı.

Köye yapılması gereken yeni cami yarım kaldı.jpg

EZAN BAŞKA YERDE OKUNUYOR NAMAZ BAŞKA YERDE KILINIYOR

Köylüler, içine eski camiden kurtarılan birkaç kilimin serildiği konteynerde ibadet etmeye çalışırken, ezan ise konteynere yaklaşık 1,5 kilometre uzaklıktaki köy konağı inşaatına bağlanan bir hoparlörden okunuyor. Baraj projesi yüzünden evlerini ve yaşam alanlarını kaybeden Darıbükü köylüleri, şimdi de yaklaşık 50 yıldır buluşma mekanları olan camilerini kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyor.

BİR YANDA DÜNYANIN EN BÜYÜK ALEMİ BİR YANDAN KONTEYNER CAMİ

CAMİSİ SUYA GÖMÜLEN KÖYLÜLERE KONTEYNER VERDİLER.jpg

Konuyla ilgili bir açıklama yapan Yukarı Köprüçay Havzası Koruma Platformu, Darıbükü köyünde yaşanan trajediye yetkililerin kulaklarını tıkadıklarını kaydetti. Köye yapılması gereken yeni cami tamamlanıp yetkililere teslimi yapılmadan eskisinin su altında bırakılmasının hem yasal hem de vicdanen suç teşkil ettiği görüşü savunulan platform açıklamasında, “Darıbükü köyünde yıkım projeleri yüzünden halkın inancını bir konteynere hapsetmek, bölgede yaşanan insan hakkı ihlalleri ve şiddetin son örneğidir. Türkiye’nin gözden uzak, ücra bir köyünde bu zulüm yaşanırken, iki gün önce basında yer alan, İstanbul’da inşa edilen Çamlıca Camisine ‘dünyanın en büyük alemi takıldı’ haberleri geldiğimiz yerin özetidir: Ne yazık ki bugün bu güzel ülkemiz bir yandan camilerine dünyanın en büyük alemini takmakla övünürken öte yandan halkın ibadet etme hakkını bir konteynere hepsetmiştir. Bu ayıp ulus olarak hepimize yeter!” denildi.

‘NANO TEKNOLOJİ İLE ÖZEL ÜRETİLEN EN BÜYÜK ALEM’

çamlıca cami.jpg

135 milyon lira maliyeti olduğu belirtilen Çamlıca Camii’ne ‘dünyanın en büyük alemi’ takıldığını duyuran haber ise şöyle:

“Çamlıca camii için özel olarak yaptırılan 7 metre 77 santimetre boyundaki alem ise tamamlanarak yerine asıldı. 3 metre 12 santim genişliği ve 4,5 ton ağırlığıyla dünyanın en büyük alemi olduğu belirtilen Alem’in İstanbul’da bir firma tarafından nano teknoloji kullanılarak imal edildiği belirtildi. Paslanmaz çelikten imal edilen Alem’in geçirilen özel bir işlemin ardından rengi altın sarısına döndürüldüğü öğrenildi. 3 parçadan oluşan Alemin son parçası bugün düzenlenen bir törenle vinçle kaldırılarak 72 metre yüksekliğinde 35 metre çapındaki dev kubbesinin üzerindeki yerine takıldı. Öte yandan Çamlıca Camiinin 6 minaresi de tamamlandı. Külahları yerine yerleştiren minarelerin 4’ü 107.1 metre 2’si ise 90’ar metre. Çamlıca caminin minarelerinin toplam 608 metreyi geçiyor.”

4_d.jpg6_d.jpg