Giydiğimiz donun pamuğu bile Afrika’dan!

Giydiğimiz donun pamuğu bile Afrika’dan!

Yusuf Yavuz

Dünyanın en kaliteli pamuğunu üreten Türkiye’de üretim alanları ve pamuk üreten çiftçi sayısı azalınca çare ithalatta aranıyor. Beyaz altın olarak nitelendirilen pamukta üretimin 756 bin ton, tüketimin ise yaklaşık 1,5 milyon tonu bulmasıyla 80 milyonluk Türkiye’nin ihtiyacı olan pamuğun yüzde 42’si ABD’den ithal ediliyor. Brezilya, Türkmenistan ve Yunanistan gibi ülkelerden yapılan pamuk ithalatına son yıllarda Afrika ülkesi Burkina Faso da eklendi. 2016 yılının ilk yarısında Burkina Faso’dan 28 bin ton pamuk ithal eden Türkiye, toplam pamuk ithalatına yılda yaklaşık 1 milyar 250 milyon dolar ödüyor.

Beyaz altın olarak adlandırılan pamukta Türkiye’nin üretimi ihtiyacı karşılayamaz hale gelince çareyi ithalatta arıyoruz. Üretim alanları ve pamuk eken çiftçi sayısı azalınca dünyanın en kaliteli pamuğunu üreten Türkiye ihtiyacı olan pamuğun yaklaşık yarısını ABD’den ithal ediyor. Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, “Bu ülkenin 1 milyar 240 milyon doları pamuk olmak üzere 2,3 milyar pamuk, pamuk ipliği ve pamuklu mensucat ithalatı yapmasını normal karşılayamayız. Bu sorunu çözmeli, pamuk üretimini desteklemeli, ithalata son vermeliyiz” dedi.

Türkiye'nni pamuk üretimi ihtiyacın yarısını ancak karşılıyor.jpg

‘SORUN VERİMDE DEĞİL, ÜRETİM ALANLARININ DARALMASINDA’

Pamukta sorunun verimde değil, üretim alanlarının daralmasında olduğunu kaydeden Bayraktar, verimde dünyada beşinci sırada olan Türkiye’nin, üretim alanlarının yüzde 55 oranında azalmasına karşın yine de 756 bin tonluk lif pamuk üretimiyle dünyada sekizinci sırayı aldığını söyledi. Buna rağmen çok daha fazla pamuk üretme potansiyeli olan Türkiye’nin, ithalatta da dördüncü sıradan kurtulamadığına dikkati çeken Bayraktar, şunları dile getirdi:

ÜRETİM YÜZDE 46, TÜKETİM İSE YÜZDE 189 ARTTI

“Son 30 yıllık dönemde Türkiye’de lif pamuk üretimi yüzde 46 artarken, tüketimdeki artış yüzde 189’a ulaştı. 2016 yılı verimiyle üretim alanları, 1995 ve 1998 yıllarındaki 757 bin hektarlık alana çıksa, üretim 756 bin tondan 1 milyon 377 bin tona yükselir ki bu rakam ülke ihtiyacının yüzde 95’ini karşılar, ithalattan çok büyük oranda kurtuluruz. 75 kuruş olan prim desteğinin 1 liraya çıkarılmasını talep ediyoruz. Pamuk üreticimiz korunmalı, pamuk gümrük birliğinde tarım ürünleri kapsamına alınmalı, gümrük vergileri tekrar konulmalıdır.”

monsanto ile yaşanan krizin ardından burkina fasolu üreticiler geleneksel üretime geri dönüyor.jpg       (Türkiye’nin pamuk ithal ettiği ülkeler arasında Burkina Faso 5. sırada)

‘PAMUK ÜRETİMİ DESTEKLENEREK İTHALATA SON VERİLMELİ’

Türkiye’nin 1 milyar 240 milyon doları pamuk olmak üzere 2,3 milyar dolar pamuk, pamuk ipliği ve pamuklu mensucat ithalatı yapmasının normal karşılanamayacağını dile getiren TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, pamuk üretiminin desteklenerek ithalata son verilmesi gerektiğini kaydetti.

‘PAMUK STRATEJİK ÜRÜN, İTHALATA BAĞIMLI KALINMAMALI’

Türkiye’nin güçlü bir tekstil sanayisi bulunduğunu vurgulayan Bayraktar, bu nedenle Bangladeş, Vietnam ve Çin’in ardından dünyada en çok pamuk ithalatı yapan dördüncü ülke konumunda olduğumuzu belirterek, şunları söyledi: “756 bin ton pamuk üretiyoruz ama tüketimimiz 1,45 milyon tonu buluyor. Üretimimiz ihtiyacımızın yarısından biraz fazla. Pamuk stratejik bir üründür. 80 milyonluk kalabalık bir nüfusa sahip ve en önemli ihraç ürünleri içinde tekstil ve konfeksiyon olan Türkiye’nin pamukta ithalata bağımlı kalmaması gerekiyor.”

PAMUK İTHAL EDİLEN ÜLKELER ARASINDA BURKİNA FASO BEŞİNCİ

Üretim alanlarının azalmasıyla pamuk üreten kayıtlı çiftçi sayısının da 2004-2015 döneminde 120 binden 45 bine düştüğünün altını çizen Bayraktar, 2017 yılı ilk tahminlerine göre kültlü pamuk üretiminde yüzde 11,9’luk artış beklendiğini dile getirdi. Türkiye’nin pamuk ithalatında ABD’nin yüzde 42 payla ilk sırada olduğunu söyleyen Bayraktar, Brezilya ve Türkmenistan ile birlikte ilk üç ülkenin ithalattaki payının yüzde 70’e çıktığını, bu ülkeleri Yunanistan ve Burkina Faso’nun takip ettiğini kaydetti.

‘DESTEK VERİLDİĞİNDE ÜRETMEYE HAZIRIZ’

Tekstil ve konfeksiyonun, Türkiye’nin en önemli ihracat ürünlerinin başında geldiğini vurgulayan Bayraktar, “Bunun hammaddesini çiftçimiz üretiyor. İthalata son verecek kadar pamuk üretmek istiyoruz. Pamuk üretmek için gerekli destekler verilmelidir. Destek verildiğinde üretmeye hazırız. 75 kuruş olan prim desteğinin 1 liraya çıkarılmasını talep ediyoruz. Pamuk üreticimiz korunmalı, pamuk gümrük birliğinde tarım ürünleri kapsamına alınmalı, gümrük vergileri tekrar konulmalıdır” diye konuştu.

burkina faso afrika'nın en büyük pamuk üreticisi.jpg    (Afrika ülkesi olan Burkina Fasolu pamuk üreticileri Monsanto’nun genetiği ile oynadığı tohumlar yüzünden büyük zarar gördü…)

BURKİNA FASO’NUN MONSANTO’NUN GDO’LU TOHUMLARIYLA SINAVI

Türkiye’nin pamuk ithal ettiği ülkeler arasında beşinci sırada bulunan Burkina Faso, Afrika’nın en büyük pamuk üreticisi. Ancak aynı zamanda dünyanın en yoksul ülkelerinin başında gelen Burkina Fasolu pamuk üreticilerinin başı bir süredir ABD’li tohum tekeli Monsanto ile dertte. Geçtiğimiz yıl Alman ilaç devi BAYER’in satın aldığı Monsanto’nun zararlılarla mücadele amacıyla genleriyle oynadığı pamuk tohumlarını 2008 yılından bu yana kullanmaya başlayan Burkina Fasolu üreticiler kısa süre sonra büyük zarar görmeye başladılar. Reuters’in haberine göre genleriyle oynanmış tohumlardan elde edilen pamuktaki elyaf oranı azaldı ve Burkina Faso’nun pamuğu dünya pazarındaki değerini yitirmeye başladı. Bunun üzerine üretici birlikleri Monsanto’ya tazminat davaları açtılar. Monsanto’nun tazminat ödemeyi kabul etmesiyle anlaşmaya varan pamuk üreticileri, yaşadıkları büyük kayıpların ardından genetik olarak müdifiye edilmiş tohumlar yerine geleneksel tohumlara dönme kararı aldı.

 

 

 

 

Yaban hayatına zarar veriyor diye yaban atları yağmalanacak!

Yaban hayatına zarar veriyor diye yaban atları yağmalanacak!

Köylüler istedi, valilik harekete geçti: Karaman’da 450 yılkı atı yakalanıp doğal yaşam alanlarının dışına çıkarılacak…

Yusuf Yavuz

Karaman’ın Karadağ bölgesinde sürüler halinde yaşayan yılkı atlarının yaban hayatına ve tarım alanlarına zarar verdiği gerekçesiyle hazırlanan ‘Yılkı Atları Kontrolü ve Rehabilitasyonu Projesi’ kapsamında sayıları bini aşan yılkı atları isteyen kişilerce yakalanıp götürülecek. Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Karaman Şube Müdürlüğü’nce yürütülecek olan 3 yıllık proje için Kalkınma Bakanlığı’ndan alınan onayın ardından ihale yapıldı. İhale listesinde 450 atın yakalanması için bir kapan, bin adet tasma, mikroçip, yakıt ve atlar için besin ürünleri gibi kalemler yer alıyor. Üç ay sürmesi planlanan proje kapsamında yakalanan yılkı atları talep edenlere ücretsiz olarak verilecek. Sağlıksız olduğu belirlenen atlar ise itlaf edilecek. Köylülerin talebi üzerine Karaman Valiliği’nin koordinesiyle yapılan toplantı sonrasında ortaya çıkan proje tartışma yarattı.

DSCF9199.JPG

Türkiye’nin birçok bölgesinde sürüler halinde yaşayan yılkı atlarıyla ilgili Karaman’da ilginç bir karar alındı. Karadağ bölgesinde sayıları bini bulan yılkı atları, tarım alanlarına ve yaban hayatına zarar verdikleri gerekçesiyle yakalanıp alan dışına çıkarılacak. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü (DKMP) Konya 8. Bölge Müdürlüğü’ne bağlı Karaman Şube Müdürlüğü’nce yürütülecek olan ‘Yılkı Atları Kontrolü ve Rehabilitasyonu Projesi’ için hazırlanan ve 3 Ağustos’ta gerçekleştirilen ihalenin şartnamesinde özetle şu ifadelere yer verildi:

DSCF2971.JPG

ŞARTNAME: ‘YAKALANAN ATLARIN EN AZ YÜZDE 50’Sİ DİŞİ OLMALIDIR’

“Anadolu Yaban Koyunu Yerleştirme Sahasının olduğu Karaman İli Karadağ Devlet Avlağında bulunan yılkı atlarının sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Yılkı atlarının yaban koyunlarının besin ve su kaynaklarına ortak olmaları, toynakları ile mera alanlarına zarar vermeleri, tarımsal makine kullanımının yaygınlaşması sonucu yöre halkı tarafından yeniden yakalanarak kullanılmamaları nedenleriyle alandan çıkarılarak sayılarının kontrol altına alınması gerekmektedir. Bu teknik şartname doğrultusunda, yılkı atlarının yakalanması, işaretlenmesi, bakımı ve bir kısmının alandan çıkarılması sağlanacaktır. Proje kapsamında 450 at yakalanacaktır. Yakalanan atların çoğunluğu dişi ve taylardan oluşacak olup en az yüzde 50’si dişi olmalıdır.”

DSCF2954.JPG

KÖYLÜLERİN İSTEĞİ ÜZERİNE STK’LAR VE İDARİ YETKİLİLER TOPLANDI

Doğa Koruma ve Milli Parklar 8. Bölge Müdürlüğü Karaman Şube Müdürlüğü tarafından projeyle ilgili yapılan açıklamada ise Karadağ bölgesindeki yılkı atlarının sayılarının giderek arttığına vurgu yapılarak, şöyle denildi: “Yıllar önce işe yaramaz bulunarak köylerdeki tarımla uğraşan kişilerin Karadağ’a bırakarak terk etmesi sonucu, serbest bırakılan bu atların zaman içinde semirmesi ve onlardan doğan tayların oluşturduğu vahşi at sürüleri giderek çoğalmış, 2017 yılı itibariyle sayıları 1.000’in üzerine çıkmıştır. Yılkı atlarının sayısının artması ile bölgenin taşıyabileceği kapasitenin üzerine çıkması sonucu alandaki yaban hayatına, tarım alanlarına, ağaçlandırma sahalarına ve mera alanlarına zarar verdiği görülmüştür. Bunun sonucunda bölgedeki köylerin isteği üzerine Valiliğimiz koordinatörlüğünde kamu kurum ve kuruluşu ile sivil toplum kuruluşu yetkililerinin katılımı ile 2015 yılında ‘Karadağ Mevkii Yılkı Atları Sorunu ve Çözüm Yolları’ konulu toplantı yapılmıştır. Toplantı sonucunda yılkı atların sayısının Karadağ’ın taşıyabileceği kapasiteye getirilmesi için çalışmalar yapılmasına karar verilmiştir.

DSCF7598.JPG

‘YILKI ATLARININ KONTROLÜ VE REHABİLİTASYONU PROJESİ’ HAZIRLANDI

Bu kapsamda Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünce ülkemize endemik olan ve 2010 yılından itibaren popülasyonu giderek artan Anadolu Yaban Koyununun yaşam alanlarının ve besin kaynaklarının yılkı atları tarafından zarar verilmesini önlemek, yılkı atlarının sayısını kontrol altına almak amacıyla 3 yıl sürecek olan ‘Yılkı Atlarının Kontrolü ve Rehabilitasyonu Projesi’ hazırlanmış, Kalkınma Bakanlığından onay alarak 2016 yılında projeye başlanmıştır.

DSCF9205.JPG

YAKALANAN ATLAR İSTEYENE ÜCRETSİZ OLARAK DAĞITILACAK

03 Ağustos 2017 tarihinde yapılacak olan Yılkı Atları Kontrolü ve Rehabilitasyon Projesi ihalesi kapsamında Karadağ da ki Yılkı Atlarının bakım, tedavilerinin yapılması, kayıt altına alınması ve sayılarının alanın taşıma kapasitesi seviyesine getirilmesi amaçlanmaktadır. Yapılacak olan ihale ile yüklenici firma tarafından öncelikli olarak atlar yakalanacak, tedavileri yapılıp sağlıklı olup olmadığı tespit edilecektir.  Daha sonra atlar kayıt altına alınacak ve talep halinde sahiplendirilecektir. Sahiplendirme yüklenici firma tarafından Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar 8. Bölge Müdürlüğü Karaman Şube Müdürlüğü denetiminde yapılacak olup, 10 adede kadar taleplerde nakiller talep edenler tarafından, 10 ve üzerindeki talepler ise yüklenici firma tarafından karşılanacaktır. Yılkı Atlarının yakalanması veteriner hekim kontrolünde, işinde uzman kişilerce yüklenici tarafından yapılacaktır. Karadağ’daki yılkı atlarının yakalanması işleminde kazaların oluşmaması ve atların zarar görmemesi için başka kişi ve kurumlarca yakalamaya çalışılmasına kesinlikle izin verilmeyecektir.”

DSCF7593.JPGDSCF7596.JPG

DAĞLARIN MÜLTECİLERİ OLAN YILKI ATLARININ KAYDI YOK

Karaman’da devlet eliyle yakalanıp doğal yaşam alanlarından uzaklaştırılmak istenen yılkı atları Kayseri, Isparta, Denizli, Manisa ve Antalya gibi kentlerin dağlık alanlarında varlığını sürdürmeye çalışıyor. Kimi bölgelerde kış aylarında yiyecek bulmakta zorlanan ve kurtlara yem olan yılkı atları, bazı bölgelerde ise vahşi madencilik yüzünden yaşam alanlarını kaybediyor. Bir çok bölgede, sahipli olmadığı için Tarım Bakanlığı’na, tamamen yabani olmadığı için de Orman Bakanlığı bünyesinde kaydı bulunmayan yılkı atları, adeta dağların mültecileri gibi yaşam savaşı veriyorlar.

DSCF7612.JPG

Fotoğraflar: Yusuf Yavuz, Isparta Sütçüler ve Antalya Elmalı’da yılkı atları.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Taş ocakları milyonlarca yıllık mağaraları yok ediyor!

Taş ocakları milyonlarca yıllık mağaraları yok ediyor!

Yusuf Yavuz

Yalnızca yüzde 5’i kullanılan mermeri dağlardan çıkartmak için Toroslarda akıl almaz bir yıkım yaşanıyor. Isparta’nın Sütçüler ilçesine bağlı Çandır köyünde bir mermer ocağının çalışması sırasında kesilen bloklarda milyonlarca yılda oluşan karstik dikit ve sarkıtlara rastlandı. Köylülerin iddiasına göre oda büyüklüğündeki mağara oluşumları mermer ocağı tarafından yok ediliyor. Mermer ocaklarının köyünde tahrip ettiği doğa mirası niteliğindeki mağaraların görüntülerini MTA’ya ileten Mahmut Aksu, acilen önlem alınmasını istedi. Karakilise, Pirnar Kayası ve Çatal mevkilerinde faaliyet yürüten mermer ocaklarının birçoğunun karstik nitelikli mağaraları yok ettiklerini ileri süren Aksu, tahribatın boyutlarının korkunç olabileceğini söyledi.

Türkiye sahip olduğu 40 bin civarındaki mağara sayısı ile dünyanın önde gelen ülkelerinden biri. Ancak bu sayı yalnızca bugüne kadar keşfedilip tescil edilenlerle sınırlı. Henüz keşfedilmeyen binlerce mağara ise varlığı bilinmeden yok olma tehdidiyle karşı karşıya. Türkiye’nin mağara varlığı açısından önde gelen illerinden biri olan Isparta’daki mermer ocakları bu yöndeki en önemli tehditlerden biri.

MİLYONLARCA YILDA OLUŞAN MAĞARAYI YOK ETTİLER

Sütçüler ilçesine bağlı Çandır köyünde faaliyet yürüten mermer ocaklarından birinde ortaya çıkan mağara oluşumlarının yok edildiği öne sürüldü. Mermer kesilmesi sırasında ortaya çıkan karstik dikit ve sarkıtlar büyüleyici güzellikte. Ancak milyonlarca yılda oluştuğu belirtilen karstik dikit ve sarkıtlarla çeşitli mağara oluşumları henüz keşfedilmeden tarihten siliniyor.

mermer ocağı çalışmasında ortaya çıkan karstik mağaraların yok edildiği öne sürüldü.png

MTA’YA BAŞVURUP BİLGİ İSTEDİ

Çandırlı köylülerden Mahmut Aksu, mermer ocağı çalışması sırasında ortaya çıkan mağara oluşumlarıyla ilgili Maden Teknik Arama (MTA) Genel Müdürlüğü Jeoloji Etütleri Dairesi Karst ve Mağara Araştırmaları Birimi Başkanlığı’na başvurdu. İlettiği mağara oluşumlarının korumaya değer olup olmadığı hakkında bilgi isteyen Mahmut Aksu, kesilen mermer bloklarının içinde kimi zaman oda büyüklüğünde karstik mağaraların çıktığını dile getirdi.

mta başvurusu.png

MAĞARA BULUNAN BÖLGEDE 7-8 TANE MERMER OCAĞI ÇALIŞIYOR

Karstik oluşumların ortaya çıktığı Karakilise, Pirnar Kayası ve Çatal mevkilerinde yaklaşık 7-8 civarında mermer ocağının faaliyet yürüttüğünü dile getiren Aksu, bölgedeki denetimsizlikten şikayetçi. Mermer ocağı açılmak istenen alanlar görüp incelemeden izin verildiğini öne süren Aksu, konuyla ilgili sorunları yetkililere iletmek için harekete geçtiklerinde ise telefonların yüzlerine kapandığını dile getirerek şunları söyledi:

mermer ocağında ortaya çıkan karstik mağara.png

‘TELEFONLA ARADIĞIMDA HEP -MÜDÜR BEY NAMAZ- KILIYOR DİYORLAR

“Örneğin köyde ÇED toplantısı yapılacağı zaman eğer orada değilsem telefonla katılarak görüş ve itirazlarımı iletmek istediğimi belirtiyorum. Yetkililer önce tamam diyorlar ama toplantı saati geldiğinde bir türlü telefonumu açmıyorlar. Çevre ve Şehircilik İl Müdürü’nü ne zaman arasam ‘Müdür Bey namaz kılıyor’ diyorlar. Ben namaza karşı bir insan değilim ama bu şekilde suistimal edilmesine de razı değiliz. Bir vatandaş ilgili birimin müdürünü arıyorsa ve önemli bir sorunla ilgili bas bas bağırıyorsa, deli bile olsa insan bir kulak vermez mi? Bu konuda öylesine bir vurdumduymazlık var ki, örneğin bizim bölgemizde 2 ayrı mermer ocağının ruhsat sahaları birbirinin içine girmiş. Görevlerini layıkıyla yapmayan idarecilerin zaafları yüzünden ortaya büyük sorunlar çıkıyor.”

Mermer ocağı çalışması sırasında tahrip edilen mağaradan çıkarılan dikitlerden biri.jpg

   (Çandır’daki mermer ocağından çıkarılan sarkıt ya da dikitlerden biri)

‘MTA’NIN SOMUT ADIM ATMASINI BEKLİYORUZ’

Mağara oluşumlarının yok edilmesiyle ilgili MTA’ya yaptığı başvurunun ardından bir yetkilinin kendisine ulaşarak bilgi aldığını ve çalışmaların durdurulacağı yönünde görüş bildirdiğini dile getiren Mahmut Aksu, kısa sürede somut bir adım atılmasını beklediklerini dile getirdi.

ısparta çandır köyünde mermer ocağında çıkan karstik mağara2.png

DÜNYANIN MAĞARA CENNETİNİ CEHENNEME ÇEVİRİYORUZ

Kültür ve Turizm Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 40 bin civarında mağara bulunuyor. Büyüleyici görsellikteki mağara oluşumlarının kaynağı olan karstik yapılaşmanın en yoğun olduğu bölgeler, Antalya, Isparta, Muğla, Burdur, Konya, Karaman, Mersin ve Adana gibi illeri kapsıyor. Bu iller aynı zamanda Torosların doğal sınırını oluştururken Türkiye’deki mermer ve taş ocaklarının da en yoğun olduğu bölgeleri kapsıyor. Türkiye’nin en uzun mağarası olan Isparta Yenişarbademli’deki Pınargözü Mağarası 16 kilometrelik uzunluğa sahip. En derin mağaramız ise 1429 metre uzunluğa sahip olan Mersin Peynirlikönü Mağarası.

çandır bölgesi mermer ocaklarının saldırısı altında.jpg

2O BİN MAĞARA HENÜZ KEŞFEDİLMEDEN YOK OLABİLİR

Türkiye’de son yıllarda turizme açılan mağara sayısı 30’un üzerinde. Ulusal ve uluslararası mağara gruplarınca belgelendirilen mağara sayısı ise 800 civarında. Türkiye coğrafyasının yüzde 40’ının kartlaşmaya uygun kayaçlardan oluşmasıyla, tespit edilen 40 bin mağaraya yaklaşık 20 bin civarında daha mağaranın eklenebileceği öngörülüyor. Türkiye’nin en önemli jeolojik hazinelerinden biri olan mağaralar, 2004 yılında değiştirilen maden yasasındaki korumacı maddelerin budanmasıyla ortaya çıkan ve giderek daha da vahşileşen ‘mermere hücum’ döneminin en çok yağmaladığı doğa mirasının başında geliyor.

 

 

Zeytinlik araziye mermer ocağı izni isyan ettirdi!

Zeytinlik araziye mermer ocağı izni isyan ettirdi!

Yusuf Yavuz

Isparta Sütçüler’de zeytinlik araziye mermer ocağı izni verilince konuyla ilgili Valiliğe suç duyurusunda bulunan doğa savaşçısı Mahmut Aksu isyan etti: “Sayın Valim ya beni, ya da buraya sahte raporlarla izin verenleri mahkemeye verin! Molotof atmıyorum, yakıp yıkmıyorum, sadece sabırla kanunlarımızı bekliyorum.”

Isparta’nın dağları ve ormanları ile ünlü Sütçüler ilçesine bağlı Şeyhler köyündeki zeytinlik ve tarım arazilerinin bulunduğu bölgede mermer ocağı izni verilince vatandaşlar isyan etti. Sütçüler’de birbiri ardına açılan onlarca mermer ocağının yarattığı tahribata karşı yıllardır mücadele veren doğa savaşçısı Mahmut Aksu, Isparta Valiliği’ne mermer ocağı hakkında suç duyurusunda bulundu.

Mahmut Aksu.JPG

(Mahmut Aksu, yıllardır köyünde ve çevresindeki vahşi madenciliğe karşı hukuk mücadelesi veriyor)

VALİYE SESLENDİ: ‘İLGİLİLERİN VİCDANSIZLIĞINI ÇÖZEMİYORUM’

Bölgenin önemli tarımsal üretim merkezlerinden biri olan Şeyhler köyünde, Jim Spor Madencilik Ltd. Şti. tarafından açılmak istenen mermer ocağı için izin verilen alanın zeytinlik ve tarım arazisi olduğunu dile getiren Aksu, Isparta Valisi Şehmus Günaydın’a seslenerek, “Mevcut kanunlarımıza göre tek bir mermer ocağı bile açılamazken buraları görmeden izin veren ilgililerin vicdansızlıklarını çözemiyorum. Sayın Valim, sizin vicdanınıza soruyorum: “Ben tam 7 yıldır devletimin şikayet dilekçelerimi görmesini bekliyorum. Molotof atmıyorum, yakıp yıkmıyorum, devletime baş kaldırmıyorum. Sadece sabırla kanunlarımızı bekliyorum” ifadelerine yer verdi.

MERMER OCAĞI AÇILMAK İSTENEN ALAN ZEYTİNLİK.png

‘BURASI SON KALE, SON UMUT, BÜTÜN DAĞLAR ZEYTİNLİK’

Yüz hektarlık alanda açılmak istenen mermer ocağı işletmesinin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Isparta’yı ziyaret ettiği sırada iş makinelerini alandaki bir başka mermer ocağına indirdiğini ileri süren Aksu, “Burası son kale. Son umut. Bütün dağlar ve tarım arazileri zeytin ağaçları ile dolu. Sizden ya beni mahkemeye vermenizi ya da buraya yalan yanlış sahte raporlara izin veren ilgilileri mahkemeye vermenizi arz ediyorum” dedi.

MERMER OCAĞI AÇILMAK İSTENE  ARAZİ ZEYTİNLİK VE ORMANLIK ALAN.png

‘CUMHURBAŞKANIMIZ -HALK NE İSTERSE O- DİYOR, KÖYLÜLER MERMER OCAĞINA KARŞI’

Zeytinlik alanda verilen mermer ocağı izninin iptal edilmesini isteyen Aksu, suç duyurusu dilekçesinde şu ifadelere yer verdi: “Sayın Cumhurbaşkanım‘halk ne isterse o diyor. Bölgede ilgili kanuna göre 14/07/2015 tarihinde Şeyhler köyünde mermer ocağı sahipleri ve ilgili devlet daireleri yetkililerinin katılımı ile halkı bilgilendirme toplantısı yapılmış, köy halkı ve köy muhtarı kesinlikle bu ocağın açılmasına karşı olduğunu ifade etmişler bunun üzerin toplantı son bulmuştur. Köy halkı istemedikten sonra zaten bu ocağın açılması mümkün değildir.

MAHMUT AKSU MERMER FİRMASININ ÇEKTİĞİ FOTOĞRAFLARDA BİLE GÖRÜLEN ZEYTİNLİKLERİ YETKİLİLERİN GÖRMEMESİNE İSYAN ETTİ.png

‘YAKLAŞIK 2 BİN DÖNÜM ZEYTİNLİK VAR’

Açılması planlanan ocakŞeyhler köyü Kırca Zeytin Mahallesinin tam kalbindedir. Kırcazeytin Mahallesine 350 metre mesafededir. Bunu ölçen mermer ocağı firmasının kendisidir. Adından da anlaşılacağı üzere tüm dağ ve bahçeler zeytin ağaçları ile doludur. Köylünün tüm tapularında ‘zeytinlik’ yazmaktadır. Bölgedeki tapusuz dağlar da düşünüldüğünde, yaklaşık 2000 dönüm bir alan zeytin ağaçları ile doludur. Mermer ocağı açmayı planlayan mermer ocağı firmasının da bizzat çekip ÇED dosyasına koyduğu resimlerde de bu onurlu, vakur zeytin ağaçları görülmektedir.

MERMER OCAĞI AÇILMAK İSTENEN ALAN ZEYTİNLİK ARAZİ.png

‘DEVLET KANDIRILIYOR, YETKİLİLER BUNA GÖZ YUMUYOR’

Mermer ocağı açmak isteyen firmanın projeyle ilgili hazırladığı ÇED dosyasında söz konusu alanın Zeytinciliğin ıslahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanunda belirtilen alanlar kapsamında’ bulunmadığını belirttiğine de işaret eden Aksu, devletin kandırıldığını, yetkililerin ise buna göz yumduğunu öne sürdü.

MERMER OCAĞI ÇED DOSYASINDAN.png

YETKİLİLER HAKKINDA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNDU

“Devletin resmi tapularında zeytinlik yazan bu araziler ve zeytin ağaçları ne olacak?” diye soran Aksu, “Mermer firmasının raporunda bile bu onurlu zeytin ağaçları bu kadar net görünür iken, bu ağaçları kayda almayan, Sütçüler Orman İşletme Müdürlüğü, Isparta Orman Bölge Müdürlüğü, Isparta Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü,  Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü yetkilileri hakkında görevlerini kötüye kullanmaktan suç duyurusunda bulunuyorum” ifadelerini kullandı.

YABAN HAYATI DA ZARAR GÖRECEK

Mermer ocağı açılmak istenen bölgenin ayrıca yaban hayatı açısından da oldukça zengin olduğuna işaret eden Mahmut Aksu, dağ keçisi, kızıl akbaba, kurt ve çakal gibi yaban hayvanlarının yaşam alanı olan ruhsat sahası çevresinin uluslararası sözleşmeler kapsamında korunması gerektiğini dile getirdi.

‘MERMER OCAĞINA İZİN  VERENLER HAKKINDA DAVA AÇILSIN’

Isparta Valiliği’nden ruhsata konu alandaki vatandaşlara ait tapuların incelenmesini ve zeytinlik arazilerin kontrol edilmesini talep eden Aksu, suç duyurusu dilekçesinde ayrıca şu ifadelere yer verdi: “Ankaradan getirtilecek, alanında uzmanşerefli, namuslu, dürüst bir bilirkişi heyetine bölgenin incelettirilmesini, tüm bu katliamların durdurulmasını, bu ocağın izinlerinin iptal edilmesini, doğaya daha fazla zarar verilerek, geri dönüşü olmayan duruma düşmeden gerekli işlemlerin yapılmasını ve görevini zamanında yapmayan yalan yanlış sahte raporlarla devletini kandıran ilgilileri, bu mermer ocağı dosyasına izin veren tüm vali, vali yardımcıları hakkında görevini yapmamaktan, görevini kötüye kullanmaktan, vatan toprağına ihanetten kamu adına dava açılmasını yüksek müsaadelerinize arz ederim.”

 

 

 

Barajın yuttuğu caminin parasını cemaatten topladılar!

Cuma namazının ardından yaşadıkları Hasan Uysal’a “Kula kulluk edenlere yazıklar olsun!” dedirtti…

Yusuf Yavuz

Isparta’nın Sütçüler ilçesinde yapımı tamamlanan Kasımlar Barajı ve HES projesinin sularına gömülen Darıbükü köyünün camisinin yerine inşasına başlanan caminin inşaatı yarım kalınca köylüler aylarca ibadetlerini bir konteynerde yerine getirmeye çalıştı. Yenisi yapılmadan eski camileri su altında bırakılan köylüler aylardır mağdur olurken inşaatı yarım kalan caminin tamamlanması için Isparta kent merkezindeki camilerde Cuma namazının ardından para yardımı toplanmasına köylüler tepki gösterdi. Cuma namazını kılmak için Isparta Işıkkent Camii’ne giden köylülerden Hasan Uysal, namazın ardından Darıbükü köyünde inşaası yarım kalan cami için para yardımı toplanması için duyuru yapılınca şoke olduğunu belirterek, “sanki bir doğal afet olmuş gibi yardım dilendi köyüm için. Canım yandı, içim acıdı, çok üzüldüm. Bizi bu durumlara düşürenlere yardım ve yataklık yapanlar da inşallah yardıma muhtaç olurlar” diye konuştu.

Isparta’nın Sütçüler ilçesinde, Yukarı Köprüçay Havzası’nda inşa edilen Kasımlar Barajı ve HES projesi, Antalya ve Isparta sınırlarında toplam 6 köyü etkiledi. Ancak barajdan en çok etkilenen Sütçüler’e bağlı Darıbükü köyünün büyük bölümü sular altında kaldı. Köyün camisi de su altında kalan yapılardan biriydi. Köyün 1969 yılından bu yana kullandığı cami, 6 Ocak Cuma (2017) günü içinde ibadet edilirken barajın sularıyla dolmaya başladı. Ardından da bir kaç gün içinde tamamen suya gömüldü.

Darıbükü köyünün suya gömülen camisi.JPGköyün suya gömülen camisine bakan tepeye konteyner cami yerleştirildi.JPG

BARAJ CAMİYİ YUTTU, KÖYLÜLER KONTEYNERDE İBADET ETTİ

Evleri su altında kalan köylüler için yapılan yeni yerleşim yerinde inşaatına başlanan cami ise yaklaşık bir buçuk yıldır tamamlanamadı. İnşaat yarım kalınca köylüler aylarca konteynerde ibadet etmek zorunda kaldı. Bu duruma tepki gösteren köylülerden Hasan Uysal, sorunun çözümü için yazılı olarak ilgililere başvurdu.

2.JPG4.JPG

CUMA HUTBESİNİN ARDINDAN CAMİ İÇİN YARDIM TOPLANDI

Ancak geçtiğimiz Cuma günü ibadetini yerine getirmek için Isparta kent merkezindeki Işıkkent Camii’ne giden Hasan Uysal, Cuma namazı sonrasında köyündeki cami için yardım toplandığını görünce şoke oldu. Cuma hutbesinin ardından toplanan yardımın kentteki bütün camileri kapsadığını dile getiren Uysal, şunları söyledi:

Hasan Uysal.JPG(Darıbükü köyünden Hasan Uysal, barajın yuttuğu cami için camilerden yardım toplanmasına tepki gösterdi…)

‘DOĞAL AFET OLMUŞ GİBİ YARDIM TOPLANDI, İÇİM ACIDI’

Darıbükü köyünde barajın suları altında kalan cami için Isparta’daki bütün camilerde yardım toplandığını duyunca şok oldum. Canım yandı, içim acıdı ve çok üzüldüm. Sanki doğal bir afet olmuş gibi köyüm için yardım dilendi. Oysa köyümüzün ne camiye ne de köprüye ihtiyacı vardı. Her şeyimiz yerli yerindeydi ama şimdi yalan oldu. Kocaman bir şirket geldi, milyon dolarlık yatırım yaptı ve milletin yurdunu, yuvasını yıktı. Köyümüzü ve köylülerimizi bu duruma düşürenler ve onlara yardım ve yataklı yapanlar da inşallah yardıma muhtaç kalırlar.

IMG_7472.JPG(Barajzede köylülerin yerleştirildiği bölgede inşasına başlanan cami (sağda) yarım kaldı)

‘KULA KULLUK EDENLERE YAZIKLAR OLSUN’

Bizim köyümüzde doğal bir afet yaşanmadı, camimiz depremde yıkılmadı. Köyümüz ve camimiz barajın sularına gömüldü. Hal böyleyken yarım kalan caminin tamamlanması için camilerden yardım dilenilmesi çok ağırıma gidiyor. Kula kulluk edenlere yazıklar olsun. Yazıklar olsun insanımızı bu hallere düşürenlere.”

 

Yürüyen uygarlık çöküyor, son üç aile kaldı!

Anadolu’da yüzlerce yıldır konar-göçer yaşamı sürdüren Sarıkeçili Yörükleri ilgisizlik ve ihmal yüzünden yok olmak üzere. Yılda iki kez keçileri ve develeriyle 500 kilometre yürüyerek Torosları yayla sahil kateden son üç aile kaldı. Önlem alınmazsa köklü bir kültür sonsuza kadar yok olacak…

Yusuf Yavuz

Sarıkeçili Yörükleri Anadolu’da konar-göçer üretim ve yaşama biçimini sürdüren son topluluk. Keçileri, develeri ve çoban köpekleriyle kış aylarını Mersin sahillerinde, yaz aylarını ise Konya ve Karaman’ın yaylalarında sürekli hareket halinde geçiren Sarıkeçililerin yaşam alanları giderek daralıyor. Göç yollarındaki baskılara kırsaldaki yıkım projeleri de eklenince yıllardır var olma savaşımı veren Sarıkeçililer için göç artık bir zulüm haline dönüştü. Ot peşinde gidilen göç yollarına otoyollar, barajlar ve taş ocakları yapıldı. Keçilerini suladıkları dereler ‘ıslah’ gerekçesiyle betona hapsedilip demirden çitlerle çevrildi, yaylalardaki pınarlar ya kurudu ya da maden şirketlerine tahsis edildi. Çok değil, bundan yalnızca 5-6 yıl öncesine kadar hiç bir taşıt kullanmadan yayla-sahil keçileri ve develeriyle göç eden ve yüzlerce yıllık bu köklü yaşam kültürünü sürdüren 20’den fazla Sarıkeçili ailesi vardı. Kültürlerinin ve yaşama biçimlerinin korunması ve geleceğe aktarılabilmesi için devletten yardım istediler. Kültür Bakanlığı’ndan Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na çalmadıkları kapı kalmadı. Raporlar, projeler hazırlandı, konferanslar, toplantılar yapıldı; Cumhurbaşkanından Başbakanı’na devletin en tepesinden en alt kademedeki memuruna kadar sözler verildi, umutlar dağıtıldı ama atılan adımlar hep yarım kaldı. Sonuç: Geleneksel göçü sürdüren yalnızca üç Sarıkeçili ailesi kaldı. Onlar da susuzluk, mera sorunları ve bürokratik karmaşalarla tarihten silinmek üzere…

YÜRÜYEN BİR UYGARLIK ÇÖKERKEN

Sarıkeçili Yörükleri Oğuz Boyu’nun kollarından biri. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Anadolu’nun çeşitli kentlerine yerleştirilen Sarıkeçililerin konar-göçer yaşamı sürdüren son topluluğu Mersin’in Aydıncık, Mut ve Gülnar ilçeleri ile Konya ve Karaman bölgesindeki yaylalarda, bir kısmı atalarından kalma yöntem olan develeriyle, bir kısmı da motorlu taşıtlar yardımıyla göç ederek varolma mücadelesi veriyor. Sarıkeçililer için yaşamsal önemde olan keçiler düşman olarak görülmeye başlanınca 1990’lı yıllarda Karaman’a yerleştirilen bir grup Sarıkeçili, yerleşik yaşama ve tarım kültürüne alışık olmadığı için büyük zorluklar yaşadı. Konar-göçer yaşamı sürdüren yaklaşık 180 ailelik bir gruba, kendisi de çoban olan bir kadın önderlik ediyor: Pervin Çoban Savran…

pervin çoban savran sarıkeçililere önderlik ediyor.jpg

       (Sarıkeçililer Derneği Başkanı Pervin Çoban Savran)

BAKAN, ‘SİZİN ERKEKLERİNİZ YOK MU?’, PERVİN ANA: ‘BİZDE AYRIM YOKTUR’

Sarıkeçili Yörüklerinin kültürlerini yaşatabilmek ve sorunların çözülmesi için yıllardır uğraş veren Sarıkeçililer Derneği Başkanı Pervin Çoban Savran, bir yandan göçün sorunsuz sürmesi için uğraşırken diğer yandan da devlet bürokrasisi ile göçerler arasında köprü işlevi görüyor. Yörüklerin kadın erkek ayrımı yapmaksızın iş bölümü yaparak yaşamın tüm zorluklarına birlikte göğüs gerdiğini söyleyen Savran, üç yıl önce Konya’da bir dosya sunduğu dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, “Sizin erkekleriniz yok mu?” sorusuyla karşılaşınca şaşırmış ve eski bakana “Bizim kültürümüzde kadın erkek ayrımı yoktur” yanıtını vermişti.

pervin ana cumhuriyetin yok edilmek istendiğini savunuyor.jpg

‘DİRİLİŞ DİZİSİNDEN GELDİLER VE GÖÇÜMÜZÜ FİLM ÇEKMEK İSTEDİLER’

Modern yaşamın tüm baskılarına yaşam alanlarının yıkım projeleriyle birer birer yok olması da eklenince tükeniş çığlığı atan Sarıkeçili Yörüklerinin sorunları hakkında konuştuğumuz Pervin Ana, köklü bir kültür yok olurken ekranlardan Yörük güzellemeleri yapılmasına tepkili. TRT’de yayımlanan ve her hafta devasa bütçelerle çekilen ‘Diriliş: Ertuğrul’ dizisi ekibinden bir yetkilinin kendilerini ziyaret ederek develerle ve keçilerle yaptıkları göçte bir deneme çekimi yapmak istediklerini dile getiren Pervin Ana, dizi ekibiyle aralarında geçen diyaloğu şöyle anlattı:

‘KUSURA BAKMAYIN, BİZİM İÇİN KİMSENİN DİRİLİŞİ ÖNEMLİ DEĞİL’

Diriliş Ertuğrul dizisini çeken ekipten bir yetkili geldi. ‘Boylar ve Oymaklar’ adıyla bir film çekmek istediklerini ve bunu bizim yaşam alanımızda yapmayı amaçladıklarını söyledi. Kusura bakmayın, bizim için kimsenin dirilişi önemli değil. Bizim geleceğimiz önemli. Böyle bir şeye asla müsaade etmeyiz dedim. Bunun üzerine birilerini araya koydular ve bana ‘sizin tarihe karşı bir tepkiniz var’ dediler. Ben de ‘evet var, zamanında oraya buraya yerleştirilmek için kılıçtan geçirildik. Bir de bugün birilerini diriltmenin önemi yok. Burada önemli olan benim kültürümün yaşaması. Bir de bugüne kadar sizler Sarıkeçililer için ne yaptınız?’ dedim. Bu gibi şeylerle sürekli karşılaşıyoruz. Reklamın dışında her şeye varız. Ama bizim kültürümüzü reklama alet edecek hiçbir şeyde yokuz.”

Sarıkeçililer Derneği Başkanı Pervin Çoban Savran.JPG

‘MUHTARLARA HARAÇ VERMEDEN MERALARI KULLANAMIYORUZ’

Pervin Ana yaylalarda yaşadıkları en büyük sorunlardan birinin mera anlaşmazlıkları olduğu söylüyor. Özellikle Alanya ve Hadim-Taşkent arasında bulunan yaylalarda yıllardır hukuki anlaşmazlıklar olduğu için bu alanlardan mera kiralayamadıklarını belirtiyor: “Geçtiğimiz günlerde Hadim’de kaymakamlık bünyesinde bu sorunların çözümü için bir toplantı yapıldı ancak henüz somut bir adım atılmadı. Biz yaylada para ödemeden duramıyoruz, buna mecburuz. Bize ‘önce yerel halktan izin alın’ diyorlar. Yani muhtarlardan. Bunun yolu da haraçtan geçiyor. Bu, çok ağır bir durum. Muhtarın gönlü olursa hayvanlarımızı otlatabiliyoruz. Gönlü de nasıl oluyor; duygusal! Nereye gidersek gidelim, ‘önce yerel halkı, ihtiyar heyetini görün, orada bir sorun yoksa otlatma planınızı verelim’ diyorlar. Geçen yıl böyle bir sorunumuz oldu, bir muhtar üyelerimizden birinden 20 bin lira almış otlatma yeri için. Yeri mi satıyorsunuz? Çobanlar şikâyet etse, bir daha buraya gelemeyecek. Ya da sürekli hakkında şikâyetler olacak ve bunlarla boğuşacak. Örneğin Karaman’daki Hacıbaba Dağı’ndan bu yıl geri çekildik. Sadece bir iki ailemiz kaldı orada. Bir orman memuru var orada, haraç alıyor. Şikâyet etseniz başka biri geliyor yine aynı şey oluyor. Orman memurları kurbanlığını istiyor, haraç olarak küçük şeylerin peşine düşüyorlar.”

göç1.jpg

‘DEVELERİYLE GÖÇ EDEN 3 AİLE KALDI, İNSANIN AĞLAYASI GELİYOR’

Sarıkeçililer kültürlerini yaşatabilmesi için yıllardır çalmadık kapı bırakmayan Pervin Ana, ‘Somut Olmayan Kültürel Miras’ kapsamında destek almak için 2013 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’na başvurdukları sırada hiçbir motorlu taşıt kullanmadan develeri ve keçileriyle göç eden 20 Sarıkeçili ailesi olduğunu anımsatıyor ve ekliyor: “Şimdi ise yalnızca üç aile kaldı. İnsanın ağlayası geliyor…”

göç3.jpg

‘BİZİ OYALAYARAK BU KÜLTÜRÜ YOK ETMEK İSTİYORLAR’

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Somut Olmayan Kültürel Miras kapsamında UNESCO’ya sunduğu dosyalar arasına Mesir Macunu bile girdi ancak Sarıkeçililerin dosyası halen raflarda bekletiliyor. Pervin Ana bu konuda bir hayli kırgın. “Bunun nedeni bize göre oyalayarak bu kültürü yok etmek. Bir insan doğaya değer veriyorsa, doğa değerliyse bu insanın burada yeri yok. Biz bunu anladık” sözleriyle tepkisini dile getiriyor ve bu süreçte yaşananları şöyle anlatıyor:

göç.jpg

‘ORMAN BAKANLIĞI BİR ADIM ATTI AMA SONU GELMEDİ’

Sarıkeçililerin kültürünün yaşatılması için 2015’in Aralık ayında bir çalışma yürütüldü. Bu kapsamda bir rapor hazırlandı. Ancak bu rapor onaylanmadı. Gerekçe ise orman bölge müdürlüklerinin hazır olmamasıymış. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu bizzat kendisi söz vermişti, Çölleşmeyle Mücadele Konferansı’na Ankara’da birlikte ev sahipliği yapmıştık. Dünyanın pek çok ülkesinden yetkililer gelmişti. Burada hem kültürümüzü anlattık, hem sorunlarımızı. Bu konferansta sözler verildi, samimi olmak gerekirse bir çalışma da yapıldı. Ama sonu getirilmedi.

2 (124).jpgIMG_1702.jpg

(Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, Ekim 2015’te Sarıkeçililerin çadırını ziyaret etmişti, üstte…)

‘ANKARA’DA BAKANLIĞIN ÇATISINDA YÖRÜK ÇADIRIMIZI KURUP ANLATTIK’

Ankara’da Bakanlığın çatısında Yörük çadırımızı kurduk ve orada doğanın diliyle herkesle konuştuk. O gün doğal yaşamın sürdürülmesiyle çölleşmenin durdurulabileceğini anlattık. Doğanın da bir dilinin olduğunu söyledik. Ben iki kez konuşma yaptım ve ‘biz doğada yaşıyoruz, doğaya zerre kadar zarar vermiyoruz. Dünyanın çölleşmemesi için yaşam biçimlerimizi yeniden gözden geçirelim’ dedim.

bç2 (1).jpg

‘BAKAN EROĞLU KEÇİLERİMİZİN ISLAH EDİLMESİNİ İSTEDİ’

Bakan Eroğlu bize keçilerimizin ıslah edilmesi gerektiğini söyledi. Biz de etkinlik için oraya götürdüğümüz 6 tane keçimizi göstererek ‘Sayın Bakanım, bu keçilere bir bakın, ıslahı gerekiyor mu?’ diye sorduk. Orada bize bazı sözler verildi ama hiç biri tutulmadı… UNESCO dosyası bir yandan, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın oyalayıcı tavrı bir yandan, bu şekilde beklerken bir yandan da doğa yok oluyor. Mermer ocaklarıyla, taş ocaklarıyla, HES’lerle, ormanlardaki diğer çalışmalarla… Bunlara hiçbir şekilde ara verilmiyor. Hiçbir şekilde bekletilmiyor, hiç sekteye uğramıyor.”

göç2.jpg

‘KEÇİLERİMİZİN SU İÇTİĞİ DERELERE BETON VE DEMİRDEN SETLER ÇEKİLDİ’

Son yıllarda bütün dereler ıslah edilerek betonlaştırıldığını ve dere olmaktan çıkarılarak derin birer kanala dönüştürüldüğünü anlatan Pervin Ana, doğanın ihtiyaçları göz önüne alınmadan, yalnızca insan odaklı bir ‘ıslah’ mantığıyla uygulanan bu dere katliamlarının yarattığı sorunları bakın nasıl anlatıyor: “Göç sırasında daha önce sürülerimizi suladığımız doğal dere, göl ve diğer su kaynaklarında şimdi sulayamıyoruz. Keçiler ıslah edilmiş bir dereden su içemiyor. Keçilerimizle doğadaki su kaynağı arasında beton ve demirlerden birer set çekildi. Doğadaki tüm canlılar için de geçerli bu. Ayrıca patlatılan dinamitler yüzünden doğadaki su kaynaklarının yerleri sürekli değişiyor, sular kayboluyor. Biz yüzlerce yıldır su ve besin amacıyla göçüyoruz. Su gözelerimiz yol yapımları ve başka projeler için sürekli patlatılan dinamitler yüzünden kayboluyor. Göç yıllarımız üzerinde bulunan ve bize yetecek kadar akan sular şimdi kayboldu.

taş ocakları ve keçiler.jpg

‘ESKİDEN SU PARLAYARAK AKARDI, ŞİMDİ DENİZİ BİLE ÇAMURA BULUYOR’

Akarsularımız kaynağından denize ulaşıncaya kadar kirletiliyor. Örneğin bizim kışı geçirdiğimiz Aydıncık’ta eskiden masmavi olan deniz şimdi adeta kahverengine dönüşüyor. Dere yataklarının önlerine müdahaleler yapıldı, farklı alanlardan gelen seller dağlarda ne varsa denize indiriyor. Toprak, ağaç, kum ne varsa denize akıyor. Bunu da bırakın kayalar yerinden oynamaya başladı. Koca koca kayalar yer değiştiriyor. Çünkü suyun doğal yataklarına sürekli müdahale ediliyor. Hayvanlarımızın ve insanımızın can güvenliği bu yüzden tehlike altına sokuluyor. Eskiden su yere indikten sonra dinlenip, parlayarak akardı. Ama şimdi denizi bile birkaç kilometre çamura bulayacak şekilde akıyor…”

sarıkeçililerin yaşam alanları mermer ocağı, otoyol ve baraj projeleriyle yok ediliyor.jpg

‘YOKOLUŞUMUZU MU KUTLUYORUZ, BU NEYİN ŞENLİĞİ?’

Son yıllarda adeta patlama yaşanan ve siyasilerin akınına uğrayan Yörük şenliklerine de tepkili olan Pervin Çoban Savran, Mehter marşları, cirit yarışları ve karikatürize Osmanlı kıyafetleriyle yapılan okçuluk gösterilerine yönelik eleştirilerini de dile getiriyor: “Ben yıllardır tepkiliyim buna. Yokoluşumuzun şenliği mi kutlanıyor? Bu neyin şenliği? Ne yaptık, neyi kazandık? Peynirimizi mi markalaştırıp koruma altına aldık? Dokumalarımızı mı geleceğe aktardık? Mesela Ermenistan yufka ekmeğinin patentini aldı. Oysa bu bizim atalarımızdan kalan bir mirasımız. Kültürümüzün bir parçası. Ekmeğimizi bile koruyamadık, bunu mu kutluyoruz o şenliklerde? Ormanlarımızı mı kurtardık? Yaşam biçimlerimiz mi güzelleşti, doğamız gerçekten son yıllarda yüzümüze gülümsüyor mu? Şenlik cümlesine 15 yıldır tepkiliyim.

Sarıkeçililer Derneği Başkanı Pervin Çoban Savran1.JPG

‘YÖRÜK DEVEYE BİNMEZ’

Bir de şunu söyleyeyim, Yörük deveye binmez, çalıp oynamaz. Onun oyunu Heng’tir. O da bir şeyi başardıktan sonra, ağır başlı şekilde yapılır. Örneğin keçiyi kırkınca, ekmeği pişirince kadınlar Heng yapar. Ama son yıllarda şenlik adıyla yapılan içi boş etkinlikler bir tükenişin göstergesidir. Bunu bütün toplantılarda dernek yöneticilerine söylüyorum. Son yıllarda beni artık davet etmiyorlar…

göç eden son üç aile tüm zorluklara karşın kültürlerini yaşatmak için direniyor.jpg

‘TÜRKLÜK DE, İSLAM DA, YÖRÜKLÜK DE BU DEĞİL’

Bizim ecdadımızın kanıyla canıyla kurduğu Cumhuriyet bize öyle bir değer vermiş ki ama çoğu insan bunun içine girerek Cumhuriyeti yok etmek için uğraşıyor. Bu durum Yörüklük için de böyle. Yörüklüğün içine girip, Türklüğün içine girip, İslam’ın içine girip onu yok etmek için uğraşıyorlar. Türklük de, İslam da Yörüklük de bu değil. Bizim diğer dernekler gibi iş adamlarımız yok ama bir bilincimiz var. Bir şeyi duyduğumuz zaman acısını da sevincini de derinden hissediyoruz.”

göçten.jpg

‘HERKES TOPRAĞIN NE SÖYLEDİĞİNE KULAK VERSİN’

“Bizim geçmişimizde bir doğa ana vardı. Dereler, toprak ana vardı” diyen Pervin Ana, toprak anaya kulak vermeden yaşamın anlaşılamayacağını savunuyor. “Ben bilimsel bir şey bilmem ama üzerinde yaşadığımız toprağın sesine kulak vermeye çalışırım” diyen Pervin Ana, iki saniyeliğine kulak verildiğinde toprağın fısıldadıklarını ise şöyle özetliyor: “Tohumu verdik, bitki verdi karnımızı doyurdu. Tohum vermedik, öyle bir bitki verdi ki diğer canlıların karnını doyurdu, diğer canlılardan da biz karnımızı doyurduk. Ama anlamadık ki onun da bir canı var. Üzerine basarken incinecek mi yoksa canı yanacak mı diye düşünmedik. Celalli bastık toprağa. Toprak insana öyle şeyler verdi ki. Biz de bir gün bir avuç bir şey verip de ona senin de benden bir isteğin var mı diyemedik. Kendimizi toprak andan, dağdan ormandan ağaçtan dereden farklı gördük. Farkımız ne? Biri bunu bana anlatsın! Toprak insana öyle şeyler fısıldıyor ki ben burada tam anlatamayacağım. Herkes kulağını yaslasın ve onun ne söylediğine bir kulak versin. Belki benim anladığımdan daha fazlasını duyacaklardır.

göç4.jpg

‘BİR YIL GÖÇ ETTİĞİMİZ TOPRAĞA BİR DAHA KONMAYIZ’

Biz bir yıl göç ettiğimiz toprağa bir daha konmayız. Bizim yurt dediğimiz yerler mezar taşlarımız ve ocak başlarımızdır. Buraya bir kez gidince bir daha varmayız. Çünkü toprak yorgun düşmüştür. Oradaki canlıların da hakkı vardır onun üzerinde. Ertesi yıl başka yere konarız. Toprak canlı kalsın ve kendini yenilesin diye. Dönüşüme ve bölüşüme dikkat ederiz. Eğer biz burada kalacağım diye ısrar edersek bunun kendimiz için zararlı olacağını biliriz. Biz üzerine basmaya çekinirken bu alanların yok olmasına kahroluyoruz.

‘DİĞER CANLILARIN SESİ OLUN, KENDİNİZİ PARALARCASINA ANLATIN’

Büyük kentlerde her şeyi yok ederek bir şeyleri koruyabilmek mümkün değil. Önce canını koyacak bedenini koyacak neyi korumak istiyorsa onu öyle koruyacak. İnsanlar çok geç anlıyor. Doğanın zarar gördüğünü anlayan insanlar sayılı. Ama doğa bize zarar vermeden tüm insanlık bir kendine gelse diye düşünüyorum ben. Bir silkelenip de kendine gelse… Bir gün havasız yaşayabilirler mi? Bir gün beslenmeden, susuz, aç yaşayabilirler mi? Ancak doğada olunca onun dilini anlayabilirsiniz. Bir gün yüreğinizi koyun doğaya! Diğer canlıların sesi olun, dili olun; onların da hakkı olduğunu kendinizi paralarcasına anlatın. Onların belki dili yok ama onların yarattığı her şeyi biz tüketiyoruz. Ama bizim de sesimiz var ve biz de bunu yapabiliriz.”

Fotoğraflar: Muhammet Güzel, Yusuf Yavuz

 

 

 

DSİ, HES çamurunda bir sorun göremedi!

Antalya’da köylülerin yüzmeye bile kıyamadığı su kaynağı HES yüzünden aylardır çamur akıyor ancak DSİ bir soruna rastlamadı…

Yusuf Yavuz

Antalya Manavgat’ta köylülerin yüzmeye bile izin vermediği, ‘Marıngözü’ olarak anılan kaynak suyu Boğazkavak Deresi yaklaşık bir yıldır çamurlu akmaya başlayınca köylüler dilekçeyle DSİ’ye başvurdu. DSİ’nin verdiği yanıtta, kirliliğin bir süredir elektrik üretimi yapan Kasımlar Barajı ve HES projesine ait yükleme havuzunda oluşan çatlaklardan sızan sulardan kaynaklandığı ortaya çıktı. HES’e ait yükleme havuzundan sızan suların alt kotlardaki köylülere ait bazı tarlalardan çıkarak kullanılamaz hale getirdiği kaydedilen DSİ’nin yanıtında, kirlilik kurbanı derede yaşayan kırmızı benekli alabalıklardan ‘mavi benekli alabalık’ olarak söz edilmesi dikkat çekti.

PINARIN GÖZÜ HES YÜZÜNDEN ÇAMURA BULANDI

Antalya’nın Manavgat ilçesinde inşa edilen ve bir süre önce elektrik üretimine başlayan Kasımlar Barajı ve HES projesinin uzantısı olan Değirmenözü HES köylülerin kutsal sayıp yüzmeye bile izin vermediği su kaynağını çamura buladı. Köylülerin ‘Marıngözü’ (Pınarın gözü) diye andığı Boğazkavak Deresi aynı zamanda nesli tehlike altındaki kırmızı benekli alabalıklar için de önemli bir yaşam alanıydı. Değirmenözü köylüleri Boğazkavak Deresi’nde yaşanan kirliliğin HES projesine ait yükleme havuzundan kaynaklandığını belirterek DSİ 13. Bölge Müdürlüğü’ne başvurdu. Köyün içme suyu kaynağının da aynı nedenle kirletildiğini öne süren köylülerden Hüseyin Durna, dilekçesinde insan ve canlı yaşamının tehlike altında olduğuna dikkat çekerek yetkililerin önlem almasını istedi.

(HES havuzundan çamurlu sızmadan önce ve sonrasında Boğazkavak deresi, altta):

suyun gözü.JPGBoğazkavak deresi HES yüzünden ayalrdır çamurlu akıyor.jpg

DSİ, ‘OLUMSUZLUKLARA RASTLAMADIK’ DEDİ

Durna’nın dilekçesini değerlendiren DSİ 13. Bölge Müdürlüğü, yazılı olarak verdiği yanıtta, “Bölge müdürlüğümüz personellerince mahallinde yapılan inceleme ve araştırmada gözlemsel olarak santral çalıştırılmadığından dilekçede belirtilen olumsuzluklara rastlanmamıştır. Bu aşamada köy muhtarı ve HES işletme sorumlusu ile mahallinde yapılan görüşmede, santralın işletilmesi esnasında HES’in yükleme havuzunda biriktirilen suyun havuzda oluşan çatlaklardan kaçarak alt kotlardaki yan dere ve içme suyu kaynaklarına karıştığı ifade edilmiştir. Yükleme havuzundaki bu çatlakların giderilmesi için firma tarafından çalışmalara başlandığı görülmüştür” ifadelerine yer verdi.

suyun gözü1.JPG20543893_490115801327420_4521602395833220130_o.jpg

DSİ’NİN YANITINDAKİ ‘MAVİ BENEKLİ ALABALIK’ İFADESİ ŞAŞIRTTI

Şikâyete konu olan Boğazkavak deresinde de inceleme yapıldığı kaydedilen DSİ yanıtında, şöyle denildi: “Ayrıca Değirmenözü Mahallesi içme suyu, Kasımlar Barajı ve HES yükleme havuzu besleme kanalı ile bahse konu ‘mavi benekli’ alabalık olduğu belirtilen derede incelemeler yapılmış herhangi bir olumsuz duruma rastlanmamıştır. Ancak santralın işletilmesi sırasında yükleme havuzundan kaçan suların alt kottaki bazı tarlalardan çıktığı ve bu tarlalarda ekim yapılamadığı, bu zararın işletme sahibi tarafından karşılanacağı Değirmenözü muhtarının da dâhil olduğu bir toplantıda HES işletme sorumlusunca taahhüt edilmiştir.”

Boğazkavak deresi HES'ten önce böyle akıyordu.jpgboğazkavak.jpg

DURNA: ‘DSİ’NİN YANITI CİDDİYETTEN UZAK VE GEÇİŞTİRMEYE YÖNELİK’

DSİ’ye başvurarak köyündeki sorunun çözülmesini isteyen Hüseyin Durna, kendisine verilen yanıtın ciddiyetten uzak ve geçiştirmeye yönelik olduğunu savunarak, bu yönde yaptıkları tüm başvuruların da aynı yöntemle geçiştirildiğini dile getirdi.

DSİ YANITI.jpg

KÖPRÜÇAYI KARDEŞLİĞİ: ‘50 YIL DAYANACAK DEDİLER, 1 YILDA DELİNDİ’

Değirmenözü köylülerinin şikâyetine yanıt veren DSİ’nin kırmızı benekli alabalık yerine ‘mavi benekli alabalık’ ifadesinin kullanılması ise Köprüçayı Kardeşliği Platformu’nun tepkisini çekti. Değirmenözü köylülerinin yüzülmesine bile izin vermediği kaynak suları Boğazkavak Deresi’ni çamura bulayan HES yükleme havuzundaki kaçakların bir yıldır tamir edilemediğine dikkat çeken Köprüçayı Kardeşliği’nin açıklamasında, “Hiçbir kurum elektrik su salınım ve üretim gününe denk getiremedi kontrolünü. Kaçak noktaları tamir ediliyor deniyor ama neredeyse 1 yıldır tamir edemediler. 50 yıl dayanacak denen betonarme tesisler daha 1 yıl kullanmadan delinmeye başladı. Araştırma cevaplarında göze çarpan ise şikâyet edilen durumlara gidenlerin bir türlü rastlayamaması. Onlarca tarihli saatli fotoğraf ve video da sunuldu bu dilekçelerle. Denetimin şirketin üretim zamanına denk gelmediği belirtilmiş. Denetim günü planlanmadan şirket aranarak üretim döngüsünün olduğu gün ve saatler öğrenilip ona göre inceleme pekâlâ yapılabilirdi” görüşüne yer verildi.

köylülerin yüzmeye kıyamadığı kutsal suları HES yüzüdnen çamura bulandı.jpg

‘MAVİ BENEKLİ ALABALIK YAZACAK KADAR CEHALET DOLU BİR İNCELEME’

Ayıca resmi bir rapora mavi benekli alabalık yazacak kadar cehalet dolu bir inceleme olmuş. Balık ölümü olup olmadığı su yüzeyinde şişmiş balık aramaktan mı ibaret?” ifadelerine yer verilen Köprüçayı Kardeşliği Platformu’nun açıklamasında, şöyle denildi: “Popülasyon ve geçmiş yılların ölçütleri bile kâğıt üstü karşılaştırılsa daha iyi bir sonuç çıkabilirdi. Suyun sıcaklığının artması bulanıklığın etkisi nedir hiçbir değerlendirme yok. Balık ölümü olan Köprüçayı ana nehir yatağında DSİ’nin cevabı neydi hatırlayan var mı?

boğazkavak deresi.jpg

‘HES ŞİRKETİ İHLAL EDERSE KAPATIRIM DİYEN YETKİLİLER NEREDE?’

Bir yıldır kapatamadıkları kaçaklar hangi tarihte kapanacak ve hangi yöntemler uygulanacak. Alttaki düdenler beton şırıngalamakla ne hale gelecek? Köylünün gözü önünde su hakkı kullanım anlaşması diye ıslak imzalı A4 kâğıtları sallayan, ’bu su kullanım hakkı anlaşmasını HES şirketi ihlal ederse gerekli yaptırımı uygularım; gerekirse kapatırım’ diyen üst düzey yetkili ve kurumu, gerekli ispatlar yapıldığı halde neden hala bir yaptırım uygulayamadı?

köylülerin dilekçesine yanıt veren DSİ bu suda bir kirlilik görülmediğini belirtti.jpg

HES’ten dolayı deresini aldığınız çocukların hakkını parayla karşılayabilir misiniz? Dolarlarınız son 5 yıldır yaşattığınız köylüdeki travmaları unutturmaya yeter mi? Köyümüzdeki yıkılmasına sebep olduğunuz güven dostluk ve arkadaşlıkları tekrar tamir etmeye paranız ne kadar muktedir?”

KÖPRÜÇAY NEDEN HEP SORUNLARLA GÜNDEMDE

Isparta’nın Sütçüler ilesinde inşa edilen Kasımlar Barajı ve HES pojesinin bir parçası olan Antalya Manavgat sınırındaki Değirmenözü HES, Isparta sınırından tünellerle taşınan sularla çalıştırılıyor. Değirmenözü köyünün hemen üstünde inşa edilen yükleme havuzunda oluşan çatlaklar ise bölgenin karstik (kireçtaşı) yapısından dolayı hem yeraltı sularını hem de tarım arazilerini kirletiyor. Köprülü Kanyon Milli Parkı’na adını veren Köprüçay’ın ana kaynağında inşa edilen Kasımlar Barajı ve HES projesinin inşaatı ve işletmesi aşamasında neden olduğu kirlilik hem yörede yaşayan köylüleri hem de canlı yaşamını olumsuz etkiliyor. Geçtiğimiz yıl kirlilikten kaynaklı toplu balık ölümleriyle gündeme gelen Köprüçay eski günlerini arıyor. Yıllardır yaşam alanlarındaki HES tahribatlarına karşı hukuksal mücadele yürüten köylüler, konuyla ilgili denetimsizlikten ve çözümsüzlükten şikâyetçi.

 

2050’de kırsalda nüfus kalmayacak!

Bir zamanlar ürettikleriyle doyurdukları milletin efendileriydiler, üretimden koptukça kentlerin ucuz iş gücü kölelerine dönüştüler…

Yusuf Yavuz

Hatalı tarım politikaları ve kentleşme baskısı son yıllarda Türkiye kırsalını hızla boşalttı. Üretimden kopan kırsal nüfusun büyük kentlere akın etmesiyle 2011’de yüzde 28,6’ya inen kırsal nüfusun bugün yüzde 25’in altına düştü. Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Bayraktar, böyle giderse 2050 yılında kırsalda nüfusun kalmayacağına dikkat çekerek tarımda çalışan bulmanın neredeyse imkânsız hale geleceğini dile getirdi. Nüfusu kırsalda tutacak projelerin yürürlüğe konulmasını isteyen Bayraktar, “Önlem alınmazsa, kırsal kalkındırılmazsa, bu eğilimle halen 20 milyon olan kırsal nüfus, 2050’de 4,5 milyona gerileyecek” dedi. Bayraktar, İngiltere’de yüzde 20, Kanada’da yüzde 19, İspanya’da yüzde 22, İsviçre’de yüzde 26, İtalya’da ise yüzde 31 oranında nüfusun kırsalda yaşadığına dikkat çekerek, “İnsanların doğdukları yerde doymaları sağlandığında, şehirler de ağır göç baskısından uzaklaşacaktır. Kırsal kalkınmayı sağlamak ülkemiz şartlarında çok da zor değil” diye konuştu.

Türkiye’nin kırsal nüfusu hızla azalıyor. Böyle giderse 2050 yılında tarım alanında çalışacak insan bulmak imkânsız hale gelecek. Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Bayraktar, konuyla ilgili yaptığı açıklamada boşalan köyler hakkında çarpıcı rakamlar verdi, halen 20 milyon düzeyinde olan kırsal nüfusun 2050 yılında 4,5 milyona gerileyeceğini söyledi.

TZOB BAŞKANI ŞEMSİ BAYRAKTAR.jpg

    (TZOB Gn. Bşk. Şemsi Bayraktar)

‘NÜFUSU KIRSALDA TUTACAK ÖNLEMLER ALINMALI’

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre, 2000 yılında 63,6 milyon olan Türkiye nüfusunun yüzde 35,3’ü olan 22,5 milyonun kırsalda yaşadığını, 2011’de ülke nüfusunun 73,6 milyona ulaşmasına karşın kırsalda yaşayanların oranının yüzde 28,6’ya, sayısının ise 21,1 milyona indiğine dikkati çeken Bayraktar, nüfusu kırsalda tutacak önlemler alınmasını istedi.

‘BÜYÜK ŞEHİRLERDE KIRSAL NÜFUS YOKMUŞ GİBİ İSTATİSTİK OLUŞTURULUYOR’

Aralık 2012’de çıkartılan yasayla 13 ilin büyükşehir statüsüne dönüştürülmesine 2013’te Ordu’nun da eklenmesiyle Türkiye’deki büyükşehirlerin sayısının 30’a yükseltildiğine dikkat çeken Bayraktar, bu illerdeki köy ve beldelerin tamamının mahalleye dönüştürülmesiyle kırsal nüfus sayısının düşük gösterildiğini kaydetti. Adana, Ankara, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bursa, Denizli, Diyarbakır, Erzurum, Eskişehir, Gaziantep, Hatay, Mersin, İstanbul, İzmir, Kayseri, Kocaeli, Konya, Malatya, Manisa, Kahramanmaraş, Mardin, Muğla, Ordu, Sakarya, Samsun, Tekirdağ, Trabzon, Şanlıurfa ve Van illerinde büyükşehir yapılmasıyla sanki bu illerde kırsal nüfus yokmuş gibi istatistiklerin oluşturulduğunu dile getiren Bayraktar, şunları söyledi:

4.jpg

‘2050’DE KIRSAL NÜFUS YÜZDE 4,8’E DÜŞECEK’

“Halen ülkemizde 20 milyon dolaylarında kırsal nüfus bulunmaktadır. FAO, 2011 yılı için yüzde 28,6 oranını vermektedir. Bu rakam, eğilime bakılırsa günümüzde yüzde 25’in altına inmiştir. Bu eğilim devam ederse, kırsal nüfusun toplam nüfus içindeki oranı, 2026’da 19,4’e, 2034’de yüzde 14,6’ya, 2042’de yüzde 9,7’ye, 2050’de ise yüzde 4,8’e inecek. Böylece, kırsal nüfus, Türkiye İstatistik Kurumu’nun ülke nüfusuyla ilgili projeksiyonunu temel aldığımızda, 2026’da 16,7 milyona, 2034’de 13,2 milyona, 2042’de 9 milyona, 2050’de 4,5 milyona gerileyecek. Bu nüfus çocuk, yaşlı tüm nüfusu kapsıyor.

3.jpg

‘TARIMIN TOPLAM İSTİHDAMDAKİ PAYI YÜZDE 20’LERDEN YÜZDE 3’LERE İNECEK’

FAO verilerine göre 2000 yılında kırsalda yaşayan yüzde 35,3 nüfusun yüzde 26,5’i, 2011’de yüzde 28,6 nüfusun yüzde 19,9’u tarımdan geçimini sağladı. Kırsalda yaşayanların 2000 yılında yüzde 75,1’i, 2011 yılında yüzde 69,6’sı tarımsal faaliyette yer aldı. Bu durumda, kırsalda yaşayanlarda tarımdan geçimini sağlayanların oranı düşüyor. Her ne kadar kırsal nüfus 2050’de 4,5 milyona inse de bunun en fazla 3 milyonu tarımsal faaliyette yer alacak. Türkiye’de halen toplam nüfusun yüzde 39’unun işgücüne dâhil olduğunu göz önünde bulundurursak, tarımda istihdamda en fazla 1-1,2 milyon dolaylarında olacak. Tabii bu istihdamın büyük bölümünü de yaşlı nüfus oluşturacak. Tarımın toplam istihdamdaki payı da yüzde 20’lerden yüzde 3’lere inecek.”

6.jpg

İTALYA’NIN YÜZDE 31’İ, İSVİÇRE’DE YÜZDE 26’SI KIRSALDA YAŞIYOR

Kırsal nüfusu sadece tarım nüfusu olarak görmemek gerektiğini dile getiren Bayraktar, gelişmiş ülkelerden tarımda çalışan nüfus yüzde 2-3’lere inse de hala Japonya’da yüzde 8’inin, Avustralya’da yüzde 10’unun, Fransa’da yüzde 14’ünün, Hollanda’da yüzde 16’sının, ABD’de yüzde 17’sinin, Kanada’da yüzde 19’unun, İngiltere’de yüzde 20’sinin, İspanya’da yüzde 22’sinin, Almanya ve İsviçre’de yüzde 26’sının, İtalya’da yüzde 31’inin kırsalda yaşadığına dikkati çekti.

5.JPG

İNSANLARIN DOĞDUKLARI YERDE DOYMALARI SAĞLANMALI

Kırsalın kalkındırılması ve kır ile kent arasındaki ekonomik ve sosyal gelişmişlik farkının giderilmesinin tarım açısından çok önemli olduğunu vurgulayan Bayraktar, şöyle konuştu: “Ne yazık ki kırsalda hızlı bir göç yaşanmış ve köylerimiz büyük oranda nüfus kaybetmiştir. Özellikle tarımda genç nüfus kaybı, tarımsal üretimi doğrudan etkilemektedir. Nüfusu kırsalda tutacak projeler yürürlüğe konulmalı, kırsal kalkınma desteklenmeli, başta gıda sanayi olmak üzere kırsalda tarımsal girdi kullanan işletmelerin kurulması teşvik edilmelidir. Kırsala, kentlerde olan hizmetler götürülmeli, özellikle kırsal turizm önemsenmelidir. İnsanların doğdukları yerde doymaları sağlandığında, şehirler de ağır göç baskısından uzaklaşacaktır. Tarımsal alanda faaliyet gösteren büyük şirketlerin zarar etmeleri durumunda tarımsal işletmelerini kapatarak sektörden çıktıkları göz önüne alındığında, aile çiftçiliğinin, tarımın sürdürülebilirliği, gıda güvenliği, açlık ve yoksullukla mücadele, kırdan kente göçün azaltılması ve doğal kaynakların korunması açısından desteklenmesi gerekmektedir.”

8.jpg

‘KENT VE KIR ARASINDAKİ SOSYO-EKONOMİK FARKLAR ACİLEN GİDERİLMELİ’

Tarımda günümüzde bile genç nüfus sıkıntısı çekilirken, 2050’de tarımda çalışan bulmanın neredeyse imkânsız hale geleceğini belirten Bayraktar, şu bilgileri verdi: “Acilen kent ve kır arasındaki ekonomik ve sosyal farklar giderilmeli, kırsalın ülke ortalamasının üçte birinde kalan gelir seviyesi yükseltilmeli, öncelikle tarıma dayalı sanayiler, kırsal turizm geliştirilmelidir. İngiltere’de tarımdaki nüfus yüzde 1’lere inse de hala nüfusun yüzde 20’si kırsalda yaşıyor. Kırsaldaki nüfusun yüzde 95’i tarım dışında geçimini sağlıyor. Türkiye’nin de kırsaldaki nüfusu tutması ama tarımda çalışan nüfusunu azaltması gerekiyor.

2.jpg

‘TÜRKİYE ŞARTLARINDA KIRSAL KALKINMAYI SAĞLAMAK ZOR DEĞİL’

Kırsal kalkınmayı sağlamak ülkemiz şartlarında çok da zor değil. Geniş tarım alanları, tarımsal üretim potansiyelinin zenginliği, ürün çeşitliliği, tarımsal sanayi girdi ve hammaddelerinin çeşitliliği, marka olabilecek yöresel ürün fazlalığı, flora ve fauna zenginliği, çevre kirliliğinin az olması ve organik ürün potansiyelinin bulunması, kültür ve turizm varlıklarının zenginliği ve bunların turizm açısından yüksek potansiyel arz etmesi, geleneksel zanaat ve el sanatlarının zengin olması, yaygın kamu teşkilatı önemli artı değerlerdir. Kırsal kalkınma proje deneyimleri, ulaşım, haberleşme ve elektrik altyapısının da önemli ölçüde tamamlanmış olması büyük avantajdır.”

9.jpg

‘TOPRAK, ORMAN VE SU GİBİ DOĞAL KAYNAKLARI KORUMAK HAYATİ ÖNEMDE’

Yapılması gerekenin, tarımın küçük ve parçalı arazi yapısı, tarımsal eğitim ve yayım hizmetleri ile işbirliği konusundaki yetersizlikler, kalite ve standartlara uyum konusundaki güçlükler, tarım-sanayi entegrasyonu ve pazarlama faaliyetlerinde etkinlik sorunları, sermaye ve mali kaynak yetersizlikleri, üretimin doğa koşullarına bağımlılığı ve verim düşüklüğü gibi yapısal sorunları çözmek gerektiğini bildiren Bayraktar, “başta orman köylüleri olmak üzere kırsaldaki yoksulluğu ortadan kaldırmak, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerini etkin olarak götürmek, kırsal altyapıyı modernize etmek, toprak, su, orman, çayır mera, su ürünleri stokları gibi doğal kaynakları korumak hayati önemdedir. Bunlar yapılırsa, kırsal kalkınmanın sağlanmaması mümkün değildir” dedi.

1.JPG

Bir ‘eski Türkiye’ masalı…

Dinle yeni Türkiye, yitip giden senin masalındır…

“Buraların peyniri, tereyağı meşhurdu eskiden. Hakiki tereyağı bulursan hiç fiyatını sorma, al geç… O ilaç gibi bir şeydir…”

Yusuf Yavuz

Koynunda sakladıklarıyla yeryüzünün en çarpıcı coğrafyalarından biri olan Anadolu’nun dört bir yanında son yıllarda sadece çöp üretiyoruz. Hitit’lerden Roma’ya, Selçuklu’dan Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan kültür mirasının somut izlerini kentlerden çekip çıkarsanız geriye sadece bu son 50-60 yılda üretilen çöplük gibi mekânlar kalacak…

Asurlu tüccarların izinde bir uçtan bir uca Anadolu’yu donatan Selçuklu kervansarayları, kentlerin kalbinde eski tapınakların üzerine ya da yanı başına inşa edilen ulu camiler, çarşılar, medreseler ve köklerinden kopan Osmanlı’nın kendi topraklarında kurulmasına izin verdiği misyoner Hıristiyan okullarıyla baş edebilmek için son döneminde inşa ettiği sultaniler (lise binaları) ile genç cumhuriyetin eliyle kondurulan birkaç kamu binasını çıkarsanız Anadolu kentleri birer betonarme tarlası gibi…

BETONARME ÇAĞININ EN ATEŞLİ GÜNLERİNİ YAŞIYORUZ

TOKİ eliyle taçlandırılarak bu toprakların incelik dolu mimarisini ölüm döşeğine sokan betonarme çağının en ateşli döneminden geçerken taşı, ahşabı ve mermeri şiire dönüştüren elleriyle zamanı durduran sabır heykeli gibi ustaları unuttuk… Elle dokunabileceğimiz, somut kültür mirasımız olan, kimliğimiz, geçmişimiz, köklerimiz diyebileceğimiz ne varsa hoyratça örseleniyor, bağlamından koparılıp değer bilmezliğin girdabında kaybolup gidiyor.

BU MASAL KAHRAMANLARI HANGİ TOKİ EVİNE SIĞAR

Peki, bunca hengâmenin içinde kendi yolunu yürüyen soyut öykülerimiz? Elle tutamadığımız, bu coğrafyanın sırrını taşıyan canlarımızın zihninde taşıdıkları? Ya o zamanın imbiğinden süzüle süzüle bugüne akan sessiz ırmaklar gibi içine çağlayan gönüller? Mekânın ve insanın birbirinden ayrı düşünülmediği bir insanlık mirasının son tanıkları? Peki, bu büyük sorumluluğu nereye sığdıracağız? Hangi TOKİ evine, hangi AVM’nin ışıltısına emanet edeceğiz, bu masal kahramanlarını? Hangi otoyolun sağladığı hızda bulacağız, gümüş sakallı bir ihtiyarın ceketinin cebinden çıkardığı o kara eriğin tadını?

MUHAFAZAKÂRLIK ADINA YOK EDİLEN DEĞERLERİN ÖYKÜSÜ

Bugün size Anadolu’nun sırlarıyla boyanmış, ışıklı bir ihtiyardan söz edeceğim…

Daha doğrusu size bir eski Türkiye öyküsü anlatacağım. Bir süredir ‘yeni Türkiye’ diye diye muhafaza edilmesi gereken ne varsa, üstelik de ‘muhafazakârlık’ adına yok olmasına göz yumulan değerlerin öyküsü bu…

Ekmekten balığa, peynirden buğdaya; bazen de bizzat yok edilen değerlerin öyküsü…

Aslında bizim, hepimizin öyküsü…

İbrahim Çetin…

87 yaşında, Göller Bölgesi’nin kalbinde, Isparta’nın Eğirdir ilçesine bağlı Bağören köyünde yaşıyor…

DSCF3881.JPG

KAPLUMBAĞA TERBİYECİSİ İBRAHİM DEDE

Bağören, adı üstünde üzüm bağlarının çevrelediği kırmızı kiremitli evleriyle Eğirdir Gölü’nün kıyısında bir yeryüzü cenneti. O cennetin Ademlerinden biri olan İbrahim dede ile köyün iskelesinin yolunu sorarken tanıştık. Başında kasketi, elinde bastonu, bir elinde de küçük bir poşet taşıyan İbrahim dede bize yolu tarif ederken bir eliyle de poşetin içinden bir kaplumbağa yavrusu çıkardı ve usulca asma kütüklerinin arasına bıraktı. Biz daha ne olduğunu anlamadan öylece bakarken, İbrahim dede doğrudan konuya girerek olayı aydınlatmaya başladı…

İBRAHİM DEDE İLE ESKİ TÜRKİYE'Yİ KONUŞTUK.JPG

(İbrahim Çetin ile dağların, toprağın ve suyun hafızasını konuştuk…)

‘BU HAYVANLAR ÇOK AKILLIDIR’

İbrahim dedenin gölün kıyısında bir bahçesi varmış. Bahçesindeki bezelyelere zarar veren kaplumbağaları gördükçe böyle eline alır, onlara hiçbir zarar vermeden daha uzak bir yere götürüp bırakırmış. Bu kaplumbağa yavrusu da onlardan biri. “Bu hayvanlar çok akıllıdır. Tekrar doğdukları yere giderler” diyor.

‘BU KÖYDE 40 KAYIK VARDI, ISTAKOZ AVLARDIK’

İbrahim dedeyi yormamak için bir kenara oturup koyu bir sohbete dalıyoruz. Belli ki bu dağların, bu suların hafızasından çok şey biriktirmiş. “Ben neden yorulacakmışım ki?” diyerek ayakta konuşmayı tercih ediyor ve başlıyor anlatmaya: “Bu köyün eski adı İlama idi. Şimdi Bağören oldu. Bağören’de eskiden 120 hane vardı, bugünlerde aşağı yukarı 30 hane kaldı. Ben eskiden balıkçılık da yaptım, çobanlık da yaptım. Eskiden bu gölde ne istersen vardı. Istakoz, sazan, levrek… Bu köyde, şu küçük iskelede 40 tane kayık vardı. Bu 40 kayık, av sezonu açıkken her gün balığa çıkardı. Ekseri ıstakoz avlardık. Bir sepet atardık göle, o kafes biçimindeki sepetin içine girerdi. ‘Salak hayvan bu’ derdik. Kendi kendine gelip sepetin içine giriyor… Eskiden ıstakoz avlamak için sepetlerin içine balıketi koyardık. Ama balık azalınca bir çeşit ekmek pişirip onu koymaya başladık. Kepek ve un karışımından yapılan bu ekmeği satan fırınlar vardı. İçerisine bazıları da çimento katıyorlardı, suyun içinde dağılmasın diye… O işler geldi geçti…

BAĞÖREN KÖYÜNDEN İBRAHİM DEDE GÖLÜ VE DAĞLARI ANLATTI.JPG

‘GÖLDEKİ DÜDENLERİ DSİ DOLDURDU’

Bu gölde çok sayıda düdenler vardı. Bu düdenleri DSİ kapattı, içini doldurdu. Şimdi bir tane düden kaldı sadece. Köylüler eskiden buradaki düdenlere saman çuvalı bırakmışlar, ta Dinar’dan çıkmış. Şimdi düdenin ağzına kayığı koyuverirsen içine çeker alırdı… O kadar büyüktür… Sonbaharda suyu içeriye çeker…”

İNSAN ELİYLE YOK EDİLEN NİMET

Eğirdir Gölü’nün bereket dolu günlerini böyle anlatıyor İbrahim dede. Bir zamanlar ıstakoz avlamak için bile balıketi kullanılan gölde artık yemek için bile balık bulmak zor. İnsan kaynaklı kirliliğe bir de gölü korumakla yükümlü devletin hataları eklenince bir zamanların masal suyu eski günlerini arıyor. Geçmişte DSİ eliyle bırakılan etçil balık türleri göldeki yerli ve doğal türleri yok etmiş. Göldeki doğal balık türleri sinekleri ve zemindeki su bitkileriyle beslendiği için ekolojik denge ve üretim binlerce yıldır sürüp gitmiş ve göl çevresinde yaşayan insanlara nimetini eksik etmemiş. Ancak ‘daha çok kazanç’ ve daha çok üretim hayaliyle DSİ eliyle göle bırakılan etçil balık türleri (İsrail sazanı vb), yerli balık türlerinin sonunu getirmiş ve insan eliyle benzersiz bir tatlı su ekosistemi tahrip edilmiş. Şimdilerde İbrahim dede gibi göl kıyısındaki pek çok insan eski günlerin özlemiyle yaşıyor…

BAĞÖREN KÖYÜ.JPG

(Bağören köyü, Eğirdir Gölü’nün kıyısında yer alıyor. Geçmişte 40 kayıkla balıkçılık yapılan iskelede bugün bir kaç tane kayık kalmış…)

Yine de insanoğlunun bütün hoyratlığına rağmen Eğirdir Gölü güzel günlerinin anılarıyla dolu rüzgarını eksik etmiyor. Kıyıyı çevreleyen salkım söğütler, iğdeler ve ulu ardıçlarla Barla Dağı’nı bekleyen görkemli sedirler Anadolu’nun kadim tanrılarının seslerini taşıyan rüzgârla gölü selamlıyor…

‘ŞİMDİKİ İNSANLAR ÇALIŞMIYOR, USANMIŞLAR…’

İbrahim dede balıkçılık azalınca baba mesleği olan çobanlığa dönmüş. Binlerce keçi ve koyun yetiştirmiş. “Üç defa avluya yüzer tane koyun doldurdum… Üç sefer de kıl keçisi doldurdum. Binlerce keçi ve koyun güttüm. Eskiye göre şimdi insanlar çalışmıyor. Usanmışlar… Hayvancılık zaten sağlam insan ister. Bir ikincisi, hayvancılık çoluk çocuk ve yaşlı insan işi değildir. Orta yaşta ve sağlam bünyeli insan ister” diyor.

BAĞÖREN KÖYÜ EĞİRDİR GÖLÜNÜN KIYISINDAKİ ONLARCA KÖYDEN BİRİ.JPG

ÜRETMENİN ANLAMI KAZANMAK DEĞİL, YAŞAMI ANLAMLI KILMAK

Gözlerinin içinde üreten ve yaşama değer katan insanlara haz bir ışıltı var. Bu insanlar için üretmenin anlamı yalnızca ‘kazanmak’ değil, aynı zamanda yaşamı anlamlı kılmak: “Eskiden burada kelek ve kavun yetişirdi. Neredeyse her evde halı tezgâhı vardı. Halıcılık çok yaygındı. Şimdi üreten yok. Üretenler de büyük kentlere gitti.”

EĞİRDİR'DE YEREL PINAR PAZARINDA TEREYAĞI.JPG

(Eğirdir’deki yerel Pınar Pazarı’nda satılan tereyağı, geleneksel usullere göre saklanıyor)

‘HAKİKİ TEREYAĞI BULURSAN AL GEÇ, İLAÇ GİBİ BİR ŞEYDİR O’

İbrahim dede ile sohbet ederken bastonunu kaldırıp yukarıdaki dağı işaret ediyor. Babası dağın arka tarafındaki eski adı ‘Göndürle’ olan Harmanören köyündenmiş: “Babam Bağören’e iç güveyi olarak gelmiş. Annem dedesinin yanında büyümüş, sonra babamla evlenmişler.” İbrahim dede çobanlık günlerinden bahsedince geçmişte ünü tüm bölgeye yayılan peynir üretimini soruyoruz, “Buraların peyniri, tereyağı meşhurdu eskiden. Hakiki tereyağı bulursan hiç fiyatını sorma, al geç… O ilaç gibi bir şeydir” diye anlatıyor.

İBRAHİM DEDE.JPG

KURU İNCİR, BUĞDAY VE KUZU BAĞIRSAĞINDAN PEYNİR MAYASI

‘El mayası’ diye andığı, kuru incir, buğday, kuzu bağırsağında bekletilmiş tuz ve yoğurt suyunun bir küp içerisinde 20 gün fermente edilmesiyle hazırladıkları doğal maya ile mayaladıkları taze sütten elde ettikleri peynirin bir kısmını taze olarak tükettiklerini, bir kısmını ise keçi derilerine basarak mağaralara koyup kışa hazırladıklarını anlatıyor İbrahim dede:

‘EĞER PEYNİR TUTTUYSA BİR ÇİZİK ATARDIK, GÖMGÖK SUYU ÇIKIVERİRDİ’

“Kıvrak sağmak gerekirdi keçileri. Bu hazırladığımız el mayasını süzüp sütü mayalardık. Bir yıl yeterdi bu maya bize. Sütü mayaladıktan sonra peynir tuttu mu tutmadı mı diye bakardık. Eğer peynir tuttuysa, kazanın üzerine bir çizik atarak çarpı işareti koyardık, ardından gömgök suyu çıkıverir peynirin. Ondan sonra tülbentten bir kesenin içine doldururduk. Sonra kazanın altını yakıp biraz pişirirdik. Pişirirsen bir kilo düşer peynirin ağırlığı… Sonra keseden çıkan peyniri kalaylı bir kazandaki soğuk suyun içine koyar, soğuk suyunu her gün değiştirirdik. Sonra da pazara götürüp satardık. Mecbursun arkadaş! Bunu da taze olarak satacaksın. Peynirin hepsini tuluma bassan, basılmaz…”

YEREL PINAR PAZARINDA PEYNİR SATICISI BİR KADIN.JPG

            (Eğirdir Pınar Pazarı’nda süt ürünleri satan bir köylü kadın…)

‘BÜTÜN KÖYLER PEYNİRİNİ OBRUĞA KOYARDI’

Coğrafyayı ve doğayı okuyarak ve ona uyum sağlayarak sürüp giden bir üretim kültürünün son taşıyıcılarından biri olan İbrahim dede, bugün unutup gittiğimiz bir yaşam ustalığının ayrıntılarını anlattıkça aslında neleri yitirdiğimizi bir kez daha anlıyoruz: “Babam rahmetli, 22 Haziran’daki gün dönümüne kadar sütleri hep yoğurt yapardı. Yukarıdaki dağda bir obruk vardı. Kaymaz dağının arkasındaki obruğa civar köylüler ‘peynir obruğu’ derdi. Bütün bu civardaki köyler peynirini bu obruğa koyardı. Peynir bu obruğa koyulmazsa bozulurdu ama obruğun dibinde ‘çıra taşı’ denilen bir yer vardı, buraya güzelce koyulursa çok güzel olur, hiç bozulmazdı.”

TULUM PEYNİRLERİ MAĞARALARDA DİNLENDİRİLİP OLGUNLAŞTIRILIYOR.jpg

                  (Bir tür mağara olan obrukta bekletilen tulum peynirleri…)

ADINI EFSANELERDEN ALAN GELİNCİK DAĞINDA İŞ MAKİNELERİ GEZİNİYOR

İbrahim dedenin bastonuyla işaret ettiği yer, bugün Gelincik Dağı olarak anılan ve Barla Dağının kolu olan bir dağ. Gelincik adını alması, tıpkı Kaz Dağları’ndaki Sarı Kız efsanesi gibi burada da Sarıkeçili Yörüklerinin yaylamak için çıktığı dönemlerde yaşanan bir efsaneye dayanıyor. Bir zamanlar keçi sürülerinin adımladığı dağlarda bugün mermer ocaklarının iş makineleri geziniyor.

‘PEYNİR OBRUĞUNA İKİ KİŞİ BEKÇİ OLARAK BIRAKILIYORDU’

Biz obruğun içini merak ediyoruz. İbrahim dededen biraz anlatmasını istiyoruz. O anlatıyor, biz de bir masal gibi dinliyoruz: “Bu obruğa ben iki sefer indim çıktım. Derinliğine 12 katlı bir urgan zor yetişirdi. Urganı belime bağlayıp obruğa iniyordum. Daha sonra yukarıdakiler peynir tulumlarını iplerle aşağıya bırakıyor ve aşağıda sırasıyla yerleştiriliyordu. ‘Kalağan ini’ dediğimiz bu obruk çok büyüktü. Barla, Bedre, İlama, Kalağan, Atabey ve çevre köylerin hepsi peynirlerini bu obruğa bırakırdı. Obruğun başına Kalağan köyünden bir kişiyi bekçi olarak bırakırlardı. Bazen de iki kişi bekçi tutulurdu. Obruğun içinde tonlarca peynir olurdu. Yaz aylarında burada olgunlaşan peynirler, güz gelince, yine bir gün dönümünde obruktan çıkarılırdı.

OBRUKTA TULUM PEYNİRİ KARAMAN'DA HALEN YAŞATILIYOR.jpg

‘KASIM AYI GELİNCE OBRUKTA MAHŞERİ BİR KALABALIK BİRİKİYOR’

Kasım ayı gelince, yine bir gün dönümünde bir gün önceden obrukta peyniri olan köylerde ve Isparta’da bir şaiya ederler (duyururlar); ‘filan filan köylülere söyleyin filan gün peynirler obruktan çıkarılacak, peyniri olan gelsin’ diye ilan edilirdi. Sonra herkes peynir obruğunun orada toplanır. Mahşeri bir kalabalık olurdu. Aralarından seçilen dört kişi obruğa iner, yukarıdan sallanan dört urgana dört peynir tulumunu bağlarlar, yukarı çekilir.

OBRUKTA TULUMLAR KARIŞINCA…

Peynir tulumlarının üzerinde kime ait olduğu karışmasın diye numaralar olurdu. Ancak bizim zamanımızda numara da konulmazdı. Kendi tulumunu bildin bildin, bilemedin mi gider! Bizim bir peynir tulumumuz kaybolmuştu. Rahmetli babamın zamanında… Şöyle olmuştu: Küpeşte dedikleri, İslamköylü biri vardı… O obruktan peynir tulumları çıkarılırken bizim deriyi almış. Yapışmış, ‘bu benim’ demiş. Rahmetli Deli Osman diye bir adam vardı. Şimdiki bizim muhtarın babası… Biz onunla 5 yıl çobanlık yaptık… Deli Osman Küpeşte’ye, ‘deriye dokanma, bu deri Yusuf’un’ diyor. Babamın adı Yusuf’tu… Senindi, benimdi derken hemen Deli Osman bıçağı çekip derinin ağzını kesiveriyor; içinden bir işaret çıkıyor…

OBRUKTA TULUM PEYNİRİ KÜLTÜRÜ TOROSLARDA ESKİ BİR GELENEK.jpg

(Karaman’da ‘Divle obruğu’ olarak anılan obrukta peynir kültürü sürdürülüyor)

‘KÜPEŞTE, DELİ OSMAN’DAN EVVEL DERİYİ KAPIYOR…’

Herkes kendine göre bir işaret koyardı peynir derisinin içine. Badem, ceviz gibi kuru şeyler… Deli Osman’dan evvel Küpeşte deriyi kapıyor. Deli Osman diyor ki, ‘Ne len işaretin senin?’ diyor Küpeşte’ye. ‘Badem’ diyor, sert gari ya! (Gülüyor). Hâlbuki babam kurşun dövmüş de onu koymuş derinin içine. Badem gibi eline gelince kurşun, Küpeşte kendi derisi sanmış… Kurşunun üzerine de yumuşakken bıçağın burnuyla ‘Yusuf’ diye adını yazmış, sonra da kurşunu çaputla sarıp deriye koymuş babam… O işaret kaybolmaz… Sonra derisini alıp geliyor Küpeşte’nin elinden…”

İBRAHİM ÇETİN.JPG

ANADOLU’NUN UNUTULAN ÖYKÜSÜ: HAYAT BİLGİSİ

Biz masal gibi dinledik ancak İbrahim dedenin anlattıkları Anadolu’nun bir gerçeğiydi. Hindistan’dan gelse adına ‘Ayurveda’ denilecek, Çin’den gelse ‘Feng Şui’, İran’dan gelse ‘İlmi-Hayat’ diye anılacak ve baş tacı edilecekti. Oysa İbrahim dede gibi milyonlarca Anadolu insanı büyük bir tevazu içerisinde ve Hititlerden bu yana sadece yaşadı, anladı ve gülümsedi. Adına ‘hayat bilgisi’ dedikleri, insanın hayatta kalmasını sağlayan ne varsa büyük bir sabırla işleyip durdular.

DİNLE YENİ TÜRKİYE, YİTİP GİDEN SENİN MASALINDIR…

Dili, inancı ve ırkı ne olursa olsun binlerce yıldır Anadolu insanı bağımsızlığını bu bilgiyle korudu. Otun, dağın, taşın, ağacın, kuşun ve suyun bilgisi. Yıldızın ve ayın, güneşin ve yağmurun bilgisi. Buğdayın, asmanın, narın ve incirin bilgisi. Anadolu’da bir koloni ülkesi kurmak isteyen Roma’yı en çok Torosların bu direngen insanları uğraştırdı. Dağların, bulutların ve yağmurun altında özgürlüğün ne demek olduğunu en çok onlar bildi. İsaura’da, Selge’de, Sagalassos’ta ve ulu ırmakların iki yakasında özgürlüklerini kaybetmemek uğruna, İskender ve Roma ordularına direndiler. Ve dağlar binlerce yıldır özgürlüklerini sağlayan en büyük sığınakları oldu.

Bugün eski Türkiye diye küçümsenen ve her fırsatta öfkeyle küfredilen şey, aslında kendi kendine yetmenin adıydı. Bugün yitip giden de işte bu oldu.

Dinle yeni Türkiye, yitip giden senin masalındır…

 

 

 

 

 

Likya’nın kalbine otoyol hançeri yargıya taşındı!

Türkiye’nin tanıtım yüzü olan dünyaca ünlü plajın üzerine otoyol ve viyadük projesi yargıya taşındı…

Yusuf Yavuz

Antalya’nın Kaş ilçesinde mevcut yola paralel yapılmak istenen otoyolun iptali için sivil toplum örgütleri ile 76 vatandaş dava açtı. Karayolları 13. Bölge Müdürlüğü tarafından Kaş ile Kalkan arasında yapılmak istenen otoyol, arkeolojik ve doğal sit alanlarından geçiyor. Dünyaca ünlü Kaputaş plajının bulunduğu kanyonu viyadükle geçecek olan otoyol projesi için toplam uzunluğu 5 kilometreyi ağan 3 tünel ve 3 viyadük inşa edilmesi öngörülüyor. Otoyol güzergâhında ev ve arazileri bulunan vatandaşlar ile Kaş’taki sivil toplum örgütlerinin rant projesi olarak nitelendirdikleri projenin iptali için Antalya İdare Mahkemesi’nde açtıkları davaya Peyzaj Mimarları Odası da müdahil oldu. Otoyolun geçtiği güzergâhta, Phellos antik kentine ait çiftlik kalıntıları ile Roma dönemine tarihlenen yolların bulunduğu belirtiliyor.

Türkiye’nin tanıtım yüzü olarak tanırım broşürlerinde yer verilen Antalya’daki Kaputaş Plajı’nın da bulunduğu alan otoyol tehdidi ile karşı karşıya kalınca projeye karşı çıkan vatandaşlar otoyolu yargıya taşıdı. Antalya Muğla arasındaki bölünmüş yol projesinin Kaş-Kalkan arasında yer alan 28,7 kilometrelik bölümü arkeolojik ve doğal sit alanlarından geçiyor. Deniz kıyısından geçen mevcut yolun yaklaşık 200 metre yukarısından yapılması planlanan otoyol için Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararı verdi.

otoyol güzergahı.jpg

28 KM’LİK OTOYOLA 76 VATANDAŞ DAVA AÇTI

Mevcut otoyolun yeterli olduğunu savunan ve yeni yapılacak yolun rant amacı taşıdığını dile getiren Kaşlı sivil toplum örgütleri ve 77 vatandaş projenin iptali için dava açtı. Kaş Turizm ve Tanıtma Derneği, Kaş Çevre Platformu, Kaş Koruma Platformu’nun 77 vatandaş ile birlikte açtığı davaya Peyzaj Mimarları Odası da müdahil oldu.

phellos antik kenti.JPG

‘DOĞAL VE KÜLTÜREL MİRAS OLUMSUZ ETKİLENECEK’

Otoyol projesinin geçtiği alanda 6 arkeolojik sit alanı ile bir de doğal sit alanı bulunduğuna dikkat çekilen dava dilekçesinde ise alandaki doğal ve kültürel mirasın projeden olumsuz etkileneceği kaydedilerek, “Aslında tek başına bu harita bile buraya proje yapmayın, koruyun, demektedir” ifadelerine yer verildi.

arkeolojik sit alanı.png

ANTİK ‘SOLUMBA DAMLARI’ TÜNELLE GEÇİLECEK

Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’nün otoyol projesi ile kesişen 1 arkeolojik sit alanı bulunduğunu belirttiğine işaret edilen dava dilekçesinde, ‘Solumba Damları’ olarak bilinen antik yerleşimin 240 metrelik tünel ile geçileceğinin planlandığı kaydedilerek şöyle denildi: “Solumba Damları dışında,  kurulun tarif ettiği tescil edilmiş diğer iki alanın güzergâha çok yakın konumda bulundukları açıkça görülmektedir. Güzergâh boyunca yapılacak yoğun patlatmalar, patlatma sonucu çevreye yayılan kaya parçaları ve toz, yarma kazıları, ağır tonajlı kamyonların sirkülasyonu vb. sonucu kültürel miras varlıklarının etkilenmesi, tahrip olması kaçınılmaz olacaktır.  

JPEG_006438.jpg

 ‘OTOYOL SİT ALANLARINA KORUMA ÇÖZÜMÜ GETİRMİYOR’

Ayrıca, yine aynı haritalara göre, söz konusu 3 sit alanının dışında, tescil edilerek korunmaya alınmış, otoyol güzergâhına yakın konumda görünen başka kültürel varlık alanlarının bulunduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, projede Solumba Damları dışında, güzergâhın neredeyse teğet geçeceği diğer arkeolojik-kültürel sit alanları üzerine koruma çözümü getirilmemiştir. 

yol4sit.png

 ‘KAŞ-KALKAN GÜZERGÂHI PHELLOS TERRİTORYUMUNDA KALIYOR’

Otoyolun geçeceği Kaş-Kalkan güzergâhı, Çukurbağ’daki Phellos antik kenti sınırlarında kalmaktadır. Phellos antik kentine bağlı olarak bu arazide bölgeye yayılmış ancak bugüne kadar tescil edilememiş tarımsal amaçlı çok sayıda antik çiftlik merkezlerine ve kulelere ait kalıntılar vardır. Antik dönemlerde yoğun olarak kullanılan bu bölgede yine tescili yapılmamış, hemen her yerde yaygın olarak görülen çok sayıda lahit, sarnıç, işlik, kuyu vb. kalıntıları mevcuttur. Ayrıca, antik bir territoryum olarak, sadece toprak üstü değil, toprak altında gün yüzüne çıkmamış pek çok kalıntının olacağı çok kuvvetle muhtemeldir. Toprak kaymaları, akıntıları ve üzerlerini örten bitki tabakaları gibi birçok etkenle kalıntıların üzeri örtülmüş durumdadır. Nitekim bu konumda toprak altında kalmış, üzeri örtülmüş çok sayıda antik eserin bulunduğu resmi kayıtlara geçmiş durumdadır.

otoyol güzergahındaki yerleşimlerde yaşayan vatandaşlar projeye dava açtı.jpg

 OTOYOL GEÇECEK BÖLGEDE ROMA YOLLARI BULUNDU

Kaş ve civarında, yine akademik yüzey araştırmaları sonucu imparator Cladius dönemine ait (M.S. 43) Roma yollarının izlerine ilişkin kalıntılar da tespit edilmiştir. Güzergâhın geçeceği Phellos territoryumunda sadece otoyol değil, herhangi bir basit inşaat faaliyeti sırasında bile toprak altındaki yerleşim kalıntılarıyla birlikte bu antik Roma yollarına da rastlama olasılığı son derece yüksektir.”  

mevcut yol ile kıyaslı harita.png

DAVACILAR, ‘PROJE ZORUNLU DEĞİL’ GÖRÜŞÜNÜ SAVUNUYOR

Konuyla ilgili ortak bir açıklama yapan davacı vatandaşlar ve sivil toplum örgütleri ise 1. derece doğal sit alanı olan Kaputaş bölgesi ve diğer korunan alanlardan geçirilen otoyolun zararını azaltmak için tünel yapılmasını akıldışı olarak niteledi. Otoyol projesinin zorunluluğu bulunmadığı savunulan açıklamada, şöyle denildi:

‘KAŞ KALKAN ARASI SADECE 20-25 DAKİKA’

“Yöre halkı büyük çoğunlukla bu yolu istememekte, getirisinden çok fazla götürüsünün olacağının bilincindedirler. Ötesi, mevcut Kaş-Kalkan güzergâhı varken böylesi bir otobanın planlanmasına da karşıdırlar. Mevcut yolda hız yapılamadığı için emniyetlidir ve yoğun trafik bulunmamaktadır. Üstelik Kaş- Kalkan arası sadece 20-25 dakikadır. Bu hattaki en büyük trafik Kaputaş plaj mevkiinde bulunmakta, bu da sadece yaz aylarıyla sınırlı kalmaktadır. Planlanan yolun buradaki trafik yoğunluğunu azaltma yönünde hiçbir katkısı da olmayacaktır. Ancak sırtlarına büyük bir viyadük inşa edilecektir.

JPEG_006419.jpg

‘DAĞLAR DELİNECEK, TARIM VE TURİZME DARBE VURACAK’

Kaş-Kalkan arası süreyi 10-15 dakikaya düşürmek, 120 km hız yapabilmek adına dağlar delinecek, vadiler, yaylalar, ormanlar, tarım arazileri, köyler biçilecek, topraklar kaybedilecek, hayvancılık ölecek ve tüm bu coğrafyaya yürümeye, yaşamaya, konaklamaya gelen turistleri de geri çekerek turizme de darbe vuracaktır.”

‘OTOYOLUN MALİYETİ HALKA DAĞITILSA REFAHA KAVUŞULUR’

Otoyol projesinin açıkça bir rant projesi olduğu görüşü savunulan ortak açıklamada, Kalkan dahil tüm yolun geçeceği mahallelerin nüfusunun 6200 kişi olduğu anımsatılarak, “Karayolları tarafından planlanan yolun maliyeti 73.200.000 TL’dir ve bu bedele tünel masrafları dahil değildir. Bu rakam, 6200 kişiye bölünse kişi başı 11.806.00 TL çıkmaktadır. Bu bedel yöre halkına kişi başı olarak dağıtılsa geçici olarak tüm yöre halkı refaha kavuşacak ve daha iyi turizm için elinden geleni yapacaktır. Doğa da tahrip edilmemiş olacaktır” ifadelerine yer verildi.

home-of-turquoise.jpg

‘KAMUNUN PARASIYLA KAMU VARLIKLARI ÖLDÜRÜLMEYE ÇALIŞILIYOR’

Otoyol projesinin Kaş’ın doğa ve kültür içerikli turizmine hiçbir yararı olmayacağı savunulan açıklamada, şöyle denildi: “Buna karşın alanda endemik bitki türü Likya orkidesi, türü tehlike altında 5 yaban hayvanı bulunmakta ve bunlardan ikisi kırmızı listedeki yaban keçisi (Capra aegagrus) ve tosbağa diye bildiğimiz Testudo graeca’dır. Alan makilik/ormanlık alandır ve halen tarım ve hayvancılık yapılmaktadır. Tescil edilip korumaya alınmış 6 adet tarihi alan yola çok yakın konumdadır ve etkilenmemesi mümkün değildir. Hiçbir getirisi olmayan bu projeye resmi olarak 73.200.000 TL’lik (şimdilik) proje bedeli çok yüksektir ve ölü yatırım olacağı aşikârdır. Üstelik doğal alanları, tarım alanlarını, yaban hayatı tahrip edecek, yeraltı sularını kirletecek bir yatırımdır. Yani kamu parasıyla kamunun varlıkları öldürülmeye çalışılmaktadır.

‘KAŞ’TAN ELİNİZİ ÇEKİN’

Buna karşı çıkan başta Kaş Turizm ve Tanıtma Derneği, Kaş Çevre Platformu, Kaş Koruma Platformu ve Peyzaj Mimarları Odası Genel Merkezi’yle beraber Kaş’ta yaşayan 77 yurttaş  olmak üzere 2 adet davayı dün açmış bulunuyoruz. Projeye ilişkin ÇED gerekli Değildir kararına ve yolun 2842 metrelik alanının Kaputaj SİT alanından geçmesine onay veren Tabiat Varlıkları Koruma Komisyonu kararına karşı davalar açılmıştır. Kaşı betona gömecek bu projelerin bir an önce geri çekilmesi lazımdır. Kaş’tan elinizi çekin!”