65 yıldır bitmeyen yalan

Gerçeklerin görünmesinden korkan Demokrat Parti, Aşık Veysel’in köyünü nasıl Amerika’ya çevirmişti? Ölümünün 44. yılında Aşık Veysel’i anıyoruz…

Yusuf Yavuz

Halk müziğinin unutulmaz ustalarından biri olan büyük ozan Aşık Veysel, ölümünün 44. yılında Antalya’da düzenlenen bir etkinlikle anılıyor. 27 Mart Pazartesi akşamı Alevi Kültür Dernekleri Konyaaltı Cemevi’nde düzenlenecek olan anma gecesinde, Aşık Veysel’in yaşamını anlatan kısa bir belgesel gösterimi yapılacak. Usta sanatçı Cengiz Özkan ise büyük ozanın unutulmaz eserlerini seslendirecek. Korkmaz Tedik Konferans Salonu’nda gerçekleşecek olan etkinliğin başlama saati ise 19:30 olarak açıklandı.

Türk halk kültürünün önemli köşe taşlarından biri olan ve Türkçenin bugüne ulaşmasında büyük katkısı bulunan aşıklık geleneğinin önemli temsilcilerinden biri olan Aşık Veysel, ölümünün 44. yıldönümünde başta doğum yeri olan Sivas’ın Şarkışla ilçesi olmak üzere ülke genelinde düzenlenen çeşitli etkinliklerle anılıyor.

USTA OZAN ANTALYA’DA DA UNUTULMADI

27 Mart Pazartesi akşamı Antalya’da gerçekleşecek olan Aşık Veysel’i anma etkinliğinde ise usta ozanın türkülerini en iyi yorumlayan sanatçıların başında gelen Cengiz Özkan konuk olacak. Alevi Kültür Dernekleri Konyaaltı Cemevi’nde düzenlenen anma gecesinde, Aşık Veysel’in yaşamını anlatan kısa bir belgesel de gösterilecek. Kokrmaz Tedik Konferans Salonu’nda gerçekleşecek olan etkinliğin başlama saati ise 19:30 olarak açıklandı.

aşık veysel anması afişi.jpg

GÖZLERİNİ KAPAYIP, YÜREĞİNİ AÇTI

25 Ekim 1894 tarihinde Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde doğan Veysel Şatıroğlu, 21 Mart 1973 tarihinde hakka yürüdü. Yedi yaşındayken yakalandığı çiçek hastalığı yüzünden gözlerini kaybeden Şatıroğlu, babasının kendisine oyalansın diye aldığı bağlamayı bir daha hiç elinden bırakmadı. İçine doğduğu yörenin kültüründe önemli bir yeri olan ozanlık geleneğinin önemli bir parçası olan Şatıroğlu, 1930 yılında Ahmet Kutsi Tecer tarafından Sivas’ta düzenlenen bir şiir yarışmasında sahneye çıkınca, Tecer’in de desteğiyle bütün ülkede tanınan ve sevilen bir ozan oldu

UNUTULMAZ TÜRKÜLERİN OZANI

Aşık Veysel adıyla tanınan ve ‘kara toprak’, ‘güzelliğin on para etmez’, ‘dostlar beni hatırlasın’, ‘Sivas ellerinde’, ‘ben gidersem sazım sen kal dünyada’ ve ‘uzun ince bir yoldayım’ gibi onlarca türküsüyle Türk halkının gönlünde taht kuran Aşık Veysel, duru Türkçesi ve derin anlamlar içeren sözleriyle yaşadığı çağın sorunlarına da ayna tutan bir ozan oldu.

2.jpg

KÖY ENSTİTÜLERİNDE DERS VERDİ, YAŞAMI FİLM OLDU…

Cumhuriyet döneminin en önemli eğitim devrimlerinden biri olan Köy Enstitüleri’nde halk müziği dersleri de veren usta ozanın yaşamı, 1952 yılında ‘Karanlık Dünya’ adı bir filme de konu oldu. Senaryosunu Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun yazdığı film, Türk sinemasının yüzakı yönetmenlerinden Metin Erksan’ın ilk yönetmenlik denemesi olarak tarihe geçerken, filmde gerçekçi bir dille anlatılan Anadolu kırsalının durumu Demokrat Parti iktidarının sansürüne takıldı.

karanlik-dunya.jpeg

DEMOKRAT PARTİ SANSÜRÜ FİLMİ KUŞA ÇEVİRDİ

Dönemin Sansür kurulu tarafından kırpılarak kuşa çevrilen ve bir çok ilgizi bölüm eklendikten sonra gösterilmesine izin verilen filmle ilgili 1998 yılında verdiği bir röportajda, “Son halini aldığında film çok kesilmişti” diyen Yönetmen Metin Erksan, şunları anlatmıştı:

‘SANSÜR KURULU BUĞDAY BAŞAKLARININ BOYUNU BEĞENMEDİ’

“Öyle olur olmaz şeyler kesildi ki… Filmde bir şey yok, doğrudan doğruya oyuncuların ve Ruhi Su’nun komünist tutuklanması içinde oldukları için baskı gördü. Böyle tutuklamalar olunca, başladılar hallaç pamuğu gibi atmaya filmi, her şeyde bir şey buldular. Tarlaları, ekip biçmeleri çektim, buğday tarlalarını… Eylül ayındaydık, Sivrialan’da başaklar otuz santim filandı. Sansür dedi ki, ‘otuz santim buğdayın sapları, bu doğrudan doğruya Türk ziraatini kötülemek.’ Düşünüyorum da, doğruluk payı var… Gidip de bilhassa küçük başağı çekmiyorum. ‘İyi ki çektim’ dedim, ‘bunu görün, Türkiye’de bir tarım reformu yapın.’ Ben memleketimde isterim ki başaklar bir buçuk metre olsun, benim milletim, devletim var burada.

aşık veysel'in hayatını anlatan filme sansür kurulunun eklediği amerikan görüntüleri.png

‘SAHNELERİ ÇIKARIP YERİNE AMERİKAN FİLMİ KOYDULAR’

Sonra bu sahneler çıkarıldı, Amerikan belgesel filmlerinden parçalar konuldu. Kırk-elli tane biçerdöver tarlaya girmiş, Veysel yürüyor, yanındakine ‘bir takım sesler geliyor kulağıma’ diyor. ‘Ooo, bir görsen Veysel usta, tarlalarda biçerdöverler elli-altmış tane’ diyor yanındaki, Veysel de ‘çok iyi, çok iyi’ diyor. Hasta köylülerin şehir hastanesine nasıl götürüldüğüne dair sahneler vardı, çıkarıldılar. Dedik ki, bu olay 1890’larda geçiyor. Filmde Veysel köye giriyor, bir tabela: Sivrialan Devlet Hastanesi… Birdenbire kapıdan doktorlar, hemşireler fırlıyorlar, elini öpmeye başlıyorlar, Veysel ‘bunlar kim’ diye soruyor, ‘köyümüzde tam teşekküllü bir devlet hastanesi oldu, onun doktorları, hemşireleri’ diyorlar, ‘aa, iyi iyi’ diyor. Şu anda bile hastane yoktur belki orada.” (Söyleşi: Merve Erol – Ulaş Özdemir. Roll, sayı 17, Mart 1998)

filmden.png

SANSÜRLENEN FİLME EKLENEN YALANLAR HİÇ DEĞİŞMEDİ

Metin Erksan’ın bu sözlerle anlattığı kendi filminde sansür heyeti eliyle eklenen sahneler eşliğinde anlatılan Aşık Veysel ve Sivrialan ise şöyle:

“1953: Yurdun dört bir bucağını dolaştıktan sonra köyüne döndü. Artık köy bıraktığı köy değildi. Yurdun her tarafında olduğu gibi Sivrialan’da da büyük bir gelişme vardı. Memleketin çehresi tamamen değişmişti. Köyde ziraat bakımından da büyük ilerlemeler vardı. Muntazam ve modern bir teknikle sürülmüş tarlalar, insan boyu ekin denizleri, dolgun ve iyi yetiştirilmiş buğday başakları, insana tatlı bir sevinç veriyordu. Bir aylık el işini bir günde yapan biçerdöverler sayesinde ekin, tarlalardan bir hamlede kaldırılıyor ve harman yerine nakledilerek diğer modern makinelerle yüklü bir hasat haline getiriliyordu. Artık her şey makineleşmişti. Veysel, traktörlerin homurtulu çalışmalarını işittikçe yurdun bu yolda ilerlemesinden büyük bir haz duyuyordu.

sivrialan köyü amerikan traktörleri.png

‘MUNTAZAM YOLLAR, MÜTEADDİD TRAKTÖRLER’

Veysel’in döndüğünü işiten köylüler, onu büyük bir sevinçle karşılamaya çıktılar. Veysel, görememenin ıstırabını en çok bugün hissetmişti. Küçük çocuk olarak bıraktığı kimseler baba olmuş, onların çocukları bisiklet üzerinde, sözü ve sazıyla bütün memlekette büyük bir şöhret yapmış olan değerli şair aşık veyseli karşılamaya gelmişlerdi. Köy tamamen değişmiş, elektriği, suyu, muntazam yolları, tarlalarında müteaddid traktörleriyle yeni bir anlayışa kavuşmuştu. Halbuki 50 sene önce Veysel, o zaman sağlık teşkilatının bulunmaması yüzünden en kıymetli uzvunu, gözlerini gene bu köyde kaybetmişti.

‘BÜTÜN YURTTA OLDUĞU GİBİ, SİVRİALANDA DA…’

Köyün bataklıkları kurutulmuş, böylece sıtmanın da önüne geçilmişti. Yemyeşil ağaçların gölgelediği serin subaşları, köye ayrı bir güzellik veriyordu. Köy, gür bir yeşilliğin içinde adeta kaybolmuştu. Bütün yurtta olduğu gibi Sivrialan’da da modern bir ilkokul yapılmıştı. İstikbalin ümitleri olan köyün küçükleri okuyor, eğneliyor ve yarına hazırlanıyorlardı. Geleceğin öğretmenleri, doktorları, mühendisleri, ilköğretim seferberliği içerisinde çığ gibi büyümekteydiler. Veysel, olanları göremiyordu fakat anlatılanlar ve derin bir seziş kabiliyetiyle duydukları ona en güzel türkülerini yazdırdı.

‘HAMDOLSUN DİSPANSERLE HASTALIKLARIN ÖNÜ ALINIYOR’

(Filmde, Veysel’i gezdiren köylülerden biri): ‘Aşık şimdi önünden geçtiğimiz bina da köyün dispanseri. Hamdolsun bu dispanser sayesinde bir çok hastalıkların önü alınıyor. Hele salgın hastalıklardan hiç biri köye uğrayamaz oldu. Maşallah yavrularımız sıhhat ve neşe içinde. Veysel: kısmette bugünleri de görmek varmış, çok şükür.” (Karanlık Dünya-Aşık Veysel’in Hayatı filmi, 1952)

filmden bir kesit.png

Reklamlar

5 yıldızlı çöküşün umudu denizde!

‘Celebrity Constellation’ gemisi Türk kıyılarındaki 5 yıldızlı çöküşe çare olabilecek mi?

Antalya Demre’de el değmemiş kumsala inşa edilen 5 yıldızlı otel kapısına kilit vurdu, şimdi de kuruvaziyer limanı yapacaklar…

Yusuf Yavuz

Dünyaca ünlü Noel Baba Kilisesi, görkemli Likya kentleri, benzersiz kumsalları ve dantel dantel koylarıyla bir yeryüzü cenneti olan Antalya’nın Demre ilçesi, bu eşsiz değerlerini kitle turizmine kurban ediyor. Demre’nin el değmemiş kumsalları, önce Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 5 yıldızlı otellere açıldı, ardından ise inşaatlar başladı. Ancak koruma altındaki Sülüklü kumsalında ilk 5 yıldızlı otel bir yıl çalıştıktan sonra geçtiğimiz yıl kapısına kilit vuruldu. İnşaatına başlanan bir başka 5 yıldızlı otel ise yarım kaldı. 2017 sezonuna umutsuz bir bekleyişle giren turizm sektörü kara kara düşünürken, Ulaştırma Bakanlığı yat limanı yeni tamamlanan Demre’ye yeni bir kruvaziyer limanı inşa edecek.

DEMRE’NİN İLK 5 YILDIZLI OTELİ ANCAK BİR YIL DAYANABİLDİ

Antalya’nın Demre ilçesinde Turizm Gelişim Bölgesi ilan edilerek 5 yıldızlı betonlaşmaya açılan Taşdibi ve Sülüklü kıyıları bütün doğallığını yitirmeye başladı. Koruma altındaki Sülüklü kumsalında inşa edilen ve 2015 yılında hizmete açılan ‘Neilson Andreake Beachclup’ adlı 5 yıldızlı otel, bir yıl İngiliz grupları ağırladıktan sonra kapısına kilit vurdu. 2016 sezonunda kapalı kalan otelin, bu yıl açılıp açılmayacağı ise bilinmiyor. Konuyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz yerel turizmciler, Rusya ile görüşmeler yapıldığını ancak bu konuda kesin bir bilgiye sahip olmadıklarını belirtiyor.

KİTLE TURİZMİ BEKLENTİSİ MEVCUT POTANSİYELİ TEHDİT EDİYOR

Noel Baba Kilisesi, Kekova bölgesine yapılan tekne turları ve yöredeki antik kentleri ziyaret eden yılda yaklaşık 1 milyon turistle Demre Antalya’nın günübirlik turlarının rotası halinde. Yerli halk turizmden daha fazla pay alabilmek ve istihdam yaratabilmek vaadiyle yapılan projeleri koşulsuz destekliyor. Ancak yüzde 90’a yakını tarımla uğraşan yerli halkın turizmden beklentisi, bölgeye hali hazırdaki turları da çeken tarihi ve doğal değerleri tehdit edecek projeleri içeriyor.

Demre kıyı kumsalında yarım kalan otel inşaatı.JPG

ADINI KUTSAL MÜR AĞACINDAN ALAN KENT

Adını mitolojik öykülerde ve kutsal kitaplarda anılan ve mis kokulu yağıyla ünlü ‘Mür’ ağacından alan ‘Myra’ antik kentinin görkemli mirasının kıyısında kurulan Demre, elindeki bütün değerleri ‘kitle turizmi’ kumarına yatırmış durumda. Oysa dünyada benzeri olmayan bir kültür mirasının üzerinde kurulan ilçenin biblo gibi köyleri, sedir ve ardıç kokan yaylaları, Aziz Nokolaus’un ve Anadolu’daki erken Hıristiyanlık döneminin ilçe coğrafyasına yayılan kalıntıları Demre’yi sürdürülebilir turizmin merkezi yapmaya yetebilir.

YERLİ HALK CARETTALARLA BİRLİKTE KUMSALI TERK ETTİ

Ancak Güney Anadolu’nun bu en özel coğrafyası üzerinde son 10 yıldır devlet eliyle yaratılan kitle turizmi beklentisi, ağırlıklı olarak tarımla uğraşan ve yaz aylarını yaylada geçirmeye eğilimli yerel halk üzerinde sihirli bir etki yaratmış görünüyor. Birkaç yıl öncesine kadar yaz gecelerini el değmemiş kumsallarında carettalarla birlikte yıldızların altında sabahlayarak geçiren Demreliler, oteller kıyıyı işgal etmeye başlayınca sahibi oldukları kumsalı yine carettalarla birlikte terk etmek zorunda kaldı.

TURİZMİ PATLATACAK NE VARSA ONU YAPALIM BEKLENTİSİ

Ancak bir kaçının otelde bahçıvanlık ya da komilik gibi işler bulma beklentisi bu kayıplarını telafi etmeye yetmese de şimdilerde yine yetkililerin ağzından duymaya alışık oldukları, turizmi ‘patlatacak’ yeni projeleri bekliyor.

YAT LİMANININ YANINA BİR DE KRUVAZİYER LİMANI

İşte o projelerden biri de Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı tarafından Taşdibi bölgesinde inşa edilen yat limanının bitişiğinde yapılmak istenen kruvaziyer limanı. 42 bin metrekarelik bir alanı kapsayacak olan kruvaziyer limanı için yaklaşık 530 metrelik bir de dalgakıran ve 350 metre uzunluğunda iskele yapılması planlanıyor. Proje kapsamında ayrıca yolcu terminali, otoparklar, güvenlik ve danışma üniteleri, kamu hizmet binası, satış üniteleri, helikopter pisti, yeme içme tesisleri, konferans ve toplantı salonları ve çeşitli mekânlar inşa edilecek. Ancak yat limanı bile henüz doğru düzgün bir faaliyet yürütmeye başlamış değil.

demre liman.png

MALTA BANDIRALI ‘CELEBRİTY CONSTELLATİON’ GEMİSİ MODEL ALINDI

Bakanlık, Demre kuruvaziyer limanı için Malta bandıralı ünlü ‘Celebrity Constellation’ gemisini model almış. Kısacası inşa edilecek limanın, 294 metre uzunluğa sahip ‘Celebrity Constellation’ gemisinin yanaşabileceği özelliğe sahip olması planlanıyor. Taşdibi Mevkii’nde bulunan mevcut yat limanına bitişik olarak yapılması planlanan kruvaziyer limanıyla ilgili Ulaştırma Bakanlığı tarafından hazırlanan proje tanıtım dosyasında, projeye neden ihtiyaç duyulduğu şöyle özetleniyor:

BAKANLIK: ‘KRUVAZİYER LİMANI BÖLGEYİ GELİŞTİRECEK’

“Demre İlçesi tarihi geçmişi ve coğrafi konumu itibari ile turizm beldesidir. İlçede tarihten kalan Noel Baba Kilisesi, Myra antik kenti ve tiyatrosu, Andreake antik kenti, kaya mezarları, Simena antik kenti turizm için cazibe oluşturmaktadır. Kekova adaları, batık kentin tertemiz denizi ve iklimi ile de belde coğrafi yönden de turizm açısından şanslı bir yerleşim yeridir. İlçenin bütün bu özelliklerine rağmen turizmden yeterli derecede faydalandığı söylenemez. Bunun sebebi ulaşımın zorluğu ve konaklama tesislerinin azlığı nedeniyle hizmet sektörünün gelişmemesidir. Bu nedenlerle; Antalya rotası üzerinde önemli bir yere sahip olan Demre Taşdibi Plajındaki turizm merkezinin tam ortasına yapılacak Demre Kruvaziyer Limanı, ülke ve yöre ekonomisine sağlayacağı katkıların yanında, bölge turizminin canlılık kazanması ve gelişmesinde de çok önemli rol oynayacaktır. Yapılması planlanan modern ve eksiksiz ‘Demre Kruvaziyer Limanı Projesi’, bölgenin turizm açısından gelişmesini sağlayacak bir proje olarak önem arz etmektedir.”

demre kuruvaziyer limanı projesi canlandırma.jpg

(Demre kruvaziyer limanı canlandırması)

YATIRIMCININ BEKLENTİSİNE GÖRE ŞEKİLLENEN BÖLGE

Demre’de bir grup işadamı ve yatırımcının bir araya gelmesiyle turizm altyapısını oluşturmak için kurulan ‘DETUYAB’ın talep ve beklentileri doğrultusunda kamu eliyle şekillendirilen bölge turizmi, havaalanı, otoyol, kruvaziyer limanı ve tüm bunların paralelinde hali hazırdaki turizm potansiyelini dinamitleyecek olan 5 yıldızlı betonlaşma girişimleri üzerinde inşa edilmeye çalışılıyor. Ancak yerel halkın yalnızca grafik animasyonlarını gördükleri ve siyasilerin ağzından bol rakamlı hayallerle duydukları projelerin ne getirip ne götüreceğinden gerçekte hiç haberi yok.

malta bandıralı celebrity constellation.jpg

YEREL HALKIN PROJEDEN HABERİ YOK

Antalya Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün 28 Nisan’da yapılacağını duyurduğu Demre kuruvaziyer limanıyla ilgil halkın katılımı toplantısı (ÇED toplantısı) öncesinde bilgisine başvurduğumuz Demrelilerin pek çoğu konudan haberdar değillerdi.

demre ilan.png

ANTALYA’NIN BATI KIYILARINDA İKİNCİ BİR İNTİHAR DENENİYOR

Özetlemek gerekirse, çevresiyle birlikte Antalya’nın batı kıyılarında geleceğin turizmi sayılan doğa-tarih ve kültür üçlüsünün yaygın yaşam alanı bulabileceği en önemli alanların başında gelen Demre, kentin doğusunda tıkanan kitle turizmi rantının yeni kurbanın olarak seçilmiş görünüyor. Lara kıyılarından Alanya’ya kadar uzanan ve bir kaç yıl içinde beton mezarlığı olmaktan başka bir anlamı kalmayacak olan, getirisi az, götürüsü telafi edilemez düzeydeki kitle turizminden ders alıp kentin batısını bundan korumak yerine, Demre kıyılarında ikinci bir intihar deneniyor.

TÜRKİYE’Yİ GÜNEY AVRUPA’DAN AYIRAN BENZERSİZ MİRAS KORUNMALI

Korkulan odur ki, bu 5 yıldızlı çöküşün Demre’den Kaş ve Patara’ya uzanması. Türkiye’yi bütün Akdeniz çanağı ülkelerinden ve güney Avrupa’dan ayıran ve avantajlı kılan benzersiz doğası, coğrafyası, tarihi ve kültürel mirasını 5 yıldızlı yıkıma kurban etmek, gelecekte bedellerini hepimizin ve ağır biçimde ödeyeceği bir çöküşün habercisidir. Bu güzel topraklara karşı sorumluluğu bulunan hemen herkesin başta kamu idarecileri olmak üzere bu gemide yolculuk yapan bütün yatırımcıları uyarması tarihsel bir sorumluluktur…

 

 

 

 

Benimle savaşma, çünkü kazanırsan, kaybedersin…

İhtişam ve yok oluşun hüzünlü tarihi: Sagalassos

Yusuf Yavuz

“Benimle savaşma, çünkü kazanırsan, kaybedersin…”*

Anadolu toprakları tarımsal üretimin birçok yönüyle ilk kez gerçekleştiği bereketli bir coğrafya. Bununla ilgili ortaya çıkan arkeolojik bulgulara her geçen gün yenileri eklendikçe, tarımın Anadolu’daki binlerce yıllık yolculuğunu da öğreniyoruz.  Burdur Ağlasun Ovası da orta kalkolitik dönemden beri tarım üretiminin yapıldığı bölgelerden biri. M.Ö 4 bin 200 yıllarında bölgede tarım yapıldığı, Sagalassos kazılarını yürüten bilim ekibinin yaptığı polen analizleriyle ortaya çıktı. Analiz sonuçlarına göre, bugün sadece 900 metre yükseklikte yetişen zeytinin, o dönemde 1400 metre yüksekliğe kadar üretiminin yapıldığı, buğday, mısır, zeytinyağının da önemli birer ihraç ürünü olduğu anlaşılıyor. Ancak antik kenti kısa sürede zenginleştiren, Anadolu’nun en gösterişli kentleri arasına yerleştiren tarımsal üretimin kontrolsüz biçimde sürmesi, daha çok üretmek için daha çok ormanın yok edilmesi kentin sonunu getiren etkenlerden biri olmuş. Sagalassos’un öyküsü, bize insanlık tarihi kadar eski olan hırslarımızla yüzleşme fırsatı sunuyor: Doğa ile savaşma çünkü kazanırsan kaybedersin…

BİR ÇİZGİ ROMAN OKUDU, HAYATI DEĞİŞTİ

1948 yılında Belçika’da dünyaya gelen Marc Welkens, oldukça meraklı bir çocuktu. Henüz altı yaşındayken okuduğu ilk kitap olan çizgi roman, küçük Marc’ın yaşamını öylesine değiştirecekti ki gelecekte yapacağı iş ve bütün yaşamı, okuduğu o ilk kitabın içeriği tarafından belirlenecekti. Welkens’i okudukça şaşırtan çizgi roman Anadolu’nun gizemli Truva kentini anlatıyordu. Truva Avrupa’da öylesine bir etkiye sahipti ki, yediden yetmişe birçok insanın merak ve keşfetme duygularını kamçılıyordu. Bu, Welkens için de öyle oldu. Adeta büyülendiği kitabı okur okumaz babasına gitti ve “ben de Türkiye’de kazı yapmak istiyorum” dedi.

‘HAYATIMDA HİÇ BÖYLE KENT GÖRMEDİM’

Bu cümle onun yaşamının tamamını biçimlendiren olayları başlatan ilk adımdı. Sonraki günler Welkens için yolculuk hazırlığı gibi geçti. Okuduğu kitap, alacağı eğitimi de belirlemişti. Arkeoloji okudu. 19 yaşına geldiğinde o yolculuğa çıkmak için hazır olduğunu hissediyordu. O yolculuğu şöyle anlatıyor, Marc Welkens: “Hiç unutmuyorum, 11 Temmuz 1969 tarihinde Türkiye’ye geldim. Türkiye’de bir evde misafir olarak kalmıştım. Bazı kazılara katıldım. Sonrasında Hierapolis ve Afrodisias’da çalıştım. 1982 yılında İngilizler yeni bir projeye başlamışlardı. Çünkü o yıllarda Antalya çevresinde çok sayıda yeni yollar yapılmıştı. Bu bölgedeki son araştırma 1884 yılında gerçekleşmişti. Bu nedenle yüz yıl boyunca hiç bir bilim adamı burada çalışmamıştı. Biz bundan korktuk başta çünkü kaçak kazılar olabilirdi. Psidia bölgesindeki yüzeyde kalan kalıntıları inceledik ancak kazmak istemedik. Önce Yalvaç’ta çalıştık, daha sonra başka bir yer aradık ve 23 Ağustos 1983’te sabah çok erken saatlerde, o zaman yukarıda çok güzel bir ışık vardı, saat 7:30’da Sagalassos’a geldik. O zaman yol yoktu. Jeep gerekiyordu. Hayatımda Sagalassos gibi bir kent, hiç görmemiştim…”

GEÇMİŞİN SIRLARININ PEŞİNDEKİ BİLİM ADAMI

Altı yaşında okuduğu kitaptan etkilenerek çıktığı yolculuğun sonunda kendisini Burdur’un Ağlasun ilçesi yakınlarındaki Sagalassos Antik kentinde bulan Marc Welkens, tahmin ettiğiniz gibi bugün Sagalassos kazılarını 20 yıldır yürüten dünyaca tanınan bir biliminsanı. Prof. Dr. Marc Welkens, Belçika Katolik Leuven Üniversitesi bünyesinde sürdürdüğü Sagalassos kazıları, çok yönlü bilimsel çalışmalar ve disiplinler arası boyutuyla Türkiye’de örnek gösterilen kazılar arasında anılıyor. Çünkü Welkens’in başkanlığındaki ekip, sadece arkeoloıjik kazı yapmakla kalmıyor, antik kenti çevreleyen çok geniş bir alanda yürütülen çalışmalarda elde edilen bulguları karbon testleri ve laboratuar analizleri yaparak çok yönlü sonuçlar elde ediyorlar. Sonuçta Roma’nın Anadolu’daki en parlak kentlerinden biri sayılan Sagalassos ve çevresindeki yaşamın binlerce yıllık serüvenini keşfetme olanağı sağlıyorlar. Öyle ki, bu çalışmalarla iklim, jeolojik gelişim, tarım, hayvancılık hatta o dönemde gelişen seramik sanatının nasıl gelişip yok olduğunun izlerini sürmek mümkün.

‘BÜTÜN HAYATIM BURADA GEÇTİ’

Arkeolog- yazar dostum Nermin Bayçın ile birlikte Sagalassos’daki kazı evinde ziyaret ettiğimiz Prof. Welkens’le sohbetimize, o ilk yolculuktan ve kaldığımız yerden devam ediyoruz. Prof. Welkens, büyülendiği Sagalassos’u bütün heyecanıyla anlatmayı sürdürüyor: “Binalar 15 metre yükseklikteydi ve ayakta kalmışlardı. Her tarafta seramik, metal ve cam parçaları gördük. Böyle bir ören yeri hiç görmemiştim, çok şaşırdım ve ikinci sene ben burada kalmak istiyorum dedim. İngilizler’e burada kazı yapıp yapmayacaklarını sordum, ‘hayır’ dediler ve bana bu konuda yardımcı oldular. Sagalassos’da kazı yapmak için izin istedim ancak izin alabileceğime hiç inanmıyordum. Ancak kazı iznini aldım. Kazılara başladıktan sonra yeterli para bulamayacağımdan korkuyordum, ama buldum ve şimdi çok büyük bir kazı oldu. Benim bütün hayatım burada geçti.”

180 KİŞİLİK BİLİM EKİBİNİ BULUŞTURAN KEŞİF HEYECANI

Prof. Welkens, kazı evinin önündeki çınarları kendi elleriyle diktiğini anlatıyor. Bugün kocaman birer delikanlı olmuş olan Anadolu çınarlarının gölgesinde çalışan her ulustan biliminsanı bu kadim toprakların sırlarını keşfetmenin heyecanını yaşıyorlar. İçlerinde siyahî olanı da var, kuzeyli sarışınlar da. Ancak hepsini buluşturan en önemli özellik ekip ruhu, disiplin ve bilimsel merak.  Yaklaşık 15-20 farklı disiplinden gelen uzman kazılarda çalışıyor. Bir başka deyişle yaklaşık 180 kişi Sagalassos’u yeniden ayağa kaldırmak için çalışıyor. Hem Türk hem de başka uluslara mensup bilim insanları, öğrenciler ve işçiler her gün 1700 metre rakımlı antik kente çıkıp iniyorlar.

‘SAGALASSOS İÇİN HER YIL 15 KONFERANS VERİYORUM’

Ancak bu kapsamlı kazı evini kurmak ve bugünkü konumuna getirmek hiç de kolay olmadı. Başlangıçta Belçika’da yabancı kazılar için bir akademi yoktu ve bu nedenle Prof. Welkens’in Sagalassos için sponsor bulması oldukça zor olmuştu.  Efes kazılarını Avusturya devleti ve Alman Arkeoloji Enstitüsünden kaynak sağlanıyordu ancak Sagalassos için böyle bir kaynak yoktu. Ancak Welkens, Akdağ’ın yamacına inşa edilmiş bu muhteşem kenti ayağa kaldırmaya ve antik dönemdeki gibi yeniden canlandırmaya kararlıydı: “Biz projelerle çalışıyoruz. Üniversite ile birlikte her yıl 15 yeni proje geliştiriyoruz. Sagalassos ayakta kalan bir kent olduğu için burada konservasyon çok önemli. Kışın çok kar ve yağmur yağdığı için çok soğuk oluyor. Duvarlar için bu çok büyük bir sorun. Bu nedenle yeni teknikler kullanıyoruz. Eski kent şu ana kadar çok iyi bir durumda kalmış. Bankalardan, şirketlerden, zengin ailelerden; şimdi Türkiye’de de Aygaz bizi destekliyor. Yani özel kaynaklardan finans desteği bulmaya çalışıyoruz. 1990’da Belçika’da ‘Sagalassos Dostları’ adıyla bir vakıf kuruldu. Bu vakıf aracılığıyla Belçika’nın her yerinde Sagalassos’u anlatan konferanslar veriyorum. 1990’dan bugüne kadar toplam 496 konferans verdim. Demek ki her yıl yaklaşık 15 tane konferans vermişim. Bu şekilde restorasyon ve konservasyon için finans sağlıyorum. Bu konferanslarda Sagalassos’a yeni dostlar kazanıyoruz ve onlar da bizi destekliyor.”

‘KAZILAR İÇİN PARA BULMAK KOLAY DEĞİL’

Prof. Welkens’e kazılar boyunca ne kadar bütçe harcandığını soruyoruz. Giderek daha çok hâkim olmaya başladığı Türkçesiyle, “Bunu söylemek çok zor ya!” diyerek yanıtlıyor: “Düşünüyorum, her yeni kazı döneminde yaklaşık 90 tane uçak bileti almam lazım. İki aylık bir kazı döneminde yaklaşık 500 milyon Euro gibi bir para gerekiyor. Sonra Belçika’da laboratuvarlarda analizler yapıyoruz, bunların parası hariç. Yaklaşık 30 kişi sürekli Sagalassos üzerinde çalışıyor. Bunlar, botanik, arkeozoolog, jeolog, jeomorfolog gibi disiplinlerden gelen bilim insanları. Gençler var, doktora yapıyorlar; bunlara da para ödemem gerekiyor. Bunların parası da ayrı. Demek ki çok büyük paralar bulmam lazım. Kolay değil.”

Sagalassos kazıları arkeoloji camiasında Efes’le kıyaslanıyor. Ancak Prof. Welkens, “başka kazılar bizden belki de daha büyüktür, bilmiyorum” diye mütevazılık sergiliyor. Ancak, “çok büyük bir disiplin ile çalışıyoruz. Büyük bir kazı olduğunu düşünüyorum. Bazıları Sagalassos kazılarını klasik döneme ait kazılar içinde iyi bir örnek olduğunu söylüyorlar, öyle duyuyorum.” diye de ekliyor.

SAGALASSOSLU’LAR LUWİ’LERİN DEVAMI

Prof. Welkens’e göre Sagalassoslular, Anadolu’nun en eski kavimlerinden olan Luwi’lerin bir uzantısı. O’na göre Luwi’ler,  M.Ö 3 bin 200’de Hititler’le birlikte Tarans Kafkasya’dan Anadolu’ya gelmişler. Hititliler’le akrabalar. Geçmişte birlikte yaşamışlar ancak Anadolu’ya geldikten sonra iki ayrı grup oluşturmuşlar. Luwi’ler Batı ve Güney Anadolu’da, Hititler ise Orta Anadolu’da yaşamışlar. Luwi’ler her zaman güneyde kalmışlar. Welkens, Hitit krallarından birinin mektubunda bu bölgede ‘Salamassa’ adından önemli bir yerleşimin adının geçtiğini söylüyor. Welkens’e göre ‘Salamassa’, Sagalassos idi. Çünkü Tunç Çağı’na ait seramikler bulmuşlar burada: “Burdur ovasında M.Ö 6 bin 500 yılından bugüne kadar seramikçilik devam ediyor. Bugün yakınlardaki Çanaklı köyünde hala devam ediyor seramikçilik. Yukarı mahallede 82 tane antik fırın bulduk. 15 tanesini kazdık, yeni kazılar devam ediyor. Bana buradaki göre yerleşim sürekli devam etti. Şu anda kazılarda elde ettiğimiz en eski buluntular M.Ö V. yüzyıla ait. Klasik dönemdeyiz. Eski Yunan kaynaklarından bu bölgeyi biliyoruz. Luwiler’in bu bölgesi daha sonra Psidia adını aldı. Sagalassoslu’lar, Psidialı’ydılar. Sagalassos, Psidia ve Göller Bölgesi’nin en önemli Roma kentiydi. 3 bin 500 ila 5 bin kişi arasında bir nüfus yaşadı burada. Etraftaki tarlalar ve çiftliklerde yaşayanlarla belki 15 bin kişiye ulaşmıştır.”

KANLI SAVAŞTA ÖLEN 500 SAGALASSOSLU’NUN ÇIĞLIĞI

Büyük İskender M.Ö 333’de Sagalassos’a gelmiş.  Önce diğer önemli Psidia kenti olan Termessos’u almak istemiş ancak burayı kontrol altına almasının altı yedi ay süreceğini anlayınca bu fikrinden vazgeçmiş. Prof. Welkens, o dönemde Psidia’nın en önemli kentinin Selge olduğunu söylüyor. Selgeliler İskender’le anlaşırlar ancak Sagalassos ve Termessos İskender’le işbirliği yapmaya yanaşmaz. Çünkü eski kaynaklara göre Sagalassos’lular çok iyi asker olmalarıyla tanınıyorlar. Pers ordusunda paralı asker olarak da çalışan Sagalasoslu’lar böylece Yunan kültürünü de öğreniyorlar ancak bütün bunlar İskender büyük bir ordu ile kuşattığı kenti ele geçirmesini engellemeye yetmiyor. Bugün kentin güneyinde bulunan ve adına ‘İskender Tepesi’ denilen bölgede çok kanlı bir savaş yaşanıyor. Welkens, bu kanlı savaşın Yunan kaynaklarında çok detaylı olarak anlatıldığını, bu nedenle savaşın yapıldığı yeri çok iyi bildiklerini söylüyor. Kanlı savaşa sahne olan İskender tepesi aynı zamanda nekropol olarak kullanılmış. Erken Bizans döneminde ise burada bir kilise, sonra da bir kale yapılmış. Welkens’i dinlerken tarih gözümüzün önünde canlanıyor adeta. 2 bin 345 yıl önce bu tepede yaşanan kanlı savaşta ölen 500 Sagalassoslu’nun çığlıkları bu dağlarda esen rüzgârda hala yankılanıyor sanki.

4 BİN 200 YILLIK TARIMIN TARİHİ AYDINLANIYOR

İskender’den sonra Sagalassos’da eski Yunanca ve Rumca konuşulduğunu ancak Sagalassoslu’ların hiçbir zaman Yunanlı olmadıklarını anlatıyor Welkens. Ancak İskender dönemine ait buluntuların çok az olduğunu söylüyor. Bölgenin yerleşim tarihini kapsamlı biçimde araştırdıklarını anlatan Welkens, kentteki ilk büyük yapıların M.Ö 100 yılında inşa edildiğini söylüyor. Ardından kentte seramik endüstrisi başlıyor. Prof. Welkens’in araştırma ekibi, geçtiğimiz yıl Burdur ovasında yapılan çalışmalarda yaklaşık on tane kalkelotik döneme ait yeni yerleşimler tespit ettiler. Bazıları çok büyük olan bu yerleşimlerin yanında ayrıca Tunç Çağı’na ait olduğu ortaya çıkan ve içinde iskeletler de olan bir nekropol bulundu. Welkens, ekipteki jeomorfologların 12 metrelik derinliğe kadar toprak örnekleri aldıklarını, bu örneklerin içinde bulunan polenlerden bölgenin iklim tarihlerini tespit edebildiklerini söylüyor: “Yaklaşık 10 bin yıllık iklim tarihini polen analizleriyle öğreniyoruz. Yaptığımız bu analizlerde Ağlasun ovasında tarımın M.Ö 4 bin 200 yıllarında başladığını öğreniyoruz. Demek ki orta kalkolitik döneminde ilk tarım yapanlar bu bölgeye yerleşmişler. Polen analizlerinden öğrendiğimize göre, bugün sadece 900 metre yükseklikte yetişen zeytinin, o dönemde 1400 metre yüksekliğe kadar üretimi yapılmış. Buğday, mısır, zeytinyağı ve seramik ihracatı kenti çok zenginleştirmiş. Biz burada tek bir şey aramıyoruz. Hepsi bir bütün bizim için. Çünkü insanların eski dönemde nasıl yaşadıklarını, ne yediklerini, sağlık sorunlarını öğrenmek istiyoruz. Sadece kent değil, tarım. Her şey bu bütün için bir parçadır. Biz restorasyon yaparken tek bir binayı restore etmiyoruz. Çünkü bütünü göstermek istiyoruz.”

SAGALASSOS’UN EN PARLAK GÜNLERİ

Prof. Welkens, Sagalassos için en önemli dönemin Roma egemenliğine girdikten sonra başladığını söylüyor. O’na göre Sagalassoslu’lar diğer Psidialı’lardan çok farklıydılar. Çünkü Roma’da bir yenilik, yeni bir teknik gelişme olduğunda önce Sagalassos’da uygulanıyordu. Diğer Psidia kentlerinde ise ancak 5-10 yıl sonra görülüyordu bu yenilikler. Sagalassos’daki mimari yapılar Korinth stilindeydi. Diğer kentlerde ise Dorik stili hâkimdi. Welkens, Sagalassoslu’ların çok akıllı insanlar olduklarını anlatıyor: Her zaman yeniliği, teknolojiyi, mimariyi, cam ve seramik endüstrisini burada yapmışlar. M.S 25’den, M.S 14’e kadar üç kat büyümüştür kent. Çok büyük bir ket olduğunda da hemen mimari gelişme başladı. M.S 2. yüzyıla ait hamamın zemininde, (burası Anadolu’nun en eski Roma hamamı). Roma Cumhuriyeti dönemindeki meclis binası 220 kişi için inşa edilmişti. Bu yapının demokrasi için sembolik bir fonksiyonu vardı. Bütün yapılar aynı oryantasyonla yapılmıştı. Ama çok çabuk kötü bir sisteme doğru gitti. Çünkü o dönemde vergiler, kiralar çok yüksek tutulmuş. Herkesin ödeyebileceği bir oranda değildi. O dönemde halkın birçoğu kentin dışına gitmiş. O zaman bir kişi eğer belediye başkanı ya da bir yönetici olmak isterse çok zengin olması gerekiyordu. Çünkü unvanların parayla alınabildiği bir döneme gelindi. Sadece zenginlerin politika yapmasıyla birlikte demokrasi bitti.”

ROMA VE FRANSA’DAN 50 BİN KOLONİST ÇİFTLİKLERE YERLEŞTİRİLDİ

Prof. Welkens, bu bölgenin 300 yıl savaşmadan, barış içinde yaşadığını ve Roma imparatoru Agustos’un bu bölgede altı tane koloni kurduğunu söylüyor. Roma ve Güney Fransa’dan yaklaşık 50 bin kişi bereketli topraklara sahip olan bu bölgeye yerleştirilmiş. Bu nedenle ticari potansiyel gelişerek büyümüş. En büyük koloni, bugünkü adı Yalvaç olan Antiocia idi. Bu dönemde Yalvaç’tan Perge’ye kadar uzanan ve Sabesta adı verilen çok büyük ve çok iyi bir yol yaptırdı. Yol, bugünkü Çubuk Beli yanından geçiyordu. İmparator Tiberius’tan gelen bir mektupta anlatıldığına göre, Sagalassos’un denize ulaşımı bu yolla sağlanıyordu. Önceleri sadece bölge için üretilen seramikler giderek bütün Doğu Akdeniz’e ulaşmaya başladı. Öyle ki, bazı zenginler bu bölgedeki ovalarda büyük çiftlikler yaptırıp buralarda yaşadılar. Bölgede yapılan kazılarda ortaya çıkartılan çok büyük mezarlar bunun göstergesi. Welkens’e göre o dönem bölge için bir şans vardı çünkü İmparator Agustos ile birlikte iklim ılımanlaşmaya başlamış, bölge bir iki derece daha sıcak olmuştu.

MISIR’IN BALIĞI, SAGALASSOS’UN KERESTESİ

Sagalassos, çağının ihtişamlı kentleri arasında yerini almak için giderek zenginleşiyordu. Çevredeki zengin ormanlarda yetişen çamlardan elde edilen keresteler Kestros (Aksu) ırmağından Akdeniz’e ulaştırılıyordu. Özellikle Mısır’a bu bölgeden kereste ihracatı yapılıyordu. Çünkü Mısır’da gemi yapımı için ihtiyaç olan ağaçlar yoktu. Aynı zamanda Mısır’dan Sagalassos’a başka mallar geliyordu. Bugün bile örneği olmayan karşılıklı bir ticaret ve kültür alışverişi sürüyordu. Öyle ki, Welkens’in anlattığına göre Mısır’ın tanrıları bile o dönemde Sagalassos’da çok popüler olmuşlar. Kentin hamamında yaptıklarda kazılarda Mısır’dan gelen kabartmalar bulduklarını söylüyor. Ayrıca kazılarda ilk kez bulunan bir balık kemiğinde yapılan DNA analizleri sonucu Nil’de yaşayan türlerden olduğu, yedi yüz yıl boyunca Mısır’dan Sagalassos’a dört çeşit kurutulmuş balık getirildiği anlaşılmış.

SAGALASSOS’UN GÖRKEMLİ YÜZYILI

Sagalassos’un zengin ailelerinin kent için çok para harcadıklarını anlatıyor Welkens. Kentteki bütün binalar yaklaşık yüzde altmış özel kaynaklarla yapılmış. Roma, bazı ailelere vatandaşlık hakkı vermiş. Bir kuşak sonra bazı Sagalassoslu’lar Roma meclisinde politika yapmışlar ve pek çok yapı inşa etmişler. M.Ö 1. yüzyılda ise genellikle bu binaların hepsi imparatora ithaf edilmeye başlamış. Böylece imparatora dostluklarını gösterdiklerini düşünüyorlarmış. Ancak ikinci yüzyılda sistem değişmeye başlamış. Bu dönem, Roma’nın ikinci önemli imparatoru olan Hadrianus’la başlıyor. Hadrianus’la birlikte Likya ve Pamfiyla ile birlikte Psidia için de imparatorluk kültü için bir merkezi ihtiyacı ortaya çıktı. Sagalassos imparatorluk kültü için seçilen yeni merkez oldu. Her yıl bütün Psidia kentlerinden insanlar imparatorluk festivali ve oyunlar için Sagalassos’a geliyorlar ve burada bolca para harcıyorlardı. Kent bu festivaller sayesinde zenginliğine zenginlik katmaya başlamış. Hadrianus Sagalassos’un Psidia’nın en önemli kenti olduğunu söyleyerek kenti onurlandırmış, ayrıca sikke ve yazıtların yanında çıkartılan kanunla da bu ‘önemlilik’ da kayıt altına alınmış.

ANITSAL ÇEŞMELERİN İHTİŞAMI

Sagalassos’un yukarı kısmında bulunan tiyatro 9 bin kişi kapasiteli inşa edilmiş ancak kentin nüfusu, 3 bin 500 ila 5 bin arasında değişmiş. Hamam her yıl daha büyümüş ve Efes’teki hamamların büyüklüğüne ulaşmış. Odeon çok büyük ve kapalı bir tiyatro olarak kullanılmış. Demek ki Sagalassos sürekli dışarıdan gelen misafirleri ağırlamış ve bu kalabalığın daha da artacağı beklentisiyle kentin yapıları yüksek kapasiteli inşa edilmiş. Kentin zengin aileleri imparatora ithaf edilen çok sayıda büyük yapılar inşa etmelerinin yanında halkın kullanması için görkemli çeşmeler de yaptırmışlar. Prof. Welkens, M.S ikinci yüzyılda Sagalassos’da yeni bir çeşme tipi görüldüğünü söylüyor. ‘Nympheum’ (anıtsal çeşme) adı verilen bu yeni çeşmelerin önünde büyük bir havuz bulunuyor. Sütunların ortasında heykeller ve nişler yapılıyor. Nişlerin içinde ise bu çeşmeleri yaptıran kişiler ve ailelerinin, imparator ve tanrılar ile yan yana heykelleri konuluyor. Welkens, bunun anlamının çok büyük bir atfetme olduğunu söylüyor.

‘BURADAKİ SU AVRUPA’DA YOK’

Welkens ve ekibi, 2007 yılında bu çeşmelerden birini yeniden inşa etmişler. Çünkü yapının yüzde doksanına ait parçalarının yerinde olduğunu fark etmişler. Üstelik çeşmenin antik dönemde kullandığı su kaynağını da bularak aynı şekilde bugün de akmasını sağlamışlar.  Welkens, “çok temiz ve çok soğuk” dediği bu suyun analizini yaptırmak üzere Belçika’ya götürdüklerini ve analiz sonucunda Avrupa’da hata İsviçre’de bile bu kalitede bir suyun bulunmadığını anladıklarını söylüyor. “Belki de Türkiye’nin en iyi kaynak suyu” diyor.

ÇEŞMELER BUGÜN DE ANTİK DÖNEMDEKİ SU İLE ÇALIŞIYOR

Sagalassos’da imparatorluk döneminde dört tane anıtsal çeşme inşa edilmiş. Geçtiğimiz yıl yukarı agora’da açılan çeşme de antik dönemdeki su kaynağı ile çalışıyor. Antik kentteki çalışmaların en dikkat çeken yanı bütüncül bir çalışmanın yürütülüyor olması. Antik kentteki kalıntıların orijinal elemanlarının, en az yüzde seksen beşinin bulunması durumunda restore ettiklerini, yoksa konservasyon yaptıklarını söylüyor Prof. Welkens.

DÜNYANIN EN GÜZEL HEYKELLERİ

Kentteki buluntular arasında öne çıkanlar hiç kuşkusuz benzersiz heykeller. 2007 yılında büyük hamamda bulunan Hadrianus dönemine ait imparator kültü için yapılmış devasa heykel en önemli parçalardan biri. Welkens, bu gibi heykeller yaptıran Sagalassoslu’ların imparatora teşekkür etmek istediklerini söylüyor: “Bu heykellerin yüksekliği 5 metre idi. Sadece baş, eller ve ayaklar mermer, diğer parçalar, ağaç üstünde bronz, bronz üstünde altın ve gümüş kaplamaydı. Bu konuda çok şanslıydık çünkü altı heykelin kafalarını bütün ve sağlam olarak bulduk. Hadrianus başı, arkeolojik dönem için Hadrianus’un dünyanın en güzel portresi olarak biliniyor. 2007’de Londra’da Hadrianus sergisi yapıldı ve o zaman Sagalassos’da bulduğumuz Hadrianus başı ilk kez Burdur’dan başka bir yere giderek bu serginin en önemli parçası oldu. 250 bin kişi bu sergiyi ziyaret etti.”

‘VE SAGALASSOS BİTTİ…’

Sagalassos’da 15 metre yüksekliği olan bir Heron (kahraman) anıtı ve çatısına kadar ayakta kalabilmiş bir meclis binası bulunuyor. Bunun yanında antoninler çeşmesi var. Sütunları 13,5 metre yükseklikteki çeşmenin, İmparator Claudius’a ithaf edilen bir giriş kapısıyla takı bulunuyor. M.S II. yüzyılın sonuna kadar çok zengin bir kent olarak varlığını sürdüren Sagalassos, M.S III. yüzyılda küçük bir kriz yaşasa da bundan fazla etkilenmez. Ancak M.S IV. yüzyılın ikinci yarısında başlayan ve 525’e süren büyük kriz kenti olumsuz etkiler. Bu dönemden sonra kullanılmayan tapınaklar Hıristiyanlar tarafından kiliseye dönüştürülür. M.S 500’de büyük bir deprem yaşayan kent, o döneme kadar zenginliğini sürdürür. Büyük bir estetik anlayışı ile yeni binalar inşa edilir, sokaklarda tamiratlar, restorasyonlar yapılır. Ancak M.S V. yüzyılın ortalarında bu çalışmaların dışında başka bir şehir ortaya çıkmaya başlar. Welkens, o dönemi şöyle anlatıyor: “Şehir giderek büyük bir tarım köyüne dönüşüyor. Bu değişikliğin nedeni, M.S 541 ve 42 yıllarında Mısır’dan gelen veba salgını. Eski kaynaklar ve son araştırmalara göre o zaman bütün Anadolu’da yüzde 32 nüfus ölmüş. Çok zengin aileler ölmüş. Tarım işçileri ölünce zengin çiftlik sahipleri kendileri tarım yapmaya başlamış. Vebadan sonra görüyoruz ki kent içinde bile tarım yapılmaya başlanmış. M.S 620 yılı ortasında merkezi Sagalassos olan büyük bir deprem daha oluyor. Bu konuda çok araştırma yaptık. Sagalassos’un içinde bir fay hattı bulunuyor. Depremin merkez üssü burası. Bu çok korkunç bir depremmiş.  O zaman nüfusun büyük çoğunluğu ölmüş. M.S VII.  yüzyılda kentin etrafında çok sayıda küçük köy oluşmuş. Bu köylerdeki yerleşim Selçuklular dönemine kadar sürdü. Daha sonra aşağıya, bugünkü Ağlasun’un bulunduğu yere taşındı kent. Ve Sagalassos bitti.”

‘DAHA ÇOK TARIM İÇİN AĞAÇLARI KESTİLER AMA TARIM BİTTİ’

Ait olduğu coğrafyanın değerleriyle var olan, giderek zenginleşen ve Roma’nın Anadolu’daki en görkemli kentlerinden biri haline gelen Sagalassos’u tarihten silen kuşkusuz sadece depremler değildi. Mısır ve Akdeniz’in diğer uygarlıklarına satılan seramiklerin üretimi için yaklaşık 250 seramik fırını olduğu söyleniyor. Welkens’in de belirttiği gibi bu fırınların 82 tanesi kazılarda ortaya çıkarılmış. Ancak hem bu seramik fırınlarının hem de kolonilerde kurulan devasa çiftlikler için yeni tarlalar açmak uğruna yok edilen ağaçların da kentin sonunu hazırlayan etkenlerden birini oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu konuda ortaya çıkan bulguları ve görüşlerini sorduğumuz Prof. Welkens, son yirmi yılda bölgede çok sayıda polen analizi yaptıklarını belirterek şu yanıtı veriyor: “bitkilerin tarihlerini iyi biliyoruz. Sagalassoslu’lar, o dönem daha fazla tarım yapabilmek için ormanlardaki ağaçları kestiler. Ama yerine yeni ağaçlar diktiler. Sadece M.S 650’de iklim tekrar değişmiş, daha soğuk ve daha kuru olmuş. O zaman bölgede tarım bitti. Tarımın yerini daha sonra hayvancılık almış. Keçi yetiştirmişler. Bu keçiler bütün ağaçları ve bitkileri yemişler ve çok büyük bir erozyon ortaya çıkmış. Erozyonla kent toprak altında kalmış. Bu erozyon bizim için bir şans idi çünkü keçiler olmasaydı Sagalassos’da bu kadar ayakta kalan yapıları bulmamız mümkün değildi.”

TÜRKLERİN BÖLGEYE GELMESİYLE SAGALASSOS, ‘AĞLASUN’ OLMUŞ

Sagalassos ve Ağlasun aynı kentin iki farklı söylenişi gibi algılansa da aslında iç içe geçmiş bir tarihi barındırıyor. Welkens’in andığı keçilerin torunları bugün hala Ağlasun dağlarında varlığını sürdürüyor. M.S 13. yüzyılda Selçuklular’ın bölgeyi ele geçirmesiyle antik kentin kalıntıları üzerinde ve çevresindeki küçük köylerde yaşayanlar aşağıya, bugünkü Ağlasun’a yerleştirilmiş. Bir zamanların ihtişamlı kenti Sagalassos da Ağlasun adını almış.

‘BENİMLE SAVAŞMA, KAZANIRSAN KAYBEDERSİN’

Ancak bütün bunlar bir yana ortada olan tek gerçek şu ki, sahip olunan değerlerin zenginlik kaynağı olduğu kadar, yok oluşun da kaynağı olabileceğini gösteriyor. Antik kenti kısa sürede zenginleştiren, Anadolu’nun en gösterişli kentleri arasına yerleştiren tarımsal üretimin kontrolsüz biçimde sürmesi, daha çok üretmek için daha çok ormanın yok edilmesi kentin sonunu getiren etkenlerden biri olmuş. Sagalassos’un öyküsü, bize insanlık tarihi kadar eski olan hırslarımızla yüzleşme fırsatı sunuyor: Doğa ile savaşma çünkü kazanırsan kaybedersin…

*Hakan Günday- Azil (Doğan Kitap)

(Arşiv yazı)

15 yılda suyun rengi karardı!

Suya, toprağa ve tohumlarımıza sahip çıkmazsak birkaç şirketin kölesi olacağız…

Yusuf Yavuz

22 Mart Dünya Su günü nedeniyle Türkiye’nin son yıllarda yitirdiği su kaynakları bir kez daha gündemde. Ülkenin suları ve ormanın emanet edildiği Orman ve Su İşleri Bakanlığı, popülist bir yaklaşımla 2023’e kadar 1071 baraj ve gölet yapmayı amaçlıyor. Uzmanlara göre bu durum 26 su havzası bulunan Anadolu coğrafyasının binlerce yıllık kültürel ve biyolojik akışının önünü kesmek anlamına geliyor. Enerji, madencilik, otoyol, sanayi ve plansız kentleşme yüzünden Anadolu coğrafyasında son 15 yılda hızlanan fiziki tahribat yüzünden bir zamanlar gökyüzüyle aynı rengi taşıyan dereler, ırmaklar ve ormanların rengini taşıyan zümrüt yeşili göllerin rengi karardı.

DÜNYA SU GÜNÜ’NDE TÜRKİYE’NİN SULARININ RENGİ KARARDI

Her yıl 22 Mart tarihinde sağlıklı ve temiz suya erişim hakkına dikkat çekmek ve yeryüzünün kısıtlı tatlı su kaynaklarının korunması için farkındalık yaratmak amacıyla gerçekleştirilen ‘Dünya Su Günü’ nedeniyle bir açıklama yapan Yard. Doç. Dr. Erol Kesici, geçmişten bugüne uygarlıkların en güçlü silahının sahip oldukları su kaynakları olduğuna işaret ederek, “Su, yaşam hakkıdır. Su ve yaşam hakkı; ticaret, ‘karlılık’ ve pazarlık konusu edilmemeli, bu hak, satılmamalıdır” dedi.

YARD. DOÇ. DR. KESİCİ: ‘PARA AKLIN ÖNÜNE GEÇMEMELİ’

Dünyadaki nüfus artışına bağlı olarak suya olan talebin de arttığına dikkati çeken Kesici, yaklaşık 30 yıldır Türkiye’nin sulak alanları konusunda bilimsel çalışmalar yürütüyor. Pek çok göl ve sulak alanın insan kaynaklı tahribatlar yüzünden yok oluşuna tanıklık eden Kesici, “Para aklın önüne geçmemeli, aklını kullanmazsan suyun olmaz” uyarısında bulunduğu açıklamasında, şöyle dedi:

‘HES’LER VE BARAJLAR SUYUN DÖNGÜSÜNÜ ENGELLİYOR’

“Dünyada suyu üreten tek fabrika, evimiz olan doğadır. Doğanın su kaynaklarını okyanuslar, denizler, göller, akarsular, kar ve buzullar ile yer altı sularıdır. Yeryüzündeki sular sürekli bir döngü içerisindedir. O zaman su döngüsü engellenmemelidir. Yani sular depo edilmemeli, döngüyü oluşturan kaynakların üzerine gölet baraj ve HES yapılmamalıdır. HES, gölet ve baraj inşaatlarıyla doğal su kaynakların ekolojik dengesinin bozulması sonucunda sular giderek azalıyor. Buna bağlı olarak da sular ticaret konusu haline geliyor. Bilim insanlarının bu yöndeki uyarıları göz ardı edilmemeli.”

MAORİLERİN NEHRİ ‘CANLI’ OLARAK TANINDA DARISI BÜTÜN SULARA

Barajlara da ihtiyaç olduğunu ancak bunu su döngüsüne zarar vermeden yapılması gerektiğini dile getiren Kesici, 22 Mart’ta Dünya Su Günü’nün kutlandığı günlerden, suyun anıldığı günlere gelindiğini söyledi. Susuzluk yüzünden göç edilebilecek bir yer kalmadığını vurgulayan Kesici, Yeni Zelanda yerlilerinin kutsal saydığı Whanganui nehrinin ‘canlı varlık’ olarak tanınarak yasalar önünde insanla aynı haklara sahip olduğunu anımsatarak, bunun bütün dünyaya emsal olması gerektiğini vurguladı.

‘SULARIN RENGİ DEĞİŞİNCE ÖLÜM GEREKÇELERİ DE DEĞİŞTİ’

Trakya Platformu Yürütme Kurulu Üyesi Göksal Çidem ise sayısı her geçen gün azalan orman ve sulak alanlar için yapılan kutlamaları eleştirerek, “Neyi kutlayacağız? Ormanların yapısı ve suların rengi değişince, hastalıklar ve buna bağlı olarak ölüm gerekçeleri de değişti. Vefat eden yakınlarımız arasında,  kanserden gidenlerin sayısı o kadar çok arttı ki, kanıksamaya başladık. Uzmanlar,  bunun Çernobil faciası ve GDO’lu ürünler, kimyasal gübreler,  zirai ilaçlar ve kirli sanayinin tüm doğal varlıklarımızın kirlenerek yok edilmesi sonucu olduğunu bilimsel çalışmalarla ortaya koydular” dedi.

‘ERGENE NEHRİ 283 KİLOMETRE BOYUNCA ZEHİR AKIYOR’

Trakya’nın can damarı olan Ergene nehrinin 283 kilometre boyunca zehir aktığına işaret eden Çidem, 40 yıl önce balıkçılık yaparak yaşamını nehirden kazanan insanlar olduğun belirterek, şunları dile getirdi: “Gelişmiş ülkelerin terk ettiği kirli sanayi bizlere aş iş diye geldi. Ergene’nin önce içindeki, sonra etrafındaki yaşamları yok ettiler. Zehirlenen nehir havzasında tarım yapılamayınca, çiftçimiz kredi ekip, haciz biçer duruma gelmiştir. Bunun sonucunda da ithal gıdalara bağımlı hale geldik. Bir nehri, üç denizi, üç ormanı olan Trakya’da ne ormandan, ne denizden ne de nehrinden faydalanamıyoruz. Denizde balık, ormanda ağaç azaldı. Nehir zaten yok oldu. 

KİRLİ SU YÜZÜNDEN DAKİKADA 7 KİŞİ ÖLÜYOR

21 ve 22 Mart’ta gelecek nesillere yaşayabilecekleri orman ve su bırakmak için neler yapacağız bu konuşulmalı. Çünkü UNİCEF geçtiğimiz yıl Dünya Su Günü dolayısıyla yaptığı bir açıklamada,  kirli sudan dolayı dakikada 7 kişi hayatını kaybediyor. Her gün 4 bini aşkın çocuk ishalli hastalıklardan dolayı ölüyor. Siz bu satırları okuduğunuz süre içerisinde yaklaşık 15 kişi daha temiz suya erişemediği için öldü. Orman ve su varlıkları hem bugün, hem de yarınlar için kayıtsız şartsız korunmalı.”

‘SUYUN SAHİBİ, ONA İHTİYACI OLANLARDIR’

Isparta Yukarı Köprüçay Havzası Koruma Platformu’nun konuyla ilgili açıklamasında ise son yıllarda Türkiye coğrafyası üzerinde yaratılan tahribatın en çok su kaynaklarını etkilediğine vurgu yapılarak, şöyle denildi:  “Anadolu coğrafyasının biçimlenmesinde ve kültürel gelişiminde hep başrolü oynayan su kaynaklarımız, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar tehdit altındadır. Suyun sahibi, ona ihtiyacı olan tüm canlılardır. Ancak son yıllarda ardı ardına çıkartılan yasal düzenlemelerle sularımızın denetimi şirketlere verilmeye başlanmıştır. En ücra coğrafyalardaki küçücük derelerin bile üzerine göletler yapılarak yaşamın içinde akarak canlılığın devamını sağlayan sularımız denetim altına alınarak ticari bir mal haline getirilmiştir. Büyüme ve kalkınma yalanlarıyla yaşam alanları ellerinden alınan toplumumuz üretimden koparılarak büyük kentlerde pasif birer tüketiciye dönüştürülmüştür.

‘SU, TOPRAK VE TOHUM ANADOLU UYGARLIKLARININ MAYASIDIR’

Su, toprak ve tohum Anadolu uygarlıklarının mayasıdır. Sularımızın, topraklarımızın ve tohumlarımız üzerinde söz söyleyebilme yeteneğimizi yitirmemiz, Anadolu uygarlığının çöküşü anlamına gelmektedir. Bağımsız ve onurlu geleceğimiz bu değerlerimize hep birlikte sahip çıkmamızın eseri olacaktır. Aksi halde hepimiz kendi topraklarımızda birkaç şirketin kölesi olarak insan onuruna yakışmayan bir geleceğin parçası olacağız.”

Fotoğraf: Göksal Çidem. (Ergene nehrindeki kirlilik yöre insanının en büyük sorunlarından biri.)

 

Bir nehir tanrısının izinde 5 bin yıl

Torosların Akdeniz’e gelin verdiği soylu güzellerden birinin öyküsüdür bu…

Yusuf Yavuz

Dünyanın dört bir yanında, suyun kıyısında soluklanan tüm canlara…

Bugün size bir nehrin öyküsünü anlatacağım…

Torosların Akdeniz’e gelin verdiği soylu güzellerden birinin öyküsüdür bu…

Aslında bizim öykümüz…

Aksu…

Isparta’nın sırtını yasladığı Akdağ ile eteklerine ayağını uzattığı Davraz Dağı’nın koynundan doğan derelerin birleşmesiyle oluşan Aksu, 160 kilometrelik bir yolculuğun ardından Antalya Körfezi’nde Akdeniz’le buluşur…

Torosların soylu güzeli dedik ya, aslında çılgınlıkta da üstüne yoktur Aksu’nun. Dağların koynundan fırlayıp bir koşu Kovada’ya, Eğirdir Gölü’ne uzanıp sırlara karışır. Ardından güneye doğru akıp kadim sevdalısı Göksu ile buluşur, mis kokulu sığla ağaçlarının, ulu çınarların, hayıtların ve Yörüklerin ‘gerdeme’ adını verdiği su terelerinin arasından el ele süzülerek Torosların en güzel vadilerinden birinde akar durur…

DAĞLARIN ARASINDA İKİ KADİM SEVGİLİNİN KIVRAK DANSI

Antalya düzünde kışlayan onlarca Yörük topluluğu için Aksu ilahi bir sudur. Dağların arasından, kapızlardan geçip Karaöz’den Antalya düzlüğüne ulaştığında hızı kesilerek kıvrım kıvrım bükülür, iki sevgilinin coşkun akışıyla birlikte süren kıvrak dansın yerini dingin bir vals alır…

Davraz’ın ve Akdağ’ın koynundan çıkıp gelen onlarca irili ufaklı derenin ormanların yamaçlarından indirip getirdiği organik madde, düzlüğe inince ovada bir kudret helvasına dönüşür.

Koyu kızıl, kestane, kahverengi, alüvyonal, zengin orman toprakları, burada tarihin akışını belirleyen yazgıya dönüşür…

Binlerce yıldır Anadolu’da kurulmuş ne kadar uygarlık varsa hepsinin öyküsü su ile başlar, su ile biter…

Bu yüzden su, suistimali kaldırmaz!

Dağlık Psidia’nın soylu ve vahşi kızı Aksu, tanrıların dağı Torosları aşıp düze inince kıyısında uygarlıklar kurulmasına izin verdi.

Coğrafyanın üretimi, üretimin insanı, insanın kültürü, kültürün inancı belirlediği bu topraklarda kurulmuş en güzel kentlerden biri Aksu’nun Akdeniz’e ulaşmadan önce süzülerek soluklandığı son dönemeçte kuruldu…

Perge…

Aksu ırmağının kıyısında kurulan bu görkemli kentin bilinen geçmişi, günümüzden yaklaşık 5 bin yıl öncesine uzanır.

nehir tanrısı kestros kutsal çeşmeden kente su dağıtıyor.JPG

Ancak antik çağda Bergama ve Side arasındaki antik yolun önemli duraklarından biri olan Perge en görkemli dönemini İ. S. II. ve III. yüzyıllar arasında yaşar.

NEHİRLERİN TANRILAŞTIĞI ZAMANLAR

Perge’nin de içinde yer aldığı bereketli ovanın adı, antik çağda Aksu nehrinin adı olan ‘Kestros’la bir anılıyordu. Kestros, yani Aksu ırmağı Perge’nin orada olmasının en önemli nedeniydi. Bu yüzden Pergeliler, kendilerine yaşam kaynağı olan Kestros ırmağını kutsadılar ve Kestros adından bir nehir tanrısına ibadet ettiler. Aksu nehrinden kanallarla getirilen sular, ortasında nehir tanrısı Kestros’un uzanmış bir heykelinin bulunduğu devasa çeşmeden akıp kentin görkemli caddelerinin ortasından geçiyordu.

su kanallarının ortasındaki küçük köprülerden biri.JPG

Yeryüzünün en büyüleyici kentlerinden birinde, nehir tanrısının kutsadığı sular dolaşıyor, insanlara hem yaşam, hem serinlik hem de ilham veriyordu. Nehir tanrısı Kestros adına sikkeler basılıyor ve nişlerini görkemli heykellerin süslediği anıtsal çeşmeler yaptırılıyordu…

Aksu nehhrinin yaşam verdiği Perge, binlerce yıl insanlığın da yaşama tutunduğu bir kent oldu…

TARSUSLU PAULUS’UN ANADOLU’DAKİ YOLCULUĞU PERGE’DEN BAŞLADI

Tarsuslu bir çul ustasının oğlu olan Aziz Paulus, Roma’nın zulmüne duyduğu öfke ve yüreğinde biriktirdiği inançla çıktığı yolculuklara Perge’den başladı. Kıbrıs’taki Pafos limanından bir yelkenliye binip, Perge limanından inerek buradan Roma’ya yürüdü…

Çünkü Perge, görkemli Kestros ırmağında süzülerek Akdeniz’e ulaşan beyaz yelkenlilerin uğrak yeri olan bir liman kentiydi.

kutsal çeşmeden gelen sular kentşin caddelerindeki kanallara akıyor.JPG

Gün geldi, devran döndü, zamanın ırmağı akıp durdukça İskender’den Arap istilacılara, Bizans’tan Selçuklu’lara pek çok kral, sultan ya da yağmacıyı ağırladı Perge…

Ne sonra Asyalı Türkmenler geldi, Yörükler…

Perge tapınaklarının taşlarıyla köprüler kurdular Aksu’nun üstüne, camiler, evler, hanlar inşa ettiler; Antalya düzünde kışlayıp, her bahar keçi sürüleriyle birlikte nehrin kaynağına doğru göç ettiler Toros yaylalarına…

YÖRÜKLERİN KOCASU’YU

Nehir tanrısı Kestros’un ruhunun sindiği bereketli, kırmızı akdeniz toprağını sürüp tohumlar ektiler. Aksu’ya ‘Kocasu’, ovada çizdiği kıvrımlara ‘Yılan eğrisi’ dediler. Kırkgeçit’ti adı. Develerini suya daldırıp, keçileri kucaklarında geçtiler Aksu’dan.

Kemik taraklarını düşürdükleri de oldu, ak küpeli oğlaklarını verdikleri de, Aksu’nun hırçın sularına…

Ama Yörükler de kutsal bildi nar’a, zeytin’e ve limona yaşam veren Aksu’yu…

Yine gün geldi, devran döndü, Aksu nehri Toroslar’dan Akdeniz’e yaşamı taşıdı durdu…

İKİ SEVGİLİNİN İZLERİ HAFIZALARDAN SİLİNDİ

1980’lerin ortalarına gelindiğinde Aksu ile Göksu’nun, iki kadim sevgilinin akışına kelepçe vurmaya karar verdiler. Karacaören Barajı, Kızıllı, Çandır, Kargı ve bir çok Yörük köyünün topraklarını, evlerini ve mezarlarını anılarıyla birlikte yuttu.

Yörüklerin göç yolları, kemerli taş köprüler ve Çandır’ın devasa Pazar yeri bin yıldır kazılı olduğu zihinlerden silindi…

Çandırlı, Kızıllılı Yörükler Torosların koynundan koparılarak Gökçeada’ya yerleştirildi…

Milyon yıldır vadinin tanığı olan Aksu, İskender’in gününden beri görmediği acıları belleğine kaydedip, derin derin içlendi. Birikti, göl oldu suyun acısı, Karacaören, karaca zulüm oldu…

Günler günleri kovaladı, suların kutsandığı zamanlar, yerini paranın kutsandığı zamanlara bıraktı…

aksu-cayi-islahi-ve-toplulastirma-calismalari-devam-ediyor.jpg

Artık sular kendi istediği gibi değil, onun sırtından sadece para kazanmak, daha lüks arabalara binmek, daha gösterişli konutlarda yaşamak, herkesten özel kıyafetler giymek isteyen insanların istediği gibi akacaktı…

İNSANIN İLKEL BENLİĞİNDEN ATAMADIĞI İNTİKAM DUYGUSU

Artık suların tanrı olduğu zamanlar geçmiş, insanların tanrı olmak istediği zamanlar yaşanıyordu. Milyonlarca yıldır fırtınadan, sudan, kayadan korkarak yaşayan insan, ilkel benliğinin derinlerinden bir türlü atamadığı intikam duygusuyla yeryüzünü fethe çıkmıştı.

İşe önce nehirlerden başladı…

AKSU NEHRİ ISLAHI DSİ İNCELEME.jpg

Önce Aksu nehrinin binlerce yıllık yatağının bulunduğu bölgeye, milyarlar harcanarak ülkenin ilk EXPO alanı inşa edildi.

Ardından da yien milyonlar harcanarak, kuzeyde daha önce barajla önü kesilen, arta kalanındaysa nehir yatağını bile zor ıslatarak zamana direnen Aksu’nun zeminine ve çevresine kilometrelerce duvarlar ördüler, betonlar attılar. Kuzeyden güneye sucul yaşam yerle bir edildi. Kuşların, balıkların, binlerce canlının varlığını sürdürebildiği sistem, onlarca iş makinası, yüzlerce dev kamyonun üzerinde aylarca gezinmesiyle çöktü, yok oldu.

DSİ eliyle Aksu’da yapılan ıslah ve taşkın koruma çalışması bugünlerde bitmek üzere…

YIKIMIN ALKIŞLATILARAK KUTSANMASI

aksu çayı ıslahı proje maketi vatandaşların ziyaretine sunuldu.jpg

Şimdi bu tarihsel akışa kısa bir ara verip, ülkenin sularını yönetmek ve korumakla yükümlü Bakanlığın yetkililerinin duyurduğu projeye bir göz atalım:

Aksu Çayı Taşkın Koruma Çalışmasının maketi tamamlanarak hem görsel hem sesli anlatımlı bir şekilde DSİ 13. (Antalya) Bölge Müdürlüğünde vatandaşların bilgisine ve beğenisine sunuldu. Aksu Çayı Taşkın Koruma Islah Projesi ile Aksu İlçesi, civar köyleri, tarım arazileri ve turizm alanlarının taşkınlardan korunmasını sağlayarak, Aksu Çayının denize mansaplanmasının sağlanacağı gibi aynı zamanda ülkemizde düzenlenecek ulusal ve uluslararası kongrelerin, panellerin, toplantıların ve seminerlerin organize edileceği EXPO 2016 fuar alanı da taşkınlardan korunacaktır. Proje kapsamında Aksu Çayında, yan kollarıyla birlikte 70 km’lik kısımda sedde, taş tahkimat ve dere ıslah çalışması yapılacaktır.” (Kaynak: DSİ resmi sitesi-11. 11. 2014)

aksu ıslah projesi maket2.jpg

FİZİKİ COĞRAFYANIN TAHRİBİ YAŞAMIN DEVAMINI YOK EDİYOR

Fiziki coğrafyanın, zamanın hiçbir döneminde bunca tahribe uğratılmadığı Anadolu topraklarının, tanrılar yaratan, kentler inşa ettiren, inançları ve kültürleri besleyen, yaşam kaynağı nehirleri birer betonla kaplanarak adeta su kanallarına dönüştürülürken, biyolojik yaşamın devamı için en önemli alanlar da bıçakla kesilir gibi yok ediliyordu.

Aksu, Anadolu nehirleri arasında bu yıkımdan payına düşeni en ağır biçimde alan su kaynaklarından biri oldu…

Kötekli, Töngüşlü, Honamlı, Hayta ve Karakoyunlu gibi Yörük obalarının ‘Kocasu’yu yıkılmıştı…

4.jpg

Anadolu’yu dünyanın en özel coğrafyası yapan suların, dağların, ağaçların ve kuşların yalnızca kazandıracağı para oranında önemsenen varlıkları tarihten silinmişti. Yalnızca orta refüjlere, otoyol kenarlarına ve cami, okul avlularına diktikleri ağaç sayılarıyla övünen yöneticilerin hüküm sürdüğü bir dönemde, ormanların ve suların emanet edildiği bir bakan Aksu’nun bulunduğu kente geldi ve şöyle dedi:

ANTALYA’NIN BÜTÜN DERELERİ BETONLA BOĞULUYOR

“Antalya’ya inşaat halindekilerle 42 baraj, 48 gölet yapmış olacağız. 52 de sulama tesisini açtık. Bu yıl 13 tane daha açıyoruz. Toplamda 130 sulama tesisi yapacağız. Su olunca yılda 3 ürün bile almak mümkün. Çiftçinin büyük bir gelir artışı olacak. Antalya’da hiç dere ıslahı yoktu. Toplamda 82 dereyi ıslah ettik. 110 derenin ıslahına devam ediyoruz. 118’inin de projesini yapıyoruz. Bütün dereleri ıslah etmiş olacağız. Türkiye’de en çok dere ıslahı yaptığımız yer dünyanın incisi Antalya olacak.” (Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun konuşması. 5 Mart 2017, Antalya)

BİR NEHİR TANRISININ ETEĞİNDEN BUGÜNE BAKMAKperge'nin kalıntıları arasında beliren EXPO kulesi, aksu nehrinin yatağında inşa edilen alanda bulunuyor.JPG

Geçtiğimiz hafta sonu Torosların Akdeniz’e emanet ettiği soylu güzel Aksu’nun yaşam verdiği Perge’deydim…

Hala binlerce yıllık görkemini ve büyüsünü koruyan kentin sütunlu caddelerinde yürüdüm, kuşlarıyla, kertenkeleleriyle, kaplumbağalarıyla konuştum. Kalıntıların arasından fırlayıp toprağı beyaza boyayan papatyaları, kirişleri, dikenli ahlat çiçeklerini kokladım…

perge.JPG

Yüksek göğün altında yükselen tepeye çıkıp Kestros ovasına bakındım…

Tanrıların suyu Aksu görünmüyordu. Biraz ileride, kentin güneydoğusunda yükselen EXPO kulesi ve akla ziyan yapılarının ucubeliği, Perge’nin görkemli sütunlarının görüntüsüne karışıyordu.

Yürüdüm, büyük caddenin kuzeyindeki kutsal çeşmenin (nympheum) önünde durdum. Nehir tanrısı Kestros’un zamanı aşıp bugüne ulaşabilen heykeliyle birlikte, bir nehrin yarattığı 5 bin yılı aşan zamana dokundum…

nehir tanrısı kestros kutsal çeşmeden kente su dağıtıyor.JPG

Sonra nehir tanrısı Kestros’un ayaklarının altından dökülüp, Perge’nin ihtişamlı caddelerine doğru akan Aksu’nun kadim sularını izledim…

Düşündüm… Düşündüm… Düşündüm…

Son sözü hep suyun söylediği bu topraklarda, suyun bir an önce son sözü söylemesini diledim…

2.jpgaksu ıslah.jpg3.jpg

 

 

 

 

 

 

Avrupa’daki Türk Atlantisi’nin unutulan öyküsü

Romanya ve Yugoslavya sınırını oluşturan Tuna Nehri’nin ortasında 500 yıllık Türk toprağı olarak kalan Adakale’nin öyküsü, Türkiye’ye çok şey anlatıyor…

Yusuf Yavuz

Avrupa’daki son Türk toprağı sayılan Romanya’da Tuna Nehri üzerinde bulunan Adakale, 1964 yılında Yugoslavya ve Romanya’nın birlikte yapımına başladığı ‘Porte de Feir’ (Demir Kapı) barajının sularına gömüldü. Jules Verne’den Andersen’e, İbrahim Müteferrika’dan ünlü Macar Türkolog Ignacz Kunos’a pek çok ünlü ismi ağırlayan Akadale, sultanların ve kralların büyülendiği bir Türk toprağıydı.

İşte Türkiye’nin Avrupa’nın kalbinde unuttuğu Adakale’nin hüzünlü öyküsü…

AVRUPA’NIN KALBİNDEKİ TÜRK ATLANTİSİ: ADAKALE

1960’lı yıllara kadar 750 civarında Türk’ün yaşadığı Adakale, dillere destan lokumları, kahveleri, çarşısı, Bektaşi Miskin Baba Türbesi, camisi ve ‘Adakale’ marka sigarasıyla ünlüydü. II. Meşrutiyet’in ardından İstanbul’a temsilci gönderen Adakale, Balkanlarda başlayan çalkantıların arasında unutulan bir cennet gibiydi. Lozan’dan sonra Romanya’ya geçen Adakale’de yaşayan Türkler, Tuna Nehri’nde inşa edilen ‘Porte de Fer’ barajının suları adayı yutmadan önce 1968’de Avrupa’daki 500 yıllık Türk toprağı olan vatanlarını terk etmek zorunda kaldılar. Kimi Türkiye’ye, kimileri de Romanya’ya taşınarak hayata tutunmaya çalıştı. Böylece Tuna Nehri’nin sularına gömülen Türk Atlantis’i Adakale’nin acısı unutuldu gitti.

ADAKALE JPG 1.jpg

USTA SİNEMACI ARASAN, ADAKALE’NİN ÖYKÜSÜNÜN PEŞİNE DÜŞTÜ

Ancak usta sinemacı ve yönetmen İsmet Arasan, daha genç bir sinemacıyken adını ilk kez Türk sinemasının yüz akı olan hocası Metin Erksan’dan duyduğu Adakale’nin öyküsünden çok etkilendi ve yıllarca yüreğinde taşıyıp olgunlaştırdığı bir düşü 2008 yılında gerçeğe dönüştürdü. Yönetmen İsmet Arasan’ın ‘Adakale Sözlerim Çoktur’ adını taşıyan belgeseli, 2008 yılında 45. Uluslararası Antalya Film Festivali’nde Altın Portakal Ödülü, aynı yıl TRT Belgesel Yarışması Jüri Özel Ödülü ve Troya Folklor Araştırmaları Derneği Onur Ödülü ile Safranbolu Belgesel Film Festivali’nde 1. Ödülüne layık görüldü.

TUNA’NIN SULARINA GÖMÜLEN ADAKALE’NİN SÖZLERİ BİTMEDİ

Türkçe ve Romence olarak iki dilde çekilen ‘Adakale Sözlerim Çoktur’ belgeseli, yüzlerce yıldır Türklerin yoğun olarak yaşadığı Tuna’nın kalbindeki bir adada bir arada yaşayan farklı inanç ve kültürlerden gelen insanların masalsı yaşamlarını ve modern dünyanın dayattığı yıkım projelerinin getirdiği hüzünlü bir sonu anlatıyor.

22 MAR’TA NAZIM HİKMET KÜLTÜR MERKEZİ’NDE ADAKALE BULUŞMASI

22 Mart’ta İstanbul Şişli’de Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde saat 19:00’dan itibaren gösterilecek olan Adakale belgeselinin yönetmeni ve metin yazası Usta sinemacı İsmet Arasan ile Adakale’yi ve belgeselini konuştuk:

‘ADAKALE’Yİ İLK KEZ HOCAM METİN ERKSAN’DAN DUYDUM’

Usta sinemacı ve yönetmen İsmet Arasan.jpg

(‘Adakale Sözlerim Çoktur’ Belgeselinin Yönetmeni Usta Sinemacı İsmet Arasan)

-Adakele’nin belgeselini çekmeye ne zaman ve nasıl karar verdiniz; bu sizin fikriniz miydi?

-Adakale’nin varlığını, M. S. Ü. Sinema Televizyon Enstitüsü’ndeki  öğrenciliğim sırasında, 1983 yılında, hocam Metin Erksan’dan işittim. Muaazzam bir coşku ile adayı anlatmış, ’Adakale, filmini çekecek Türk sinemacısını bekliyor!’ demişti. O an, o filmi çekmeye karar verdim. Zaten Tuna boylarından, Balkanlardan gelen köklerim vardı. Araştırmaya başladım. Bu hayal uzun araştırmalar ve maceralar sonunda, 2008 yılında hayata geçti.

Demirkapı Barajı (Port de Feir, 1964/1971 yılları arasında yapıldı. Adakaliler, 1968 yılında adadan ayrıldılar. Baraj gölü nedeni ile Romanya karasında 5 köy ve Orşova ilçesinde 17.000 kişi mekân değiştirdi (1970/71). Suların altında maddi anlamda, kazınmış bir anakayadan başka bir şey yoktur.

‘ADAKALE’Yİ KURTARMAK İÇİN BÜYÜK BİR EKİP ÇALIŞTI’

Ada2.jpg

-Adakale için bir kurtarma süreci yaşandı mı, bu konudaki izlenimleriniz nedir?

-Yaşanan süreç bize önceleri ciddi bir kurtarma çabası sergilendiğini, ne yazık ki zamanla içinde öngörülerin tamamlanmadığını gösteriyor. Ciddi kayıplarımız var. Özellikle sözlü tarih alanında. Oysa Yugoslavya ve Romanya’nın kültürel ve tarihsel değerleri koruma yaklaşımına Unesco büyük destek vermişti. Romanya Bilimler Akademisi’nden ünlü Prof. Konstantin Plopşor’un öncülüğünde nice antropolog, etnolog, müzikolog, filolog, mimar, zoolog, bitki bilimci ve mühendislerden oluşan büyük bir ekip çalıştı.

-Neler yapıldı bu çalışmalar kapsamında?

-Adakale’nin zengin bitki ve hayvan dünyası, endemik canlı varlıklarına gelince… Onlar, Yugoslavya ve Romanya’da oluşturulan ulusal park alanlara taşınarak korumaya alındı. Bu süreçte iki tane haber belgesel çekildi. Bilimsel araştırmalar ve sonuçları ise bilim dünyasına ve kamuoyuna bir türlü dönmedi!

‘ADAKALE’NİN TAŞINDIĞI ADAYI KUMARHANE YAPMAK İSTİYORLAR’

ADAVAPUR.jpg

-Ada barajın suları altında kalınca Adakaleli’ler nereye gittiler?

-650 adalı, yeni yurtlarına göç etti. Çoğu anavatanları Türkiye’ye geldi, azı ise Romanya’da kaldı. Ailelerden dağılanlar oldu. Böylece Adakale’nin canlı hafızaları kaybolma sürecine girdi. Prof. Plopşor’un planı, Adakale’yi, (Şimian adasında)kalesi, mezarlıkları ve Miskin Baba Türbesi gibi örneklerle yeniden inşa etmekti. Ancak ani ölümü sonrası ve bu tasarı savsaklandı. Zaten Şimian adası yasak askeri bölge kapsamına alındı. Şimian günümüzde insansız, izinle ayak basılabilen, yaban bitki örtüsü altında, yarım kalmış ada kalesi ve mezarlık kalıntıları görünümü ile iç burkmaktadır. Orada, Adakale’nin anısını, ruhunu kullanarak, tamamen kumar ve eğlenceye dayalı, uluslararası sermayeye dayalı büyük turistik (!?) projeler gündeme getirilmeye çalışılması ise her vicdan sahibini uyarmalıdır.

‘TÜRKİYE TARAF OLDUĞU HALDE ADAKALE İÇİN HİÇ KATKI SUNMADI’

-Türkiye’nin bu süreçte kurtarma çalışmalarına bir katkısı, çabası oldu mu?

-Türkiye Adakale’nin tarihsel ve kültürel değerlerini kurtarma çabalarına taraf ülke olduğu halde hiçbir katkı sunmaması tek kelime ile dramatiktir… Ama şanslıyız. Türk Osmanlı halk kültürünün ilk örneklerini dünyaya tanıtan ünlü Türkbilimci Ignacz Kunos, Adakale’nin kitaplarca masallarını, türkülerini, manilerini ta 1882/ 84 yıllarında kayıtlamıştır. Bu alanda Popescu-Judetz’in araştırmalarının da altını çizmemiz gerek. Adakale Arşivleri eksikleri ile Romanya Ulusal Arşivi’ndedir ve dizini yayınlanmıştır. Ayrıca, Tourno Severin müzesi ve Port de Feir Barajı içindeki bir bölümde Adakale eserleri sergilenmekte ve saklanmaktadır.

Öte yandan Romen bilimcileri, adanın sözlü tarih çalışmalarına 1990’lı yıllardan günümüze önem verdi. Romanya’da Adakale konusunda 20 kitap, onlarca tez bulabilirsiniz. Türkiye’de ise değerli araştırmacı H. Yıldırım Ağanoğlu’nun geçen yıl yayınlanan kitabı, bizim yaptığımız sözlü tarih kayıtları ve belgesel dışında hiçbir çalışma yapılmaması çok acıdır.

‘ADAKALE KIRK KATLI BİR BOHÇA, AÇ AÇ BİTMİYOR’

bir adakale kartpostalı.jpg

-Belgeselin çekimleri sırasında Adakale’nin öyküsünden nasıl etkilendiniz?

-Ben bütün filmlerimde, köklerin hafızalarını topluyor, kayıtlıyorum. Bunu bir görev duygusu, felsefemin gereğinde içselleştirerek anlatmaya çabalıyorum. Derinlere, bilinmeze doğru, yüreğe seslenen bir şiirsellik peşindeyim. Adakale’nin sözleri çok. Hala da rüyalarıma girer. Adakale,  gerçekten bir destan. Kırk katlı bir bohça. Aç aç bitmiyor. Filmin ilk adı, ”Kayıp Yurdun Ağrısı” idi. Sonra, ”Bir Varmış, Bir Yokmuş” , olsun dedim. En sonunda Adakale Destanı’nı okuyunca, ”Adakale Sözlerim Çoktur”, oldu. Ona olan sevgim, yapmak istediklerim bitmedi.

‘BU İBRET VERİCİ HİKÂYE, BİZİM HİKÂYEMİZ’

-Sizi en çok etkileyen neydi peki?

-Bu filmin bendeki en büyük etkisi insanlık olarak bir şekilde kaybettiğimiz komşuluk, paylaşımcılık, dayanışma ve belli ilkelere, hoşgörüye dayalı, farklılıkların zenginlik olarak algılandığı o masalsı hayatın bizden bir örneği olması. Bir tür ideal dünya toplumu gibi. Adakalelilerle ilişkilerimi sürdürüyorum. Ben bu deneyimin canlı özneleri ile karşılaştım, bunu unutamam. Filmde, ’nasıl yaşamalıyız?’, sorusunda buluşalım istedim. Naif, şiirsel, hüzünlü, acı ve ibret verici bir hikâye… Bu, bizim hikâyemiz!

ADAKALE'DE BİR EV.jpg

‘OSMANLI ÇEKİLENE KADAR ADAKALE TUNA BOYUNUN KİLİDİYDİ’

-Adakale’nin Türkiye için anlamı neydi?

-Osmanlı İmparatorluğu Avrupa’dan çekilene kadar Tuna boyunun kilidi Adakale olarak kalmış. Askeri bir üs yani. Berlin Antlaşması’ndan sonra özerk, Türk kültürünün yaşatıldığı turistik bir mekâna dönüşmüş. Adakale ‘Misaki Milli’ sınırları dışında, uzak bir coğrafyada olmasına rağmen bazı antlaşmalarda unutulması nedeniyle, Lozan Antlaşması sırasında TBMM’de ve Lozan’da tartışmalara yol açmıştır. Sonunda Romanya toprağı kabul edilen adalılara bazı ayrıcalıklar verilmişti. Adakaleliler ve Türkiye gönül bağlarını hiçbir zaman koparmadı. Adalılar Türkiye-Romanya arasında yapılan göç antlaşması ile ülkemize geldiklerinde kendilerine konut konusunda büyük kolaylıklar sağlandı.

‘HALFETİ’YE ADAKALE’DED KAYBETTİKLERİMİZLE BAKMALIYIZ’

4.jpg

-Bu belgesel film bize ne anlatıyor; dünden yarına nasıl bir mesajı taşıyor?

-Bu film, Adakale konusundaki kültürel ve tarihsel görevini yerine getirmesinin ilk örneğidir. Film hayata geçtikten sonra, 2008 yılında Türkiye Romanya arasında yapılan ikili ‘Bilim ve Kültür Antlaşması’ndaki bir maddede, ’Adakale Vakfı’nın kurulması öngörüldü. Ve ilk kez filmle Adakale gerçeği dünya kamuoyuna tekrar kazandırıldı. Ancak Türkiye için Adakale konusu, bir kültür olgusu olarak henüz bitmedi. Halfeti deneyimine, Adakale’de kaybettiklerimizle bakmalıyız. Kurtarılan insanlığın belleğidir ve her şey insanla şenlenir, hayat müze değildir.

-Belgeseli çekerken zorluklar yaşadınız mı?

-Bizim ülkemizde yaşlılar iktidarı var. Yolunuza, hak edişin mesleki ölçüleri teraziye konmuyor. Tartı bozuksa ne olacak? Hele hele bağımsız çalışıyorsanız, gerçeğe adamışsanız kendinizi hiç kolay değil. Bizim mesleğimiz ne yazık ki para gerektiriyor. Keşke bir kurşun kalem yetse idi. Devletin ve sivil toplum kuruluşlarının kültürel kalıcı yapıtlara, projelere destek vermesi konusundaki duyarlılık ve bilincinde ciddi sorunlar gözüküyor. Oysa ülkemizde dünyaya söz söyleyecek yetenekte gencecik çok pırlantalar var ve geliyor. Onlar nasıl çalışacak, önlerini kim açacak?

Bu belgeselde elbette zorluklar yaşadım. Çoğu kurumların hızlı çalışmaması ve insanların işine kendini vermemesi ile ilgilidir. Ama unuttum onları. Eğer aklımda tutarsam yeni bir şeye duyduğum aşkın coşkusu azalır. Türkiye’nin geleceği bilim ve sanat insanlarının çiçeklendirerek müjdeleneceği ülke olacağına hep inandım. Çok yardım da aldım. Ama nasıl? Ömrümü severek, çok çalışarak, çok severek, inancımı kaybetmeden, acıyı bal eyleyerek. Mutluyum, bu benim seçimim. Daha güzeli bir gün gerçekleşecek ama bugündeyiz.

‘ORASI BURASI, BURASI ORASI’

ADAKALE JPG 2.jpg

-Bu çalışma sırasında unutamadığınız anılar oldu mu?

-Çok! Tanıdığım Adakaleliler… Filme destek veren, katkıda bulunan tüm Adakaleliler ve arkadaşlarım. Onların hepsine minnettarım. Tek tek adlarını söylemek isterdim. Onları unutamam. Her birinde, Adakale adı geçince başlayan ağlama duygusu, o derin özlem. Şimdi modernitenin pençesinde gergin, sıkıntılı, koşturan göç etmiş adalıların, bizlerin, Romenlerin gençleri,  başka hayaller peşinde, ocak evlerinden uzaktalar çoğu. Yaşlıların çoğu sefertası gibi küçük odalarda kalmış. Geçmişte bir düşü yaşayanların, yeni bir hayali gerçekleştirecek takati kalmamış; gençler ise ıssızlaşan evlerden uzakta mutluluk arıyor; geri döndüklerinde belki kimse kalmayacak. Romanya’da da, Türkiye’de de gördüğüm köy ve kasabalardaki insanların bütün sevdikleri hep uzaktaydı! Birbirleri ile çok seyrek görüşüyorlardı.

Bizim yaşadığımız toprağı, sevdiklerimizi, çevremizi terk etmeden ya da olduğumuz yer neresi ise orasını sevmekten, korumaktan başka yolumuz yok. Ayvalık’ta, Perşembe pazarında tezgâha çıkmış bir adam hep bağırır: “Orası burası, burası orası!”

Adakale Sözlerim Çoktur Belgeselini izlemek için: https://vimeo.com/25807269 

 (Adakale detay fotoğrafları: İsmet Arasan arşivi)

 

SİT alanları yağmaya açılıyor!

Türkiye’nin dört bir yanında doğal SİT alanlarını bekleyen yağmaya karşı tüm milletvekillerine tarihi uyarı…

Yusuf Yavuz

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ülke genelindeki 21 bölgede doğal sit alanlarında yapılan ekolojik ve mevsimsel temelli raporlama çalışmasının ilk örneklerine tepkiler gelmeye başladı. Muğla ve Balıkesir’deki çevre örgütleri, söz konusu çalışmalarda iki ildeki kıyı alanlarında bulunan 1. Derece doğal sit alanlarının statülerinin 2. ve 3. dereceye düşürüldüğüne dikkat çekerek, korunan alanların betonlaşmaya açılacağı uyarısında bulundu. Muğla Çevre Platformu ve Ayvalık Tabiat Platformu, konuyla ilgili çekinceleri içeren bir mektup hazırlayarak TBMM’de bulunan bütün milletvekillerine gönderdi. Bakanlıkça ülke genelindeki doğal sit alanlarında yapılan araştırma sonuçlarının içeriğinin henüz bilinmediğine dikkat çekilen mektupta, Bakan Mehmet Özhaseki’den konuyla ilgili açıklama yapmadığı belirtilerek kaygılar paylaşıldı.

DOĞAL SİT ALANLARI SİL BAŞTANYENİDEN DÜZENLENECEK

Muğla Çevre Platformu ve Ayvalık Tabiat Platformu, TBMM’de görev yapan tüm 26. dönem milletvekillerine yönelik bir açık mektup yayınladı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından başlatılan ve ülke genelinde 21 bölgeyi kapsayan alanda bulunan doğal sit alanlarıyla ilgili raporlama çalışmasının kaygı yarattığına değinilen mektupta şöyle denildi:

İLK TEPKİLER MUĞLA VE BALIKESİR’DEN GELDİ

2016’nın son günlerinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığımız tarafından Muğla İli ve Balıkesir İli Ayvalık ilçesi Doğal SİT alanlarının yeniden tanımlanması yönünde ‘bilimsel’ raporlar hazırlandığı ortaya çıktı. İlgili yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşlarınca yapılan araştırmalar şunu göstermektedir:

ayvalık plan.png

SİT ALANLARININ DERECELERİ DÜŞÜRÜLEREK YAPILAŞMAYA AÇILIYOR

Söz konusu bilimsel araştırmalarda Muğla ve Ayvalık için mevcut 1’inci derece Doğal SİT koruma statülerinin özellikle kıyılarda çok büyük ölçüde 2’inci ve 3’üncü dereceye indirildiği ve ülkemizin eşi benzeri olmayan doğal hazinelerinin turizme, betonlaşmaya açılmasının öngörüldüğü; Ortaya çıkan bu koruma statüleri değişiklik önerilerinin sadece Muğla ve Ayvalık için geçerli olmadığı, Türkiye’yi 21 bölgeye ayıran ihalelerle bu bilimsel araştırmaların tüm ülkemiz için gerçekleştirmekte olduğu.”

cunda.jpg

(Cunda Adası-Ayvalık, Balıkesir)

‘ÜLKENİN DOĞAL CENNETLERİ İÇİN ÖLÜM FERMANI’

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bünyesinde hazırlanan ‘4 Mevsim Ekolojik Temelli Bilimsel Doğal SİT Alanları Raporu’ başlığını taşıyan çalışmanın, yalnızca Muğla ve Ayvalık’la (Cunda Adası) ilgili sonuçlarının bilindiğine işaret edilen mektupta, “Her ikisi de ülkemizin doğal cennetleri için bir ölüm fermanı niteliğinde” ifadelerine yer verilerek şöyle denildi:

CUNDA ADASININ YÜZDE 90’I ÜÇÜNCÜ DERECEYE DÜŞÜRÜLDÜ

ayvalık.jpg

“Halen Ayvalık Tabiat Parkı içinde yer alan ve bugüne kadar tamamı 1. Derece Doğal SİT Alanı olarak tanımlanan Alibey Adası’nın (Cunda) durumu çarpıcı bir örnek. Yapılan ‘bilimsel’ araştırmaya göre adanın neredeyse yüzde 90’ı ikinci ve üçüncü derece koruma alanına dönüştürülmektedir; Sürdürülebilir Turizm Tesisleri’ne ve Günübirlik Turizm Tesisleri’ne ve yerleşimlere açılmaktadır. Özel firmalara yaptırılan yeni değerlendirmelerin hangi ‘bilimsel kıstaslara’ göre yapıldığı ise belirtilmediği gibi sonuçları da açıklanmamıştır.

MUĞLA’DA KIYI ALANLARININ KORUMA STATÜLERİ DÜŞÜRÜLDÜ

Sahip olduğu büyük ve eşsiz doğal zenginliklerle Muğla ili için öngörülen koruma statüleri çok daha büyük bir felaketle karşı karşıya olduğumuzu düşündürmektedir. Muğla Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın değerlendirmesine göre deniz kıyısında yani Muğla kıyılarının en değerli arazilerinde; 50 bin dönüm 1. Derece Doğal SİT alanının statüsünü, ‘sürdürülebilir turizme’ izin veren 3’üncü dereceye, yine 1. Derece 12 bin 500 dönüm alanı tamamen koruma alanı dışına ve 550 bin dönümü de, 1. Derece Doğal SİT alanı statüsünden, 2. derece nitelikli koruma alanı statüsüne, yani günübirlik tesisler adı altında betonlaşmaya dönüştürülebileceği ortaya çıkmaktadır.”

oludeniz4.jpg

BAKANLIK, KORUNAN KIYILARIN YARISINI BETONLAŞMAYA AÇTI

Bakanlıkça yapılan çalışmayla ortaya çıkan değişimin, Muğla ilinde toplam 1 milyon 800 bin dekarlık 1. Derece Doğal Sit Alanı’nın üçte birini içerdiğinin görüldüğüne işaret edilen mektupta, “Ama asıl değerli araziler olan kıyı alanları açısından planlar incelendiğinde, değerli kıyı arazilerinin neredeyse yarısının betonlaşmaya açıldığı görülmektedir” denildi.

gökova.jpg

MECLİSTEKİ TÜM MİLLETVEKİLLERİNE TARİHİ ÇAĞRI

Siyasi parti ayrımı gözetmeksizin Mecliste bulunan tüm Milletvekillerine seslenen iki ilin çevre örgütleri, ortak mektupta ayrıca şu ifadelere yer verdiler:

Siyasi parti ayrımı olmaksızın ilgili yerel yönetimlerimizin yanı sıra TMMOB, Mimarlar Odası, Türkiye Kent Konseyleri Platformu gibi pek çok saygın sivil toplum kuruluşu da kaygılarımızı paylaşan açıklamalar yapıyorlar. Bu bölgelerin mutlak olarak korunması gerektiğine işaret eden, ulusal ve uluslararası yüzlerce bilimsel yayın bulunuyor.

SİT ALANI ÇALIŞMASI YATIRIM ŞİRKETİNE İHALE EDİLDİ

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın hazırlattığı bu araştırmalarda yer alan ve doğal zenginliklerimizi yok sayan statü değişikliği önerilerini anlamak ve kabul etmek mümkün görünmüyor. Bunların tümü bir yana, Muğla ili Doğal SİT Alanları araştırmasının kamu çıkarı ihlali yaratabilecek şekilde bir uluslararası gayrı menkul danışmanlığı yatırım şirketine (Enisa Ltd.) ihale edilmiş olmasını bir skandal olarak değerlendiriyoruz.

kelebekler vadisi.jpg

‘BAKAN ÖZHASEKİ AÇIKLAMA YAPMADI’

Ülkemizdeki tüm Doğal SİT Alanları’na ilişkin yapılan diğer 19 araştırmanın sonucu henüz bilinmiyor. Ama ciddi bir kaygı yaratıyor. Bu bilimsel raporlar hakkında, gerek Çevre ve Şehircilik Bakanı Sayın Mehmet Özhaseki, gerekse Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürü Sayın Kemalettin Tekinsoy bugüne kadar net bir açıklama yapmadılar.

‘BAKANLIKTAN YANIT ALAMADIĞIMIZ SORULARI ARAŞTIRIN’

Saygın Milletvekillerimizi kendi bölgeleri için yapılan ve kısa süre içinde sonuçları açıklanması muhtemel  ‘4 Mevsim Bilimsel Temelli Ekolojik Doğal SİT Alanları Bilimsel Araştırmaları’ konusunda uyarmayı bir görev biliyoruz. Ayvalık Tabiat Platformu ve Muğla Çevre Platformu olarak, ülkemizin geleceği için bu konunun takipçisi olmanızı; Çevre ve Şehircilik Bakanlığımızdan hala yanıtını alamadığımız bu soruların yanıtını araştırmanızı, kamuoyumuzla paylaşmanızı talep ediyoruz.”

köyceğiz dalyan.jpg

TÜRKİYE’DE TOPLAM 2134 DOĞAL SİT ALANI BULUNUYOR

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın sorumluluğunda bulunan Türkiye’nin doğal sit alanlarının sayısı ve yüzölçümleri Eylül 2014 itibari ile şöyle sıralanıyor: 1. Derece Doğal Sit Alanı: 1090 adet (1.208.624 hektar), 2. Derece Doğal Sit Alanı: 334 adet (227.409 hektar), 3. Derece Doğal Sit Alanı: 536 adet (173.318 hektar). Bunun yanı sıra ayrıca 108 niteliği belirsiz, 63 sürdürülebilir, 3 tane de nitelikli korunan doğal alan bulunuyor.

 

 

‘Nehirler foseptiğe dönüştüğünde torunlarınız sizi lanetleyecek!’

‘Doğaperest’ olarak anılan Prof. Dr. Ali Demirsoy’dan HES dersleri…
Yusuf Yavuz
Doğa konusundaki çalışmaları nedeniyle ‘Doğaperest’ olarak tanımlanan Prof. Dr. Ali Demirsoy’dan ezber bozan HES tarifi: “HES’ler yenilenebilir enerji kaynağı değildir! Dere ve çayları sinsi sinsi boruya alanlar, oturduğu evin direklerini yavaş yavaş kesenlerdir. Önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde buraları foseptik çukurları haline dönüştüğünde, bu sefer torunları onları lanetleyecektir. Çocuklarınızı ve torunlarınızı düşünüyorsanız,  derenize ve çayınıza sahip olun…”
HES’LER DE PETROL VE KÖMÜR GİBİ TÜKENİR
Uzun süredir kamuoyunun gündeminden düşmeyen HES’ler konusunda ezberleri bozacak tespitlerlerde bulunan Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Demirsoy, Türkiye’nin geleceği açısından enerji kaynaklarını değerlendirdiği kapsamlı makalesinde, çarpıcı görüşler öne sürdü. Sanılanın aksine HES’lerin ‘yenilenebilir enerji kaynağı’ olmadığını belirten dünyaca tanınan biliminsanı Demirsoy, petol, kömür ve doğalgaz gibi enerji kaynakları gibi HES’lerin de tükenen enerji kaynağı olduğunu savundu.
TÜRKİYE’NİN DOĞASININ YARIM YÜZYILLIK TANIKLIĞI
1966 yılından bu yana bilimsel amaçla Türkiye’yi karış karış gezerek canlılar ve biyotoplar konusunda  notlar aldığını belirten Demirsoy, son yarım yüzyıldır çevre açısından Türkiye’de nelerin değiştiğini söyleyebilecek durumda olduğuna inandığı için böyle bir makale yazmayı zorunlu gördüğünü belirtiyor.
‘ÜLKEMİ TARİFSİZ ÖLÇÜDE SEVİYORUM’
Makalesinde, İş Bankası Kültür Yayınları tarafından kendisi hakkında yayınlanan Doğaperest adlı kitabın anlamına uygun olarak doğaya tapacak kadar sevgiyle tutkun olduğunu ve Türkiye’yi tarif edilemeyecek kadar büyük bir tutkuyla sevdiğini belirten Demirsoy, enerji konusunu ele alma nedenini Türkiye’nin gelecekte çıkmaza girmemesi ve “yıllarca edindiğim bilgiler ışığı altında doğru kararlar verebilmesi için, karınca kararınca katkıda bulunma yükümlülüğünü hissettiğim için” sözleriyle özetliyor.  
İNSAN, ENERJİ TUTKUSUNDAN SONRA GELİYOR’
Dünyanın ve özellikle ülkemizin en önemli derdi‘nin enerji olduğunu vurgulayan Demirsoy,gelecek, enerji kaynaklarını ele geçirme ile şekilleneceği için, her türlü kışkırtmaya ve üstü kapalı anlaşmalara muhatapsınız demektir. Nitekim bugün dünyanın birçok ülkesinin sınırlarının enerji kaynaklarının konumuna göre çizildiğini biliyoruz. Hiç kuşkunuz olmasın, yakın bir gelecekte bile, bazı ülkelerin kaderini, hatta var ya da yok oluşlarını, bu enerji kaynaklarına göz dikmiş güçlü ülkeler çizecektir; hem de her yolu deneyerek. Burada insan ve insani değerler hiç kuşkunuz olmasın, enerji tutkusunun ardında yer alacaktır. Enerji kaynakları kısıtlanan bir dünyada, akıtılacak kanın kokusunu bugün evrensel bilgiye sahip olan herkes alıyor olmalı” tespitinde bulunuyor.
TÜRKİYE’NİN ENERJİ SEÇENEKLERİ
Kapsamlı incelemesinde Türkiye’nin enerji konusundaki seçeneklerini ele alan Demirsoy, HES’lerden rüzgar santrallerine, güneş enerjisinden termik santrallere kadar bir çok başlıkta enerji meselesini tartışıyor. Nükleer santrallere de kapsamlı bir bakış açısı getiren Demirsoy’un HES’lerle ilgili tespitleri gündemden düşmeyen ‘yenilenebilir enerji’ tartışmalarına yeni bir boyut getireceğe benziyor.
İşte Prof. Dr. Ali Demirsoy’un HES’ler hakkında ezber bozan tespitleri…
‘HES’LER YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAĞI DEĞİLDİR!’
İlk olarak bir tanımı düzelterek konuya başlayalım. Her ağzını açan, ilk olarak yenilenebilir enerji kaynaklarımızı devreye sokmalıyız diye söze başlıyor ve örnek olarak da hidroelektrik santrallerinin kurulmasını savunuyor. Bir defa şunu öğrenmemiz gerekiyor. Önüne bir set çekmek suretiyle (barajla) yapılan hiçbir hidroelektrik santrali yenilenebilir enerji kaynağı değildir. Aynen, kömür, petrol ya da doğal gaz gibi tükenen enerji kaynağıdır. Nasıl ki, canlıların jeolojik dönemlerde naaşlarından oluşan bu karbonlu kaynaklar kullanıldığı zaman tükeniyorsa, su güzergâhlarında jeolojik dönemlerde aşınma ile oluşan ve enerji elde edilmesini sağlayacak yükseklik farkı da, aynen petrol, kömür, gaz gibi tükenir. Çünkü çevrenin durumuna göre, bu setin arkasında kalan ve belirli mevsimlerde büyük miktarlarda gelen suyun depolandığı set arkası hacim, er ya da geç çökeller ile dolarak, bir bataklık haline geçer. Su depolama yetisi yitirilir. Düzenli enerji elde etme şansı hemen hemen yok olur. Su depolama gücü ortadan kalktığı için havzaya düşen suyun büyük bir kısmından yararlanma şansı ortadan kalkar.
14708163_828084830666909_8097719538833772164_n.jpg
‘BARAJLARDAN GERİYE BATAKLIK KALACAK’
Örneğin yanılmıyorsam, Fırat nehrinden nisan-mayıs-haziran ayında gelen su miktarı (7000 metreküp/saniye), en az aylarda gelen su miktarından (70 metreküp/saniye) 70 kat daha fazla imiş. Yani Keban, Karakaya ya da Atatürk barajlarının esas kaynağı bu üç ayda gelen sudur. Bunu depolama gücünü yitirdiğiniz an, bu barajlar birer pahalı duvar olarak kalacaktır. Keban Barajının su depolama ömrünün, yapılışından bu yana 40 sene geçmeden yüzde 60 oranında düştüğü söyleniyor. Geriye sadece bataklığa dönmüş bir vadi ile bunları hesapsız kitapsız devreye sokan kişilere verilen Barajlar Kralı adı kalacaktır.
‘ANADOLU VADİLERİNİN HEPSİ FAY KALINTISI’
Türkiye topraklarının yüzde 90’nın hatta daha fazlasının deprem tehdidi altında olduğu biliniyor. Bu şu demektir: Uçaktan baktığınızda, sarı step içinde gördüğünüz kama şeklinde yeşil çizgi ve uzantılar, kural olarak geçmişteki bir depremin oluşturduğu fay hatlarıdır. Çünkü fay kırığı derin toprak oluşumuna ve yandaki yükseltilerden de su kaynakları almaya izin verir. Bunun çok net açıklaması: Anadolu’da yazın gördüğünüz yeşil vadilerin hemen hepsi birer fay kalıntısıdır. Suların hemen hepsi bu fay kırıklarını izledikleri için ve yukarıdan ve yanlardan gelen alüvyonlarla derin toprak yapısı oluşturdukları için bugüne kadar Anadolu halkını besleyen zengin ve bereketli toprakları oluşturmuşlardır. Bu toprak zenginliği, aynı zamanda çevrelerinde zengin yerleşim yerlerinin kurulmasına zemin hazırlamıştır (geçmiştekiler bizden galiba daha akıllı ve sorumluluklarının bilincinde olduğu için, kural olarak vadilerin tabanına yerleşmemiş, zengin toprakları tahrip etmeden, yerleşimlerini yamaçlara kaydırmışlardır).
‘GÖSTERMELİK’ ÇED RAPORLARI CANLILARI YOK EDİYOR
14708200_174963649575141_1508113327914776778_n.jpg
Birkaç on, bilemedin birkaç yüz yıl boyunca size sınırlı enerji sağlayacak bu setler için, en verimli topraklarınızı geriye dönüşsüz olarak yitirmeyi göze alıyorsunuz, o güne kadar tarihin saklı olduğu eserleri suyun ve toprağın altına gömüyorsunuz (kurtarmak için göstermelik bir iki girişime karşın); kıyı erozyonu ile yıkımı daha da artırıyorsunuz; akarsuya uyum yapmış birçok canlı türü ile o vadide bulunması olası olan, yalnız oraya özgü bitki ve hayvanları büyük bir olasılıkla yok ediyorsunuz, özellikle yumurtlamak için göç eden canlıların yollarını tıkıyorsunuz (göstermelik ÇED raporlarına karşın).
‘KALİTESİ BOZULAN SULAR ZEHİRLENİR’
Sular aynen canlı gibidir; eğer yetirince oksijen almazsa o suyun kalitesi bozulur; canlıların yaşama şansı ortadan kalkar. Buna biyolojik olarak ölü su deriz. Nedeni şudur: Su ortamları ana alıcı ortamlar olduğu için er ya da geç organik maddeler bu ortama ulaşır. Suyun canlılar için sağlıklı kalabilmesi için bu ortamlara ulaşan organik malzemenin yıkılarak temel moleküllere dönüşmesi gerekir (dekompozisyon). Böylece hem yeni oluşumlara temel besin maddesi sağlanmış olur hem de organik madde ortadan kaldırılmış olur. Bunu bakteriler başta olmak üzere, çoğunluk bir hücreli canlılar gerçekleştirir. Burada birbirini izleyen iki yol vardır. İlk olarak organik malzemeyi vücudunun içine alarak glikoliz dediğimiz bir yıkıma uğratan ve oksijene gerek göstermeyen canlılar bu işi yapabilir. Ancak bu eylemin sonunda pürivik asit oluşturulduğu ve su ortamına verildiği için suyun kalitesi bozulur ya da bir ileri evrede metan gazı çıkaracak tepkimelere uğratıldığı için su ortamı bir çeşit zehirlenir.
14708163_828084830666909_8097719538833772164_n.jpg
‘SULAR SAĞLIKLI KALABİLMESİ İÇİN OKSİJEN ALMALI’
İşte, durgun sularda ve barajların özellikle kanalizasyon bağlanmış yerlerinde çıkan kabarcıklar bu zehirlenmenin habercisidir. Zaman zaman kitle ölümleri bunun sonucudur. Ancak bu tepkimelerden sonra doğrudan oksijenle soluyan canlılar bu yıkım işine girişirlerse, organik maddeler su ve karbondioksite kadar parçalanırlar. Karbondioksit sudan uzaklaştırılırsa, su, canlıların yaşaması için uygun ortama kavuşmuş olur. Akvaryumların havalandırılmasından tutun da, arıtma tesislerinin havalandırılmasına kadar yapılan işlem budur. Bir suyun sağlıklı kalıp kalmadığını Biyolojik Oksijen İhtiyacı (BOD) diye bir parametre ile ölçeriz. Bu ihtiyaç büyükse su sağlıklı değildir. Yani dünyadaki suların biyolojik olarak sağlıklı kalabilmesi için şu ya da bu şekilde havalandırılması ve özellikle oksijen alması gerekir.
‘FIRAT VE DİCLE FOSEPTİK ÇUKURUNA DÖNÜŞÜNCE’
Kasımlar Barajı ve HES'e ait olan beton santralinde çimentolu atıklar Köprüçay'a boşaltılıyor.jpg
Bu nedenle bir ülkedeki suların hiçbir zaman yüzde 45’den fazlası arkasında durgun su biriktirecek, sulama barajlarına ya da hidroelektrik santrallerine ayrılmamalıdır. Gel gelelim ki bizim teknik kadromuz ve siyasetçilerimiz, Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde birinin bittiği yerde diğerinin başladığı barajları yapmayla övünüyorlar. Önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde buraları foseptik çukurları haline dönüştüğünde, bu sefer torunları onları lanetleyecektir. BOD ile ilgili böyle bir bilgi ve kavrama sahip olmadıkları için, havzaların ilk kaynağından mansabına kadar, küçüklü büyüklü yerleşim yerlerinin kanalizasyonunun bu alıcı ortamlara bağlamasına ya da atıkların suya dökülmesine de kayıtsız kalıyorlar. Bu kirletici kaynaklar, bu suları çok daha hızlı bir şekilde öldürecektir.
taş kırma tesisinden kalkan tozlar yöredeki yaşamı olumsuz etkiliyor.jpg
‘DERELER ÜLKENİN MÜCEVHERLERİDİR’
Derelerde ve şelalelerde de durum farklı değildir. Ne yazık ki, birçok dere önümüzdeki yıllarda sadece denize bağlandığı yerde suyunu görebileceğimiz şekilde borular sistemine dönüştürülecektir. Bu, o derelerde sucul yaşamın sonu demektir. Dereler, şelaleler ve tatlı su kaynakları bir ülkenin gözü gibi koruması gereken mücevherleridir. Binlerce, milyonlarca yılda oluşan bu yaşamsal öneme sahip zenginliklerimizi kısa vadeli çıkarlarımız için harcayamayız. Ancak ne yazık ki, enerji darboğazı, siyasilerimizi en kestirme ve en ucuz; ancak en tehlikeli yolu izlemeye sürüklemektedir.
‘MASA BAŞINDA SANTRAL PLANLIYORLAR’
Özellikle son on yılda yerli ve yabancı firmalar dere, çay ve akar olan her şeye santral kurmaya kalkışmaktadır. Ne yazık ki hükümetlerimiz de bu yağmanın yasal zeminini hazırlamış bulunmaktadır (hidroelektrik santralleri projesi olarak bilinen HES projesi). İlk duyduğunuzda kulağınıza hoş gelebilir. Çevreyi görünürde kirletmeyen, ilk aşamada kimseye bir zararı olmayan, altın yumurtlayan tavuk gibi. Bir derenin üzerine, masa başında kimsenin ayrıntısını bilmediği, kaynaktan mansaba kadar çok sayıda santral planlanıyor (örneğin Doğu Karadeniz’de yüzlerce). İlk olarak biri gündeme getiriliyor; birkaç yüz metre ya da birkaç kilometre uzunluğunda yatay bir boru döşenip, bir yerden aşağıya verilerek santrale su sağlanacak. Görünürde kimseye zararı yok, çevreye de; orada oturan insanları da çok rahatsız etmeyecek, şunun şurasında birkaç yüz metre ya da birkaç kilometrelik bir kısım kullanılacak; hoş görülebilir. Bir de göstermelik bir ÇED raporu düzenlersiniz. Haklı olarak bu raporu düzenleyenler, raporun sonunda böyle bir girişimin çevrede yaşayan kurtlara, kuşlara, yılanlara, çıyanlara büyük bir etkisi olmayacaktır diye düşüncelerini bildirirler; haklıdırlar da.
‘GENİŞ ZAMANA YAYILMIŞ HAİNCE PLANLAR’
Aradan birkaç sene geçer, aynı derenin ya da çayın başka bir yerinde başka bir santral kurulmaya başlar, bu sefer başka bir ekip benzer raporu düzenler; kurtlara, kuşlara, yılanlara, çıyanlara büyük bir etkisi olmayacaktır diye; koca bir derede birkaç yüz metrenin ya da birkaç kilometrenin esamesi okunmaz. Birkaç on yıl sonra başka bir tanesi daha sonra başka bir tanesi gelir ve bir gün bakarsınız, doğa harikaları olarak nitelendirdiğimiz, o bölgenin iklimine olumlu etki yapan (hele bizim gibi kuraklık tehdidi olan bir ülkede), estetik duygularımızı kamçılayan, biyolojik çeşitliliğin en önemli ortamını oluşturan güzelim dere ya da çaylar ortadan kalkmış, bazı yerlerde açıktan bazı yerlerde toprağın altına dalarak geçen bir boruya dönüşmüş. Geniş bir zaman dilimine yayılmış haince bir plan olduğu için, kısa süreli bir gözlemde kimse neyin ne olduğunu anlayamaz. Dereler ve çaylar gibi insanların estetik duyguları da böylece kurur; enerjiye bağlı robotlara dönüşür.
‘DERELERE KIYANLAR,  EVİNİN DİREĞİNİ KESENLERDİR’
Dereler, çaylar, şelaleler, kıyılar bir ülkenin en önemli servetleridir; estetik kaynaklarıdır. Ancak kışın yakacak bulamayıp da evinin içindeki dolapları, merdivenleri, direkleri yavaş yavaş kesip sobada ısınmak için yakanlar, bir gün bu binanın çöktüğünü, sobanın da söndüğünü göreceklerdir. Acı olanı da direkleri kesenler ile enkazın altında kalacak kuşakların farklı olmasıdır. İşte dere ve çayları sinsi sinsi boruya alanlar, oturduğu evin direklerini yavaş yavaş kesenlerdir.
‘ÜLKEYİ SEVMEK İÇİN CANINI DEĞİL AKLINI DA VERMELİ’
Dünyanın en çok koyu olan ülkesi birkaç milyonluk nüfusuyla Norveç’tir. Bizim gururlandığımız birkaç koyumuz gibi Norveç’in fiyortlar diye nitelendirilen binlerce koyu, belki de on binlerce koyu vardır. Bazıları karaların içine 100 kilometreden fazla girmiştir. Her bir koya şelalelerle bezenmiş en az bir dere ya da çay açılmaktadır ve bu derelerin su debisi (miktarı) bizimkilerle karşılaştırılamayacak kadar büyüktür. Norveç bu derelerin ve çayların ancak cüz’i bir kısmına santral kurulmasına izin vermiştir; yasayla daha fazlasına izin vermemektedir. Bu derelerin, çayların ve şalalelerin bozulmaması için neredeyse 3.000 kilometre uzunluğundaki fiyort kıyılarını izleyen yolun bir şeritten daha fazla genişletilmesine izin vermemektedir. Karşılaşan arabalar ancak belirli yerlerde genişletilen kısımlarda birbirlerine yol verebilmektedir. Bir ülkeyi sevmek için o ülkenin toprakları için canını vermek yetmiyor galiba, ruhunu ve aklını da vermek gerekiyor.
‘TOPRAKTAKİ BOR VE TUZ KÖKLERİ DURDURUYOR’
Akarsuların ya da sulak alanların tarım arazilerinde kullanılmaları: Bu da başlı başına bir sorun oluşturmaktadır. Anadolu toprakları oransal olarak yakın zamanda deniz yüzeyine çıktığı (en eski 24 milyon yıl) ve önemli bir kısmının kalkerli, jipsli, tuzlu ve borlu çökellerden oluşması nedeniyle önemli bir sorunu taşımaktadır. Çünkü Anadolu’nun önemli bir kısmı özellikle İç Anadolu yılda 350-380 mm/yıl yağış almaktadır. Bu nedenle toprakta bulunan bor, tuz, jips ve kalker yağmurla yıkansa da en fazla 50-100 cm aşağıda bu bileşiklerden oluşan yoğun bir katman oluşturmaktadır. Bu üç bileşik de köklerin derinlere gitmesini önler. Buraya kadar uzanan kökler, bu katmanlara değer değmez, bir anlamda dururlar. Özellikle bor ve kalker (kalsiyum karbonat) fosfor alınımını önlemenin yanı sıra (eksikliğinde yapraklar morlaşır) demir ve çinko alınımını da önlediği için yazın başlarında bile birçok ağaçsı bitkide “klorozis” denen sararma görülür.
‘GAP, BİLİNÇSİZ SULAMAYLA TUZLAŞMAYA NEDEN OLDU’
Elektrik amaçlı olup da sulamada kullanılan barajlar ve sulama barajları, iyi eğitim verilmemiş, bilinçli bir çiftçi kitlesi yetiştirilmeden, drenaj kanalları yapılmadan sulamaya tahsis edildiğinde, en fazla bir metre derinde birikmiş olan bor, kalker ve tuz, buharlaşma yoluyla toprağın üst katmanlarına taşıdığı için, tuzlaşma, bir anlamda çoraklaşma ortaya çıkmaktadır. Gurur duyduğumuz Güneydoğu Anadolu Projesinin suladığı topraklarda ve birçok yerde durum budur.
‘HİÇ BİR YASANIN DOĞAYI BOZMA HAKKI OLAMAZ’
Cenneti cazip kılmak için tarif ederken bile, içinde derelerin ve çayların aktığı bir yer olarak anlatırız. Çünkü temiz akan bir dere ya da çay, yetişecek gençlerin esin kaynağı, sağlıklı yaşamaları için en uygun ortam ve bir ülkenin gurur kaynağıdır. Zannediyorum hiçbir yönetimin hatta hiçbir yasal düzenlemenin insanlığın ortak zenginliği olan bu doğal oluşumları yapay bir düzenleme ile bozma hakkı olamaz. Bunların hepsi geriye dönüşü olmayan girişimlerdir.Çocuklarınızı ve torunlarınızı düşünüyorsanız, evrensel sorumluluk taşıyorsanız, derenize ve çayınıza sahip olun, onların temiz kalmasını sağlayın.
(Arşiv yazı)
*Prof. Dr. Ali Demirsoy’un yalnızca HES’lerle ilgili kısmını ele aldığımız ‘Geleceğimiz Açısından Türkiye’nin Enerji Sorunu’ başlıklı kapsamlı makalesinden derlenmiştir. 
Fotoğraflar: Kasımlar Barajı ve HES projesinden kaynaklanan kirlilikle göz göre göre ölüme terk edilen Köprüçay (Isparta-Sütçüler, Darıbükü köyü)

Bu nehir artık bir insanla aynı haklara sahip!

Yerlilerin, yüzlerce yıldır tek tip bir yaşam anlayışını dayatan ‘Yeni Dünya’ya karşı muhteşem zaferi gözyaşları ve müzikler eşliğinde kutlandı…

Yusuf Yavuz

Yeni Zelanda’nı Kuzey Adası’nda bulunan ve adanın yerlileri olan Maorilerce kutsal Kabul edilen Whanganui Nehri, dünyada ilk kez yasal olarak canlı statüsüne kavuşan su kaynağı oldu. Yeni Zelanda hükümeti yetkilileri ile Maori kabilesi temsilcileri anlaştı ve Whanganui nehrine bir insanla aynı yasal statüyü sağlayan kanun tasarısı 15 Mart Çarşamba günü kabul edilerek yasalaştı. Böylece Whanganui nehri yerel halkın kültüründeki anlamına yeniden kavuştu ve dünayda ilk kez insanla eşit yasal hakka sahip olan nehir ünvanını aldı.

YENİ ZELANDA WHANGANUİ NEHRİNE CANLI STATÜSÜNÜ GERİ VERDİ

Yeni Zelanda Kuzey Ada’da bulunan Whanganui nehri, Avrupalı yerleşimciler adaya gelmeden önce yerli halk Maoriler tarafından kutsal bir yaşam kaynağı olarak görülüyordu. Maori kültüründe nehrin, tıpkı bir insan ya da karınca gibi canlı olduğuna inanılıyordu. Ancak Avrupalı yerleşimcilerin adaya akın etmesiyle yerli halk ile yaşanan ve uzun yıllar devam eden çatışmaların ardından Whanganui nehri önce Ulusal Park ilan edilerek doğa koruma alanı ilan edildi. Maorilerin inanç ve kültürlerine karşı gösterdikleri bağlılığın sürmesi için yıllardır süren mücadeleleri sonucu da sonunda yeniden canlı statüsüne kavuştu. Üstelik de bu statü Yeni Zelanda hükümetinin çıkardığı bir yasayla garanti altına alındı.

Maoriler nehirle bütünleşik bir yaşam sürdüler.jpg

NEHRİN TÜZEL KİŞİLİĞİ İKİ YETKİLİ TARAFINDAN TEMSİL EDİLECEK

Avustralya kaynaklı (http://www.news.com.au) sitesinde yer alan Megan Palin imzalı habere göre, 15 Mart’ta kabul edilen yasayla bundan böyle Whanganui nehri yasa önünde bir insan ya da şirketin sahip olduğu haklara sahip olacak. 190 kilometre uzunluğa sahip olan ülkenin üçüncü büyük nehrinin tüzel kişiliğini Maori topluluğunun seçeceği bir üye ile Yeni Zelanda hükümetinin atayacağı bir yetkili birlikte temsil edecek.

Maorinerin kutsal suyu Whanganui nehrine canlı statüsü verildi.jpg

MAORİLERE GÖRE NEHİRLER ZATEN CANLI BİR VARLIKTI

Yeni Zelanda kabinesi bakanı Christopher Finlayson, bir doğal kaynağa tüzel kişilik verilmesinin kimi insanlar tarafından oldukça garip karşılandığını söyledi. Ancak adanın yerli halkı olan Maorilere göre nehirler de tıpkı insan ve diğer canlılar gibi yaşayan birer varlık. Eski bakan Finlayson, Maorilerin bir parçası olan Iwi topluluğunun geleneklerinde, yerli dildeki adı ‘Te Awa Tupua’ olan nehrin canlı olarak tanınmasının geçmişe dayandığına dikkat çekerek, “Yeni Zelanda’nın yerlileri, 1870’li yılardan bu yana kutsal saydıkları nehirle aralarındaki ilişkinin tanınması için savaş açmıştı” dedi.

4.jpg

YERLİ HALKIN ANLAMLI ZAFERİ GÖZYAŞLARIYLA KUTLANDI

Yaklaşık 150 yıldır süren ve Yeni Zelanda tarihinin en uzun davası olarak anılan Maorilerin nehirleri için verdiği mücadelenin yasal bir zaferle sonuçlanması, gözyaşlarıyla ve yerel müzikler eşliğinde kutlanırken nehrin iyileştirilmesi için oluşturulan fona yaklaşık 80 milyon Dolarlık bir bütçe ayrıldı.

Whanganui nehri.jpg

‘NEHRİN SAĞLIĞI HALKIN SAĞLIĞINA BAĞLI’

Yeni Zelanda Parlamentosunda İşçi Partisi’ni temsil eden Adrian Rurawhe, Whanganui nehrinin sağlığının, doğrudan halkın sağlığına bağlı olduğunu belirterek, “Bu nedenle, bir ırmağın bir kişi olarak muamele görme kavramı Maori için olağandışı değildi. ‘Ben nehirdim, nehir de ben’ şeklindeki ünlü Maori atasözü de bunu doğruluyor

Whanganui nehrinin geçtiği bölgede yapılaşmaya açık nadir alanlardan biri.jpgdiye konuştu.

YERLİLER VE AVRUPALI YERLEŞİMCİLER TAŞIMACILIKTA KULLANDI

Kuzey Ada’dan doğarak Tasman Denizi’ne dökülen Whanganui nehri, adanın yerlileri ve Avrupalı yerleşimciler tarafından taşımacılıkta kullanılıyordu. Ulusal Park olarak koruma altında bulunan nehrin bulunduğu vadi, doğa turizmi açısından da ülkenin önemli bölgelerinin başında geliyor.

Whanganui nehri ulusal park olarak koruma altındaydı.jpg

YERLİ KÜLTÜRLERE KARŞI DAYATMACI YENİDÜNYANIN GERİ ADIMI

Whanganui nehri, yerel kültürde zaten var olan ‘canlı’ statüsünü geri almış oldu. Yeni Zelanda hükümetinin çıkardığı yasa, dünyanın dört bir yanında coğrafya ve kültür arasındaki ilişkiyi yüzlerce yıldır dayatmalarla bozan ve bütün kültürleri kendi anlayışına göre yönetmeye çalışan kolonyalist ‘yenidünyanın’ ilk somut geri adımı olarak yorumlanıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Jeopark olacak bölgeye taş ocağı açacaklar!

Dünyanın gözü gibi koruduğu doğa miraslarını vahşi madenciliğe kurban ediyoruz…

Yusuf Yavuz

Isparta’nın Sütçüler ilçesine bağlı Çukurca köyünde bulunan jeopark niteliğindeki coğrafi güzellikler ve bölgenin el değmemiş doğası mermer ocağı tehdidi ile karşı karşıya. Yukarı Köprüçay Havzası’nda yer alan Çukurca köyünde mermer ocağı için ruhsat verilen yaklaşı 100 hektarlık saha, Köprülü Kanyon Milli Parkı’nın da bitişiğinde yer alıyor. Projeyle ilgili ÇED başvuru dosyasının hatalarla dolu olduğunu açıklayan Yukarı Köprüçay Havzası Koruma Platformu, “Türkiye’nin önemli kültür rotalarından biri olan St. Paul Yolu’nun da bir bölümünü kapsayan mermer ocağı sahası, bölgenin el değmemiş doğasını sonsuza kadar yok edecektir. Aile çiftçiliği ile küçük ölçekli tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlayan yerel halkında yaşam alanlarını olumsuz etkileyecektir. Yetkililerden bir an önce bu yanlış uygulamadan dönülmesi çağrısında bulunuyoruz” açıklamasında bulundu.

KÜLTÜR ROTASININ KALBİNE MERMER OCAĞI

Antalya ile Isparta illerinin sınırlarının kesiştiği noktada bulunan Çukurca köyü, zengin biyolojik çeşitliliği ve jeopark olacak nitelikteki kaya oluşumlarıyla kültür turizmi kapsamında dünyanın dört bir yanından gelen trekingçilerin büyülendiği parkurlara sahip. Antalya’da Aspendos antik kentinden başlayıp, Isparta’nın Yalvaç ilçesindeki Pisidia Antiocia antik kentinde sona eren Türkiye’nin en uzun ikinci kültür rotası olan St. Paul Yolu’nun önemli bir bölümü de Çukurca’dan geçiyor.

milli park sınırı.jpg

EL DEĞMEMİŞ DOĞA VE KÜLTÜR MİRASI TEHDİT ALTINDA

Endüstriyel kirliliğin henüz girmediği ender bölgelerden biri olan yürüyüş rotası, Çukurca köyünün batısında yer alan Köprüçay üzerinden tarihi bir Yörük yerleşimi olan Beydili Ekoköy’e uzanıyor. Ancak el değmemiş doğayla, zengin kültürel mirasın harmanlandığı bu bölge vahşi madencilik tehdidiyle karşı karşıya.

Köprüçay, mermer ocağı ruhsat sahasının etkileme alanında kalıyor.JPG

100 HEKTARLIK ALANDA MERMER OCAĞI İZNİ

Çukurca köyünde, özel bir şirket tarafından işletilmek üzere 100 hektarlık (1000 dekar) alanda mermer ocağı ruhsatı verildi. Projeyle ilgili hazırlanan ÇED tanıtım dosyası, Çevre ve Şehircilik Isparta İl Müdürlüğü’nce uygun bulunarak ÇED süreci başlatıldı. Küçük ölçekli aile tarımı ve hayvancılığın yanısıra kekik, adaçayı ve benzeri odun dışı orman ürünleri toplayıcılığı ile geçimlerini sağlayan Çukurca köylüleri mermer ocağının açılmasına karşı çıkıyor.

KORUNAN ALAN VE SU KAYNAĞININ BİTİŞİĞİNDE

Köprülü Kanyon Milli Parkı’nın kuzey sınırına yaklaşık 1 kilometrelik bir mesafede bulunan ruhsat sahasının bir bölümü, Köprüçay Nehri’nin ise bitişiğinde yer alması dikkat çekiyor. Ancak projeyle ilgili hazırlanan ve yetkililerce uygun bulunan ÇED dosyasında mermer ocağı açılmak istenen alanın yakınında korunan alan ya da su kaynağı bulunmadığının belirtilmesi tepki çekti.

‘ARAZİ GÖRÜLMEDEN ÇED RAPORU HAZIRLANMIŞ’

İlgili çevre düzeni planında tamamı orman alanı olarak görünen mermer ocağı sahasının niteliğinin yerinde görülmeden ÇED başvuru dosyası hazırlanmış olabileceğine dikkati çeken Yukarı Köprüçay Havzası Koruma Platformu, konuyla ilgili bir açıklama yaparak yetkileri uyardı.

Platform açıklamasında, “Jeopark olabilecek nitelikte bulunan böylesi bir alanda 10 yıl işletilecek ve çevreye, insan yaşamına telafisi imkansız zararlar vereceği kaçınılmaz olan mermer ocağı işletmesine izin vermek, göz göre göre intihar etmekten başka bir şey değildir. Hiç bir bilimsel niteliği bulunmayan ÇED dosyası ile başlayacak girişimin yaratacağı felaketler hem yöre insanına hem de ülkemizin en değerli kültür rotalarından biri olan St. Paul Yolu’na vereceği zararların bedeli oldukça ağır olacaktır. Yetkililerden bir an önce bu yanlıştan dönmelerini talep ediyoruz” ifadelerine yer verildi.

img_1064.jpg

‘ŞUBAT AYINDA VE KIŞ GÜNÜ FLORA TESPİTİ YAPILMAZ’

Mermer ocağıyla ilgili hazırlanan ve ilgili kurumlarca da onaylanan ÇED dosyasında, “Faaliyet alanı florasını tespit etmek amacıyla arazi ve literatür çalışmaları yapılmıştır. Arazi çalışmalarında genel vejetasyon tipleri, habitat tespiti ve materyal toplama çalışmaları yapılmıştır” ifadelerine yer verildiğine dikkat çekilen platform açıklamasında; “Şubat ayın da hazırlandığı görülen ÇED dosyasında alanın florasını tespit etmek için arazi çalışması yapıldığının belirtilmesi, bu konudaki tüm kaygıları haklı çıkaracak bir yalanın işaretidir. Çünkü bölgenin florasını tespit edebilmek için ancak en erken Nisan ve Mayıs aylarında bir inceleme yapılması gerekir. Bu bölgedeki hiçbir flora çalışması kış koşullarının hüküm sürdüğü Şubat ayında yapılmaz, yapılamaz. Bu, açıkça düzmece bir rapordur. Yalnızca literatür taramaları yapılarak, kopyala yapıştır yöntemiyle bölgemizin el değmemiş doğasının katledilmesine izin vermeyeceğiz” denildi.

YILDA 280 BİN TON MOLOZ ÇIKACAK

Projeyle ilgili hazırlanan ÇED başvuru dosyasına göre Numan Tekkanat adındaki girişimci tarafından işletilmesi planlanan mermer ocağında yılda yılda 810 bin ton ham mermer üretileceği belirtiliyor. Çukurca köyünün iki ayrı noktasında yer alan ruhsat sahasında 2024 yılına kadar çalışma yürütülebilecek. Açık ocak niteliğinde çalışacağı belirtilen mermer ocağının yılda üreteceği moloz-pasa miktarı ise 285 bin ton olacağı belirtiliyor. ÇED dosyasına göre mermer ocağının yerleşim yerlerine mesafesi ise Çukurca köyüne 700 metre, Kesme köyüne ise 2 kilometre.

img_1064.jpg

JEOPARKLAR NEDEN ÖNEMLİ

Niteliği bakımından dünya mirası sayılan ve uluslararası öneme sahip olan jeoparklar, yeryüzünün oluşumunun öykülerini barındıran milyonlarca yıllık doğa koruma bölgeleri olarak korumaya alınan jeolojik mirasları kapsıyor. Yönetim ve koruma planları dahilinde korumaya alınan jeolojik oluşumlar, hem bilimsel çalışmalar için hem de özel ilgi turizmi için tüm dünyada oldukça önemli alanlar olarak biliniyor. Türkiye’de ise bir çok önemli jeolojik oluşum mermer, taş ve mıcır ocakları için göz göre göre yok ediliyor.

Fotoğraflar: Dr. Ümit Kuru