İçtiğimiz çayın birazı ithal birazı kaçak!

Bir gram çay üretmeyen İngiltere dünya pazarına yön verirken 2016’da 253 bin ton kuru çay üreten Türkiye çay ithalatına 44 milyon dolar öderken, kaçak yola ülkeye giren çay miktarı 35 bin ton…

Yusuf Yavuz

Türkiye’nin çay üretimi merkezi olan Doğu Karadeniz’de çay hasadı başladı. Yaklaşık 1 milyon üreticinin geçim kaynağını oluşturan çay bitkisinde iyi bir fiyat beklediklerini dile getiren TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, Türkiye’de 1 milyon 350 bin ton çay üretildiğini belirterek, bir gram bile çay üretmeyen İngiltere’nin dünya çay piyasasını yönlendirdiğine dikkat çekti. Doğu Karadenizli üreticilerin en büyük güvencesi olan ÇAYKUR’un korunarak küresel bir oyuncu haline getirilmesi gerektiğine değinen Bayraktar, Türkiye’de bir yılda tüketilen çayın 135 bin tonunu ÇAYKUR çayları, 125 bin tonunu özel sektör çayları, 35 bin tonunu yabancı menşeli çaylar oluşturmaktadır. Uluslararası boyutta bir çay firmamız yok. Bu rolü ÇAYKUR üstlenmelidir. Sadece iç piyasayı düşünmemeli, tüm dünya piyasasını hedeflemelidir” diye konuştu.

DOĞU KARADENİZ’DE ÇAY HASADI BAŞLADI

Doğu Karadeniz Bölgesi’nde çay hasadı başladı. Bölge insanın için en önemli istihdam kaynaklarından biri olan çay, yaklaşık 1 milyon üretici için geçim kaynağı. Hasat döneminin başlamasıyla birlikte çay üretimi konusunda bir basın açıklaması yapan Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, 2016 yılı verilerine göre 764 bin dekar alanda 213 bin üreticinin çay tarımıyla uğraştığına dikkat çekerek şunları söyledi:

DÜNYADA BAŞKA HİÇ BİR BÖLGEDE KAR ALTINDA ÇAY YETİŞMİYOR

“Ülkemizde 1 milyon 350 bin ton yaş çay üretiliyor. Doğu Karadeniz’de yetiştirilen çaylar, ekolojik şartlar nedeniyle kış aylarında kar altında kalmaktadır. Bu doğal özellik dünyada Doğu Karadeniz kıyılarından başka hiçbir bölgede bulunmamaktadır. Gerek ekolojik gerek coğrafi koşullar nedeniyle bu bölgede çay bitkisi üzerinde hiçbir suretle kimyasal ilaçla mücadele yapmaya gerek duyulmamaktadır. Ülkemiz çayının tarım ve sanayinde kimyasal ilaç ve katkı maddesi kullanılmadan üretilmesi çayımızı daha değerli hale getirdiği gibi organik çay tarımı için de önemli bir avantaj olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu avantadan gereği gibi istifade edilmelidir.”

3.jpg

‘ÇAY ALIMLARINDA ÜRETİCİ MAĞDUR EDİLMEMELİ’

Hasadı başlayan çayda henüz fiyatın açıklanmadığına dikkat çeken TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, üreticinin refah payını da dikkate alan, mağdur etmeyen bir fiyat belirlenmesinin en büyük temennileri olduğunu belirterek, “bölgenin iklimi ve coğrafi yapısı nedeniyle üreticilerimiz, oldukça zor şartlar altında çay hasadını yapmaktadır. Hasat edilen yaş çayın bekletilmeden işlenmesi gerekiyor. Çayın beklemeye tahammülü yoktur. Ürünün aynı anda hasat olgunluğa gelmesi alımları daha önemli hale getiriyor. Çay alımlarının, ürün kalite kaybına uğramadan ve üreticilerimiz mağdur edilmeden yapılması çok önemlidir” dedi.

26.jpg

‘ÖZEL SEKTÖR ALIMLARDA HASSAS DAVRANMALI’

Çay üreticisinin zaman zaman ürünlerini zararına teslim etmek zorunda bırakıldığını dile getiren Bayraktar, ayrıca özel sektörün açıklanan fiyatın altında alım yapmasının da üreticiyi mağdur ettiğini belirterek, “Özel sektörün de alımlarda hassas davranması ve üreticilerimizi mağdur etmemesi gerekiyor” diye konuştu.

28.jpg

TÜRKİYE’YE YILDA 35 BİN TON KAÇAK ÇAY GİRİYOR

İthalat dışında özellikle kaçak yollarla Türkiye’ye giren çayların büyük tehdit oluşturduğuna dikkat çeken Bayraktar, “Ülkemize yurt dışından gelen çaylar, zati eşya muafiyeti, yolcu beraberi hediyelik eşya muafiyeti, ithalat ve kaçak yollarla gelmektedir. İthal ürünlerin girişinin zorlaştırılması bakımından çayda uygulanan gümrük vergisi oranı yüzde 145’dir. 2016 tarihli Çay Sektör Raporu’na göre, çay sektörünü olumsuz etkileyen en önemli faktörlerden biri yabancı menşeli çaylardır. Türkiye, yılda tüketilen çayın 135 bin tonunu ÇAYKUR çayları, 125 bin tonunu özel sektör çayları, 35 bin tonunu yabancı menşeli çaylar oluşturmaktadır. Üstelik tüketilen yabancı menşeli çayların yüzde 90’ı vergisiz ve gayri resmi yollardan yurda girmiş çaylardan meydana gelmektedir. Özellikle Güneydoğu Anadolu, Doğu Akdeniz ve Doğu Anadolu bölgelerimizde sınır illerinde yoğunlukla yabancı menşeli çaylar tüketilmektedir. Gerekli tedbirler alınarak gayri resmi yollarla ülkemize çay girişi kesinlikle engellenmelidir. Kaçak olarak ele geçirilen çaylar imha edilmelidir” şeklinde konuştu.

İNGİLTERE BİR GRAM ÇAY ÜRETMEDEN DÜNYA PİYASASINI YÖNLENDİRİYOR

Doğu Karadeniz’in tarım açısından sınırlı bir olanak sunduğunu, bölgede fındık ve çay dışında kırsalın geçimini sağlayacak önemli bir ürün olmadığının altını çizen Bayraktar, şunları kaydetti: “Artık kurumlar, şirketler ülke hudutlarıyla kendilerini sınırlamıyorlar. Tüm dünya piyasasını hedefliyorlar. Doğu Karadenizli üreticimizin en büyük güvencesi ÇAYKUR, korunmalı, sermayesi güçlendirilmeli, küresel bir oyuncu haline getirilmelidir. İngiltere, bir gram bile çay üretmeden tüm dünya çay piyasasını, şirketleri aracılığıyla yönlendiriyor. Çayı, Hindistan’dan, Sri Lanka ve Kenya’dan alan, hatta o ülkelerde çay tarımı yapan ve işlediği çay ürünlerini markalar yaratarak tüm dünyaya satan İngiliz şirketleri, bu işten milyonlarca dolar gelir sağlıyor.

DOĞU KARADENİZDE ÇAY HASADI BAŞLADI.jpg

2016’DA ÇAY İTHALATINA 44 MİLYON DOLAR ÖDEDİK

Dünyadaki çay alanlarının yüzde 2’si Türkiye’de, üretimin yüzde 4,1’ini ülkemiz yapıyor. Çay alanlarında Çin, Hindistan, Sri Lanka, Kenya, Endonezya, Vietnam, Myanmar’ın ardında sekizinciyiz. Çin, Hindistan, Kenya, Sri Lanka, Vietnam’ın ardından dünyanın altıncı büyük çay üreticisiyiz. Dev nüfuslu ve çay üretimi ancak tüketimlerine yeten Çin ve Hindistan’ı hatta Vietnam’ı dışarıda bırakırsak, ihracat potansiyeli açısından önümüzde sadece iki ülke, Kenya ve Sri Lanka var. Buna rağmen, 2016 yılında 6 bin 119 ton çay ihraç edebildik ve 28,6 milyon dolar döviz geliri sağladık. Buna karşın 16 bin 187 ton çay ithalatına 44,3 milyon dolar döviz ödedik. Uluslararası boyutta bir çay firmamız yok. Bu rolü ÇAYKUR üstlenmelidir. Sadece iç piyasayı düşünmemeli, tüm dünya piyasasını hedeflemelidir.”

 

Poşu takmakla Yörük olunur mu?

Poşu takmakla Yörük olunur mu?

Yusuf Yavuz

Antalya Valiliği 18 Mayıs tarihinde bir genelge yayınladı. Türkiye’nin en önemli küçükbaş hayvancılık merkezlerinden biri olan Antalya ve ilçelerindeki göçer hayvan yetiştiricilerini doğrudan ilgilendiren genelge, eski tabirle üreticilerin çanına ot tıkayacak türden düzenlemeler içeriyor. Ayrıntılar için bakınız: https://gazeteciyazaryusufyavuzblog.wordpress.com/2017/05/22/pasaportu-olmayan-inekler-yaylaya-cikamayacak/

14 Nisan’da hazırlandığı anlaşılan genelgede Antalya Valisi Münir Karaloğlu’nun imzası bulunuyor. Genelgenin içeriğine baktığımızda, coğrafyayı bir üretim aracı olarak kullanan ve kökleri 12 bin yıl geçmişe uzanan çobanlık mesleğinin dilinden ve doğasından hiç anlamayan bir ekibin hazırladığı anlaşılıyor.

Antalya ve çevresi, Yörük kimliğinin baskın olduğu bir coğrafya. Keçi başta olmak üzere hayvancılık üretimi de Yörükler için yaşamsal önemde. Çobanlık Yörükler için salt ekonomik bir üretim modeli değil, aynı zamanda binlerce yıllık kültürel bir süreklilik de. Ancak ne yazık ki benzersiz bir coğrafya ve biyokültürel hazine, son 50 yılda akıl almaz aymazlıklarla devlet eliyle yok edildi…

YÖRÜKLER FESTİVALDE ‘ÇADIRIN ANA DİREĞİ’, YA GENELGEDE?

6 Mayıs günü boynuna Yörük poşusu bağlayıp, yerel siyasiler, belediye başkanları ve iktidar partisinin milletvekilleriyle birlikte Antalya’da Yörük Festivali’nde boy gösteren Vali Karaloğlu, “Antalya Yörük ve Türkmen kültürünün çok önemli taşıyıcı unsurlarından. Baktığımızda gerçekten Yörük ve Türkmenler Anadolu’da bizim ana hamurumuz, bizi birbirimize bağlayan ana harcımızdır. Yörük Kültürü, Anadolu’daki kültürümüzün, taşıyıcı ana sütunu, bizim Anadolu çadırının ana direğidir” ifadelerini kullanmıştı.

antalya-valisi-munir-karaloglu-1995-yilinda-kaymakam-olarak-gorev.jpg

(Antalya Valisi Münir Karaloğlu, 6 Mayıs’ta Yörük Festivali’nde konuştu)

Ancak AKP’nin birçok alanda kendini gösteren, “kurtlarla bir olup kuzuları parçalayan, ardından da oturup kuzularla meleşen” politikasına ne yazık ki valiler de ayak uydurdu.

FESTİVALDEN 12 GÜN SONRA GÖÇERLERE GENELGE YAYINLANDI

Yörük Festivali’nde “Yörük kültürü Anadolu’nun taşıyıcı sütunu” diyen Vali Karaloğlu, bu konuşmadan çok değil 12 gün sonra 18 Mayıs’ta yayınladığı genelgeyle, Yörük kültürünü Osmanlı döneminde bile görülmemiş biçimde tırpanlayacak düzenlemelerin altına imza attı…

Yörük-Festivali-17.jpg

Bu tür düzenlemelerde sıklıkla öne sürülen hijyen, sağlık ve güvenlik gibi beylik gerekçelerin hiç bir karşılığı yoktur. Binlerce yıldır çam mantarıyla kuzu bağırsağından peynir mayası elde etmeyi öğrenmiş bir Yörüğe, “sen bunu kullanamazsın, sadece kimyasal maya kullanacaksın” diye dayatmada bulunmanın hijyenle bir ilgisi olamaz.

Oğlu askere gideceğinde, kızının nişanı olduğunda, uzaktan sevdikleri geldiğinde köyün çobanından ya da komşusundan bir keçi, oğlak ya da koyun kestirip yemek veren Yörüğe “sen bunu yiyemezsin, illa ki endüstriyel hayvancılık ürünü olan eti alacaksın” demenin sağlıkla bir ilgisi yoktur.

Coğrafya ve insanın aynı dili konuşarak yüzlerce yılda biriktirdiği bu üretim biçimi ve kültürü salt ‘fenni’ bir dille ve kolluk kuvvetiyle düzeltmeye çalışmanın hiç bir gerekçesi olamaz ve bu dil ve üslup hiç bir şekilde kabul edilemez…

OSMANLI’NIN ZULMÜ DAHA UNUTULMADI

Osmanlı döneminde Yörüklerin yaşadıkları iskân, sürgün ve vergi zulümlerinin yarattığı ağır acılar, aradan onca kuşak geçmesine rağmen hala sıcaklığını korurken, göç yolları üzerinde kapanan geçit karakollarının yerine yeni ‘kontrol noktaları’ oluşturmanın, Yörüklere, “sen şuradan ve hızla geçeceksin, buradan asla geçmeyeceksin” dayatmasında bulunmanın bu utancını bu halka yaşatamazsınız.

Peki ne oldu da hem Yörüklerin gönlü okşanırken hem de üretim araçlarından birer birer koparılmaya başladılar?

ÜRETİMDEN KOPARILAN YÖRÜKLER OSMANLI KOSTÜMÜNE HAPSEDİLDİ

Bu sorunun yanıtı kitaplar dolduracak kadar uzundur. Ancak iktidarın Yörüklere olan ilgisi, son yıllarda kırdan kente göçün hızlanmasıyla birlikte iyice artmasıyla ikiyüzlü siyasi popülizm de kendini göstermeye başladı. Üretim alanlarından koparılan Yörük kökenli kırsal nüfus, din, millet ve bayrak söylemiyle bir araya getirilerek sosyo-ekonomik bir gerçekliği bulunmayan alana hapsedildi. Şölenlerde atalarını kılıçtan geçiren Osmanlı paşalarının kostümleriyle boy gösteren yeni devletlüleri alkışlayan Yörük kökenli yeni kentliler, gerçeği yok olurken sahtesine milyonlar harcanan bir ‘Yörük şovunun’ onay üreticisi konumuna getirildiler.

resimid_6888171.jpg

FETÖ OKULLARINI ÖVDÜĞÜ İÇİN KOVULAN SİYASİLER POŞUYU NASIL KAPTI

Çok değil daha 4 yıl önce şölen alanında yuhalanarak kovulan siyasiler, iktidar olanaklarıyla ve ‘sürüye kurt dadandıran’ kanaat önderlerinin eliyle bugün Yörük poşusunu boynundan düşürmeyen birer kültür yozlaştırıcısına dönüştüler. 4 yıl önce Antalya’daki Yörük şöleninde Afrika ve Türki cumhuriyetlerdeki FETÖ okullarını öven AKP’li Çavuşoğlu’nun nasıl tepki gördüğünü de içeren ve o günlerde oldukça ses getiren haberimiz için bakınız: (http://odatv.com/aklinizi-basiniza-toplayin-yoksa..-0605131200.html)

CELLADINA AŞIK OLMAK DEYİMİ NEDEN HİÇ UNUTULMUYOR

Uyguladıkları politikalardan dolayı son iki üç yıl öncesine kadar Yörük şenliklerinde tepkiyle karşılanan ve zaman zaman kovulan siyasilerin bugün belediyelerin desteğiyle adına festival denilen etkinliklerde nasıl başköşeye oturmayı başardıkları ayrı bir yazının konusudur. Ancak Pir Sultan’dan bu yana ‘Celladına âşık olmak’ deyiminin sıklıkla anımsandığı bu coğrafyada, cellatlar kadar onlara içten içe aşk duyanların da bu histerik ilişkiyi beslediklerini söylemek hiç de yanlış olmaz.

yörük-festivali-21.jpg

DADALOĞLU’NUN İSYANI ARTIK NEDEN HAVALANAMIYOR?

Çukurova’dan Ege’ye uzanan Torosların her yaylasına, her koyağına sinmiş olan Dadaloğlu’nun isyan dolu sözlerini havalandırıp duran ozanların dili, poşu bezirgânı siyasilerin geçit törenine katık edildi. Umarız bu ağır çürüme Anadolu kiliminin göbeği olan Yörük kültürünü sonsuza dek soldurmaz.

Yörük-festivali-550x330.jpg

 

Türkiye üç kıt’ayı içinde barındırıyor

 ‘Doğadabuan’ kitabının yazarı Çağlar İnce, Türkiye’nin biyolojik zenginliğine dikkat çekti…

 Yusuf Yavuz

Buğday, zeytin, kiraz ve üzüm gibi çok sayıda türün gen merkezi olan Anadolu coğrafyası, biyoçeşitlilik açısından yeryüzünün en şanslı bölgelerinin başında geliyor. Ancak tek başına Avrupa kıt’asının tamamında bulunan tür sayısına yakın bitki ve hayvan türüne ev sahipliği yapan Türkiye bu muhteşem zenginliğin yeterince farkında değil. 1992 yılında Rio’da imzalanan Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesine imza koyan ülkelerden biri olan Türkiye’nin zengin doğa mirasının korunabilmesinin yolu ise, ağaçtan kuşa türlerin tanınmasından geçiyor. Doğada karşılaşılan türleri basit bir dille bir çırpıda okuyucuya tanıtmayı amaçlayan ‘Doğadabuan’ kitabının yazarı Biyomühendis H. Çağlar İnce, 22 Mayıs Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Günü’nde yaptığı değerlendirmede Türkiye’nin Asya, Afrika ve Avrupa’nın ekolojik özelliklerini butik olarak taşıyan bir ülke olduğunu söyledi.

IMG_6795.JPG

Türkiye’nin biyolojik ve kültürel çeşitliliğinin tanıtılması ve korunmasına yönelik yaptığı çalışmalarla tanınan Biyomühendis Hüseyin Çağlar İnce’nin hazırladığı ‘Doğadabuan’ kitabı her yaştan okurun yoğun ilgisini gördü. A7 Kitap Yayınlarından çıkan kitabının imza günlerinde okuyucularla bir araya gelen İnce, doğa gözlemine başlama niteliğindeki ‘Doğadabuan’ın gördüğü ilgiden memnun olduğunu belirterek bu konudaki farkındalığın her geçen gün artmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.

kapak_ön.jpg

İNCE’DEN 22 MAYIS BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK GÜNÜ DEĞERLENDİRMESİ

22 Mayıs’ın, tüm dünyada biyolojik çeşitliliğin korunması ve biyolojik ve genetik kaynakların sürdürülebilir kullanımını güvence altına almak için her yıl ‘Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Günü’ olarak kutlandığını anımsatan Biyomühendis-yazar H. Çağlar İnce, konuyla ilgili yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:

DOĞAL MEKÂN RUHU, MAĞARA YAŞAMINDAN BERİ İNSANLARI ÇEKİYOR

Türkiye, Avrupa, Asya ve Afrika’nın ekolojik özelliklerini butik olarak taşıyan bir ülke. Bu nedenle Asya’nın ortalarından Orta Anadolu’ ya kadar uzanan bozkır gibi, Kuzey Afrika’yı Güney Anadolu’da ve Orta Avrupa’yı Karadeniz’de hissedebiliriz. Diğer taraftan coğrafi özelliklerin sağladığı fiziki şartlar da küçük mikro klima sağlayan bölgeler sayesinde endemik canlı türlerimizin sayısının oldukça yüksek olmasını sağlamıştır. Ülkemizin zengin biyoçeşitliliğe sahip olmasında, bu özellikleri ile birlikte tarih boyunca kullanılan ticaret yollarının da Anadolu’dan geçmesinin de payı var. Şahsi düşüncem, bu muhteşem biyoçeşitliliğin ve mağara yaşamından bu yana insanların bu coğrafyayı tercih etmesi, Anadolu’da müthiş bir doğal mekân ruhunun var olduğunu gösteriyor. Bu çekim enerjisi günümüzde dahi milyonlarca insanın Türkiye’yi ziyaret etmesini sağlıyor.”

biyomühendis ve yazar hüseyin çağlar ince.jpg

‘DOĞADABUAN’, TÜRKİYE’NİN YAYGIN GÖRÜLEN TÜRLERİNİ ANLATIYOR

30’un üzerinde profesyonel doğa fotoğrafçısının objektifinden yansıyan, 220 canlı türüne ait toplam 320 fotoğrafın yer aldığı ‘Doğadabuan’ kitabında, Türkiye’de en yaygın görülen kuşlar kelebekler, kurbağa ve sürüngenler, memeliler, ağaçlar ve çalılar yer alıyor.

çokgözlü mavi_Melih İnanlı.JPG

‘RAMBO BIÇAKLARIYLA GİDEREK DOĞADAN UZAKLAŞIYORUZ’

Medya ve sosyal çevrelerin doğaya çıkmayı adeta savaşa gider gibi bir çerçeve içerisinde sunduğuna dikkat çeken İnce, “Buna göre doğaya çıkmak için öncelikle müthiş bir fiziğe sahip olmalısınız. Pahalı markalardan oluşan kıyafet ve aksesuarlarınız olmalı ve Rambo bıçaklarınızı yanınıza almalısınız. Doğada bizi müthiş tehlikelerin beklediği, aç-susuz kilometrelerce yürüyüp sonra da oradan oraya savrulacağımız izlenimi yaratılıyor. Oysa bütün bunlarla giderek doğadan ve doğallıktan uzaklaşıyoruz. Yapmamız gereken tek şey, tüm samimiyetimizle doğaya yüzümüzü yeniden dönmek ve basit bir adım atmak” görüşünü dile getirdi.

ramb o bıçaklarıyla doğaya çıkmak ünlü filmin ardından moda oldu.jpg

 

 

 

 

 

Pasaportu olmayan inekler yaylaya çıkamayacak!

Antalya Valiliğinin yayınladığı genelgeyle hayvan üreticilerinin göç yolları, otlatma alanları ve peynirden ete hayvansal üretimleri sil baştan düzenlendi…

Yusuf Yavuz

Yayla mevsiminin gelmesiyle birlikte geleneksel hayvancılıkla uğraşan üreticilere göç yolu da göründü. Yüzlerce yıldır yayla-sahil arasında ve ot peşinde süregelen geleneksel hayvancılıkta son sözü her zaman yağmur, toprak ve ot söylüyor. Ancak hatalı tarım politikaları yüzünden giderek bitme noktasına gelen yayla üretiminde artık son sözü ot değil valiler söylüyor. Hayvancılıkla öne çıkan illerin valilikleri tarafından yayınlanan mera genelgeleri yayınlanmaya başladı. Antalya Valiliği’nce yayınlanan genelgeye göre ise hayvanlarıyla birlikte yaylaya göçen üreticilerden inekler için pasaport, keçi ve koyunlar için sağlık raporu, hayvan otlatılacak mera içinse kiralama belgesi istenecek. Bu belgeleri bulundurmayan üreticilere cezai işlem uygulanacak.

GÖÇERLERİN NEREDEN GEÇECEĞİ GENELGEYLE BELİRLENDİ

Antalya Valiliği tarafından “Mera-Yaylakların Kullanımı, Korunması ve Göçer Hayvan Hareketleri” başlığıyla yayınlanan 2017/1 numaralı genelgeyle 2017 yılında hayvan otlatılmasına yönelik usul ve esaslar kamuoyuna duyuruldu. Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü tarafından hazırlanan ve Antalya Valisi Münir Karaloğlu imzasıyla yayınlanan genelgede, “İlimizdeki mera, yaylak, kışlak ve otlaklardan yararlanan ve geçiş yapan göçerler 2017 yılı otlatma mevsiminde aşağıdaki esaslar çerçevesinde hareket edeceklerdir” ifadelerine yer verildi.

DSCF1810.JPG

OTLAK VE YAYLAKLARI KİRALAMAYANLAR KULLANAMAYACAK

Genelgeyle mera komisyonları tarafından tahsis kararı alınmayan yerlerde, geçmişten beri bu alanı mera ve yaylak olarak kullandığını belgeleyenler ve söz konusu bu meranın bulunduğu mahalle ya da belediye sınırları içerisinde ikamet edenler hariç herkese kiralama zorunluluğu getiriliyor.

Türkiye küçükbaş hayvancılık potansiyelini hızla yitiriyor.jpg

20 MAYIS’TA BAŞLAYAN OTLATMA MEVSİMİ 5 EKİM’DE SONA ERECEK

Antalya sınırlarında herhangi bir mera ve yaylakta hayvan otlatmak amacıyla hareket eden sürü sahiplerinden, gidecekleri mera ve yaylağı mera komisyonunda kiraladıklarına dair belge isteneceğinin altı çizilen genelgede, belgesi olmayanlar hakkında ise yasal işlem yapılacağı kaydedildi. Genelgeye göre Antalya’da 2017 yılı otlatma mevsimi, sahillerde 15 Nisan’da başladı, 15 Ekim’de ise sona erecek. Yayla kesiminde ise 20 Mayıs’ta başlayan olan otlatma mevsimi, 5 Ekim’de sona erecek. Genelge, bu tarihlerden önce ve sonra mera ve yaylaklara çıkılmasını yasaklıyor.

OTLATMA PLANINA UYMAYANLARIN YARARLANMA HAKKI İPTAL EDİLECEK

İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü tarafından mera ıslah ve amenajman projeleri yürütülen yerleşim birimlerinde projeler kapsamında hazırlanan otlatma planlarına göre otlatma yapılabileceği belirtilen valilik genelgesinde, otlatma planlarının uygulandığı mera yaylak ve kışlaklarda karara uymayan veya yükümlülüklerini yerine getirmeyenlerin yararlanma haklarının en az 7 gün, en çok 30 gün süre ile geçici olarak, aynı fiilin tekrarı halinde ise yararlanma hakkının bir otlatma dönemi için iptal edileceği uyarısında bulunuldu.

subaşı yaylası antalya.JPG

(Kaş Akdağ’daki Subaşı Yaylası, Antalya’nın Batı bölgesindeki küçükbaş hayvan üreticileri için önemli bir merkez)

YAYA OLARAK SERİ ŞEKİLDE VE 10 KİLOMETRE GİDİLEBİLECEK

Antalya sınırlarında hayvancılık yapan üreticilerin otlatma amacıyla gidecekler için yaya ve motorlu taşıtlarla yolculuk yapmasına izin verilecek. Yolculuğun yaya olarak yapmak isteyen göçerlerin bulunduğu güzergâhta en seri şekilde 10 kilometre yürüyüş sonrasında bir gece konaklayarak geçişine izin verilecek.

göçer hayvan yetiştiricileri yayla sahil ot peşinde bir rotayı izlemek zorunda.jpg

(Göçebe keçi yetiştiricileri ot peşinde her yıl iki kez göç etmek zorunda)

ÇOBANLARDAN DAİMİ İKAMETGÂH ADRESİ İSTENECEK

Mera kiralamak isteyen hayvan üreticileri, otlatma mevsimi başlamadan en az 60 gün önce otlatma yapmak istedikleri yeri ve getirecekleri hayvan sayısını cinsiyle birlikte belirten dilekçe ile Tarım İl Müdürlüğü’ne başvuracak. Başvuruda, üreticinin aile bireyleri ve çobanlar için daimi tebligat ve ikametgâh adresi istenecek.

YASAKLARA UYMAYANLAR HAKKINDA YASAL İŞLEM YAPILACAK

Üreticiler, otlatma belgesini düzenli olarak yanında taşımak zorunda. Hayvan sahipleri otlatma izni aldıkları alana, izin belgesinde belirtilen cins ve miktarın dışında hayvan getiremeyecek, otlatma izni aldıkları yeri başkalarına kiraya veremeyecek. Kiralama yapmadan izinsiz hayvan otlatanlara ya da kiralamada belirtilenden fazla hayvan otlatanlardan, otlatma bedelinin üç katı tahsil edilecek. Mera ve yaylaklar muhtarlar ya da belediye başkanları ile diğer şahıslar tarafından ‘yurtluk’ adıyla kiraya verilemeyecek. Bu yasağa uymayanlar hakkında yasla işlem yapılacak.

DSCF1698.JPG

(Isparta Dedegöl Dağı ve çevresi, Antalya yöresi göçerlerinin önemli yaylalarını barındırıyor)

İNEKLERDEN PASAPORT, KEÇİLERDEN SAĞLIK RAPORU İSTENECEK

Kışlak ve yaylak arasındaki hayvan nakillerini de düzenleyen genelgede,Hayvan sahipleri, ilçe içi sığır cinsi hayvan nakillerinde, hayvanlarına ait pasaportları beraberinde bulundurmak zorundadır. Koyun–Keçi türü hayvanların İlçe içi nakillerinde ise hayvan sahibi tarafından doldurulan nakil belgesi düzenlenmelidir. İller arası sığır cinsi hayvan nakillerinde; hayvana ait pasaportun yanı sıra İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüklerince düzenlenen yurtiçi hayvan sevklerine mahsus veteriner sağlık raporunu, il ve ilçeler arası koyun keçi türü hayvan nakillerinde ise nakil belgesi ve ilçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüklerince düzenlenen veteriner sağlık raporu bulundurulması zorunludur. Belgeleri olmayan veya eksik olanlar hakkında 5996 Sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu gereği yasal işlem yapılacaktır” ifadelerine yer verildi.

sarikeçililer4.png

GÖÇ YOLLARI ÜZERİNDE KONTROL NOKTALARI KURULACAK

Hayvan sahiplerinin mera ve yaylalara giriş yapacağı yol ve güzergâhlarda ‘göçer kontrol noktaları’ kurulacak ve bu noktalarda hayvanların pasaport ve sağlık belgesi ile otlatma kontrolleri yapılacak. Karayollarından küçük ve büyükbaş hayvan geçişleri yalnızca motorlu taşıtlarla yapılacak. Karayolundan yaya olarak geçişlere izin verilmeyecek.

IMG_7345.JPG

GÖÇ SIRASINDA İZLENECEK GÜZERGÂHLAR TEK TEK BELİRLENDİ

Antalya il sınırlarında hayvanların geçeceği yol ve varış yerlerini de düzenleyen valilik genelgesine göre üreticilerin izleyeceği güzergâhlar ise tek tek sıralanarak, genelgeye uymayanlar hakkında kabahatler kanunu hükümlerine göre yasla işlem yapılacağı kaydedildi. Kaymakamlıklar, jandarma ve tarım ilçe müdürlükleriyle orman işletme şefliklerince koordineli yürütülecek olan genelgeyle ilgili işlemler, belediye başkanları ve mahalle muhtarlarını da yükümlü kılıyor.

PEYNİRDEN ET ÜRETİMİNE BİREYSEL İHTİYAÇLAR BİLE DENETLENECEK

Otlatma mevsimi boyunca İl Jandarma Komutanlığı tarafından çeşitli devriyelerin görevlendirilerek, vatandaşların can ve mal güvenliğinin sağlanacağı, ayrıca genelgeyle belirlenen hususların yerine getirilip, getirilmediğinin kontrol edileceği kaydedilen valilik genelgesinde, “Yaylaklarda bireysel ihtiyaçlar için sütten üretilen mamullerin hijyenik tedbir alınmadan, kaynatılmadan, çiğ sütten ve sıhhi olmayan mayalarla imal edilmesinin önlenmesi için İl/İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlükleri tarafından gerekli tedbirler alınacaktır. Yaylaklarda hayvan kesimlerinin bireysel ihtiyaçlar dışında yapılmaması, ticari amaçlı kesimlerin ruhsatlı mezbahalarda yapılması konusunda gerekli bilgilendirmeler İl ve İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlükleri tarafından yapılacaktır” ifadelerine yer verildi.

Antalya'nın yaşayan efsane çobanlarından Mehmet Çavuş Isparta Dedegöl Dağı Melikler  Yaylasında.jpg

(Karakoyunlu Yörüklerinden Serikli Mehmet Çavuş (Demir), Antalya yöresinin tanınan çobanlarından. Ailesiyle 1970’li yıllarda Isparta Dedegöl Dağı-Melikler Yaylasında)

Antalyalı hayvan üreticileri ve göçerler, genelgede belirlenen il sınırlarındaki göç yolları ve varış yerleriyle ilgili ayrıntıları bu bağlantıdan öğrenebilecek: http://www.antalya.gov.tr/mera-yaylaklarin-kullanimi-korunmasi-ve-gocer-hayvan-hareketleri

 

 

 

 

 

Büyüknohutçu çiftinin anıları ‘Anıt Ağaç’ kitabında yaşayacak

Türkiye’nin anıt ağaçlarını anlatan kitap, sedir ormanlarını korumak için verdikleri mücadele sırasında Finike’de öldürülen Büyüknohutçu çiftine ithaf edildi…

Yusuf Yavuz

Antalya’nın Finike ilçesinde sedir ve çam ormanlarını taş ocaklarına karşı korumak için yürüttüğü hukuk mücadelesi sırasında öldürülen Ali Ulvi Büyüknohutçu ve eşi Aysin Büyüknohutçu’nun ağaç sevgileri ‘Anıt Ağaç’ kitabında yaşayacak. Prof. Dr. Ünal Asan’ın kaleme aldığı ve Türkiye’nin anıt ağaçlarının çeşitli yönleriyle ele alındığı kitap, Büyüknohutçu çiftine ithaf edildi. Arkeoloji ve Sanat Yayınları’ndan çıkan kitabın ithaf bölümünde “Toros sedirinin en önemli yayılış gösterdiği bölgede, Finike Alacadağ’daki sedir ormanlarını yokeden taş ocaklarına ve vahşi madencilik uygulamalarına karşı hukuki ve eylemsel mücadelesiyle tanınan Ali Ulvi Büyüknohutçu ve eşi Aysin Büyüknohutçu’nun aziz anılarına” ifadelerine yer verildi.

Yaşadıkları bölgede usulsüz ve denetimden uzak çalışma yürüten mermer ocaklarının başta sedir ormanları olmak üzere tarım alanları ve su kaynaklarına yönelik tahribatını durdurmak için büyük bir mücadeleye girişen Büyüknohutçu çiftinin mücadelesi ‘Anıt Ağaç’ kitabında yaşayacak.

ANIT AĞAÇ KİTABI KAPAK.jpg

ANIT AĞAÇ KİTABI ÖLDÜRÜLEN BÜYÜKNOHUTÇU ÇİFTİNE ADANDI

Prof. Dr. Ünal Asan’ın kaleme aldığı ve Türkiye’nin anıt ağaçlarının çeşitli yönleriyle ele alındığı ‘Anıt Ağaç Kavramının Fiziksel, Görsel ve Sosyokültürel Kaynakları’ adını taşıyan kitap, Büyüknohutçu çiftine ithaf edildi. Arkeoloji ve Sanat Yayınları’ndan çıkan kitabın ithaf bölümünde “Toros sedirinin en önemli yayılış gösterdiği bölgede, Finike Alacadağ’daki sedir ormanlarını yokeden taş ocaklarına ve vahşi madencilik uygulamalarına karşı hukuki ve eylemsel mücadelesiyle tanınan Ali Ulvi Büyüknohutçu ve eşi Aysin Büyüknohutçu’nun aziz anılarına” ifadelerine yer verildi.

ANIT AĞAÇ KİTABI İTHAF SAYFASI.jpg

KİTAPTA TÜRKİYE’NİN ANIT AĞAÇLARINA VE ÖYKÜLERİNE YER VERİLİYOR

Anıt ağaç kavramının mitolojiden tarihe, destanlardan halk söylencelerine uzanan binlerce yıllık öyküsünün ele alındığı kitapta, Türkiye’nin değişik yörelerindeki anıt ağaçlara ilişkin bilgilere de yer verilerek anıt ağaçların tarihi tanıklıkları da aktarılıyor. Anıt ağaçlar konusunda yaptığı bilimsel araştırmalar ve yayınlarla bilinen Prof. Dr. Ünal Asan’ın kaleme aldığı kitapta, toplumsal bellekte yer bulan ve hepsi de aynı anlamda kullanılan Hayat ağacı, bilge ağaç ve ölümsüzlük ağacı kavramları ele alınıyor. Anıt ağaçların bilimsel yönlerinin de ele alındığı kitapta ayrıca yaban hayatını korunmasına vurgu yapılıyor.

‘BAZILARI ODUN, BAZILARI AĞAÇ OLARAK GÖRÜYOR’

Arkeoloji ve Sanat Yayınları Genel Yayın Yönetmeni ve kitabın editörü Arkeolog Nezih Başgelen, doğal ve kültürel varlıkların korunmasına yönelik bilincin geliştirilmesi için yıllardır çaba harcadıklarını belirterek, “Ormanları bazıları odun, bazıları ise ağaç olarak görüyor. Bu konuda büyük bir bilgi boşluğu var. Bu konuda yapabileceklerimizi düşünürken anıt ağaç projesi ortaya çıktı. Türkiye’nin anıt ağaçlarıyla ilgili bilgilerin bir kitapta bir getirilmesini istedik” diye konuştu.

arkeoloji ve sanat yaınları gn yyn yön arkeolog nezih başgelen.jpg

                 (Arkeoloji ve Sanat Yay. Gn. Yayn. Yn. Arkeolog Nezih Başgelen)

‘ALİ ULVİ BEY VE AYSİN HANIM’IN ÖLÜM HABERİ BENİ ÇOK SARSTI’

“Ali Ulvi Bey ve eşi Aysin Hanım’ın ölüm haberi beni çok sarstı” diyen Başgelen, “Taş ocakları benim de yüreğimi dağlayan bir yaraydı. Bu konuda yürütülen mücadelelerde başarılı olmuş iki insanımızın kaybı kabul edilemez bir durumdu” ifadelerini kullandı.

ALİ ULVİ VE AYSİN BÜYÜKNOHUTÇU 9 MAYIS GÜNÜ ÖLDÜRÜLDÜ.jpg

‘GÜNÜMÜZ TÜRKİYE’SİNDE ÖZLEMİNİ ÇEKTİĞİMİZ ÖRNEK BİR ÇİFTTİ’

Roma döneminde M.S. 125-192 yılları arasında Samsat’ta yaşayan ünlü düşünür ve yazar Lukianos’un, “Erdemli insanları ölümlerinden sonra da anıp kutlamayı faydalı bulmamız, asıl yaşayanlar içindir. Büyük insanlara saygı gösterirsek, aramızda da onlara benzemek isteyenler çoğalır diyoruz” ifadelerini anımsatan Başgelen, “Toros sedirinin en önemli doğal yayılış gösterdiği Likya’nın bölgesinin merkezindeki mücadeleleri sırasında katledilen, Ali Ulvi Büyüknohutçu ile eşi Aysın Büyüknohutçu da günümüz Türkiye’sinde özlemini çektiğimiz ve örnek almamız gereken, erdemli insanlara örnek bir çiftti. Bu yüzden Ünal Asan hocamızın yaşadığımız coğrafyadaki anıt ağaçlarla ilgili bu yeni kitabını Arkeoloji ve Sanat Yayınları olarak Finike Alacadağ’daki sedir ormanlarını korumak için canlarından olan Ali Ulvi Büyüknohutçu ile eşi Aysın Büyüknohutçu’ya ithaf ederek Samsatlı Lukianos’un dile getirdiği bu evrensel gerçeği, bir kez daha vurgulamak istedik. Lukianos’un belirttiği gibi, onların erdemli mücadelelerinin unutulmamasını ve genç kuşaklara, tüm çevre dostlarına örnek olmasını diliyoruz” diye konuştu.

çığlıkara sedir araştırma ormanı çamkuyuları mevkii.jpg

‘LİKYA BÖLGESİ BÜTÜNÜYLE KORUNMALI’

Büyüknohutçu çiftinin de yaşamını sürdürdüğü ve korumak için mücadele ettiği Likya coğrafyasının her taşıyla birlikte korunması gerektiğinin de altını çizen Başgelen, “Likya bölgesi, doğasıyla, canlısıyla ve arkeolojisiyle birlikte en hassas yasalarla korunması gereken bir alan. Bu bölge bütünüyle bir müze niteliğinde. Bu nedenle Likya bölgesinde kesinlikle hiçbir taş ocağına izin verilmemeli. Faunus içinde korumamız gereken Likya gibi bir bölgeye değil taş ocağı, ufacık bir yol yaparken bile dikkat etmemiz lazım. Bugün pırlanta gibi korumamız gereken Likya bölgesindeki ihanetler o kadar çok ki. Bu kadar mı vahşileştik, bu kadar mı üç kuruş için insan canına kıyar hale geldik anlamakta zorluk çekiyorum” dedi.

ANTALYA KUMLUCA DİBEK TABİATI KORUMA ALANI SEDİR ORMANLARI.jpg

BÜYÜKNOHUTÇU ÇİFTİ NEDEN ÖLDÜRÜLMÜŞTÜ

Antalya Finike’deki dağ evlerinde 9 Mayıs günü vahşi bir cinayete kurban giden Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çiftinin öldürülmesiyle ilgili tutuklanan katil zanlısı Ali Yamuç, cinayetin azmettiricisi olarak bölgedeki bir mermer ocağında çalışan ‘Çirkin’ lakaplı kişiyi işaret etti. Cinayet için azmettiriciyle, 50 bin lira karşılığında anlaştığını öne süren katil zanlısı, çıkarıldığı mahkemedeki ifadesinde, “Mermer ocağında çalışan, adını bilmediğim, 65-70 yaşlarında, siyah cip kullanan, beyaz saçlı, sürekli kirli sakalla gezen, 1.65 boylarında ‘Çirkin’ lakaplı adam 8 Mayıs günü yanıma geldi. Bana ‘Cebinde paran var mı?’ dedi. ‘Yok’ dedim. ‘Sana bir iş teklif edeceğim’ dedi. Cebinden 3 bin TL çıkarıp verdi. ‘Bizim ocak bunlar yüzünden kapandı, sen bunları hallet, şu 3 bin TL’yi al, 47 bin TL’yi de olaydan sonra vereceğim’ dedi. ‘Silah nasıl olacak’ dedim. ‘Silahı kendin bilirsin’ dedi, başka bir şey konuşmadık” iddiasında bulunmuştu.

ali ulvi büyüknohutçu (solda) vahşi doğa katliamına karşı duran adam eylemi yapmıştı.jpg

DÜNYANIN EN ÖNEMLİ DOĞAL SEDİR ORMANLARI ANTALYA’DA

Türkiye, literatüre (Cedrus Libani) olarak geçen ve sonraları ‘Toros Sediri’ olarak düzeltilerek hakkı teslim edilen sedir türünün, dünyada en yaygın topluluğa sahip olduğu ülke olarak biliniyor. Prof. Dr. Doğan Kantarcı’nın verdiği bilgilere göre Lübnan’ın bayrağında yer alan sedir ağaçları bu ülkede yalnızca küçük bir topluluk olarak kalmış durumda. Kıbrıs, Atlas Dağları ve Himalayaların kuzeybatısında doğal olarak yetişebilen sedir ağacı, Fransa’da ise ağaçlandırma çalışmalarıyla yetiştirilmeye çalışılıyor. Antalya’nın Elmalı, Kaş, Finike ve Kumluca ilçelerini kapsayan bölgede bulunan doğal sedir ormanları da Türkiye’nin gıptayla bakılan doğal zenginliklerinden biri olarak görülüyor. Finike Alacadağ, Elmalı Çığlıkara ve Kumluca Dibek ormanları barındırdığı sedir toplulukları ve anıtsal sedir ağaçlarıyla ‘Tabiatı Koruma Alanı’ olarak koruma altında. Kaş sınırlarındaki Kuruova ise bölgenin nitelikli sedir ormanlarından birini barındırıyor. Ancak bölgedeki mermer ve taş ocakları, sedir ormanlarını tehdit eden en önemli çevre sorunlarından biri olarak görülüyor.

antalya üçoluk yaylası sedir ağaçları.JPGANIT SEDİR AĞACI ANTALYA.jpgANIT SEDİR AĞACI ANTAYLA (AMBAR KATRAN).jpg

çığlıkara sedir araştırma ormanı elmalı,  antalya.jpg

 

Aristo’nun köyüne beton döktüler!

Ünlü filozof Aristoteles’in M.Ö 347-344 arasında bir felsefe okulu kurarak 3 yıl yaşadığı Çanakkale Assos’ta tarihin ortasına beton dökülerek inşasına başlanan otele tepki yağıyor. Köylülerin beton aracını durdurmasıyla başlayan denetimin ardından otel inşaatı mühürlendi…

Yusuf Yavuz

Çanakkale’nin Ayvacık ilçesine bağlı tarihi Behramkale köyünde kentsel sit alanı içerisinde inşa edilmeye başlanan 3 katlı otele köylülerden ve ziyaretçilerden tepki yağdı. Athena tapınağı ile ünlü Assos antik kentini de barındıran Behramkale, doğayla tarihin iç içe geçtiği özgün dokusuyla Türkiye’nin gözde turizm merkezlerinden biri. Ancak gözde turizm merkezinde küçük bir otel işletmesinin sit alanı içerisinde, üstelik de koruma kurulu izniyle betonarme otel inşa etmesi köylüleri ayağa kaldırdı. 2 bin 400 yıllık tarihi kalenin burnunun dibinde yükselmeye başlayan otel inşaatına gelen tepkilerin ardından geçtiğimiz hafta onaylı projeye aykırı olduğu tespit edilen otel inşaatı mühürlendi. Tarihi dokuya koruma bilinciyle sahip çıkan Behramkaleliler bugün ise bu kararlılıklarını bir kez daha göstermeye hazırlanıyor. Behramkale’de yaşayan iki genç heykeltıraşın yaptığı anıtın bugün (20 Mayıs) açılışı var. Köy meydanında gerçekleşecek olan açılış töreni, saat 18:00 ile 19:00 arasında gerçekleştirilecek.

behramkale.jpg

Tarihi, kentsel ve doğal dokusuyla son yıllarda gözde tatil merkezlerinden biri olan Behramkale (Assos), günlerdir tarihi dokuya aykırı biçimde inşa edilmeye başlayan otel inşaatıyla gündemde. Arkeolojik ve kentsel sit alanı içerisinde inşasına başlanan betonarme otele ilişkin Behramkale sakinleri ortak bir açıklama yaparak yaşananlara tepkilerini gösterdiler.

otel inşatı mühürlendi.jpg

İNŞAAT SAHİBİ ÜNLÜ MİMARA SERT TEPKİ

Behramkale’de küçük bir otel işleten ünlü mimar Turgut Alton’un kızı Ece Alton ile birlikte satın aldıkları yeni parsele de inşaat yağarak otellerini büyütmek istediği öne sürülen basın açıklamasında, şöyle denildi: “Turgut Alton, büyük ölçekli turizm yatırımları konusunda deneyimli bir mimar. Ancak bu kez ailesi adına tesis yatırımı yapmakta oldukları yer bir sit alanı. Arkeolojik eserlere, kadim yaşam kültürüne ve mimariye, doğaya baskın çıkmayacak, onlarla zıtlaşmayacak yapılaşmalar yerine, yatırımcının beklentisinin ve mimarın egosunun tatmin edilmesi uygun olmayan bir yer yani.

köylülerin beton aracını engellemesiyle denetim başlayan inşaat usule aykırı çıktı.jpg

KORUMA AMAÇLI İMAR PLANI HALA HAZIRLANMADI

Ne yazık ki kentsel sit alanı ilan edilmiş olan Behramkale için yasal zorunluluk olan koruma amaçlı imar planları aradan yıllar geçmesine rağmen hazırlanıp, yürürlüğe girmedi. Onun yerine kültür varlıkları koruma kurulunun (KVKK) proje bazında onayına olanak sağlayan geçici dönem yapılaşma koşulları var. KVKK yasalar, bilimsel raporlar ve koruma ilkeleri çerçevesinde projeleri değerlendirip onay verebiliyor.”

‘YAPILACAK KAZI ARKEOLOG GÖZETİMİNDE OLMALIYDI’

Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nun Alton ailesinin çerçevenin oldukça dışına çıkan bir projesine onay vermiş gibi göründüğüne dikkat çekilen Behramkale halkının ortak açıklamasında, söz konusu projenin çok sayıda uygunsuzluk taşıdığı da vurgulanarak, şu ifadelere yer verildi:

Bu inşaatın yapıldığı yerde daha önce tek katlı oldukça mütevazı bir taş yapı vardı. Yerine yapılmak istenen yapının eski yapının ölçeğiyle hiç bir ilgisi yok. KVKK önceki yapıya dair belgeleri ya hiç görmemiş ya da yanlış belgeler üzerinden karar vermiş olabilir. Assos’un kadim mimari geleneğinde binaların bodrum katı yoktur. Üstelik arkeolojik alan olması nedeniyle herhangi bir nedenle yapılacak kazının arkeolog gözetiminde yapılması gerekir. Assos Kazı Başkanlığının çeşitli uyarı ve raporlarına rağmen bu projede bodrum kat yapılmasına izin verilmiş. Bu izin koruma ilkelerine açıkça aykırıdır.

otel inşaatına köylüler tepki gösterdi.jpg

‘ALIŞMIŞSINIZ CAMİYİ GÖRMEYE, BUNA DA ALIŞIRSINIZ’

Bina öyle yükselmiştir ki, köyde halen düğünlerin yapıldığı ‘Kayadibi düğün alanı’ ve alana adını veren doğal taş peyzaj, betonarme bir heyula ile perdelenmiştir. Köyün doğu girişinden güneye doğru bakıldığında belleklerde yer tutan 14. yüzyılda inşa edilen Hüdavendigar camisi artık görülememektedir. Deneyimli bir mimar olan Turgut Alton’un ‘Alışmıştınız camiyi görmeye, ondan yadırgıyorsunuz. Bu binayı da görmeye alışırsınız’ demesi, utanç vericidir.”

KÖYLÜLER USULSÜZLÜĞÜ GÖRÜNCE BETON ARACININ GİRİŞİNİ ENGELLEDİ

Tepki çeken otel inşaatının ikinci katının betonları dökülürken uygulamanın usulsüz olduğunu keşfeden Behramkalelilerin beton karıştırıcısının köye girişini engellemesiyle başlayan denetimlerde birçok usulsüzlük tespit edildi. Çanakkale İl Özel İdaresi, koruma kurulu ve müze yetkililerince yapılan denetimde otel inşaatında birçok aykırılıklar tespit edildiği kaydedilen açıklamada, “İşin ilginç yanı teknik denetim ekibi gelmeden bir saat önce is makinesi ile yapılan yeni bir usulsüz hafriyat çalışmasına devam edilmemesi konusunda yetkililerden uyarı alan inşaat ekibi, denetim ekibi gitti zannederek getirdikleri beton karıştırıcısı ile acilen çukurun içine beton dökmüşlerdir. Denetim ekibi çareyi jandarmaya şikâyette, savcılığa suç duyurusu yapmakta aramışlarsa da, kolluk gücü henüz harekete geçmemiştir.

tarihin ortasına beton dökülerek yapılan inşaata köylüler afiş asarak tepki gösterdi.jpg

KÖY ADINI 2400 YILLIK KALEDEN ALIYOR

Behramkale-Assos’un kadim mimarisi yığma taş binalardır. Bu kez koruma kurulu deprem riskini bertaraf etmek üzere betonarme bir binaya onay vermiştir. Oysa inşaatın az ötesindeki kale duvarları 2400 yaşında ve dimdik ayaktadır. Usulünce yapılan taş yapıların depreme dayanıklı olacağının kanıtı Behramkale’nin kendisidir. Adı bu nedenle ‘kale’ sözcüğünü içermektedir. Burada deprem bahane edilerek betonlaşmaya onay vermek koruma görevini başaramamak anlamındadır” ifadelerine yer verildi.

BEHRAMKALELİLERDEN MEYDANDAKİ ANIT AÇILIŞINA DAVET VAR

Tartışmalara neden olan otel inşaatının projeye aykırı olduğu gerekçesiyle 12 Mayıs’ta mühürlendiği bilgisine yer verilen ortak açıklamada, “Biz Behramkaleliler olarak aykırılıkların ortadan kaldırılmasının yanı sıra tasdiklenmiş projenin de tekrar gözden geçirilmesini sağlamak amacı ile tüm devlet kademelerinde girişimlerimizi sürdürmeye ve kadim kültüre sahip çıkma konusunda devletin ne tavır alacağını izlemeye devam ediyoruz. Sesimizi ilgili kurumlara, köyümüzü ziyaret eden misafirlerimize ve medya mensuplarına duyurmak ve köyümüz sakinlerinden iki genç heykeltıraşın yaptıkları anıtının açılışını yapmak üzere 20 Mayıs Cumartesi günü 18:00 ile 19:00 saatleri arasında Behramkale Köyü Alan Meydanında yapacağımız törene katılımlarınızı bekleriz” denildi.

assos aristo heykeli.JPG

ARİSTOTELES ASSOS’TA FELSEFE OKULU KURMUŞTU

Antik çağda ünlü Athena tapınağına da ev sahipliği yapan Assos, Platon’un öğrencilerinden Aristoteles’i de ağırlamış önemli bir merkez olarak biliniyor. M.Ö 347-344 arasında Assos’ta bir felsefe okulu kuran Aristo’nun burada 3 yıl yaşadığı ve felsefe eğitimi verdiği biliniyor. Antik kentin girişine konulan Aristo heykeli, iki yıl önce saldırıya uğramış, kolu kırılan heykelin yüz kısmına da zarar verilmişti.

assos'ta felsefe okulu kuran aristo'nun heykeli antik kentin girişinde.jpg

(Assos antik kentinin girişinde ziyaretçileri karşılayan Aristoteles heykeli iki yıl önce saldırıya uğramıştı..)

assostaki athena tapınağı.jpg

(Athena Tapınağı, Assos)

 

Büyüknohutçu cinayetinin arkasında mermer ocağı çıktı!

“8 Mayıs günü mermer ocağında çalışan siyah cipli biri yanıma geldi ve ‘cebinde paran var mı?’ dedi.  Yok dedim. Sana bir iş teklif edeceğim dedi. Cebinden 3 bin TL çıkarıp verdi. Evden maktulleri öldürme planı ile çıktım…”

Yusuf Yavuz

Antalya’nın Finike ilçesinde yaşadıkları dağ evinde 9 Mayıs akşamı vahşice öldürülen yaşam savunucusu çiftin katil zanlısı Ali Yamuç, Savcılık ifadesinde korkunç cinayetle ilgili şüpheleri haklı çıkaran itiraflarda bulundu. Yamuç, cinayeti öldürdüğü Büyüknohutçu’nun açtığı dava sonucu yargı kararıyla kapatılan bölgedeki bir mermer ocağında çalışan ‘Çirkin’ lakaplı kişinin cinayetler için kendisine 50 bin lira teklif ettiğini öne sürerek, bu paranın 3 bin lirasını aldığını iddia etti.

Ali Ulvi Büyüknohutçu ve eşi Aysin Büyüknohutçu, 10 Mayıs günü Antalya Finike’deki dağ evlerinde ölü bulundu. Komşularının haber vermesiyle olay yerine gelen jandarma, bölgedeki mermer ocaklarına karşı yıllardır hukuk mücadelesi veren 61 yaşındaki Ali Ulvi Büyüknohutçu ve aynı yaştakli eşi Aysin Büyüknohutçu’nun 9 Mayıs akşamı av tüfeğiyle öldürüldüğünü tespit etti.

Antalya ve ülke genelinde tepkilere neden olan vahşi cinayetin ardından katil zanlısı olarak tutuklanan 31 yaşındaki Ali Yamuç, ilk ifadesinde işsiz olduğunu ve cinayeti para için işlediğini öne sürmüştü.

KATİL ZANLISI ALİ YAMUÇ.jpg

(Büyüknohutçu çiftinin öldürülmesiyle ilgili gözaltına alınan katil zanlısı Ali Yamuç, mahkemedeki ifadesinde cinayeti ‘Çirkin’ lakaplı mermer ocağı çalışanının azmettirdiğini öne sürdü.)

BÜYÜKNOHUTÇU CİNAYETİNİ GÖNÜLLÜ 11 AVUKAT TAKİP EDİYOR

Bu arada tarım ve orman alanlarının usulsüz ve denetimsiz faaliyette bulunan bölgedeki m ermer ocaklarına karşı hukuk mücadelesi yürüttüğü sırada öldürülen çiftin cinayetiyle ilgili yürütülen soruşturmayı, Büyüknohutçu’nun avukatıyla birlikte gönüllü olarak 11 avukat daha izlemeye başladı.

KATİL ZANLISI CİNAYETİN AZMETTİRİCİSİNİ İTİRAF ETTİ

Cinayetle yürütülen soruşturmada ise bugün kamuoyunun kuşkularını haklı çıkaracak ayrıntılara ulaşıldı. Büyüknohutçu çiftinin katil zanlısı Ali Yamuç, cinayeti kapatılan bir mermer ocağında çalışan ve ‘Çirkin’ lakabıyla anılan siyah cipli birisinin kendisine 50 bin lira teklif etmesi üzerine işlediğini iddia etti.

SİYAH CİPLİ BİRİ GELDİ, ‘CEBİNDE PARAN VAR MI?’ DEDİ

DHA’dan Mehmet Çınar’ın haberine göre katil zanlısı Ali Yamuç, savcılıktaki ifadesinde olayı şu sözlerle anlattı: “Mermer ocağında çalışan, adını bilmediğim, 65-70 yaşlarında, siyah cip kullanan, beyaz saçlı, sürekli kirli sakalla gezen, 1.65 boylarında ’Çirkin’ lakaplı adam 8 Mayıs günü yanıma geldi. Bana ’Cebinde paran var mı?’ dedi. ’Yok’ dedim. ’Sana bir iş teklif edeceğim’ dedi. Cebinden 3 bin TL çıkarıp verdi. ’Bizim ocak bunlar yüzünden kapandı, sen bunları hallet, şu 3 bin TL’yi al, 47 bin TL’yi de olaydan sonra vereceğim’ dedi. ’Silah nasıl olacak’ dedim. ’Silahı kendin bilirsin’ dedi, başka bir şey konuşmadık.”

HIRSIZLIK SÜSÜ VERECEKSİN DEMİŞ

Sorgusunda evde neden hırsızlık yaptığı da sorulan katil zanlısı, “Bana aynı şahıs ’Olaya hırsızlık süsü vereceksin, para çalarsan kendine, diğer çaldıklarını da dipsiz kuyuya atacaksın’ dedi” diye konuştu. Ali Yumaç, bu kişiden aldığı 3 bin TL ve evden çaldığı 2 bin 100 TL olmak üzere eşi Fatma’ya 5 bin 100 TL verdiğini kaydetti.

OLAYDAN SONRA MERMER OCAĞINA GİTTİ

DHA muhabiri Mehmet Çınar’ın haberine göre olaydan sonra tarif ettiği kişiye ulaşmaya çalışmadığını da belirten Yumaç, ertesi gün saat 16.00-17.00 sıralarında bu kişiyi bulmak için mermer ocağına gittiğini, orada kendisini göremediğini söyledi. Söz konusu siyah araca ilişkin plaka bilgileri de veren Yumaç, “Her ne kadar önceki ifadelerimde suçu tek başıma, kimsenin azmettirmesi olmadan işlemiş olduğumu söylemişsem de olay anlattığım gibi olmuştur. Adını bilmediğim, sadece simaen tanıdığım, size tarif ettiğim şahıs bana para teklif etmiş ve suçu işlememe sebep olmuştur. Ben evden maktulleri öldürme planı ile çıktım” dedi.

Savcılık ifadesinin ardından mahkemeye sevk edilen zanlı, buradaki ifadesinde ise cinayet öncesi mermer ocağı sahiplerinden silah talep ettiğini, ancak onların vermediğini söyledi.

ÖLDÜRME DÜŞÜNCEM BELLİ ÖLÇÜDE VARDI

‘Çirkin’ lakaplı kişiyi yaklaşık 1 yıldır tanıdığını da anlatan Ali Yamuç, bu adamdan aldığı 3 bin TL ve evden aldığı 2 bin 100 TL’yi eşine verdiğini belirterek, Eve ilişkin keşif kısmını eşimle eve çay içmeye gittiğimizde yapmış olabilirim. Olay akşamı maktullerden erkek olanını öldürme düşüncem belli ölçüde vardı. Ancak eşini öldürme düşüncem yoktu. Olay akşamı erkek maktul bana fener doğrulttu ben de o esnada vurdum. Işığı bir anda bana doğru tutunca panikledim ve tetiğe bastım. Erkek maktul sırtüstü düştü. Sonra kadına da ateş ettim. Onu da öldürdükten sonra kaçtım. Çok pişmanım” diye konuştu.

ÇAY İÇMEYE KEŞİF İÇİN GİTMİŞ

Ali Ulvi Büyüknohutçu’yu 4 yıldır tanıdığını kaydeden Yumaç, Büyüknohutçu çiftinin evine çay içmeye keşif amaçlı gittiklerini de itiraf etti. Yumaç, “Evi keşfetmem gerekiyordu. Daha sonra eşimle Ali amcanın evine çay içmeye gittik ve keşif amacımı gerçekleştirmiş oldum. ’Çirkin’ lakaplı kişi 47 bin TL’lik kalan tutarı, cinayetten 3-4 gün sonra getireceğini söyledi. Getireceğim dediği yer mermer ocağıydı” dedi.

FİNİKE.jpgFİNİKEDE MERME ROCAKLARI.jpg

(Finike bölgesindeki mermer ocakları,  tarım ve orman arazileri dışında yaşam alanlarına da zararlar veriyor)

Bu kitapla artık her kuşa ‘serçe’ deyip geçmeyeceksiniz…

Öğrenciyken katıldığı Yörük göçü yaşamını değiştirdi, doğadaki o anların kitabını yazdı…

Yusuf Yavuz

Biyolojik çeşitliliği ile dünyanın en zengin coğrafyalarından birine sahip olan Türkiye’nin hazine değerindeki türleri keşfedilmeyi bekliyor. Baharla birlikte Edirne’den Ardahan’a muhteşem bir uyanışa sahne olan Türkiye coğrafyasında bazen bir yol kenarında, bazen de pencerenizin önünde ansızın karşınıza çıkıp kayboluveren o rengârenk kuşları artık daha kolay tanıyabileceksiniz. Doğa gözlemine başlama rehberi niteliğindeki ‘Doğadabuan’ kitabı raflardaki yerini aldı. Antalya’da yaşayan Biyomühendis Hüseyin Çağlar İnce’nin kaleme aldığı Doğadabuan, Türkiye’nin önde gelen bilim insanlarının danışmanlığında doğa gözlemine başlama rehberi olarak tasarlandı. Kitapta, ülkemizde bulunan ve en yaygın görülen kuşlar kelebekler, kurbağa ve sürüngenler, memeliler, ağaç ve çalılar yer alıyor.

kapak_ön.jpg

Türkiye’nin biyolojik ve kültürel çeşitliliğinin tanıtılması ve korunmasına yönelik yaptığı çalışmalarla tanınan Biyomühendis Hüseyin Çağlar İnce’nin hazırladığı ‘Doğadabuan’ kitabı A7 Kitap Yayınlarından çıktı. Türkiye’nin önde gelen bilim insanlarının danışmanlığında hazırlanan kitap, doğa gözlemine başlama rehberi özelliği taşıyor.

ANSIZIN KARŞINIZA ÇIKIVEREN TÜRLERİ TANIMA KILAVUZUNUZ

Doğada ansızın karşınıza çıkıveren ve ne olduğunu düşünmenize bile fırsat kalmadan kaybolup giden canlıları geçmiş kültürlerdeki izleriyle ve hikâyeleriyle birlikte tanıma fırsatı bulabileceğiniz kitap, basit anlatımı ve özgün tür fotoğraflarıyla doğadan giderek uzaklaşan kent insanıyla, her zaman doğayla iç içe yaşayanlara aynı anda hitap edecek şekilde tasarlanmış. Doğada tıpkı serçe ya da çam ağacı gibi en sık görülen canlı türlerini bir araya getiren kitabı elinize aldığınızda, bir ispinoz kuşu ya da sarı azamet kelebeğini, bir gelengi ya da ağaç kurbağasını, sandal veya sedir ağacını rahatlıkla tanımlayabileceksiniz.

kapak.jpg

TÜRKİYE’NİN ÖNDE GELEN BİLİM İNSANLARININ DANIŞMANLIĞINDA HAZIRLANDI

Türkiye’nin konusunda önde gelen bilim insanlarından oluşan Doğadabuan kitabının bilim kurulunda, Yrd. Doç. Dr. Kiraz Erciyas Yavuz (Kuşlar), Doç. Dr. Evrim Karaçetin (Kelebekler), Prof. Dr. Mustafa Sözen (Memeliler), Prof. Dr. Yusuf Kumlutaş ve Prof. Dr. Çetin Ilgaz (Sürüngen ve Amfibiler), Prof. Dr. Tuncay Neyişçi (Ağaçlar ve Çalılar) gibi isimler yer alıyor. Tür seçimlerinden metin ve haritalamaya kadar bilimsel danışmanlığını üstlenen uzmanların denetiminde hazırlanan kitap Türkiye’nin doğa rehberi olmaya aday.

biyomühendis ve yazar hüseyin çağlar ince.jpg

(Biyomühendis Hüseyin Çağlar İnce, doğaya çıkanlar için kılavuz niteliğindeki kitabında 220 türü basit bir dille anlatıyor.)

220 TÜR, 320 FOTOĞRAF, HER BÖLÜM İÇİN İNFOGRAFİK HARİTA

Türk Sinemasının usta oyuncularından biri olmasının yanında aynı zamanda bir uzman ekolog olan Ediz Hun’un yazdığı önsözüyle okurla buluşan Doğadabuan kitabında, 30’un üzerinde profesyonel doğa fotoğrafçısının çektiği 220 canlı türüne ait toplam 320 fotoğraf yer alıyor. Her bölüm için haritalar ve infografik tasarımlar hazırlanan kitap, doğa tutkunları tarafından ilgiyle karşılandı.

İNCE: ‘KENT MERKEZİNDE DAHİ KENDİ BELGESELİNİZİ YAŞAYABİLİRSİNİZ’

Doğadabuan kitabının günlük yaşamda ve yolculuklarda okuyucunun kendi belgeselini yaşamasına yardımcı olacağını dile getiren yazar Hüseyin Çağlar İnce, “kentin merkezinde dahi kendi belgeselimizi yaşayabiliriz” diyor ve ekliyor: “Pencereden baktığımızda gördüğünüz kuşları tanımak veya parkta bir kelebeğin peşine takılmamak için hiç bir engel yok. Yakınlardaki doğal alanlarda yaşayan canlıları keşfetmemiz için onları fark etmemiz yeterli. Doğayı keşfetmek için sadece bir adım atmaya ihtiyacımız var.”

Çağlar İnce doğa koruma çalışmaları yürüttü.JPG

‘SARIKEÇİLİLERİN BİLGELİĞİNDE KENDİMİZİ DOĞAYA BIRAKTIK’

Anadolu’nun konargöçer yaşamı sürdüren son Yörük topluluğu olan Sarıkeçililer’in doğaya bakışını değiştirdiğine dikkat çeken İnce, yaşadığı deneyimi şöyle anlatıyor:

“Yıllar önce Sarıkeçili Yörüklerini ilk ziyaret ettiğimde ilkbahar göçlerine başlamak üzerelerdi. Yaklaşık 40 günlük göçleri boyunca onlara eşlik edecektik. Günlük ortalama 20 kilometre yolu dağlardan, nehir kıyılarından farklı hava koşullarında yürüyecek ve çadırda kalacaktık. Mazallah hasta falan olabilir, bir yerlerimizi sakatlayabilirdik. O nedenle su geçirmeyen nefes alan kıyafetlerimiz, kaymayan ayakkabılarımız, konservelerimiz, 3 mevsim çadırımız ve eksi 20 derece soğuğa kadar dayanıklı tulumlarımızla yürüyüşe hazırdık. Onlar ise normal günlük yaşam kıyafetleri ile sadece içlerindeki göç heyecanıyla yola çıkmışlardı. Bir kaç hafta içinde bu anlamsız kaygımızı fark edip onların bilgeliğinde kendimizi doğaya bırakmıştık.

Sarıkeçililer göç yolunda.jpg

‘RAMBO BIÇAKLARIYLA SAVAŞA GİDER GİBİ DOĞAYA ÇIKILIYOR’

Ne kadar doğanın için de olsak da doğadan koptuğumuzu o zaman hissetmiştim. Çünkü doğaya çıkmayı gün geçtikçe daha karmaşık hale getiren biziz. Etrafımızdaki hemen her şey; medya, tv programları, sinema filmleri ve sosyal çevremiz doğaya çıkmanın ne kadar zor olduğunu bizlere aşılıyor. Onlara göre bir kere müthiş bir fiziğimiz olmalı, pahalı marka zor koşullara uygun kıyafetler ve Rambo bıçakları ile doğaya çıkmamız gerekiyor. Doğada bizi acayip tehlikelerin beklediği, belki de kilometrelerce aç ve susuz, yönümüzü kaybetmiş bir şekilde oradan oraya savrulacağımız söyleniyor. Kısacası sanki savaşa gider gibi doğaya çıkmamız gerektiğine dair bir izlenim yaratılıyor.

sumru Ahmet Savgat.jpg

‘DOĞA BİLGİSİNİ GERİ DÖNÜŞÜMSÜZ OLARAK KAYBEDİYORUZ’

Doğanın en çok sevgiye ve şefkate ihtiyacı olduğu bir çağda yaşıyoruz. Doğadan giderek uzaklaşırken atalarımızın tarihteki serüveni boyunca deneyimlerle biriktirdiği ‘Doğa Bilgisi’ni de geri dönüşümsüz olarak kaybediyoruz. Tek yapmamız gereken, doğaya yeniden samimi yüzümüzü dönmek ve ona doğru basit bir adım atmak. Dileğimiz, bu kitabın bu tür bir adım için araç olmasıdır.”

Tilki HD.JPG

DOĞADABUAN KİTABI İÇİN NE SÖYLEDİLER

Ediz Hun (Aktör-Uzman Ekolog): ‘YAŞAMIN OLAĞANÜSTÜ GELİŞİMİNİ SUNUYOR’

“Ülkemizin zengin flora ve fauna’sından muhteşem örnekleri, yaşam koşulları, bilimsel isimleri, coğrafyamızdaki bölgesel ve yerel dağılımlarıyla bizimle paylaşan ‘Doğadabuan’ kitabı, hakikaten yaşamın olağanüstü gelişimini son derece başarılı ve titiz bir çalışma ile biz okurlarına sunmaktadır.

‘BİR HALKA DEVRE DIŞI KALDIĞINDA SİSTEM ÇÖKER’

Leonardo Da Vinci; ‘Doğanın en büyük mucizesi var olan denge sistemi’dir’ özdeyişiyle, içinde yaşamımızı sürdürdüğümüz yerkürenin milyonlarca yıldır her an kendini yenileyerek devam eden ritm’ini vurgulamak istemiştir. Tabiatın dengesi adeta milyonlarca biyolojik, kimyasal ve fiziksel çarkın birbirleriyle iç içe her an çalışmasıyla devam etmektedir. Biyoloji de ‘Eksilten Geri Bildirim’, (negative feedback) başlığı altında yürüyen bir sistem bulunur. Bu sistemde canlılar hem çevreleriyle, hem de birbirleriyle olan etkileşimle birlikte yaşarlar. Bu adeta bir zincirin halkaları gibidir. Bir halka devre dışı kaldığında sistem çöker. Bu durumda Doğa her ne kadar son derece sağlıklı bir yaşam sergilese de, halkalardan bir koptuğunda veya koparıldığında sistem büyük zarar görür ve hatta kendini yenileyebilmesi uzun yıllar gerektirir. Buna en somut örnek olarak ‘Buğday, fare ve yılan’ örneğini verebiliriz. Eğer yılanları yok ederseniz, tarla fareleri çok artar ve bunun neticesinde yeni filizlenen orman fideleri, buğday, mısır, ayçiçeği gibi ekin alanları büyük zarar görür.

kızıl sırtlı örümcek kuşu.JPG

‘ANADOLU’NUN MÜSTESNA ZENGİNLİĞİ OKURUN BEĞENİSİNE SUNULMUŞ’

Arı, sinek, kelebek ve uçucu böcekleri yanlış zamanda aşırı kimyasal ilaçlarla yok ederseniz, hiçbir bitki yaşamını tohum vererek sürdüremez, çiçeklerden ve her mevsim tükettiğiniz meyvelerden mahrum kalırız. Bu örnekleri çoğaltabiliriz, ancak burada bu kitabı hazırlayan ve biz okurlara sunan Hüseyin Çağlar Bey’e takdirlerimi sunuyorum. Kelebekler ailesinin o müstesna güzelliklerini, sürüngenler familyasının ilginç yaşamlarını, eşsiz değere sahip kuşlarımızın sevimli yüzlerini, denizlerimizde yaşayan fok ve yunuslarımızdan tutun da Anadolu’muzda mevcut tilki, vaşak, karakulak, kurt, bozayı gibi en üst sınıfı oluşturan canlılarımızı ve nihayet dağ yamaçlarını süsleyen yeşilin her tonu, çiçeklerimizin renk cümbüşü ile zümrüt ormanlarımızın müstesna zenginliklerini biz okurlarının beğenisine sunmuş bulunmaktadır.

Afalina _ Mustafa Sözen.JPG

‘KİTABIN SONUNDA EVRENSEL SEVGİYİ HİSSEDECEKSİNİZ’

Hem bilimsel yönü ile, hem de günümüz ve gelecekteki nesillere tabiatın paha biçilmez değerlerini çok titiz bir çalışma ile sunan bu bilimsel eser, hiç şüphe yok ki, doğaseverlerin en önemli kılavuz kitabı olmaya namzettir. Kitabın sonunda hissedeceğiniz en önemli olgu ‘evrensel sevgi’ olacaktır. Sevgi, yaşamın amacı, tüm canlıların özüdür.”

alageyik mustafa sözen.JPG

 ‘DÜNYANIN EN ÖZGÜR TÜRKLERİ İÇİN ZAMANIN ANLAMI, AN’

Özcan Yüksek- (Magma Dergisi Genel Yayın Yönetmeni):

“Dilimizde zaman sözcüğüne denk gelen söz ‘an’ olmalıdır. Güney Sibirya’da doğanın özgür halkı Dukhalar’la yaşadığım sırada, zaman sözcüğünün ‘an’ olarak karşılandığını fark etmiştim. Dünyanın en özgür Türkleri, Sayan Dağları’nda her an özgürce ve doğanın içinde yaşıyor. Anadolu’da ise giderek doğadan uzaklaşan, çoğu yerde kopan bir halk var. Hüseyin Çağlar İnce, hiç beklemediğimiz bir anda, ‘doğadabuan’ diyerek, ya bir çiçek ya da bir kelebek göstererek bizi kendimize getiriyordu. Çağlar, Magma dergisi okurlarına birdenbire sunduğu ‘doğadabuan’ armağanlarını kitaplaştırdı. Herkes, ‘doğadabuan’ desin ama bunun için Çağlar’ın sürpriz yapacağı anı beklemesin.”

akdeniz hanımeli_Melih İnanlı.JPG

‘TÜRKİYE’NİN BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİĞİNE IŞIK TUTUYOR’

Güven İslamoğlu-(CNN-Türk Televizyonu Yeşil Doğa Programı’nın Yapımcısı):

“Dünyada ötmeyen tek kurbağa olan, sadece Bolkarlar’da Karagöl ve Çinili Göl’de yaşayan Toros Kurbağası’nın (Rana holtzi) hikâyesi için Niğde’ye gitmiştim. Göllere atılan sazan balığı nedeniyle kurbağaların nüfusu tehlike altındaydı. Bu kadar sıcak çevre gündemi içinde bir kurbağanın peşinde olduğum için o dönemde çok eleştiri aldım. Biz bugünlere doğayı taklit ederek geldik. Biyolojik çeşitlilik insana ilham kaynağı oldu. Örneğin yakıt tasarrufu sağlayan kıvrık kanat (winglet) daha yeni icat edildi. Şahin, kartal, leylek gibi kuşların havada süzülürken yukarıya kıvrılan kanat ucu tüylerinden ilham alınarak yapıldı. Doğadan öğreneceğimiz daha çok şey var. O nedenle biyolojik çeşitlilik mutlaka korunmalı. Doğadabuan çok önemli bir çalışma. Çünkü Türkiye’nin biyolojik çeşitliliğine ışık tutuyor.”

atmaca.jpg

‘DOĞA HAYATIN HER ALANINDA REHBER’

Mehmet Semih Söylemez- (AGT A.Ş. YK / ‘Duygusal Sermaye’ kitabının yazarı):

“Doğa, insan olmasa da var olmaya devam eder. Oysa doğa olmasa, insan olmaz. İnsan onun muhteşem düzeninin bir parçası. O işleyen büyük düzen, hayatın her alanında hala rehber olmaya devam ediyor. Çok alakasız gibi görülse de; üretim sistemlerinde insan ne zaman açmaza düşse, bakacakları arasında “doğanın düzeni” de var. O nedenle doğayı tanımak, onun mantığı üzerine düşünmek, yaşamın her alanında sürdürülebilirlik için olmazsa olmazlardan. Hüseyin Çağlar İnce’nin hazırladığı bu kitap da işte bu öğrenme sürecinin yapı taşlarından birisi.”

bukalemun__ali atahan.jpg

ÖĞRENCİYKEN KATILDIĞI YÖRÜK GÖÇÜ YAŞAMINI DEĞİŞTİRDİ

Ege Üniversitesi’nde Biyomühendislik eğitimi alan Hüseyin Çağlar İnce’nin öğrencilik yıllarından başlayan seyahat ve doğa tutkusu, onun geleceğini de biçimlendirdi. Kendini Türkiye’nin biyolojik ve kültürel çeşitliliğinin tanıtılması ve korunması için yürütülen projelerin içinde bulan İnce, Atlas, Yeşil Atlas, Buğday, Tempo ve Magma gibi dergilerde yazarlık ve editörlük yaptı. 2008 yılında yürüttüğü ‘Kayıp Masallar’ Projesi ile Kaz Dağları ve bütün Toroslar’ı dolaşarak Yörük masallarını derleyen H. Çağlar İnce, TRT Belgesel’de yayınlanan ve Türkiye’nin yaban hayatını konu alan ‘Henüz Çok Geç Değil’ belgesel serisinin yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendi. Antalya’nın endemik canlı türlerini konu alan belgesel ve tanıtım filmlerini arkadaşları ile birlikte hazırlayan İnce, yaşamını sürdürdüğü Antalya’nın turizminde doğa farkındalığı yaratabilmek amacıyla sektörün önde gelen kuruluşlarıyla birlikte projeler yürütüyor.

çokgözlü mavi_Melih İnanlı.JPGKaraca Mustafa Sözen.JPGkukumav.jpg

saka1.jpg

 

 

 

Dağlarda ‘Ottoman’ savaşı!

Isparta’da firmalar arasındaki mermer ocağı kavgasını çözmek için devletin valisi ve ilgili kurumların yetkilileri yüzlerce güvenlik görevlisi eşliğinde dağların ortasında operasyon düzenledi.

Yusuf Yavuz

Isparta’nın Sütçüler ilçesindeki devasa mermer ocağında üç firma arasında rödovans savaşı yaşanıyor. Firmalardan biri Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’na yakın olunca, devletin Valisi ilgili bütün kurumları da yanına alarak jandarma ve çevik kuvvet ekiplerinden oluşan yüzlerce güvenlik kuvvetiyle mermer ocağına baskın yaptı. Doğal taş piyasasında ‘Ottoman bej’ olarak bilinen tonu yaklaşık 550 dolara satılan mermerin çıkarıldığı ocak, ruhsat sahibi firma ile bu firmadan rödovans yoluyla ocağı kiralayan Bakan Eroğlu’na yakın olduğu öne sürülen Afyonkarahisar merkezli firmayı karşı karşıya getirdi. Devletin valisi ise firmaların rant kavgasını çözmek için mermer ocağına çıkartma yaptı. Yöre halkı ise günlerdir süren gerilimin ardından “Mermer sektörü nereye gidiyor?” sorusuna yanıt arıyor…

ISPARTA’DA AKIL ALMAZ RANT SAVAŞI: MERMER SEKTÖRÜ NEREYE GİDİYOR?

Sütçüler ilçesine bağlı Yeşilyurt köyünde günlerdir bitmeyen mermer ocağı kavgası iddialara göre şöyle gelişti: Denizli merkezli Özçınar firması, Yeşilyurt köyünde mermer çıkarmak için yaklaşık 300 hektarlık (3 bin dönüm) arazide ruhsat aldı. Ruhsat sahasının bir kısmında mermer çıkarmaya başlayan firma, oldukça geniş olan ruhsat sahasının bir bölümünü de Afyonkarahisar merkezli HBB Madencilik firmasına madencilik sektöründe kullanılan bir kiralama yöntemi olan rödovans usulüyle kiraya verdi.

YEŞİLYURT KÖYÜNDE RANT KAVGASINA SAHNE OLAN OCAK.jpg

FİRMA ÇALIŞMAYINCA OCAK BAŞKALARINA KİRALANDI

Ancak iddiaya göre HBB firması kiraladığı ocakta uzun süre çalışma yapmayınca, ruhsat sahibi olan Özçınar firması da söz konusu alanı bu kez Karmersan ve Çobanlar Mermer adlı firmalara yine aynı yöntemle kiraya verdi.

ÇED GEREKLİ DEĞİLDİR DENİLDİ, BÖLGENİN DOĞASI YOK OLDU

Çevresinde korunan alanlar, su kaynakları, arkeolojik kalıntılar ve zengin bir biyolojik çeşitlilik bulunan Yeşilyurt köyü, aynı zamanda önemli bir tarımsal üretim merkeziydi. Bütün bunlara rağmen ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararıyla ve büyük bir tahribata neden olarak faaliyetini sürdüren devasa mermer ocağı bir süre sonra büyük bir rant kavgasının da aracı haline geldi.

OTTOMAN BEJİN PİYASA DEĞERİ YÜKSEK.jpg

PAYLAŞILAMAYAN OTTOMAN BEJ’İN TONU 550 DOLAR

Ocaktan çıkarılan ve piyasada ‘Ottoman bej’ olarak anılan mermer, doğal taş pazarında tonu 500 ila 550 dolar arasında değişen fiyatlara alıcı bulunca yıllar önce ocağı ruhsat sahibinden kiralayan ancak alanda hiç çalışma yapmayan HBB firması mermer çıkarma kararı aldı. Bununla ilgili girişimlerde bulunan HBB firması, söz konusu alanda iki ayrı ocağın kiralama yoluyla çalıştığını görünce konuyu yargıya taşıdı.

SÜTÇÜLERDEKİ MERMER OCAĞI RANT KAVGASININ ODAĞINDA.jpg

KİRACI FİRMA YARGI KARARINI CEBİNE KOYUP OCAĞIN YOLUNU TUTTU

Bunun üzerine geçtiğimiz yıl alanda çalışan diğer iki firma bu yıl çalışma yapamadı. Geçmişte ocağı kiraladığı halde çalışma yapmayan ve mevzuat gereği ödenmesi gereken katkı paylarını ödemediği öne sürülen HBB firmasının talebi önce yargı tarafından reddedildi, ancak karara yapılan itirazların ardından yargıdan bu kez olumlu karar çıktı.

İLK BÜYÜK KAVGA ŞUBAT SONUNDA PATLAK VERDİ

Mahkeme kararıyla ocakta çalışma yapmak isteyen HBB firması ile bu girişimine itiraz eden ruhsat sahibi Özçınar mermer firması yetkilileri arasında kavga çıktı. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’na yakın olduğu öne sürülen HBB firmasının ocakta çalışma yapmakta ısrar etmesi üzerine ilk büyük tartışma geçtiğimiz Şubat ayı sonunda patlak verdi. Tartışmaların büyümesi üzerine Jandarma birlikleri ve yetkililer bölgeye giderek daha büyük olayların çıkması engellendi.

ŞUBAT SONUNDA YAŞANAN BASKIN.jpg

RANT KAVGASINDA SİLAHLAR ÇEKİLDİ, VALİ OCAĞI BASTI

Ancak 8 Mayıs tarihinde mermer firmaları arasındaki tartışma yeniden alevlendi. Görgü tanıklarının ifadelerine göre ise rant kavgasında silahlar çekildi, ortalık iyice karıştı. 10 Mayıs günü ise Yeşilyurt köyündeki mermer ocağı görülmemiş bir operasyona ev sahipliği yaptı. Isparta Valisi Şehmus Günaydın’ın talimatıyla ilgili bütün kurumları yetkilileri, jandarma ve çevik kuvvet ekiplerinden oluşan yüzlerce güvenlik kuvvetiyle rant kavgasına sahne olan mermer ocağını bastı.

DEVLET MERMER OCAĞINA ÇIKARTMA YAPTI.png

İŞÇİLER KARŞILARINDA JANDARMAYI GÖRÜNCE ŞAŞKINA DÖNDÜ

Ruhsat sahibi firmanın, kiracı firmanın alanda çalışmak istemesine karşı direnmesi karşı yüzlerce yetkilinin olay yerine gelmesi, mermer ocağında çalışan onlarca işçi tarafından da şaşkınlıkla izlendi. Olay sırasında bazı çalışanların paralarını alıp alamayacakları yönünde birbirleriyle konuşmaları dikkat çekerken, yetkilerin konu hakkında herhangi bir açıklama yapmamaları akıllara soru işaretleri getirdi.

MERMER OCAĞI ÇALIŞANLARI YAŞANANLARI KORKU VE ŞAŞKINLIKLA İZLEDİ.png

BAKANA YAKIN OLAN FİRMA DEVLET GÜCÜYLE ALANA GİRMEK İSTİYOR

Konuyla ilgili bilgisine başvurduğumuz bir sektör temsilcisi, ruhsat sahibi firma tarafından ocak sahasına sokulmak istenmeyen HBB Madencilik firması, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’na yakınlığı ile tanınıyor. Sektör temsilcisinin iddiasına göre mermer ocağına girmekte zorlanan HBB firmasının yetkilileri, konuyu Bakan Eroğlu ve Enerji Bakanı Berat Albayrak’a, aktardı ve çözüm için destek istedi. Bunun üzerine Isparta Valisi ve il Jandarma Alay komutanı, ilgili kamu kurumlarının temsilcilerini de alarak olay yerine baskın düzenledi. Amaç, ruhsat sahibi firmanın alanı kiracı HBB firmasına sorunsuz terk etmesini sağlamak.

1.png

DEVLETİN VALİSİ RANT KAVGASININ ARASINDA KALDI

Sektör temsilcileri, olayı iktidara yakın olan HBB Madencilik firmasının devletin tüm olanaklarını kullanarak baskı oluşturup alana girmek istemesi olarak yorumluyor. Devletin valisinin iki firma arasındaki rant kavgasını, Bakan’a yakın firma lehine çözmek için mermer ocağına kadar gitmesi ise yadırganıyor.2.png

BAKAN EROĞLU’NA YAKIN OLDUĞU İDDİA EDİLEN HBB MADENCİLİK’İN SAHİBİ MEHMET AYTAY KİM?

Isparta’daki sır dolu rant kavgasında adı öne çıkan HBB Madencilik’in sahibi Mehmet Aytay, Afyonkarahisar’ın tanınan iş adamlarından biri. Bir çok siyasi ile iş ortaklığı bulunduğu iddia edilen Aytay’ın Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’na yakın olduğu öne sürülüyor. Afyon’da AKP İl yöneticiliği de yapan Aytay’ın adı ülke gündemine ilk kez dönemin MHP Grupbaşkanvekili Oktay Vural’ın Afyon Belediyesi’ndeki yolsuzluklara ilişkin Mart 2009’da yaptığı açıklamayla gelmişti.

MHP’Lİ VURAL’DAN AYTAY İLE İLGİLİ ‘İŞ TAKİPÇİSİ’ İDDİASI

ANKA’nın 3 Mart 2009 tarihli haberine göre Meclis’te düzenlediği basın toplantısında Afyon’daki uzulsüzlük ve çıkar odaklı ittifaklara ilişkin iddiaları basın mensuplarıyla paylaşan Vural, dönemin AKP il yöneticisi olan Mehmet Aytay’ın iş takipçisi olduğunu öne sürmüştü.

‘MEHMET AYTAY İDAREDEKİ TANIDIKLARIYLA YARDIMCI OLACAK’

MHP’li Vural’ın gazetecilerle paylaştığı iki şirket arasındaki bir sözleşme örneğinde, “DSİ 9’ncu Bölge Müdürlüğü Kuzuova pompaj sulaması 1’nci kısım inşaatı P20 pompa istasyonu işini yürütmekte olan yüklenici firma Yıltaş şirketinin idareye sunmuş olduğu, 64 nolu hak ediş raporunun ödemesinin yüklenici firmaya yapılmasının temini hususunda, yine 2004 yılı içinde iş için çıkmış olan yaklaşık iki trilyon TL tutarında bulunan ek ödenek ile ilgili olarak yapmış olduğu diğer işler için hazırlanacak hak ediş raporunun idareye Yıltaş tarafından 27.12.2004 tarihine kadar sunulması halinde bu hak ediş tutarının idare tarafından Yıltaş firmasına ödenmesi hususunda, Ayrıca 31 Mayıs 2005 tarihine kadar tamamlanması gereken bu işin yapımı süresi içerisinde, Yıltaş firmasının kendi kusuruna dayalı olmayan fakat idare tarafından ortaya çıkarılabilecek güçlük ve zorluklar nedeniyle doğacak ihtilafların giderilmesi hususlarında, Afelsan firması sahiplerinden ve yöneticilerinden Mehmet Aytay elinden gelen gayreti azami derecede gösterecek, idarede tanıdıkları kişilerle gerekli diyalogların teminine yardımcı olacaktır” ifadelerine yer verilmesi dikkat çekerken, Vural, söz konusu sözleşmeyi “iş takipçiliğinin resmi belgesi” olarak nitelendirerek, “Bu belge Afyon’un kimlere teslim edildiğini gösteriyor” görüşünü dile getirmişti.

VALİLİK DE FİRMALAR DA SESSİZLİĞİNİ KORUDU

Ayrıntıları sır gibi saklanan mermer ocağı operasyonuyla ilgili bilgi almak için ulaştığımız Isparta Valiliği yetkilileri, konu hakkında bilgilerinin olmadığını söyledi. Ulaşabildiğimiz ilgili mermer firmalarının yetkililerinden görüş talep etmemize karşın henüz görüş bildiren olmadı. Kamuoyu, Isparta Valiliği’nden bu konuda bir açıklama bekliyor.

vural.png

 

 

 

Krater gölüne Osmanlı kayıkhanesi!

Türkiye’nin önemli volkanik göllerinden birini de barındıran Isparta’daki Gölcük Tabiat Parkı’na yılda 1 milyon turisti çekmeyi hedefleyen turizm projesinin ihalesi özel bir firmaya verildi.

Yusuf Yavuz

Torosların nazar boncuğu olan Isparta’daki Gölcük krater gölünde hayata geçirilmesi planlanan turizm projesinin inşasına önümüzdeki günlerde başlanacak. Tabiat Parkı ve doğal sit alanı olarak koruma altında bulunan Gölcük’te, Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından hazırlanan proje kapsamında, iki futbol sahası, tenis kortları, restoran, kafeterya, satış üniteleri, mescid, Osmanlı mimarisine uygun kayıkhane ve su sporları üniteleri inşa edilecek. İstanbul merkezli özel bir firmanın kazandığı ihale şartnamesine göre yüklenici firma 5 yılda tamamlanması planlanan tesisleri 24 yıl boyunca işletecek. Projenin Isparta’nın turizmine önemli katkı yapacağını dile getiren Orman ve Su İşleri Bakanlığı 6. Bölge Müdürü Adnan Yılmaztürk, konaklama tesisi içermeyen Gölcük projesinde başlangıçta futbol sahası da bulunmadığını ancak Dubaili futbol takımlarının yöneticilerinin bölgeyi görüp beğenmeleri üzerine otelcilerin talebiyle eklendiğini kaydetti. Projeyle ilgili turizmcilerin ve sivil toplum kuruluşlarının görüşlerini de aldıklarını dile getiren Yılmaztürk, Yap İşlet Devret modeliyle ihale edilen projenin yaklaşık 13 milyon liraya malolacağını belirtti.

Isparta kent merkezine 12 kilometre mesafede bulunan 1387 rakımlı Gölcük Kalderası, Türkiye’nin önemli volkanik göllerinden biri. 124 canlı türüne ev sahipliği yapan Gölcük ve çevresi 1991 yılında tabiat parkı ilan edilerek koruma altına alındı. Aynı zamanda 1. Derece Doğal Sit Alanı olan Gölcük’ün içilebilir nitelikteki suları uzun yıllar Isparta’nın içme suyu ihtiyacının karşılanmasında kullanıldı.

gölcük krater gölü tabiat parkı ve doğal sit alanı olarak koruma altında.jpg

GÖLCÜK HALA AKTİF BİR VOLKAN

Jeolojik oluşumuyla da dikkat çeken Gölcük, bilim insanlarına göre en son 24 bin yıl önce patlayan aktif bir volkan. Bu nedenle Gölcük, ilgili bilim insanlarınca yakından izleniyor. Yaz aylarında bölge insanının en önemli mesire yerlerinden biri olarak hizmet veren Gölcük Tabiat Parkı, daha çok turisti bölgeye çekmek amacıyla yeniden düzenlenecek.

gölcük tabiat parkında uygulanacak projeden bir kesit.jpg

GÖLCÜK PROJESİYLE YILDA 1 MİLYON TURİST HEDEFLENİYOR

Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından hazırlanan projeye göre Gölcük’te 2 futbol sahası, tenis kortları, kayıkhane, restoran, kafeterya ve mitoloji parkı gibi tesislerin yanı sıra mescit ve günübirlik kullanım üniteleri inşa edilecek. Yılda 1 milyon turisti Isparta’ya çekmeyi hedefleyen projeyle ilgili sorularımızı yanıtlayan Orman ve Su İşleri Bakanlığı 6. Bölge Müdürü Adnan Yılmaztürk, “Isparta’ya ne katabiliriz” anlayışıyla yola çıktıklarını belirterek, Yap İşlet Devret (YİD) modeliyle hayata geçirilecek olan projenin 13 milyon liraya mal olacağını söyledi.

Gölcük Gölü çevresi biyolojik çeşitlilik zengini.JPG

Proje tamamlandığında Gölcük için iki ayrı ücretlendirme olacağını dile getiren Yılmaztürk, tabiat parkına giriş için alınan 9 liralık ücretin, yürüyüş yolları, piknik alanı, tuvalet ve mescit kullanımını da kapsadığını, tesislerdeki ürün ve hizmetlerin ise ayrı ücretlere tabi olacağını kaydetti.

orman ve su işleri bakanlığı 6 bölge md adnan yılmaztürk.jpg

DUBAİLİ KULÜPLER BEĞENDİ, PROJEYE FUTBOL SAHALARI EKLENDİ

Gölcük projesinde konaklama tesisi bulunmadığına değinen Yılmaztürk, projeyle birlikte anılan 15 adet kır evinin ise Gölcük’ün bitişiğindeki Milas Mesireliğinde inşa edileceğini söyledi. Proje kapsamında Gölcük ile Isparta kent merkezinin mesafesini 4 kilometreye indirecek olan yolla ilgili çalışmaların da sürdüğünü kaydeden Yılmaztürk, “Projeyi Isparta Kent Konseyi ve turizm sektörü temsilcileriyle de tartıştık. Onların görüşlerini de aldık ve buna göre son şeklini verdik. Örneğin başlangıçta projede futbol sahaları yoktu. Dubai’den gelen futbol takımı yöneticileri Gölcük’ü görüp çok beğenmişler ve kaldıkları otelin işletmecisine bunu iletmişler. Böyle bir talep gelince biz de projeye futbol sahalarını ekledik” diye konuştu.

DSCF0216.JPG

İNŞAAT ÇALIŞMALARI KISA SÜRE SONRA BAŞLAYACAK

İstanbul merkezli bir firmaya verilen ihalenin ardından Gölcük’te yer tesliminin yapıldığı, önümüzdeki günlerde ise inşaat çalışmalarına başlanacağı öğrenildi.

KAYIKHANE OSMANLI MİMARİSİNE UYGUN OLARAK YAPILACAK

Bir krater gölü olan Gölcük’te proje kapsamında yapılması planlanan kayıkhanenin Osmanlı mimarisine uygun olarak yapılacağı kaydediliyor. Bir bölümü elma bahçeleriyle kaplı olan Göl çevresi, sedir, karaçam, meşe ve akasya gibi ağaçlarla kaplı. Yaklaşık 6 hektarlık alanı kapsayan Gölcük Tabiat Parkı, yaban hayatı açısından da oldukça zengin.

Gölcük detay2.JPG

MİLAS’IN SİT DERECESİ 2009’DA DÜŞÜRÜLMÜŞTÜ

Gölcük’ün karşılama merkezi niteliğindeki Milas Mesireliği’nin koruma statüsü Kasım 2009’da 1. dereceden 2. derece doğal sit alanına düşürülmüştü. Yakaören köyü sınırlarında bulunan Milas’taki 6 ayrı parseli kapsayan bu karar, bölgede uygulanacak projelerin önündeki koruma engelinin aşılması amacıyla alınmıştı.

gölcük.png

MİLLETVEKİLİ BİLGİÇ: ‘BİR YAMAÇTAN DİĞERİNE KAYARAK GİDECEKLER’

Gölcük projesini yakından takip eden AKP Isparta Milletvekili ve TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanı Süreyya Sadi Bilgiç, yerel basına verdiği demeçte, “Gölcük’te yeni bir ihale yaptık. 13 milyon TL’lik yatırım yapılıyor. Abant’ın önüne geçeceğiz. Abant’tan çok daha muhteşem tabiat parkını Isparta’mıza kazandırıyoruz. Büyük bir kır restoranı yapıyoruz. 15 adet kır evi yapılacak. Piknik alanı düzenlemeleri yapılacak. Masal Parkı yapılacak. Çocuk oyun parkları olacak. Rekreasyon alan düzenlemeleri, günübirlik alanlar, 4 bin kişilik bir alan oluşturulacak. 1000 araçlık otopark olacak. Futbol sahaları, tenis sahaları, zeplin yapıyoruz. Dünyada sayılı bir tesis. Bir yamaçtan diğer yamaca kayarak gidecekler” ifadelerini kullanmıştı.