Mi(a)krokozmoz

 

Mi(a)krokozmoz

Yusuf Yavuz

“Senden önce neyin var olduğunu soramazsın, çünkü her şey seninle ortaya çıktı. Senden önce nelerin olup bittiğini de  soramazsın, çünkü zamanın kendisi de seninle başladı…”

(Büyük Patlama Teorisinin insana indirgenmiş hali)

Kafan karmakarışık. Beyninin içinde verdiğin ve  ‘sevgiye davet’ adını taşıyan partiye tanıdığın herkesi çağırmıştın. Hatta ilk kez karşılaşmış olduğun ve iyi olabileceklerine kanaat getirdiğin herkesi. Güneşi senin olduğun bir sistem oluşturacaktın. Bir sevgi evreni. Çevrende küçük yıldızlar, gezegenler ve uydular. Kütle çekimin arttıkça, içinin  kalabalığı hızla çoğalıyordu. Ve sende toplanan kalabalığın içinde yarattığı basınç giderek yükseliyordu.

Davet başladı. Beklemeye başladın. Gelenler oldu. Bir, iki,  üç… Ve sonrası…

Sonra durdun. Aklın taşlaştı. Kıpırtısız kaldın. İçindekilerin yarattığı yüksek sıcaklık, ruhunda şiddetli tepkimelerin başlamasına neden oldu. Bir yıldız işaretledin kendine. Yörüngene aldın onu. Bu patlamanın ardından ışığını  yansıtacak bir yıldızın doğduğuna  karar verdin. Işıtarak ısıttın onu. Ve bekledin.

Patlamadan artakalanların tümünün, çevrende dönen gezegenleri, kuyruklu yıldızları ve asteroidleri oluşturduğunu unuttun. Çevren inanamayacağın ve kontrol edemeyeceğin kadar kalabalıklaştı. Her şeyi ve bir başınalığı duyumsadın.

Düşündün.

Hiçlik denizinin ortasında kaldın. Herkestin ama hiç kimseydin. Tanıdığın herkes içindeydi ama sen yalnızdın. Dışından içine doğru hızla süren göçü bir türlü tersine çeviremiyordun.  İnsanların bir şey istemesi görev, istememeleriyse durumdan vazife çıkarmaktı senin için. İçindeki insan kalabalığına rağmen duyduğun hiçliğin nedeni, bir yerlerde olduğunu düşündüğün ruh ikizinle karşılaşabilme olasılığıydı. Bazen bulduğuna karar veriyor ama “Ya bu o değilse?” düşüncesiyle gözünü diğerinden alıkoyamıyordun. Çevrendeki herkes ışık saçıyordu ve sen kendi karanlığından kurtulmak için her ışığa koşuyordun.

Işık, gözünü alıyordu. Işık, seni kör ediyordu. Işığın da kendinden başka her şeyin üstünü örten bir tür karanlık olabileceğini öğrenmen gerekiyordu. Astreoidler kaya ve metal topakları, Neptün mavi renkli bir gaz topu, Mars inanamayacağın kadar soğuk ve tozlu, Satürn’se buzdan halkaları olan tuhaf bir gezegendi. Etrafında pervane olan kuyruklu buz dağlarınıysa,  ışıktan körleştiğin için yıldız sanıyordun. Her şeyi ‘sanmaktan’ yorgun düşüyor ve aklının seni terk etmesine göz yumuyordun.

Düşünceleri duyguları tarafından işgal edilmiş bir çaresizdin. Duyguların vahşi bir sarmaşık gibi aklını sarıyor, kendine ait bir düşünce fidanının büyümesine izin vermiyordu. Kendinle konuşuyor, her defasında diğerleriyle arana rengi kırmızı olan çizgiler çekiyor ama pişmanlık adı verilen dipsiz uçuruma hızla yuvarlanmaktan alıkoyamıyordun kendini. Pişmanlık uçurumuna her yuvarlanışında sana uzatılan vicdan iplerine tutunuyor ve hızla tırmanıyordun. Diğerlerinin acıma duygusundan beslenen bir vicdan bağımlısıydın. Düşmek korkusu gittikçe seni ele geçiriyordu. Ve ele geçirilenler için korkunun ecele faydası yoktu!

Uçuruma her düşüşünde bir pişmanlık tuğlası getiriyordun ve biriktirdiğin tuğlalardan ördüğün duvar, seni bütün pişmanlıklardan koruyacak yüksekliğe ulaşmıştı. Her defasında ördüğün duvarının arkasına saklanıyordun ve saklandığın yerden seni eleştiren iradeyi felç edecek tahrip gücüne sahip sözler savuruyordun. Kara deliklere doğru hızla sürüklenen sönmüş yıldızlara tutunarak, kendi tükenişini bir varoluş destanına dönüştürme telaşındaydın. İçi boş gezegenlerin ömürlerini senin yörüngende tamamlayacağına inanıyor ve bunu,  sana duyulan yüksek bir sevgi ve şefkat olasılığına bağlıyordun.

Oysa abartılmış sevgi ve şefkat kelimeleri, seni duvarın arkasında tutmaya yarayan sahte birer kimliktiler. Kim  olduğun sorulduğunda gösterdiğin geçici bir belge. Kendin tarafından düzenlenmiş iki sahte pasaport. Seni duvarın öbür yanına taşıyacağına inandığın ama oraya geçinceye kadar yaşamını meşrulaştıran, yaşadığın her şeye kanıt olarak insanlara sunabileceğin birer doküman.

Yorulmuştun. Ve bir gerçeği daha öğrenmenin zamanı gelmişti. Kulaklarını açıyordun ama söyleneni tam olarak duyamıyordun. Çünkü aynı anda birçok sesle doluyordu kafanın içi ve içlerinden sana gerekli olanı ayırt edemiyordun. Duyduklarını unutuyor, hatırladıklarını ise bir araya getiremiyordun. Zihnin,  etrafında dönen herkesten birazcık  edindiğin düşünce parçacıklarıyla doluydu.

Öğrenmen gereken gerçek şuydu:  eğer evrende fazla kayıp kütle varsa, kütle çekimi kuvveti hızını yavaşlatarak her şeyi geriye çekebilir ve galaksiler dev bir ‘büyük çöküş’ oluşturacak biçimde çarpışabilir…*

Ruhunun ikizini bularak ışıktan yorganlarla örtmek istedin.  Oysa kendi ışığını boğuyordun. Ruhunu beden  hapishanesinde tutuyordun ve ruhun, yalnızca görüş  günlerinde ziyaret ediliyordu diğerleri tarafından. Oysa ışık  hızından daha yüksek hızda, ait olduğu bedeni terk edebileceği halde; seni terk etmeyen ruhunun sesine kulak vermeliydin. Ruhunun, her pişmanlık uçurumuna yuvarlanışında uçup gitmemesinin nedenini düşünmeliydin. Ruhun giderek daralıyordu!

Çünkü bu kadar fazla yıldıza yetecek kadar yer yoktu içinde. Ve sen durmadan taşıyordun. Bütün iyi ve parlak şeyleri içinde biriktirecek ve onları kalın duvarlarla hapsedecektin. Ve içlerinden birini ruhuna eş yapacaktın. Oysa dışındaki ışığı içine taşıyana kadar, içinde biriken karanlık seni silikleştiriyordu. Çünkü karanlık senden değil, senin tarafından verilen “sevgiye davet”  adındaki partiye katılan herkesin,  partinin sonunda sende bıraktığı boşluktan kaynaklanıyordu.  Hayal kırıklığı yani. Her defasında çok  yaklaştığını düşünsen de, ışıkla karanlık arasındaki derin uçuruma yuvarlanıp canını yakmaktan alıkoyamıyordun kendini.

Bir kavşaktaydın. Akılla duygu arasında bir yol ayrımında. İki  ayrı düşüncenin buluştuğu bir kavşakta. Sevgiliyle, “sosyal  arkadaş” sözcüğünün anlamlarını birbirine karıştırdığın bir yol ağzında. Bunun adına çelişki diyorlardı. Ve sen bunu burcunun bir özelliği sanıyordun.  Her dilde bir adı vardı oysa  bunun. Ve altı milyar tane de anlamı.

Dilemmaydı bunun adı. İkilem. Zıtların dansı. Siyahla beyazın bitmeyen savaşı.

Patlamadan yeni çıkmıştın. Öncesini asla bilmediğin zamanın yeni başlamıştı ve sonsuzdu. Kütle çekiminle çevrende  topladığın yıldızlarla kendi evrenini yaratacaktın. Aklın çok sıcaktı. Ve benzersiz. Herkesi ve her şeyi içine çektin. Evrenin büyüdü, genişledi. Isındın. Isı seni yaktı. Patlamayla başlayan teorin, büyük çöküşle son buldu.

Şimdi yalnızca kendinsin…

*Astronomi- Stuart Atkinson, TÜBİTAK Yayınları

(Arşiv yazı)

Aşı…

Aşı

Yusuf Yavuz

Dünyanın gördüğü en ağır savaşların ardından evine, coğrafyasına dönen yaralı ruhlar, Hızırların adımlarıyla yeşermiş Anadolu toprağında sağalttılar kendilerini. Kuşu, ağacı can bilerek; kızılcığı alıç’a, ahlat’ı armuda, tohumu una, suyu cana katarak...”

“İyi hatırlıyorum, o zamanlar Eğirdir’de elma daha yeni icat olduydu. Hasan Dayı, bahçesindeki elmaları aşılamak için Eğirdir’den aşı çubukları almış, elinde tutarak yayan getiriyordu. Gözlerimle gördüm…”

Aşı, yalnızca bulaşıcı hastalıklara karşı vücudun direncini sağlamak için yapılan bir tıbbi uygulama değil, aynı zamanda kırsal alanda yaşamın ayrılmaz bir parçasıydı. Hasan Dayı’nın Eğirdir’den Yukarı Köprüçay’daki Elma Deresi’ne getirdiği elma çubukları, o yıllarda “ziraat elması” olarak anılan ‘golden’ ya da ‘starking’ gibi türlerden kesilip, yaklaşık 70 kilometrelik yol boyunca kutsal bir emanet gibi elde taşınmıştı…

Aşı, yalnızca bir meyve ağacından kesilip bir başka ağaca nakledilen çubuk değildi. Bir yaşama biçiminin de nakledilmesinin adıydı. Binlerce yıldır coğrafyanın kendi olağan döngüsü içinde ortaya çıkan üretim biçiminin; bağımsız, dolaysız ve özgür bir yaratma biçiminin bağımlı hale getirilmesinin adıydı.

DSCF2763.JPG

KIZILCIĞI ALIÇ’A, AHLAT’I ARMUT’A, TOHUMU UNA KATARAK SAĞALTILAN RUHLAR

Hasan Dayı’nın getirdiği elma aşılarını anlatan Saatçi Mehmet Amca, ulusal kurtuluş savaşı sırasında Yukarı Köprüçay’daki köylerinden 97 erkeğin askere gittiğini, geriye yalnızca üçünün dönebildiğini anlatıyor. “Geriye dönenler de fazla yaşamadı” diyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Galiçya’dan Çanakkale’ye, Yemen’den Kocatepe’ye uzanan yıllarda yaşanan bu trajik insanlık  öykülerini bugün anlamak çok kolay değil. Vietnam sonrasında, “sendrom” olarak anılmaya başlanan, giderek modern toplumun travmalarından biri halini alan savaş sonrası ruhsal bozukluklar devasa bir sorun olarak varlığını sürdürüyor. Ancak Anadolu coğrafyası onca savaşın ardından kucak açtığı insanına yaşamı her zaman yeniden ve bağımsızlık türküsü söyler gibi kurmasına olanak sağlamış. Dünyanın gördüğü en ağır savaşların ardından evine, coğrafyasına dönen yaralı ruhlar, Hızırların adımlarıyla yeşermiş Anadolu toprağında sağalttılar kendilerini. Kuşu, ağacı can bilerek; kızılcığı alıç’a, ahlat’ı armuda, tohumu una, suyu cana katarak. Savaştan dönen hemen her erkeğin toprakla kurduğu bağ öylesine güçlüydü ki, sanki bu şiir gibi bahçeleri, bu masalsı tarlaları yaratanlar savaştan değil, dünyanın en prestijli botanik okullarından mezun  olup gelmiş gibiydiler.

KURDUN KUŞUN HAKKI İÇİN AŞILAMAK

Yukarı Köprüçay’ın aşıcıları vardı. Kimisinin yaptığı her aşı mutlaka tutardı, bununla ün kazanılırdı. Aşı için ihtiyacınız olan tek şey ağaç ve topraktı. Bir de küçük bez parçası. Her köşede karşınıza çıkan çeşme başlarındaki kirazlar, dutlar; şose boylarındaki toy ahlatlar, harman yerlerindeki kızılcıklar vakti gelince birer birer aşılanır. Aşılamak, doğanın verdiğine tat katmak gibiydi. Burukluğu hoşluğa, kekreliği lezzete dönüştürmek. Dışarıdan hiç bir şeye ihtiyaç duymadan, doğada olanları çeşnilendirmek. Bir sahibi yoktu aşılanan ağaçların. “Gelen geçen yesin”, “kurdun kuşun hakkı” diye aşılanırdı. Kimse kimsenin aşıladığı ağaca zarar vermez, korurdu. Aşı, yaşamın binlerce yıllık döngüsüne insanın da dahil olmasıydı. Benim de bir fikrim var diyebilmesiydi…

DSCF2857.JPG

‘FENNİ’ OLANIN TANRISALLAŞTIRILDIĞI YILLARIN ARDINDAN

Giderek yerel türlerin birbirine aşılanmasının yerini kültürde yetişmiş türlerin yerel türlere aşılanması aldı. Zaman, “fenni” zamanlardı. Fenni olanın tanrısallaştırıldığı, kız istemeye gidildiğinde bile “bizim fenni bahçelerimiz” var denildiği günler yaşanıyordu. Bakkalarda “fenni yumurta bulunur” yazılı kartonların asıldığı, fenni yemle beslenen “fenni tavuk”ların sofralarda başköşeye oturtulduğu günler. Coğrafyanın sert koşullarına karşı en dirençli tür olan “gıcık” sığırlar “kara sığır gibi” söylemiyle dışlandı. Yerine daha verimli diye fenni yeme ve veterinere bağımlı ithal sığırlar ikame edildi. Bu topraklardaki varlığı hepimizden daha eskiye dayanan kıl keçisi, adeta “günah keçisi” ilan edilerek yok edildi. Yerine daha bol süt veriyor diye besiye bağımlı seanen keçisi konuldu. Anadolu’nun dört bir yanındaki yabani meyve türleri, “fenni” olanın istilasına uğradı. “Modern zamanların fendi, kadim zamanları yendi” türküsünün dillere dolandığı günler geldi, geçiyor…

DSCF2852.JPG

KÖKLERİNDEN KOPARILDIKÇA NEFESSİZ KALAN MİLYONLAR

İnsan, kendi varoluşunu borçlu olduğu yaşam kaynağı coğrafyaya verdiği kötü sınavdan geçer not aldı. Köklerinden koparılıp kentlere savruldukça nefessiz kalan milyonlarca insanın yaşadığı travmatik süreç, büyük savaşların ardından toprağa tutunarak yaşamı yeniden üreten atalarının yürüdüğü yola doğru evriliyor. Ancak bu kez savaş daha acımasız ve sert. Bütün köşe başları tutulmuş, bütün yollar kuşatılmış, subaşlarına el konulmuş, meralar, yaylalar çevrilmiş.  Tohumları tutuklanmış bir coğrafyanın çocuklarıyız artık. Gölgesini satamadığı ağacı yok eden zihniyetin ürettiği zehir metropolden kırsala, adeta bütün Anadolu’un yaşama pratiğine sirayet etmiş durumda.

DSCF2520.JPG

Peki bunun panzehiri ne?

Umudun hiç tükenmediği bu topraklarda bu sorunun yanıtını da yine Yukarı Köprüçay’ın en renkli yüzlerinden birinin evinde çaylarımızı içerken buluyoruz. Düldül Dayı, Yukarı Köprüçay’ın son kemanecisi. Kasımlar Kanyonu’na bakan yamaçta, kendi elleriyle yaptığı kartal yuvasını andıran evinin verendasında eşiyle birlikte bize pötibör bisküvi ve çay ikram ediyor. Evinin aşağısındaki yamaçta parça parça bir kaç yüz metrelik bahçesi var. Parmak gibi akan su ile sebzelerini suluyorlar. 1960’ların başlarında, delikanlılık günlerinde diğer köylüleri gibi Düldül Dayı da İstanbul’a gidip bir iki işte çalışmış. “Börekçilik yaptım, seyyar börek sattım bir süre” diye anlatıyor o günleri. Daha sonra geri dönüp toprağa sarılmış. Tükettiklerinin çoğunu kendileri yetiştiriyorlar. Yüzleri her daim gülüyor iki ihtiyarın. “Şu aşağıdaki tarlaya 20 yıl önce buğday ekmiştik, onu kaldırdık koyduk ambara. 20 yıldır öğütüp onu yiyoruz” diye özetliyor Düldül Dayı, panzehiri…

DSCF2866.JPG

YAĞMURUN VE TOPRAĞIN BİRLİKTE YAZDIĞI ŞİİR: BUĞDAY

Çınar ağacından el yordamıyla oyulmuş kovanlara burada ambar deniliyor. İçine konulan buğday yıllarca da kalsa bozulmuyor. İhtiyaç oldukça değirmende öğütülüp un elde ediliyor. Bir zamanlar dağın taşın buğday ekildiği bir coğrafya burası. Yağmurun ve toprağın birlikte yazdığı yeşil şiirin, buğdayın coğrafyası. “Eskiden şu aşağıda bir kaç su değirmeni vardı” diyor Düldül Dayı: “Civardaki köylerden buraya değirmene gelirlerdi. Şimdi bir şey kalmadı…”

DSCF2764.JPG

EKMEK ARABASININ YOLUNU GÖZLEYEN KÖYLÜLER

Düldül Dayı’nın evinden ayrılıp vadinin ortasındaki köylerden birine gidiyoruz. Nehir kıyısındaki köyün terk edilmiş okul binasının altındaki yolu gözleyen yaşlı köylüler var. Tanıdık yüzler… Hoş beşten sonra ne beklediklerini sorduğumuzda aldığımız yanıt içimizi burkuyor: “Ekmek arabası gelecek, onu bekliyoruz…”

DSCF2849.JPG

ÖNCE EVLER, SONRA OKULLAR VE TARLALAR BOŞALTILMIŞ

İlçeden gelen ekmek arabası ekmek sata sata köyleri dolaşıyor. Bir zamanlar her ocaktan ekmek kokusu yükselen bu masalsı coğrafya, adına medeniyet denilen yaşama biçimine fit olunduğu için kapitalizme kurban edilmiş. Önce evler, sonra okullar, ardından da tarlalar boşaltılmış…

DİNAMİT SESLERİ KUŞ SESLERİNE KARIŞIYOR

Geçmişte bahçesinde çocukların koşturduğu okul binasının hüznü yürekleri burkuyor. Okul binası, Köprüçay’ın sularına kelepçe vuracak olan barajın şantiyesine dönüştürülmüş. Yol boyunca dev kamyonlar, vadinin koynunda onlarca iş makinesi kol geziyor. Uzaklardan gelen dinamit sesleri, ürkek kuş seslerine karışıyor. Her şeye karşın Köprüçay yıkıma direniyor. Gövdesinde açılan yarayı gizleyemese de, bütün cömertliğiyle iyileştirmeye çalışıyor gibi sanki.

TARLA SÜREN ATLAR VAHŞİ ATLARA KARIŞMIŞ

Dönüş yolunda Köprüçay’a yukarından bakan Tota dağını ziyaret ediyoruz. Tota’nın eteklerinde, Kızılova’da yüzlerce yılkı atı bizi karşılıyor. Ardıç ormanlarının içlerinde daha onlarcası var. Gruplar halinde sığırlarla birlikte yayla havasını soluyorlar. Nasıl da soylular! Civardaki köylülerden biriyle konuşuyoruz. Eskiden Tota’da bulunan vahşi atlara son yıllarda onlarcası daha eklenmiş. Tarlasını süremeyen köylüler bakmakta zorlandığı at, katır ve eşeklerini Kızılovaya yılkı atlarının arasına bırakmış.

DSCF2833.JPG

BU İSYAN ATEŞİNİ DÜŞÜRMESEYDİN YÜREĞİMİZE

Yukarı Köprüçay, Anadolu’nun özeti gibi. Üzerleri ardıç tahtalarıyla örtülmüş terk edilmiş taş evlerin arasından geçip kente dönerken aklımızda Düldül Dayı’nın 20 yıl önce ektiği ve hala bitiremediği buğday geliyor. Ey tanrım, diyorum. Ya bize bu özgürlüğü öğretmeseydin, ya da bu isyan ateşini düşürmeseydin yüreğimize…

(Arşiv yazı- Mayıs 2014)

 

 

Herakles’i yıkıma alet ettiler!

Herakles’i yıkıma alet ettiler!

Dünyaca ünlü Herakles heykelini, AVM ve oteller için düzenlenen mermer fuarının tanıtımında kullandılar…

Yusuf Yavuz

Antik kentleri, ormanları, yaylaları ve nehirleriyle Türkiye’nin tarih ve doğa cenneti olan Antalya’nın başı son 13 yıldır mermer ocaklarıyla dertte. Kentin coğrafyasının yaklaşık dörtte biri mermer ocaklarına ruhsatlanırken, son on yılda doğal ve tarihi miras mermerci yıkımından büyük zarar gördü. Bu yıkıma karşı mücadele ederken geçtiğimiz Mayıs ayında vahşice katledilen Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çiftinin katil zanlısının ifadesinde kendisini bölgedeki mermer şirketlerinden birinin azmettirdiğini iddia edince gözler bir kez daha bu alana çevrildi. Ancak bu tartışmaların sıcaklığı henüz devam ederken Antalya’da bir mermer fuarı organize edilmesi ise dikkat çekti. AVM ve 5 yıldızlı otel inşaatlarının bu bölgede yoğunlaşması gerekçe gösterilerek organize edildiği açıklanan ‘Marble Show Antalya’nın afişinde ise dünyaca ünlü Herakles heykeli kullanıldı.

ANTALYA’DA MERMER FUARI: HEDEF KİTLE AVM VE OTELLER

Antalya EXPO Fuar Merkezi’nde düzenlenmesi planlanan ‘Marble Show Antalya: Doğal Taş, Mermer, Proje Teknolojileri Fuarının, 18-21 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirileceği açıklandı. Fuarın düzenlenmesinde, bölgede çok sayıda turistik otel ve AVM bulunmasının etken olduğunun açıklanması ise tartışma yarattı. Antalya başta olmak üzere bölgedeki pek çok kentin kanayan yarası olan mermer ve taş ocaklarıyla ilgili fuarın afişinde ise Antalya’nın simgelerinden biri olan ve üst kısmı yurt dışına kaçırılan ünlü ‘Yorgun Herakles’ heykelinin kullanılması dikkat çekiyor.

mermer fuarı herakles afişi.png

MİMAR VE AKADEMİSYENLER DE KATILACAK

Türkel Fuarcılık A.Ş tarafından organize edilen mermer fuarının, Antalya ve yakın çevresinde devam eden otel, AVM ve iş merkezlerinin alım heyetleriyle belediye ve kamu kuruluşlarının satın alma bölümlerini buluşturacağı öne sürülüyor. Dünyaca ünlü mimar ve akademisyenlerin de konuşmacı olarak katılacağı seminerlerin düzenleneceği belirtilen mermer fuarında çeşitli etkinliklere de yer verilecek.

MERMER FUARI AFİŞ2.jpg

ANTALYA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ DE DESTEK VERİYOR

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, İstanbul Mermer İhracatçıları Birliği (İMİB),Türk Mermer Maden Vakfı ve Batı Akdeniz İhracatçılar Birliği (BAİB), Afrika İş Geliştirme Birliği (ABDAS) ve Turkish Stones gibi kuruluşların desteğiyle gerçekleşecek olan mermer fuarına 200’e yakın kuruluşun katılması bekleniyor. Fuara destek veren kuruluşlar arasında Antalya Büyükşehir Belediyesi de bulunuyor.

Akdeniz Bölgesi'nin dağları, ormanları ve kültür mirası mermer ocaklarının tehdidi altında.jpg

‘İNŞAAT ARTTIKÇA MERMER OCAKLARI DA ARTIYOR’

İnşaat sektörünün Türkiye ekonomisi için önemine işaret edilen gerekçede, buna paralel olarak mermere olan talebin artmasıyla Türkiye’deki mermer ocağı sayısında da artış yaşandığı vurgulanarak, şu ifadelere yer veriliyor: “Türkiye, 5,1 milyar m3- 13,9 milyar ton muhtemel mermer rezervine sahiptir. Bu değer, 15 milyar m3 olduğu tahmin edilen dünya rezerv toplamının yüzde 33’üne karşılık gelmektedir. Türk doğal taş sektörü, çeşit ve rezerv zenginliği, sektör deneyimi, ham madde bolluğu, deniz ulaşımındaki nakliye kolaylığı, dinamik sektör yapısı, kullanılan yeni teknolojiler ve geniş renk skalası ile dünya doğal taş piyasasında önemli bir yere sahiptir.

Elmalı Çığlıkara ormanlarında açılan taş ocaklarının tahrip ettiği öne sürülen lahitler.JPG

 (Antalya Elmalı’da mermer ocaklarının tahrip ettiği ileri sürülen bir lahit)

‘2 BİN OTELİN 900’Ü ANTALYA’DA’

Özellikle Antalya, Burdur, Isparta, Afyon, Denizli ve Muğla, mermer rezervleri bakımından zengin bir coğrafyadır. Bu bölgelerdeki mermer üretimi toplam üretimin yüzde 65’ini oluşturmaktadır. Batı Akdeniz Bölgesi’nde faaliyet gösteren 100’e yakın mermer ocağı ve 110 fabrika ölçeğinde faaliyet gösteren tesis bulunmaktadır. Akdeniz ve Ege bölgesinde bulunan ‘Turizm Bakanlığı’ onaylı yaklaşık 2000 otelin 900’ü Antalya’da bulunmakta ve bu sektördeki yapılanmalara her geçen gün yenileri eklenmektedir. Dolayısıyla bu bölgede mermer ve doğal taş tüketimi yeni inşaatlara paralel olarak artmaktadır. Mevcut otel işletmecileri, mimarlar ve proje firmalarının Antalya’da oluşu, bu projenin önemini ortaya koymaktadır.”

isparta mermer ocağı.jpg

MERMER FUARININ AFİŞİNDE YORGUN HERAKLES’İ KULLANDILAR

Marble Show’un afişinde ise 1980 yılında Jale İnan tarafından Perge’de yapılan kazılarda alt yarısı bulunan ünlü ‘Yorgun Herakles’ heykelinin kullanılması dikkat çekti. Heykelin üst kısmı ise yıllar önce yurt dışına kaçırılmıştı. ABD Boston Güzel Sanatlar Müzesi bünyesindeki, ‘Shelby White- Leon’ başlıklı koleksiyonda yer aldığı ortaya çıkmıştı. Bronz olan orijinali, M.Ö. 330-320 yıllarında Lysippos tarafından yapılan heykelin, Roma döneminde yapılan kopyalarından biri olan ünlü Herakles heykelinin baş ve gövde kısmının 1981 yılında ‘Glories of the Past’ adlı katologda yayınlanması üzerine Türkiye 1990 yılında Dış İşleri Bakanlığı aracılığı ile tarihi eserin iadesini talep etmişti. Uzun süren uğraşların ardından Eylül 2011’de Türkiye’ye getirilen heykel, yapılan restorasyon çalışmasıyla diğer yarısına kavuştu. Ekim 2011 tarihinden itibaren de ait olduğu topraklarda, Antalya Müzesi’nde sergileniyor.

herakles.jpg

               (Antalya Müzesi’nde sergilenen Herakles heykeli)

Doğayı ve kültür mirasını tehdit eden mermer ocaklarıyla ilgili tartışmalar sürerken Antalya’daki mermer fuarının tanıtımı için Herakles heykelinin kullanılması akıllara 2014 yılında TBMM’ne verilen bir araştırma önergesini getirdi.

333.png

MERMER OCAKLARININ TARİHE ZARARI İÇİN MECLİS ARAŞTIRMASI İSTENDİ

CHP Antalya Milletvekili Gürkut Acar başta olmak üzere Mustafa Balbay, Süleyman Çelebi, Durdu Özbolat ve Haluk Eyidoğan’ın da aralarında bulunduğu 23 CHP’li milletvekili, Antalya ve Akdeniz Bölgesindeki mermer ve taş ocaklarının tarihi eserlere verdiği tahribatların araştırılması için TBMM’ne bir önerge vermiş ve meclis araştırması açılmasını talep etmişti. Önergede, Antalya’da sayıları 3 bin 500’ü bulan mermer ve taş ocaklarının kimi yerlerde antik kentleri, kale ve türbe gibi tarihi yapıları tehdit ettiği belirtilerek meclis araştırması sonucu tahribatın boyutlarının ortaya çıkarılması ve bu konuda önlem alınması talep edilmişti. Ancak aradan geçen 3 yıldan fazla süreye rağmen meclis araştırması açılmazken, önergeye konu olan alanlardaki mermer ve taş ocaklarının sayısı da artırıldı.

bölgedeki mermer ocakları denetimsiz bir çalışma yürütüyor.jpg

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Buğdayda gümrük vergisi indirimi krizi!

Buğdayda gümrük vergisi indirimi krizi!

Hasat zamanı alınan gümrük vergisi indirimi kararıyla hububatta alım satım durdu, piyasa kilitlendi. Tarım Bakanı Çelik ise “Üretici mağdur olursa vergi oranlarını yükseltiriz. Bu bizim elimizde” dedi.

Yusuf Yavuz

Buğday, arpa ve mısır gibi yaşamsal önemdeki tarım ürünleriyle kırmızı et ve canlı hayvan ithalatında gümrük vergilerinin büyük oranda düşürülmesi üreticiyi vurdu. Enflasyonu düşürme bahanesiyle hasat döneminde alınan gümrük vergisi indirimi kararı yüzünden buğday ve arpa alım satımlarının durduğunu açıklayan TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, “Gümrük vergisinin düşürülmesinin psikolojik etkisiyle çiftçi-tüccar-sanayici zinciri koptu, hububat piyasası bozuldu. Sanayici düşük gümrükle buğday ithal edeceğim diye tüccardan mal almıyor, tüccar mal elinde kalacağını düşündüğü için çiftçiden buğday almıyor. Bu şartlarda TMO acil olarak, hiç beklemeden devreye girmeli, makul bir müdahale alım fiyatı açıklamalı, piyasada istikrarı sağlamalıdır. TMO, piyasaya geç girerek, çiftçimize ölümü gösterip, sıtmaya razı etmemelidir” diye konuştu.

HASAT ZAMANI BUĞDAY VE ETTE GÜMRÜK VERGİSİ İNDİRİMİ ŞOKU

Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın hazırladığı ve 27 Haziran’da Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren ‘İthalat Rejimi Kararına Ek Karar’, hasat döneminde buğday üreticisini vurdu. Söz konusu karar ile canlı hayvan, kırmızı et ve hububatta gümrük vergileri düşürüldü. Buna göre buğdayda yüzde 130 olan gümrük vergisi yüzde 45’e, arpada yüzde 130 olan gümrük vergisi yüzde 35’, mısırda yüzde 130 olan gümrük vergisi ise yüzde 25’e düşürüldü. Son yıllarda giderek artan canlı hayvan ithalatındaki tartışmalar sürerken söz konusu düzenleme yerli hayvan üreticilerini bir kez daha vurdu. Canlı büyükbaş hayvanlarda daha önce yüzde 135 olan gümrük vergisi oranı yeni düzenlemeyle yüzde 26’ya, kırmızı ette ise 100-225 arasında değişen gümrük vergisi oranları ise yüzde 40’a düşürüldü.

DSCF2520.JPG

ÜRETİCİ BİRLİKLERİ KARARA TEPKİLİ: ‘ALIM SATIM DURDU’

Üretici birliklerinin tepkisini çeken düzenlemeyle ilgili bir açıklama yapan Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, gümrük vergisinin düşürülmesinin psikolojik etkisiyle, çiftçi-tüccar-sanayici zincirinin koparak hububat piyasasının bozulduğunu belirterek, “sanayici düşük gümrükle buğday ithal edeceğim diye tüccardan mal almıyor, tüccar mal elinde kalacağını düşündüğü için çiftçiden buğday almıyor. Dışarıdan giren buğday olmamasına rağmen, söylemi bile yetti; bazı bölgelerde alım satım durdu” dedi.

buğday.jpg

BAYRAKTAR: ‘ÇİFTÇİYE ÖLÜMÜ GÖSTERİP SITMAYA RAZI ETMESİNLER’

Bu şartlarda Toprak Mahsulleri Ofisi’nin (TMO) acil olarak devreye girmesi ve makul bir müdahale alım fiyatı açıklaması gerektiğini dile getiren Bayraktar, bunun piyasada istikrarın sağlaması için zorunlu olduğuna dikkati çekti. “TMO, piyasaya geç girerek, çiftçimize ölümü gösterip, sıtmaya razı etmemelidir” diye konuşan Bayraktar, Ofis’in, çiftçinin dostu olduğunu göstermesi, alın terinin karşılığını verecek bir fiyattan alım yapması gerektiğini vurguladı. Şemsi Bayraktar, buğday ve arpa ekili alanların üçte ikisini oluşturduğunu, bunlarda yaşanacak bir olumsuzluğun Türk tarımını etkileyeceğini, acilen tedbir alınması gerektiğini söyledi.

DSCF2500.JPG

‘TÜCCAR 1100 TL’DEN ALDIĞI BUĞDAYI 1000 TL’YE SATAMIYOR’

Bazı tüccarların kendilerini arayarak, tonunu 1050-1100 liradan satın aldığı buğdayı fabrikaya 1000 liraya satamadığını belirterek ne yapacaklarını sorduklarına işaret eden TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, gümrük vergisi indiriminin Resmi Gazete’de yayımlanmasının ardından 2-3 gün içinde buğday ve arpa piyasasının işlemez hale geldiğini belirterek şunları dile getirdi:

‘BUĞDAY VE ARPADA BAZI YÖRELERDE PİYASA DURDU’

Buğday ve arpada bazı bölgelerde piyasa durdu. Söylem dahi yetti. O kadar zamansız bir söylem oldu ki; üretici de tüccar da tedirgin bir şekilde bekliyor. Tüccar mal almıyor, elindeki malı fabrikalara satamıyor. TMO, acil olarak, hiç beklemeden devreye girmesi, makul bir müdahale alım fiyatı açıklaması, piyasada istikrarı sağlamalıdır. Piyasanın sağlıklı bir şekilde işlemesi için geç kalmamalı, müdahale alım fiyatlarını açıklayarak piyasaya etkin olarak yer almalıdır. Hasat devam ederken, hiç ihtiyaç yokken hiç zamanı değilken böyle bir karar alınması piyasayı olağanüstü bozdu. söylüyorlar. Görünen o ki karar alınırken psikolojik etki atlanmış. Kararda ekonominin en önemli unsurlarından psikolojik etkinin ıskalanması bu sonucu doğurdu.”

BAYRAKTAR.jpg

TÜRKİYE’NİN EKİLİ ALANLARININ YARISINDA BUĞDAY VAR

Türkiye’deki 23,8 milyon hektarlık tarım alanının 4,1 milyon hektarının nadasa bırakıldığını dile getiren Bayraktar, ekilen alanların ise 15,6 milyon hektarı bulduğuna işaret ederek, bunun 7,7 milyon hektarında buğday, 2,7 milyon hektarında ise arpa ekildiğini belirtti. Buğday ve arpa ekilen alanların toplamının 10,4 milyon hektarı bulduğunu kaydeden Bayraktar, “Bu demektir ki ülkemizde ekili alanların üçte ikisinden fazlasına buğday ve arpa ekiliyor. Buğday ve arpa ekilen alanların büyüklüğü Hollanda’nın 3 katına yaklaşırken, İsrail’in 5 katını, İngiltere’nin yüzde 80’ini buluyor. İsrail’in tüm topraklarının alanı 2,06 milyon, Hollanda’nınki 3,7 milyon, Birleşik Krallığın İngiltere bölümü 13 milyon hektar” bilgisini verdi.

DSCF3724.JPG

BU YIL ÜRETİMDE ARTIŞ BEKLENİYORDU

Türkiye’nin 2016 yılında 20,6 milyon ton buğday, 6,7 milyon ton da arpa ürettiğini kaydeden Bayraktar, bu yıl buğday üretiminde yüzde 5,8, arpa üretiminde ise yüzde 11,9 artış beklendiğine işaret ederek, “Üretimin, 2017’de buğdayda 21,8 milyon tona, arpada 7,5 milyon tona çıkacağı tahmin ediliyor. Herkesin bunları göz önünde bulundurarak hareket etmesinde büyük fayda vardır” diye konuştu.

GÜBRENİN TONU ABD’DE 1100, AB’DE 1270, TÜRKİYE’DE İSE 1665 LİRA

Girdi fiyatları yüksek, verim düşükken gümrük vergilerinin indirilmesinin çiftçinin rekabet olanağını tamamen ortadan kaldırdığına dikkati çeken Bayraktar, şunları söyledi: “Maliyetlerimiz yüksek verim rakamlarımız düşük. Çiftçimizi buğday ve arpada koruyacak tek unsur vardı gümrükler onlar da yüzde 130’lardan buğdayda yüzde 45’e, arpada yüzde 35’e çekildi. Bu maliyetlerle, bu verimle, bu gümrüklerle buğday ve arpa üreticimiz ayakta kalamaz. Buğdayda biz dekar başına 270 kilogram verim alırken, Fransa 735, Almanya 862 kilogram verime ulaşmış durumda. ABD’de litresi 2 lira 38 kuruş, Rusya’da 2 lira 22 kuruş olan mazotun Türkiye fiyatı 4 lira 37 kuruşu buluyor. ABD’de toptan fiyatlarla DAP gübresinin tonu 1100 lira, Avrupa’da 1270 lirayken, Türkiye’de 1665 liraya çıkıyor. Maliyetler ve verimdeki fark yüzde 35-45 değil ki bu gümrükler çiftçimizi korumaya yeterli olsun. Kesinlikle karardan vazgeçilmelidir.

TZOB GN BŞK ŞEMSİ BAYRAKTAR.jpg

‘BAKANLIK İTHALATI ÖNLEMELİ’

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığımız da ithalat kontrol belgesi vermeyerek ithalatı önlemelidir. Gümrük vergisinin düşürülmesinin psikolojik etkisiyle çiftçi-tüccar-sanayici zinciri koptu, hububat piyasası bozuldu. Sanayici düşük gümrükle buğday ithal edeceğim diye tüccardan mal almıyor, tüccar mal elinde kalacağını düşündüğü için çiftçiden buğday almıyor. Bu şartlarda TMO acil olarak, hiç beklemeden devreye girmeli piyasada istikrarı sağlamalıdır.”

ET VE HAYVAN İTHALATI: ‘ÜLKEMİZ ZARAR GÖRMEDEN VAZGEÇİLMELİ’

Canlı hayvan ve et ithalatındaki gümrük vergisi indirimlerine de değinen Bayraktar, bunun üreticiyi doğrudan olumsuz etkileyeceğini ancak perakende fiyatlarından beklenenin aksine çok büyük bir değişikliğe yol açmayacağını savunarak şunları söyledi: “Karkasta kaliteye göre fiyatlar arasındaki fark, kilogram başına 1 avroya kadar değişmektedir. Özel sektör ister istemez kaliteye önem vermeyecek, eti daha ucuza mal etmeye çalışacaktır. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığımızın, hem ette hem kasaplık hayvanda hem de buğday, arpa ve mısırda ithalat kontrol belgesi vermemesi, yerli üretimi desteklemesi gerekir. Et pahalı ama üretici karı diplerde. Üretici, 26 lira 80 kuruşa mal ettiği karkası ortalama 28 lira 23 kuruştan satabilmektedir. Ekonomi Bakanlığı’nın ağırlıklı yönlendirmesiyle alındığını düşündüğümüz bu karardan, üreticimiz ve ülkemiz zarar görmeden acilen vazgeçilmelidir.”

DSCF2499.JPG

‘RUSYA’DA 2,22 TL OLAN MAZOT TÜRKİYE’DE 4,37 TL’

Girdi fiyatlarının tarımda gelişmiş çoğu ülkeden yüksek seyrettiğini, ABD’de litresi 2 lira 38 kuruş, Rusya’da 2 lira 22 kuruş olan mazotun Türkiye fiyatının 4 lira 37 kuruşu bulduğunu belirten Bayraktar, şöyle konuştu: “Bizim, bunların dışında, Avrupa’ya göre çok daha fazla sulama maliyetimiz var. Elektrik ve yem fiyatları rekabet ettiğimiz ülkelerden daha yüksek. Tarım alanlarımız çok parçalı olduğu için kültürel işlemler daha da maliyetli. Hayvancılıkta en ucuz yem kaynağı meraları çok iyi kullanamıyoruz. Bütün bunlar maliyetlerimizi artırıyor. Bununla birlikte verim rakamlarımız da yetersiz. Ülkemizde dekar başına 270 kilogram buğday alınırken, bu rakam, Litvanya’da 456, Meksika’da 519, Fransa’da 735, Almanya’da 862,  Belçika’da 941 kilogramı buluyor. Sığırda karkas verimi Türkiye’de 237,6 kilogramken, İngiltere’de 328,6, ABD’de 371,2 kilograma ulaşmaktadır.

TARIM BAKANI ÇELİK: ‘KARAR, PİYASAYI REGÜLE ETMEK İÇİN ALINDI’

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik ise üretici birlikleri ve kamuoyundan gelen tepkilerin ardından gümrük vergilerinin indirilmesiyle ilgili bir açıklama yaptı. EXPO 2016 Antalya’nın son Yönetim Kurulu Toplantısı’nın ardından bir basın toplantısı düzenleyen Bakan Çelik, konuyla ilgili olarak şunları söyledi: “Hiç kimse herhangi bir endişe duymasın, özellikle kırmızı ette üreticilerimizin maliyetlerini biliyoruz. Üreticileri zora sokacak, yaptıkları bu meslekten uzaklaştıracak herhangi bir uygulamaya müsaade etmeyeceğiz. Spekülatif hareketlere karşı bu vergi oranları indirilerek ihtiyaç duyulduğunda yine Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının izni çerçevesinde bu ithalatı gerçekleştirip piyasayı regüle etmeye dönük yaklaşımlardır.”

buğday2.jpg

‘GEÇEN YIL 500 BİN HAYVANA İHTİYAÇ DUYULDU’

Damızlık hayvan yetiştiricilerinin ve damızlık hayvan sayısının artmasını istediklerini ve bu yönde teşvikler sunduklarını dile getiren Bakan Çelik, Türkiye’deki et tüketiminin artmaya devam ettiğini belirterek geçen yıl itibarıyla 500 bin baş hayvana ihtiyaç bulunduğunu söyledi.

‘ÜRETİCİ MAĞDUR OLURSA BİZ DE VERGİLERİ YÜKSELTİRİZ’

Üreticinin kârını zedeleyecek hiçbir işin, hiçbir ithalatın içinde olunmayacağını savunan Bakan Çelik, “Diyelim ki hububatta ve kırmızı ette bu vergi oranları ve maliyetler arasında üreticimizi mağdur edecek bir durum söz konusu oldu, o zaman elimizde, biz oturup hemen vergi oranlarını yükseltiriz. Spekülatif aktörler var. Şu anda büyük marketlerde 33 lira kıyma, 36 lira kuşbaşı şeklinde satışlar devam ediyor ama başka birisi de 45-50 liraya kıymayı satabiliyor. ‘Neye göre satıyorsunuz’ diye sorduğunuzda, bunun cevabı yok. Onun için bu olumsuzlukların ortadan kalkması ve vatandaşın bu önemli gıdaya ulaşabilmesi noktasında her türlü enstrümanı kullanmamız gerekiyor” diye konuştu.

 

 

Said Nursi’nin dua ettiği dağa devlet eliyle villalar yapılıyor!

Said Nursi’nin dua ettiği dağa devlet eliyle villalar yapılıyor!

 ‘Tabiat Parkı’ olarak korumaya alınan Isparta’daki Çamdağı, önce mesire yerine dönüştürüldü, ardından da nur turizmini canlandırmak için 7 adet ikişer katlı dağ evi inşa edilmeye başlandı… 

Yusuf Yavuz

Isparta Barla’da Said Nursi’nin tefekkür ettiğine inanılan Çamdağı’nda konaklama amacıyla 7 tane iki katlı villa inşa ediliyor. Sedir, ardıç ve karaçam ormanlarının bulunduğu 1700 rakımın üzerindeki Çamdağını da kapsayan bölge, 2015 yılında ‘Gelincik Dağı Tabiat Parkı’ olarak koruma altına alındı. Biyolojik çeşitlilik açısından oldukça zengin olan alanın tabiat parkı niteliği 2012 yılında değiştirilerek ‘A Tipi Mesire Yeri’ne dönüştürüldü. Said Nursi’nin sürgün olarak Barla’da yaşadığı yıllarda tefekkür etmek için seçtiği 1800 metredeki Çamdağı’nda 2013 yılında ise Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından 7 adet dağ evinin inşasına başlandı. İhalesi bir kez iptal edilen projenin bu yıl sonuna kadar tamamlanacağı belirtilirken, iki katlı villa niteliğindeki dağ evlerinin ihale yoluyla özel sektöre devredileceği öğrenildi. Başbakanlık Tanıtma Fonu’nun desteğiyle Barla’da Isparta Valiliği ve İl Özel İdaresi tarafından yürütülen projeye ise AKP’li İl Genel Meclisi Üyesi Mehmet Sert’ten itiraz var. Barla’nın önceki belediye başkanı da olan Sert, ‘Barla projesini halka sormadan yapıyorlar” eleştirisinde bulundu.

ÇAMDAĞI MESİRE YERİNE DÖNÜŞTÜRÜLDÜ.jpg

SEDİR VE ARDIÇ ORMANLARIYLA KAPLI ALAN ÖNCE TABİAT PARKI YAPILDI

Isparta’nın Eğirdir ilçesine bağlı Barla kasabasında bulunan Çamdağı’nda 2013 yılında inşasına başlanan 7 adet dağ evinin sırrı çözüldü. 2798 rakımıyla bölgenin en yüksek zirvelerinden birine ev sahipliği yapan Barla Dağı’nda bulunan alanın 2764 hektarlık kısmı, barındırdığı sedir, ardıç ve karaçam ormanları ve engin tıbbi ve aromatik bitkiler nedeniyle Aralık 2005’te tabiat parkı olarak koruma altına alındı.

DSCF3898.JPG

ADINI BİR YÖRÜK EFSANESİ OLAN ‘GELİNCİK ANA’DAN ALIYOR

Barla Dağı’nda yaşanmış bir Yörük efsanesi olan ‘Gelincik Ana’ söylencesinden esinlenilerek ‘Gelincik Dağı Tabiat Parkı’ adıyla koruma altına alınan alanda ayrıca sedir muhafaza ormanı ve sedir tohum mescereleri bulunuyor.

ÇAMDAĞI SEDİR TOHUM ALANI.JPG

SAİD NURSİ’NİN DUA ETTİĞİ ALAN ZİYARETÇİ AKININA UĞRAYINCA…

Ancak nur cemaatinin kurucusu olan Said Nursi’nin, 1926-1934 yılları arasında ‘zorunlu ikametle’ Barla’da yaşadığı dönemde sık sık ziyaret ettiği söylenen Çamdağı’nın, son yıllarda yoğun bir ziyaretçi trafiğine sahne olması yetkilileri hareke geçirdi ve bu alanda bir konaklama tesisi kurmaya karar verildi.

ÇAMDAĞINDA BULUNAN ARDIÇ AĞACI  BUGÜN YIKILMIŞ DURUMDA.jpg

(Said Nursi’nin, Çamdağın’da üzerinde tefekkür ettiğine inanılan kuru ardıç ağacı bugün yıkılmış durumda)

TABİAT PARKI STATÜSÜ, 2012’DE ‘MESİRE YERİ’ OLARAK DEĞİŞTİRİLDİ

Önce tabiat parkı olarak koruma altına alınan alanda 2012 yılında tip değişikliğine gidilerek ‘Gelincik Dağı Tabiat Parkı’nın niteliği ‘C Tipi Mesire Yeri’ olarak değiştirildi. Toplam 650 dönümlük alanı kapsayan mesire yeri bünyesinde, büfe, kameriyeler, seyir kulesi, piknik masaları, yürüyüş yolları, mescid, abdesthane ve tuvaletler inşa edildi. Ancak C Tipi Mesire yerlerinde yalnızca ‘günübirlik’ kullanıma izin veriliyordu. Bunun üzerine alanda yeni bir tip değişikliği daha yapıldı ve bu kez de Çamdağı’nın niteliği, kalıcı yapılaşmaya izin veren ‘A Tipi Mesire Yeri’ olarak değiştirildi.

ÇAMDAĞINDAKİ DUA OKUMA VE TEFEKKÜR ALANI.JPG

 

ORMAN VE SU İŞLERİ BAKANLIĞI 7 ADET VİLLA İNŞA ETMEYE BAŞLADI

2013 yılında ise Said Nursi’nin tefekkür ettiğine inanılan Çamdağındaki ardıç ağacının bulunduğu yerin yaklaşık 200 metre aşağısında 7 adet iki katlı dağ evinin inşasına başlandı. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca önce Salman Tur. İnş. San. Ve Tic. Ltd. Şti. adında bir firmaya verilen projeyle ilgili ihale, firmanın bilanço yetersizliği ortaya çıkınca iptal edildi. Daha sonra başka firmalara verilen ihaleler kapsamında inşaatları tamamlanma aşamasına gelen dağ evlerinin bu yıl sonunda hizmete açılacağı öğrenildi.

ÇAMDAĞI MESİRE YERİNDE SAİD N URSİNİN TEFEKKÜR EDDİĞİNE İNANILAN AĞAÇ.JPG

 

BU YIL SONUNA DOĞRU HİZMETE AÇILMASI BEKLENİYOR

Konuyla ilgili bilgisine başvurduğumu Orman ve Su İşleri Bakanlığı yetkilileri, Çamdağı’ndaki dağ evleri için ayrılan ödeneklerin son kısmının da geldiğini belirterek, “Bu dönemde su hattı yenilemesi, çevre düzenlemesi ve peyzaj çalışmalarını tamamlayacağız. Allah’ın izniyle bu yılın sonuna doğru çalışmalarımızı tamamlayıp halkımızın hizmetine sunacağız” bilgisini verdi.

VİLLALARIN BU YIL SONUNDA HİZMETE GİRMESİ PLANLANIYOR.JPG

İNŞAATLAR BİTİNCE ÖZEL SEKTÖRE DEVREDİLECEK

İnşaatların tamamlanmasının ardından ihale yoluyla özel sektöre devredilmesi planlanan Çamdağı’ndaki villaların her birinin iki ailenin konaklamasına uygun şekilde yapıldığı öğrenildi. Ayrıca alanı görmek için gelen ziyaretçilerin daha rahat ulaşım sağlaması amacıyla Barla ile Çamdağı arasına 11 kilometrelik bir yol yapıldı. Dağ evlerini kiralayacak olan işletmenin talep etmesi durumunda alanda restoran ve kafeterya gibi ünitelerin yapılması da gündeme gelebilecek.

VİLLALARIN YAPILDIĞI ALAN SEDİR VE ARDIÇ ORMANLARIYLA KAPLI.JPG

‘YÜKSEK ZİYARETÇİ PROFİLİNE HİZMET VERECEK’

Isparta Orman Bölge Müdürlüğü’nün internet sitesinde yer alan konuyla ilgili bir duyuruda, Barla Çamdağı’nın doğal güzellikleri yanında inanç turizmine de hizmet ettiği vurgulanarak, inşa edilen dağ evleriyle ilgili şu ifadelere yer veriliyor: “Ziyaretçilerimize günübirlik kullanım imkânı yanında, gecelemeye de imkân sağlayacak dağ evleri, doğal kaynak değerlerinin korunarak, koruma-kullanma dengesi içerisinde turistik hareketlere imkân vermek maksadıyla, doğal yapıyı bozmadan, hâkim manzara yönü ve yüksek ziyaretçi potansiyeline cevap verecek şekilde yapılması planlanmıştır.”

DAĞ EVLERİNİN CANLANDIRMASI.jpg

       (Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca yaptırılan Dağ evlerinin canlandırması)

BARLA’DA RİSALE-İ NUR VE SAİD NURSİ MÜZELERİ AÇILACAK

Çamdağı’nda inşa edilen dağ evlerinin, bir süredir Barla’da yürütülen kırsal kalkınma projesinin bir parçası olduğu belirtiliyor. Barla’da Isparta Valiliği ve İl Özel İdaresi tarafından yürütülen ‘Barla Kentsel Tasarım Projesi’ kapsamında Said Nursi’nin bir süre yaşadığı evler restore ediliyor. Said Nursi’nin sürgün hayatı yaşadığı Barla’daki günlerini ziyaretçilere yaşatacak simülasyon (canlandırma) alanlarının yapılacağı proje kapsamında alışveriş üniteleri de yer alıyor. Daha önce restore edilen Said Nursi evinin bir ke daha restore edilerek eski haline getirileceği belirtilen proje kapsamında Barla’da ayrıca Risale-i Nur Araştırma Müzesi’ ve ‘Bediüzzaman ve Tehvid Müzesi’ inşa edilecek.

BARLA.JPG

MECLİS BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANI BİLGİÇ 6 MİLYON EK BÜTÇE SAĞLADI

Başbakanlık Tanıtma Fonu’nun bütçe desteğiyle yürütülecek proje için TBMM Bütçe Komisyonu Başkanı ve AKP Isparta Milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç’in girişimleriyle 6 milyon TL ek ödenek ayrılmıştı. Isparta’da yerel basın aracılığı ile kamuoyuna duyurulan projeyle ilgili hazırlanan videodaki görüntüler ise küçük bir kasaba olan Barla’nın nasıl bir dönüşüm geçireceğini göler önüne serdi: (https://www.youtube.com/watch?v=i7m9u22SksM)

BARLA2.JPG

AKP’Lİ MECLİS ÜYESİNDEN İTİRAZ VAR: ‘BARLA HALKINA SORMADILAR!’

Barla’da uygulanması planlanan projeyle ilgili köylülere bilgi verilmediğini ve görüşlerinin sorulmadığını öne süren Barla’nın eski Belediye Başkanı da olan AKP’li İl Genel Meclisi Üyesi Mehmet Sert, “Devlet Barla için bir bütçe ayırıyor, hizmette sınır tanımıyor ama bu projenin uygulamasında sorunlar var. Biz kullanılmayan bir alanı pazar yeri olarak önerdik ancak bu kabul edilmedi. Oysa Barla halkının yüzde 95’i bu alanın uygun olduğu görüşünde. Örneğin proje kapsamında büyükşehirlerde dahi bulunmayan 24 metre genişliğinde yolların yapılması planlanıyor. Ayrıca şunu da söyleyeyim, Barla’ya gelip de bilgilendirme toplantısı dahi yapmadılar. Ben çok ısrar ettim halka bilgilendirme toplantısı yapılması konusunda. ‘Tamam’ diyorlar ama hiçbir sonuç yok. Bilgilendirme toplantısını kime yapıyorlar? İstanbul ve Ankara’da yaşayan bir takım kişilere yapılıyor. Onlar da Barla’yı bilmeyen kişiler. Kısacası bu projeleri Barla halkına sormadan yapıyorlar diyebiliriz” görüşünü dile getirdi.

BARLA  DEVLET ELİYLE NUR TURİZMİNİN MERKEZİ YAPILMAK İSTENİYOR.JPG

BARLA TURLARINA İLGİ AZALDI

Barla’ya tur düzenleyen firmalardan birinin yetkilisi ise son bir iki yıldır bölgeye yönelik ziyaretçi sayısının azaldığını dile getirdi. İki yıl öncesine kadar yılda yaklaşık yılda 5-6 otobüs turu yaptıklarını anlatan yetkili, son iki yıldır bu yönde bir talep gelmediğine dikkat çekti. Barla’ya yönelik ziyaretlerin azalmasında acente kültürünün oluşmamasının etkili olduğu görüşünü savunan firma yetkilisi, bunun da kayıt dışı bir turizm hareketine yol açtığını dile getirdi.

BARLA'DA RESTORE EDİLEN ÇEŞMEDE YER ALAN SAİD NURSİNİN SÖZLERİ.JPG

NUR TURİZMİ SEFERBERLİĞİNİ FETÖ’DEN TUTUKLANAN VALİ BAŞLATMIŞTI

1990’lı yıllarda daha çok Said Nursi’nin öğrencileri ve nur cemaati üyelerinin ziyaret ettiği Barla ve Çamdağı, 2000’li yıllardan sonra önemli bir iç turizm patlaması yaşadı. 2012 yılında dönemin Isparta Valisi olan ve şu anda FETÖ soruşturması kapsamında cezaevinde bulunan Memduh Oğuz, Isparta’nın Said Nursi’den dolayı Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra dünyadaki üçüncü kutsal kent olduğunu öne sürerek ‘Nur Turizmi’ seferberliği başlattı. Eski Vali Oğuz döneminde İl Özel İdaresi eliyle ve devlet bütçesiyle yapılan çalışmalar kapsamında Said Nursi’nin Barla’da bir süre yaşadığı restore edilirken, sokak düzenlemeleri ve ziyaretçi merkezleri yapıldı. Eski Vali Oğuz, nur turizmi kapsamında her yıl 10 milyon turistin bölgeye geleceğini öne sürmüştü.

BARLA3.JPG

İLGİNİN AZALMASI ALANIN TATİL KÖYÜNE DÖNMESİ Mİ

Barla’ya yönelik kendiliğinden gelişen ve son bir kaç yıldır devletin ‘turizm hareketi’ beklentisiyle müdahil olmasıyla içerik değiştirmeye başlayan Said Nursi eksenli ziyaretlerin azalmasında bu içerik değişikliğinin yarattığı rahatsızlığın da önemli etkisi olduğu belirtiliyor. Said Nursi’nin tefekkür ettiğine inanılan Çamdağı’nda kitle turizmi yaratacak ve alanın mistik havasını bozarak ‘tatil köyü’ görünümü kazandıracak gösterişli dağ evlerinin de kimi ziyaretçilerde rahatsızlık yarattığı dile getiriliyor.

O muhtarın cenazesi yarım bıraktığı caminin inşaatından kaldırıldı

O muhtarın cenazesi yarım bıraktığı caminin inşaatından kaldırıldı

Köylüye karşı HES şirketini savunan muhtarın cenazesini yine köylü kaldırdı, cenaze namazına HES şirketinden tek bir yetkili bile katılmadı…

Yusuf Yavuz

Isparta’nın Sütçüler ilçesinde, Yukarı Köprüçay Havzası’nda yapımı tamamlanan Kasımlar Barajı ve HES projesi yüzünden evlerini ve arazilerini kaybeden Darıbükü köylüleri, tüm eksikliklere rağmen apar topar yeni yapılan betonarme evlere yerleştirildi. Köylülerin HES şirketine verilen ÇED Olumlu Kararına karşı açtığı davada, köylünün değil, şirketin yanında yer alan Darıbükü Muhtarı Mehmet Avcu ise bu kararının ardından HES şirketinde ‘takograf’ kadrosunda işe başlatılmıştı. HES şirketinin ödediği pirimlerle geçtiğimi yıl emekli olan 60 yaşındaki muhtar Mehmet Avcu, 27 Haziran günü yaşamını yitirdi. HES şirketinden tek bir yetkilinin bile katılmadığı cenazesini yine köylüler kaldırdı. Cenaze namazının ise muhtarın yarım bıraktığı caminin inşaatında kılınması dikkat çekti.

Isparta ve Antalya sınırlarında yapımı inşa edilen Kasımlar Barajı ve HES projesi, iki ilde toplam 6 köyü olumsuz etkilerken Sütçüler ilçesine bağlı Darıbükü köyünü ise su altında bıraktı. Kamulaştırma işlemleri tamamlanmadan evlerinden çıkarılmaya zorlanan ve yeni inşa edilen betonarme evlerde yaşamaya mahkum edilen Darıbükü köylüleri iki yıldır büyük mağduriyet yaşıyor.

barajdan önce 2012 2.JPGIMG_7381.JPG

          (Barajdan önce -2012- ve sonra -2017- Darıbükü köyü, yukarıda)

KÖYLÜLER DAVA AÇTI, MUHTARI HES ŞİRKETİNİ TUTTU

Köylüsünün çıkarlarını korumak yerine, projeye karşı açılan ÇED İptal davasında, HES şirketinden yana müdahil olan Darıbükü köyü Muhtarı Mehmet Avcu, Kasım 2012’de Isparta İdare Mahkemesi’ne verdiği müdahil olma isteğini belirten dilekçede, projenin köye bir zararının olmayacağını, bilakis köyün kalkınmasına katkıda bulunacağını öne sürerek ÇED kararının iptal edilmemesini talep etmişti.

Darıbükü muhtarı Mehmet Avcu yaşamını yitirdi.jpg

‘HES ZARAR VERMEYECEK’ DEDİ, BİR HAFTA SONRA İŞE BAŞLADI

Mahkemeye sunulan bu dilekçenin ardından Muhtar Mehmet Avcu, Kasımlar Barajı ve HES şirketinde ‘takograf’ kadrosundan çalışan olarak gösterilmeye başlandı. En üst seviyeden SGK primleri yatırılan Muhtar Mehmet Avcu, bu sırada satın aldığı bir traktörü de yine HES şirketinde ‘işe başlatarak’ ayrıca buradan da gelir elde etmeye başladı. Köylülerin ev ve arazileriyle ilgili kamulaştırma işlemleri sırasında yaşanan usulsüz uygulamalarda köylünün değil, HES şirketinin çıkarlarını koruduğu eleştirilerine maruz kalan Muhtar Avcu hakkında, su altında kalan cami, köy konağı ve sağlık evi gibi kamu yapılarıyla ilgili bedeli de usulsüz kullandığı iddiasıyla suç duyurusunda bulundu.

muhtar mehmet avcu 60 yaşındaydı.JPG

             (Darıbükü köyü Muhtarı Mehmet Avcu 60 yaşında yaşamını yitirdi…)

CAMİNİN MALZEMESİNİ EVİNE TAŞIDI İDDİASI

Bu arada köyün 24 evden oluşan yeni yerleşim bölgesinde yaklaşık 50 kişi yaşamasına karşın 600 kişi kapasiteli bir cami inşaatına başlandı. İddiaya göre cami için getirilen tuğla, demir ve çimento gibi inşaat malzemelerinin bir kısmı, Muhtar Mehmet Avcu tarafından yeni yaptırdığı 3 katlı evin inşasında kullanıldı. Bu iddiaların ardından açılan soruşturma ise ‘somut delil bulunmadığı’ gerekçesiyle takipsizlikle sonuçlandı.

konteyner cami2.JPG

 

KONTEYNER CAMİ HABERİ RAHATSIZ ETTİ, İNŞAAT TEMİZLETİLDİ

Tüm bunlar yaşanırken yarım kalan cami inşaatı yüzünden köylüler HES şantiyesinden getirilen bir konteynerde ibadet etmek zorunda kaldı. Konuyla ilgili haberimizin ardından geçtiğimiz hafta Darıbükü köyünde inceleme yapan Sütçüler Kaymakamı Furkan Duman’ın, köylülerden inşaat halindeki caminin içinin temizlenerek Bayram namazını burada kılmalarını istediği öğrenildi.

konteyner cami.JPG

 

‘İNŞAAT SİLİNİP SÜPÜRÜLDÜ, BAYRAM NAMAZINI BURADA KILDIK’

Konuyla ilgili sorularımızı yanıtlayan bir köylü, “Kaymakam Bey Bayram namazının cami inşaatında kılınmasını istemiş. Sonra da gelip bakacağını söylemiş. İnşaatın içi silinip süpürüldü. Bayram namazını ve Cuma namazını burada kıldık” dedi.

80 nüfuslu köye 600 kişilik cami yaptırmaya kalkan muhtarın yarım bıraktığı inşaat.JPG

 

(Muhtar Avcu, yaklaşık 50 kişinin yaşadığı köye 600 kişilik cami yaptırmaya kalkmıştı)

İNŞAATTA KILINAN İKİNCİ NAMAZ MUHTARIN CENAZE NAMAZI OLDU

Muhtarın hatası yüzünden yarım kalan cami inşaatı, ilk kez Bayram namazında kullanılmasının ardından bu kez de dramatik bir cenaze namazına ev sahipliği yaptı. Bayramın üçüncü günü olan 27 Haziran sabahı rahatsızlanan Darıbükü köyü Muhtarı Mehmet Avcu, ambulansla hastaneye götürüldüğü sırada Eğirdir ilçesi yakınlarından yaşamını yitirdi. Bir süredir akciğer kanseri olduğu öğrenilen Muhtar Avcu’nun cenazesi aynı gün yarım bıraktığı caminin inşaatında kılınan cenaze namazının ardından köylüler tarafından defnedildi.

köylüler kemndilerine sırt çeviren muhtarlarının cenazesini kaldırdı.jpg

 

HES ŞİRKETİ MUHTARI SON YOLCULUĞUNDA YALNIZ BIRAKTI

HES projesine karşı dava açan köylülerin yanında değil, HES şirketinin ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yanında yer alan ve HES çalışanı olarak emekli olan Muhtar Avcu’nun cenazesinde HES şirketinden hiç bir yetkilinin yer almaması dikkat çekti. Darıbükü Muhtarı Mehmet Avcu ile birlikte köylülerin açtığı davada HES şirketinden yana müdahil olan Sütçüler’in Kesme beldesi eski belediye başkanlarından Mehmet Kanatsız da geçtiğimiz Ocak ayında hayvanlarına bakmak için gittiği arazide kalp krizi geçirerek yaşamını yitirmişti.

cenazesi inşattan kaldırıldı.jpg

 

‘BUNCA ÇÜRÜMÜŞLÜK YÖRE KÖYLÜSÜNÜN YÜCE GÖNLÜNÜ BOZMADI’

Muhtar Mehmet Avcu’nun ölümünün ardından başsağlığı mesajı yayınlayan Yukarı Köprüçay Havzası Koruma Platformu şu açıklamayı yaptı: “Öncelikle Mehmet Avcu’nun ailesine, yakınlarına ve tüm yöre halkına başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz. Yöre köylülerinin büyük mağduriyet yaşamasına neden olan HES şirketi yetkililerinin hiç birinin Muhtar Mehmet Avcu’nun cenazesine katılmamış olması, hepimiz için ibretlik bir olaydır. Bu yaşananlar yoksulluğun, ilgisizliğin ve çaresizliğin vurduğu insanları küçük çıkar hesaplarıyla birbirine düşüren benzeri projelerin, toplumsal doku üzerinde nasıl tahribatlara yol açtığını bir kez daha göstermiştir. Bunca çürümüşlüğe ve bunca hukuksuzluğa rağmen yöre köylüsünün yüce gönüllü davranışı, bu toprakların geleceğine olan inancımızı güçlendirmektedir. Bu vesileyle, sadece doğamızı ve coğrafyamızı değil, toplumumuzu da paramparça eden yıkım projelerinin bir an önce durdurularak insanımızın kendi toprağında huzurlu bir yaşam ortamına kavuşmasını diliyoruz.”

 

 

 

 

 

İngiliz sanatçı aradığı yeryüzü cennetini Eğirdir’de buldu

İngiliz sanatçı aradığı yeryüzü cennetini Eğirdir’de buldu

İsviçre’nin dağları, İtalya’nın gölleri, Yeni Zelanda’nın ormanlarını bir arada görebileceğiniz yeryüzü cenneti Eğirdir, her şeye rağmen insana karşı ama insan için zamana direniyor…

Yusuf Yavuz

Türkiye bunaltıcı sıcaklarla boğuşuyor. Sıcaklık kimi yerlerde gölgede 40 derecenin üstünde. Ege ve Akdeniz sahilleri ise serinlemek umuduyla denize koşan insanları ağırlıyor. Bu kavurucu sıcakların ortasında şöyle püfür püfür rüzgarı olan, gündüzleri serin sularında yüzüp, geceleri de yorgansız uyuyamayacağınız bir yer arıyorsanız, rotanızı bir an önce Eğirdir’e çevirmelisiniz.Eğirdir.JPGIsparta’ya bağlı bir ilçe olan Eğirdir, Göller Bölgesi’nin kalbi konumunda. Ancak neolitik dönemden bu yana kesintisiz yerleşimlere sahne olan Eğirdir’in güzellikleri yalnızca yedi renkli gölüyle sınırlı değil. Görkemli dağları, sedir, ardıç ve kara çamlarla kaplı ormanlarına dünyanın tek kasnak meşesi ormanı da eklenince bölge gerçek bir botanik cennetine dönüşüyor.

Nis Adasında bir sokak.JPG

LUWİ’LERDEN SELÇUKLU’YA UZANAN ZENGİN TARİHİ COĞRAFYA

Hitit, Luwi, Arzava, Frig, Lidya, Psidya, Roma, Bizans, Selçuklu, Hamitoğulları ve Osmanlı dönemlerinin izlerini taşıyan Eğirdir ve çevresindeki kültür mirası, ziyaretçilerini binlerce yıllık bir zaman yolculuğunun içine çekiyor. Coğrafyanın sağladığı olanaklarla Anadolu’nun batısında görkemli uygarlık yaratan Lidyalıların ünlü kralı Kroissos tarafından, İ.Ö. IV. yüzyılda yaptırıldığı söylenen Eğirdir Kalesi’ne, Selçuklu sultanlarının yaptırdığı kervansaraylar eşlik ediyor.

kale mahallesinden eğirdir ve sivridağ.JPG

 

IHLAMUR KOKAN DAR SOKAKLARDA ZAMANA DİRENEN BİR ADA

Mübadeleye kadar Türkçe konuşan zanaatkar Rumlarla Müslüman kayıkçıların bir arada yaşadığı, gölün içindeki Nis Adası, bitişiğinde yer alan ve tarihi kayıtlarda üzüm bağlarıyla kaplı olduğu belirtilen Can Ada, bugün Eğirdir’in turistik mekanlarının bulunduğu birer tatil ve dinlence merkezi niteliğinde. Ihlamur, karadut, vişne, kiraz ve kayısı ağaçlarının şenlendirdiği dar sokaklarında hala tarihi dokunun canlılığını koruduğu Nis Adası’nda bir zamanlar binlerce kişi yaşıyormuş. Bugün anakara ile birleştirilen ve ‘Yeşilada’ olarak anılan ada, Eğirdir’in sırtını yasladığı Sivridağ’dan bakıldığında, göle doğru uzanan bir el gibi duruyor.

Eğirdir.JPG

İBNİ BATUTA’DAN P. LUCAS’A GEZGİNLERİN UĞRAK YERİNDE BİR İNGİLİZ

Ibni Batuta’nın 1329’da ziyaret ettiği Eğirdir, zaman içinde Katip Çelebi’den P. Lucas’a onlarca gezgini ağırladı. Coğrafyanın tarihi, tarihin de kültürü biçimlendirdiği Eğirdir’in zamana direnen dokusunu keşfedenlerden biri de İngiliz seramik sanatçısı ve ressam Carla Watson Smith…

IMG_7895.JPG

‘PEK ÇOK ÜLKEYİ GÖRDÜM, EĞİRDİR DÜNYADAKİ EN FAVORİ YERİM’

66 yaşındaki Smith, Eğirdir’i ilk kez 2009 yılında görmüş. Bundan sonrasını ise şöyle anlatıyor: “2009 yılında arkadaşlarımla büyük bir Türkiye turu yapmıştık. İstanbul’dan başlayıp bir çok yeri gezdik. Eğirdir’e de ilk kez o zaman geldik ve sadece bir gece kalmıştık. Ama Eğirdir hep aklımda kaldı… Daha sonra 2011 yılında itibaren düzenli olarak Türkiye’ye gidip gelmeye başladım. Dünyanın pek çok ülkesini gezdim. En son Yunanistan’da bulundum ama orada yapamadım, Türkiye’ye geri geldim. Eğirdir, bütün dünyadaki en favori yer benim için.”

Carla konukseverliğinden etkilendiği Türk köylünün fotoğrafını başucundan ayırmıyor.JPG

‘EN KÜÇÜK KÖYE BİLE GİTSENİZ NEY İ VARSA PAYLAŞIYORLAR’

Türk insanının çok misafirperver ve dost canlısı olduğunu söyleyen Watson, doğa yürüyüşleri sırasında Manavgat’ın bir köyünde karşılaştığı ve onu mütevazı sofrasına davet eden köylüden çok etkilenmiş. Duvarında o köylünün fotoğrafını gösteriyor. “En küçük köye bile gitseniz size neyi varsa paylaşır. Para teklif edilse bile almazlar. Bu Türklerin geleneği” diyor gözlerinin içi gülerek.

Carla pansiyonun bulunduğu sokağın her köşesine diktiği çiçekleri gösteriyor.JPG

‘BURADA YARDIM ETMEKTEN ZEVK ALIYORUM’

Carla Watson Smith ile Eğirdir’in turizm gönüllülerinden biri olan İbrahim Ağartan’ın işlettiği Charliys Pansiyon’da konuşuyoruz. Eğirdir’in tarihi dokusunu barındıran Kale Mahallesi’ndeki pansiyonda yaşamaya başlamış. Pansiyona ücret ödemiyor ancak mutfaktan odaların düzenine kadar sabahtan akşama pansiyonun işleriyle ilgileniyor ve karşılığında da hiçbir ücret almıyor. “Burada yardım etmekten zevk alıyorum” diyor.

IMG_7898.JPG

 

FRANSIZ BULAŞIK YIKIYOR, SİNGAPURLU MASALARI TEMİZLİYOR

Biz sohbet ederken gülümseyerek bir yürüyüş grubunun masasını silen genç bir Fransız turist dikkatimizi çekiyor. Az sonra mutfağa geçip bulaşıkları yıkamaya koyuluyor. Derken Singapurlu olduğunu öğrendiğimi bir başka genç turist daha içeri girip masalardaki boş tabakları topluyor, ortalığı temizliyor. Birden dünyanın dört bir yanından gelip Göller Bölgesi’nin kalbinde buluşan insanların ortak tutkusunun Eğirdir olduğunun farkına varıyoruz…

singapurlu gegin dang.JPG

‘İNGİLTERE’DEKİ EVİMDE YALNIZDIM, BURADA HER ANI PAYLAŞIYORUM’

Carla gerçek bir sanat ve tarih tutkunu. Modern Türk resminin öncüsü Osman Hamdi Bey’in ünlü ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ adını taşıyan eserini çizip pansiyonun duvarına asmış. Eğirdir adeta Carla’nın yeryüzü cenneti gibi olmuş: “Burada her gün farklı bir manzaraya uyanıyorum. Eğirdir’in güzelliklerinin fotoğraflarını çekip internette paylaştığımda bütün arkadaşlarım hayran oluyorlar. İngiltere’de küçük bir kasabada yaşıyordum. Evime gittiğimde ise yalnızdım. Ama Eğirdir’de günün her anını insanlarla paylaşabiliyorum.”

seramik ve resim sanatçısı olan Carla, Osman Hamdi Bey'in ünlü eseri kaplumbağa terbiyecisini çalışmış.JPG

‘EĞİRDİR YAZI GEÇİRMEK İÇİN İDEAL BİR YER’

Eğirdir’in yazı geçirmek için ideal bir merkez olduğunu söyleyen Smith, “Antalya’daki Türk ve İngiliz arkadaşlarım da yazı geçirmek için buraya geliyor. Burada nem ve sivrisinek yok. Ekim ayına kadar gölde yüzebiliyorsunuz. Antalya aslında yazlık değil, kışlık bir yer” diyor.

Eğirdir gölü gün boyunca yeşilden maviye renk değiştiriyor.JPG

‘DOĞAL VE TARİHİ DOKUNUN TAHRİP EDİLMESİ ÇOK ÜZÜCÜ’

Smith, pansiyonda kalan bir grubun memnun ayrılması için her şeyiyle yakından ilgileniyor. Yörenin ürünleriyle zenginleşen kahvaltı ve akşam yemeklerinde gözü hep misafirlerinin masalarında. Kitle turizminin insanı yoran ritüelleri ve endüstrileşen mutfağının dışında burada adeta bir aile ortamında dinlenen misafirlerin Japonya, Hollanda, İngiltere, Almanya ve İsviçre gibi 10 farklı ülkeden geldiklerini söyleyen Smith, Eğirdir’de en çok üzüldüğü şeyin tarihi ve doğal dokuya verilen tahribat olduğunu dile getiriyor.

IMG_7909.JPG

‘TÜRKİYE, İNGİLTERE’NİN 1960’LARDA YAPTIĞI HATAYI TEKRARLIYOR’

Eğirdir’in tarihi evlerle dolu sokaklarını çok sevdiğini anlatan Smith, ülkesi İngiltere’nin 1960’lı yıllarda yaptığı hataların bir benzerinin şimdilerde Türkiye’de yapıldığını ve her yere beton apartmanlar dikildiğini söylüyor: “Eğirdir’deki eski, ahşap ve taş yapılar korunmalı. Hepimizin bu evleri korumak için yardımcı olması gerek. Eski mahallelerdeki kültür çok güzel. Ama yeni yapılan apartman blokları son derece çirkin ve insanları birbirinden ayırıyor. Aynı hata 1960’lı yıllarda İngiltere’de de yapılmıştı. İnsanlar eski evlerini bırakıp devletin desteğiyle yapılan apartmanlara yerleştiler. Ama insanların ilişkileri tamamen bitti.

Eğirdir'de son yıllarda inşa edilen beton bloklar.JPG

‘İNGİLTERE 1990’LARDA HATASINI ANLAYIP DEV BLOKLARI YIKTI’

1990’lara gelindiğinde İngiltere devleti yaptığı hatayı anladı ve yapılan bu dev blokları, apartmanları kendi eliyle yıkmaya başladı. İnsanlar da tekrar eski evlerine dönmeyi tercih ettiler. O insanlardan biri de benim annemdi. Yüzlerce yıllık bir evde yaşıyordu ve o yıllarda evini terk etmek istemiyordu. Devlet evinin üzerine modern kaplama yaptırdı ancak 1990’lardan sonra biz bu kaplamaları söküp evi orijinal haline geri döndürdük. İngiltere’nin yıllar önce yaptığı bu hataların şimdi burada da tekrarlandığını görmek çok üzücü. İnsanların doğal yaşam alanlarından koparılarak apartmanlara sıkıştırılması çok kötü. Oysa buradaki eski mahallelerde bulunan küçük ve bahçeli evler inanılmaz güzeller.”

DSCF3812.JPG

 

‘TAŞ OCAKLARININ TOZLARINI MEYVE BAHÇELERİNDE GÖRMEK ÜZÜCÜ’

Kale Mahallesi’nde pansiyonun bulunduğu dar sokağın her yerini çiçeklerle donatmış Smith. Fesleğenler, kadife çiçekleri ve çoğu yöredeki eski evlerin bahçelerini süsleyen onlarca çiçek. Eğirdir’in onda yarattığı heyecanı o da yaşadığı sokağa geri veriyor. Doğayı bu kadar çok seven Smith’in Eğirdir’de üzüldüğü bir diğer konu ise gölün çevresindeki dağları delik deşik eden mermer ocakları. “Bu kadar güzel bir doğanın tahrip edilmesini aklım almıyor” diyor. Avrupa’nın hiçbir ülkesinde su havzalarında taş ya da mineral ocağı açılmasına izin verilmediğini söyleyen Smith, “Buradaki taş ocaklarının tozlarını meyve bahçelerinin üzerinde görmek son derece üzücü. Bunu gerçekten anlayamıyorum” diyor.

Eğirdir Nis adasında eski evler amana direniyor.JPG

 

KİMYA ÖĞRENCİSİ FRANSIZ GEZGİN EĞİRDİR’İ TESADÜFEN BULMUŞ

Carla misafirlerini uğurlarken biz de az önce masaları temizleyip, bulaşıkları yıkayan 19 yaşındaki Fransız öğrenci Nils Devynck’le konuşuyoruz. İngiltere’de kimya eğitimi aldığını anlatan Devynck, üç dört gündür Eğirdir’de olduğunu söylüyor. Charlys Pansiyon’la yolunun nasıl kesiştiğini ise bakın nasıl anlatıyor:

Fransız Nils Devynck İngiltere'de kimya eğitimi alıyormuş.JPG

 

‘IŞIĞIN GÖLE VURMASI VE GÖLÜN RENGİNİN DEĞİŞMESİ İNANILMAZ’

Türkiye’ye ilk ke geldim. Öncelikle Antalya’ya gittim. Amacım yürüyüş yapmaktı. Ancak Antalya’da telefonum dâhil tüm eşyalarım çalındı. Bu sırada bir aile ile tanıştım. Bana Eğirdir’e gittiklerini istersem onlarla gelebileceğimi söylediler. Ben de atlayıp buraya geldim. Dört beş gündür buradayım. Pansiyonu tesadüfen buldum ve günde bir iki saat yardım etme karşılığında burada kalıyorum. Yatak ve yemek veriyorlar. Aynı zamanda çevrede yürüyüşler ve tatilimi yapıyorum. Eğirdir’de ışığın göle vurması ve gölün renginin sürekli değişmesi çok inanılmaz. Manzara sürekli değişiyor burada. Antalya çok turistik bir yerdi, Eğirdir’i daha doğal ve güzel buldum.”

IMG_7252.JPG

 

 

SİNGAPURLU DANK’IN TEK İŞİ GEZMEK, GÖRMEK VE ANLAMAK

Dünyanın dört bir yanından gelen gezginlere ev sahipliği yapan Eğirdir’deki Charlys Pansiyon’un bir diğer konuğu da Singapurlu gezgin Dank Ong. 35 yaşında olduğunu söyleyen Dank, tek amacının gezmek olduğunu ve buraya uluslararası bir iş ve tatil programı olan ‘Work and Travel’ kapsamında geldiğini dile getiriyor.

IMG_7913.JPG

 

ADANALI MÜSLÜM ÖĞRENCİ OLARAK GELDİ, EĞİRDİRLİ OLDU

Turistik işletmelerde yardım karşılığı ücretsiz tatil yapmayı sağlayan bu program kapsamında birkaç gün sonra Arjantin’den de bir gezgin bekleyen Charliys Pansiyon’un gözü kulağı olan Müslüm Akkoç’un öyküsü de gezginlerden farklı değil. Aslen Adanalı olduğunu söyleyen Müslüm Akkoç, yıllar önce üniversite eğitimi almak için geldiği Eğirdir’den çok etkilenmiş ve bilgisayar programcılığı eğitimini tamamladıktan sonra bir daha da geriye dönmemiş.

Adanalı Müslüm Akkoç üniversite eğitimi için geldiği Eğirdir'e yerleşmiş.JPG

 

Pansiyonun aşçılığını da yapan Dudu Ağaçbacak’ın yemekleri ise tüm misafirlerin vazgeçilmezleri arasında. Aslen Antalya Korkuteli kökenli olduğunu söyleyen Dudu Hanım, Eğirdir’i çok sevdiğini ve burada yaşamaktan mutlu olduğunu dile getiriyor.

IMG_7916.JPG

 

EĞİRDİR’DE İSVİÇRE’NİN DAĞLARI, İTALYA’NIN GÖLLERİ BİR ARADA

“Buranın coğrafyası muhteşem. Adana’dan sonra böyle serin bir yerde yaşamak çok güzel” diyen 30 yaşındaki Müslüm Akkoç da öyküsünü şöyle anlatıyor: “Burada öğrenciyken pansiyonun işletmecisi olan İbrahim Bey ile tanıştım. Ardından da burada kalmaya karar verdim ve pansiyonda çalışmaya başladım. 12 yıldır da Eğirdir’de yaşıyorum. Burada istediğini her şeyi bulabiliyorsunuz. Yazı ayrı güzel, baharı, kışı ayrı güzel. Doğa yürüyüşlerinden kayağa, tarihi yerlerden inanç turizmine kadar pek çok şeyi bulabiliyor gelen ziyaretçiler. Eğirdir’in ziyaretçileri daha çok arkadaş tavsiyesiyle geliyor. Burası St. Paul Yolu’nun önemli duraklarından biri. Kent, göle en hâkim noktada kurulmuş, gölün içinde yaşayabiliyorsunuz. Sagalassos, Adada ve Psidia Antiokyası gibi antik kentlerin ortasında bir konumda olan Eğirdir’in konaklama olanakları bölgeye gelen ziyaretçileri çekiyor. Son yıllarda bölgede gelişen gül ve lavanta tarlalarını ziyaret edenler de Eğirdir’e geliyor. Burada İsviçre’nin Alplerini, İtalya’nın göllerini ve Yeni Zelanda’nın zümrüt ormanlarını aynı anda görebileceğiniz bir coğrafya var.”

IMG_8096.JPG

 

YAVAŞ ŞEHİR AĞINA EKLENEN EĞİRDİR, YENİDEN CENNET-ABAD OLABİLİR

İtalya’da başlayan ve yerel kültürün üretimiyle birlikte korunarak yaşamasını amaçlayan Citta Slow (Yavaş Şehir) ağına geçtiğimiz yıl eklenen Eğirdir, Yalvaç’ın ardından Isparta’nın ikinci Yavaş Şehri oldu. Ancak kentin bu konuda atması gereken daha çok adım olduğu görünüyor. 14. Yüzyılda Eğirdir’i ziyaret eden İbni Batuta’nın övgüyle söz ettiği göl üzerindeki kayıklı taşımacılık, ilerleyen yüzyıllarda bölgeyi gezen pek çok seyyahın da dikkatini çekmiş. Özellikle Adalar ve gölün doğusundaki gelişmişi bağcılık, geçmişte Eğirdir’in ‘Cennet-abad’ olarak anılmasını sağlamış. Bugün elma başta olmak üzere Türkiye’nin en önemli meyvecilik merkezlerinden biri olan Eğirdir, bir zamanlar yitirdiği ıstakozlarını da yavaş yavaş geri kazanmaya çalışıyor. Yavaş Şehir ağına eklenen kentin, doğal değerleriyle birlikte tarihi kentsel kimliğini de koruyarak yerel tatları ve göl yüzlü insanlarıyla yeniden ‘Cennet-abad’ olarak anılmaması için hiç bir neden yok…

osmanlı döneminde eğirdir.jpgeski eğirdir2.jpgeski eğirdir.jpgEğirdir'de bu tutan gölün üzerinde yük ve insataşımacılığında kullanılan buz atı (1940'lı yıllar).jpg

(Eski Eğirdir fotoğrafları ve ‘buz atı’. Buz atı, Eğirdir’de gölün buz tuttuğu kış aylarında göl üzerinde kullanılan bir tür kızak. Hem eğlence hem de yük taşıma aracı olarak kullanılmış.)

 

 

 

Türkiye’nin reklam yüzüne otoyol yapacaklar!

Türkiye’nin reklam yüzüne otoyol yapacaklar!

Antalya’nın Kaş ilçesinde 28 kilometrelik otoyol için doğa, tarih ve yaban hayatı hiçe sayılırken sit alanları tünellerle, dünyaca ünlü Kaputaş Plajı ise viyadükle geçilecek…

Yusuf Yavuz

Antalya’nın Kaş ilçesinde yapılması planlanan Kaş-Kalkan otoyolunun 28 kilometrelik bölümü doğal ve arkeolojik sit alanlarından geçirilecek. Türkiye’nin tanıtım yüzü olan dünyaca ünlü Kaputaş Plajı’nın bulunduğu kanyonu da viyadükle geçecek olan otoyol projesine Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararı verdi. Kıyıda bulunan mevcut otoyolun yer yer 200 metre yukarısından geçecek olan yeni otoyol projesinde 4 viyadük ve toplam uzunlukları 5 kilometreyi aşan 3 tünel inşa edileceği belirtilirken maliyetinin ise 73 milyon lirayı geçeceği kaydedildi.

TÜRKİYE’NİN EN GÜZEL KARAYOLUNUN ÜSTÜNE YENİ OTOYOL

Antalya’nın Kaş ilçesiyle Kalkan beldesini birbirine bağlayan karayolu, girintili çıkıntılı koyları, turkuaz renkli denizi ve makilerle kaplı muhteşem kıyı manzarasıyla Türkiye’nin en güzel rotalarından biri olarak biliniyor. 1960’lı yıllarda hizmete açılan yol üzerinde bulunan Kaputaş Plajı ise Türkiye’nin tanıtım katologlarında yer alan dünyaca ünlü plajlardan biri.

home-of-turquoise.jpg

TÜRKİYE’NİN TANITIM YÜZÜ KAPUTAJ PLAJI VİYADÜKLE GEÇİLECEK

Ancak son yıllarda Türkiye’nin dört bir yanını şantiyeye dönmesine neden olan ‘otoyol çılgınlığı’, bu güzellikleri de vuracak. Antalya’da bulunan Karayolları 13. Bölge Müdürlüğü tarafından yapımı planlanan yeni otoyol projesinin Kaş-Kalkan arasını kapsayan 28.7 kilometrelik bölümü, mevcut yola paralel biçimde doğal ve arkeolojik sit alanlarından geçiyor. Dünyaca ünlü Kaputaj Plajı’nın bulunduğu kanyonu da viyadükle geçmesi planlanan otoyolun maliyeti ise 73 milyon TL’nin üstünde.

dünyaca ünlü kaputaj plajına viyadük.jpg

‘MEVCUT YOLUN GEOMETRİK STANDARTLARI DÜŞÜK’ GEREKÇESİ

Çukurbağ, Pınarbaşı, Ağullu, Yeniköy, Gökçeören ve Kalkan mahallelerini kapsayan otoyolun yapılma gerekçesi ise Karayolları 13. Bölge Müdürlüğü’nce şöyle açıklandı: “Mevcut yol, fiziki ve geometrik standartlarının düşük olması nedeniyle sürücüler için en yorucu yollardan biridir. Buna ek olarak sürüş konforu ve trafik güvenliği açısından da problem teşkil etmektedir. Mevcut yolda hâlihazırda yoğun bir trafik söz konusudur. Bu durum mevcut yola alternatif yüksek standartlı bir yolun ivedilikle yapılması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Söz konusu etmenlerden dolayı bölgede yapılan incelemeler neticesinde Kaş-Kalkan arasında yeni bir güzergâh projelendirilmiştir.”

yol.png

mevcut yol ile kıyaslı harita.png

 

‘OTOYOL KÜLTÜREL AÇIDAN CANLILIK SAĞLAYACAK’ İDDİASI

Bölge turizminin gelişmesini sağlayacağı öne sürülen otoyolun ayrıca ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan canlılık kazandırmasının amaçlandığı kaydedildi. Otoyol için bu güzergâhın seçilme nedenlerinden birinin de sürücülere güzel manzara izleme keyfi sağlanması gösterildi. Ancak sahilden geçen mevcut yolun dışında yeni yolun projelendirildiği arazinin hemen üstünden geçen bir yol daha, bölgedeki köyleri Kaş ve Kalkan’a bağlıyor.

yol3.png

 

LİKYA ORKİDELERİNİN YAŞAM ALANINA TÜNEL

Bölgeye has endemik bir tür olan Likya Orkidelerinin yayılış alanını da kapsayan otoyol güzergâhı, geçtiğimiz yıl konunun gündeme gelmesinin ardından değiştirildi. Likya Orkidelerinin bulunduğu alan, tünelle geçilecek.

yol orkide.png

 

ARKEOLOJİK SİT ALANI DA TÜNELLE GEÇİLECEK

Çukurbağ Mahallesi yakınlarında bulunan ve antik bir tarımsal üretim ve yerleşim merkezi olarak bilinen, ‘Solumba Damları’ mevkiini de kapsayan otoyol güzergâhı, bu alanı da yine tünelle geçecek. Solumba Damları, barındırdığı kültür varlıkları nedeniyle Mart 2015’te 1. Derece arkeolojik sit alanı olarak koruma altına alınmıştı.

yol4sit.png

 

KURUMLARDAN ‘ZARAR VERMEMEK’ KOŞULUYLA ONAY ÇIKTI

Kaputaş Plajını da kapsayan ve ‘Kalkan Güney Yamaçları’ adıyla 1. Derece doğal sit alanı olarak koruma altına alınan bölge de otoyolun güzergâhı arasında yer alıyor. Yaklaşık 3 kilometrelik bölümü doğal sit alanı içerisinden geçen otoyol projesine ilgili bütün kurumlar ‘zarar vermemek’ koşuluyla onay verdi.

orman bölge müd görüşü.png

 

KIYI YAMAÇLARININ DOĞAL DOKUSU TAHRİP EDİLECEK

Toplam 5 kilometreyi aşan 3 ayrı tünelin yanı sıra 4 viyadük ve 7 kavşak inşa edilmesi planlanan otoyol projesinin, inşasına kısa sürede başlanması beklenirken, Kaş-Kalkan arasındaki kıyı yamaçlarının turizm açısından da oldukça önemli olan doğal peyzaj dokusunu tahrip edeceğinden endişe ediliyor.

 

 

TURİZM BÖLGESİ İLAN EDİLEN OTOYOL GÜZERGAHINDA ARAZİ VURGUNU

Yaban hayatı açısından da zengin olan otoyolun geçtiği güzergâh, aynı zamanda Gökçeören ve Sarıbelen mahalleleri arasındaki kıyı yamaçlarını kapsayan ve ‘Turizm Gelişim Bölgesi’ olarak ayrılan alanı da içine alıyor. 2000’li yıllarda büyük bir arazi vurgunculuğuna sahne olan bu bölgede birçoğu zeytinlik, bir kısmı da 2B statüsünde bulunan arazilerin fiyatları son birkaç yılda onlarca kat arttı. Bölgeden yol geçeceği beklentisi, arazi fiyatlarının artmasının en önemli nedenleri arasında gösteriliyor.

 

 

 

 

 

 

 

Sadece askerler değil, bütün Türkiye zehirleniyor!

Sadece askerler değil, bütün Türkiye zehirleniyor!

Toplu asker zehirlenmeleri, gıda bağımsızlığını yitiren Türkiye’de yakın zamanda olacakların işaret fişeği mi? ‘Toprak Biterken’ kitabının yazarı Erhan Ünal’dan bu soruya çarpıcı yanıtlar geldi…

 Yusuf Yavuz

Manisa’daki kışlalarda son iki aydır ardı ardına yaşanan toplu asker zehirlenmeleri gözleri toplu yemek üretimi yapan kuruluşlara çevirdi. Manisa’nın dışında Kastamonu, Isparta ve Van gibi illerde binlerce asker zehirlendi, iki asker ise yaşamını yitirdi. Pek çok yönüyle tartışılan toplu zehirlenmeleri değerlendiren ‘Toprak Biterken’ kitabının yazarı Erhan Ünal, Türkiye’nin ‘gıda emniyetini giderek kaybettiğine dikkati çekerek, “Yıllardan beri ‘çok üreteceğiz, kalkınacağız’ mavallarıyla insanlarımızı etap, etap endüstriyel tarımın ve buna bağlı endüstriyel gıda üretiminin hâkimiyet alanına sokarak, ‘Toplumsal beslenme bağımsızlığımızı’ yitirmemize ve küresel güç odaklarına karşı savunmasız kalmamıza neden oldular. Büyük mutfakların özelleştirilmesi meselesi de böyle anlaşılmalıdır. Sadece askerin beslenmesi özel yemek şirketlerine havale edilmemiştir. Üniversite kantinleri, okullar, anaokulları, hastaneler, hapishaneler büyük devlet kurumları ve benzer daha pek çok büyük çapta yemek talebi olan kurum ve kuruluşlar özel yemek şirketlerine ihale edilmişlerdir. Türkiye’nin bütün meydanlarında Ramazan ayı boyunca verilen İftar ve Sahur yemekleri de böyledir. Türkiye’de ordu gibi en kritik yapılarımızdan başlayarak geniş insan kitlelerinin günlük olarak boğazından geçen aşağı inen gıdaları ne içerik olarak ne de planlı hedefler açısından kontrol şansımız giderek kaybolmaktadır” görüşünü savundu.

Geleneksel tarım, gıda güvenliği ve küresel tarım savaşı gibi konuları ele aldığı ‘Toprak Biterken’ kitabıyla tarım konusundaki ezberleri bozan araştırmacı-yazar Erhan Ünal, Manisa başta olmak üzere birçok ilde gündeme gelen toplu asker zehirlenmeleri konusunda çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

GÜNDE 134 BİN KİŞİYE YEMEK PİŞİRMEK İÇİN HİJYEN SAĞLANABİLİR Mİ?

Yemek şirketlerinin kullandığı malzemenin en riskli bölümünü kırmızı et ve kanatlı hayvan etlerinin oluşturduğuna dikkati çeken Ünal, zehirlenmelerle ilgili haberlerde adı geçen firmanın kendi sitesinde günlük 134 bin kişilik yemek hazırlandığının bildirildiğini belirterek, “Bu şirket tek değil, daha onlarca bu boyutta ya da daha büyük şirket var. Bu şirketlerin işledikleri et miktarı günlük olarak binlerce tona ulaşıyor. Bu etler de günlük olarak yüzlerce büyükbaş, binlerce küçükbaş hayvan ve on binlerce kanatlı hayvan işleyen dev kesimhanelerden geliyor. Bu tür tesislerde hijyenik şartların sağlanmasının teknik açıdan tam olarak mümkün olamadığı Avrupa’da yazılıp çizilmekte” dedi.

manisa'daki askeri kışlalarda binlerce asker yedikleri gıdadan zehirlenmişti.jpg

‘TÜRK HALKI 70 YILDIR YAVAŞ YAVAŞ ZEHİRLENİYOR’

Türk halkı olarak, küresel güçlerin etkisi altında hep birlikte yavaş fakat sürekli olarak zehirleniyoruz ve bu durum 70 yıldır böyle” görüşünü savunan Ünal, “Ülkemizi, dolayısıyla halkımızı güçlü kılan binlerce yıllık sosyal tabanımız ve Cumhuriyet döneminde bu taban üzerinde kurulmuş olan güçlü ve milli her temel yapı bir şekilde yumuşatıldı, eritildi ve elimizden kayıp gitti. İnsanlarımız katı ve kör politik kamplara bölündüler. Taraflar birbirlerini bir kaşık suda boğacak derecede anlamsız bir kinle yüklenildi. Her bir tarafın kendini haklı bulduğu nedenleri var, bu doğru. Lakin çevremizi saran bölgesel yangın, ‘küresel oligarşi’nin Batı Asya’yı yeniden yapılandırma planlarının gereği ve sonucudur” değerlendirmesinde bulundu.

erhan ünal.jpg(Toprak Biterken kitabının yazarı Erhan Ünal, askerlerin zehirlenmeleri üzerinden özelleştirmeleri ve endüstriyel gıda üretimini değerlendirdi. )

‘TÜRKİYE ENDÜSTRİYEL GIDA ÜRETİMİNİN BASKISI ALTINA SOKULDU’

Yaşananları güncelden başlayarak genele doğru anlatmak gerektiğinin altını çizen Ünal, toplu gıda zehirlenmelerinin arkasındaki tartışılmayan ayrıntıları ele aldığı değerlendirmesinde, “Küresel endüstriyel tarım tabanında gerçekleştirilen tarımsal üretim ve bu üretim tarzı üzerinde yapılanan hayvancılık ile endüstriyel gıda üretimi, 70 yıldır insanlığı küresel anlamda zehirlemektedir. Türkiye’mizin insanları 1950’lerden sonra ABD’nin planlı girişimleri ile bu tarz endüstriyel tarım ve gıda üretiminin baskısı altında sokulmuştur” görüşünü savundu.

toprak biterken kitabı .jpg

İşte Toprak Biterken kitabının yazarı Erhan Ünal’ın toplu zehirlenmelerle ilgili çarpıcı görüşleri:

 ‘ONLAR BİZİM DE ÇOCUKLARIMIZ’

“Manisa’da, Kastamonu’da ve son olarak Bursa’daki askeri kışlalarda vatani görevlerini yapmaları için yolladığımız çocuklarımız yedikleri akşam yemeği sonrasında zehirlenme belirtileri ile hastanelere taşındılar. Bu olay ilk değil, kaçıncı! Maalesef hayatını kaybeden bile olmuştu. Neler oluyor diye merak etmek ve konuyla ilgili akla gelen sorulara cevap aramak, başta çocukları orada olan anne ve babalar olmak üzere hepimizin hakkı. Onlar bizim de çocuklarımız! Olaylarla ilgili haberler kapsamlı değil ve duygusal anlamda öfkeli. Yazılı ve görsel basından servis edilen konuyla ilgili haberlere biraz daha yakından bakıldığında içeriksel olarak oldukça sığ ve özensiz olarak derlenmiş oldukları da fark ediliyor. Tam da çağdaş tüketim toplumunun alışkanlıklarına iyi uyarlanmış şekilde, ‘ayaküstü tüket ve at’ tarzında. Oysa konu çok ciddi ve içeriğinde daha derin toplumsal boyutlar taşıyor. Konu ile ilgili öne çıkan bazı söylemlere göz atarsak:

‘KİM KİMİ NEDEN DÖVECEK?’

Kimileri, yemek şirketinin bozulmuş yemekleri dahi ısıtıp erlere verdiklerini bile söylemiş! Doğruysa ‘vay kansızlar’ demek söylenecek lafların en hafifi. Bunlar 19 ila 22’li yaşlar arasındaki gençler ve binlercesi bir arada. Böylesi ani ve yoğun sağlık sorunlarının oluştuğu anlarda heyecan patlaması yaşanması ve bu heyecanın histeriye dönmesi çok normal. Bir genç bağırıyor: ‘Biz şimdi dayak yiyeceğiz orada!’ Bu genç olayın heyecanı ile öyle bağırır da duyanların arasında aklı başında kimse yok mu? Kim kimi, neden dövecek? Sağduyu, ‘hangi zamanda yaşıyoruz olmaz öyle şey’ demeyi gerektirmez mi?

manisa zehirlenme.jpg

AYNI KIŞLADA BU KAÇINCI VAK’A

Bir solcu gazete sorumluyu hemen bulmuş ve ilan ediyor:  ‘Bu durum taşeron işçi çalıştırmanın sonucudur’. Arkadaş, taşeron işçi çalıştırılması büyük bir güncel sosyal sorun. Fakat böylesi hassas bir konuyu ucuz ideolojik çekişme malzemesi yapma aceleciliğine ne denir? En akla yatan gerekçe yemek ihalesini almış olan firmanın temizlik şartlarına uymama olasılığı. Hijyen meselesi yani… Anladık da bu aynı kışlada kaçıncı vak’a. Bu insanlar hiç mi ders almaz. Ordu ‘Yeniçeri ocağı’ mı ki kimse aldırmasın? Kaldı ki onlar bile kazan kaldırırmış. İleri sürülen varsayımların en ağırı, bu işin ardında ‘FETÖ’lerin’ olabileceği ihtimali! Mümkün mü? Mümkün! O zaman iş çok ciddi ve savcılara büyük sorumluluk düşüyor ve başka kimse bu son derece hassas durumda bulanık suda sazan avlanmaya kalkmasın.

‘KONU BULANDIRILIP ÜZERİ ÖRTÜLECEK’ NOKTASINA GİDİLİYOR

Kışlanın hijyen şartları kötüymüş… Bu da başka bir iddia! Olabilir mi? Olabilir! O zaman sorumluların bulunması kolay. Derken siyasilerin güncel ‘iç politika refleksleri’ devreye giriyor… Yani taraflar alışıldık ‘yağlı güreş’ peşrevleriyle ‘siyaset yapmaya’ başlıyorlar:

‘Yemek şirketi yandaşmış!’ Aha! İyi de ‘yandaş’ iseler daha da dikkat edip ‘velinimetlerini’ kötü duruma düşürmemeleri gerekmez mi? Kısacası çok önemli bir olay derinlemesine araştırılması gereken boyutlarıyla her zaman olduğu gibi türlü yüzeyselliklerin ve iç politika denilen ‘çamur savaşının’ artık sıkan ‘bildik’ görüntüleriyle gündemden düşmeye meylediyor. İnsanlar, yani kamuoyu diye tarif edilen bizler, ‘yine bir şekilde konuyu alabildiğine bulandırıp sonra da üstünü örtecekler’ diyerek konunun peşini bırakmak noktasına doğru meylediyoruz.

SORUNUN BİR AYAĞI ÖZELLEŞTİRMEDE

Derken beklenmedik bir gelişme. Televizyondaki akşam haberlerinde bir hanımefendi çıkıyor ve konunun özüne doğru dikkate değer bir açıklama yapıyor. Em. Sağlık Albayı Deniz Seyirci hanımefendi, ‘sorun özelleştirmede’ diyerek beklenmedik bir anda konuya ‘derinlik’ kazandırıyor. İlk bakışta ne alaka bu da nereden çıktı diyenler olabilir. Evet, sorunun bir ayağı genel anlamda ‘özelleştirme’ olgusunun içeriğinde yer alıyor. Özelleştirme konusu, yaşamsal önemi olan diğer toplumsal konularda olduğu gibi zaten doğru dürüst anlaşılmadığından kısaca açıklayalım.

‘KİMSENİN HALKIN MALINI BABALAR GİBİ SATMAYA HAKKI YOKTUR’

İnsan toplulukları kendilerine yurt edindikleri topraklarda özgürce yaşabilmek ve gelecek kuşakların da ‘yaşam hakkını’ emniyet alına alabilmek için siyasi yapılar kurarlar. En başta ‘milli devlet’ dediğimiz yapı gelir. Devlet, ülke bağımsızlığını, dolayısı ile halkının geleceğini korumak ve güvence altına almak amacıyla yapılandırılır, çeşitli kurumlar oluşturulur. Çağdaş toplumlarda halkın çok büyük oranlarda artan sosyal ve ekonomik talepleri devleti de giderek artan idari, sosyal ve ekonomik kuruluşlar oluşturmaya zorlamıştır. Bu kuruluşlar ülke halkının üretici emeği ile oluşturduğu birikimlerle (parasıyla) oluşturulur, dolayısıyla halkın malıdırlar. Bu nedenle de kimsenin bu kuruluşları ‘babalar gibi’ satmaya hakkı yoktur.

KÜRESEL FİNANS SİSTEMİNİN ÖZELLEŞTİRME SALDIRISI

Buraya kadar tamam da bir de tüm dünyaya mutlak bir şekilde egemen olmak isteyen Küresel Oligarşi’nin kendi planları var. Her türlü güç kullanım tekelini kendi özünde birleştirmek isteyen Küresel Oligarşi, milli devletlerin ellerinde bulunan ve ‘güç’ ifade eden tüm birimleri ele geçirmek, yani amacı gereği olarak ‘özelleştirilmelerini sağlamak’ istiyor. Bu amaçla Küresel Oligarşi sahibi olduğu Küresel Finans Sistemi’nin ezici gücünü kullanarak, söz konusu ülkelerdeki tüm paydaş ve yandaşlarıyla birlikte geniş cepheli bir ‘özelleştirme’ saldırısı sürdürmektedir. Saldırının kapsamı o denli geniş ve derin tutulmuştur ki orta vadede askerin, istihbarat birimlerinin, emniyet (güvenlik!) güçlerinin dahi özelleştirilmeleri planlanmıştır. Kısacası amaç, zamanla hedef ülkelerin ellerinde stratejik güç ifade eden hiçbir ekonomik ve idari birim bırakmamak ve o ülkeleri mutlak bir edilgenlik çukuruna itelemektir…

endistrüyel hayvancılık giderek yaygınlaşıyor.jpg

SADECE ASKERİN DEĞİL, İFTAR YEMEKLERİ DE ÖZEL ŞİRKETLERE

Sonuçta ortaya çıkan durum şudur: Özelleştirilen her ekonomik ya da idari birimler devletin dolayısıyla o ülke halkının yönetiminden ve kontrolünden çıkmışlar demektir. Çıkınca da otomatik olarak küresel olarak hâkim olan finans sistemi üzerinden küresel güçlerin kontrolüne girerler. Bir kere özelleştirme sürecine girmiş olan bir devlet tek, tek bütün güç kaynaklarından arındırılır ve daha da önemlisi bu kaynakların üzerindeki halkın kendi öz kontrol olanağı kalmaz. Büyük mutfakların özelleştirilmesi meselesi de böyle anlaşılmalıdır. Sadece askerin beslenmesi özel yemek şirketlerine havale edilmemiştir. Üniversite kantinleri, okullar, ana okulları, hastaneler, hapishaneler büyük devlet kurumları ve benzer daha pek çok büyük çapta yemek talebi olan kurum ve kuruluşlar özel yemek şirketlerine ihale edilmişlerdir. Türkiye’nin bütün meydanlarında Ramazan ayı boyunca verilen İftar ve Sahur yemekleri de böyledir. Bu olgunun en belirgin özelliği geniş insan kitlelerine ne amaçla ve neler yedirildiğinin tam olarak kontrolünün mümkün olmamasıdır. Olaya bu açıdan bakmaya başlayınca, yemek şirketlerinin mantar gibi birdenbire mantar gibi bitmeye başlamasının ardında ne var diye sorarak olgunun ardındaki derin küresel planlara ve oluşturulan ‘negatif boyutlara’ da bir miktar değinelim.

endüstriyel kanatlı hayvan üretimi.jpg

ENDÜSTRİYEL GIDA ÜRETİMİ VE GDO’LU İTHAL ÜRÜNLER

Olguya endüstriyel gıda üretim sistemi genel çerçevesi içerisinde bakmak gerekir. Geleneksel Tarım üretiminin alabildiğine geriletilmiş olduğu ülkemizde, geniş bir üretici kitlesinin topraklarını terk ederek şehirlere göç ettirildiği biliniyor. Dolayısı ile ana gıda maddelerimizi çoğunlukla ithal etmek noktasına getirildik. Bu çerçeveden olarak yemek şirketlerinde büyük miktarlarda kullanılan bakliyat ürünleri, fiyat avantajından dolayı çoklukla ithaldir. Türkiye’ye ithal edilen mercimeğin genellikle ‘GDO’lu olduğu ve Kanada ve Avustralya’dan ithal edildiği biliniyor. Kuru fasulye Çin, İran ve Kanada’dan, Nohut ise sırası ile Meksika, Hindistan ve Kanada’dan.

2011 yapımı samsara belgeselinde toplu üretim ve tüketim kültürü yansıtılmıştı.jpg

GÜNDE 134 BİN KİŞİLİK YEMEK PİŞİRMEK İÇİN HİJYEN SAĞLANABİLİR Mİ?

Kullanılan sıvı yağlar pek tabii ayçiçeği, kanola, çiğit ve tabiî ki palmiye yağı ile bunlardan üretilen margarinlerdir. Bu yağların gerek yapısal özellikleri ve gerekse işlem (pişirim) esnasında oluşan trans yağlar nedeniyle çeşitli ve ciddi sağlık sorunlarının kaynağı olduğu da artık sır değil. Yemek şirketlerinin kullandığı malzemenin en riskli bölümünü ise kırmızı et ev kanatlı hayvan etleri teşkil ediyor. Haberlerde adı geçen yemek şirketi kendi tanıtım sitesinde günlük 134.000 kişilik yemek hazırladıklarını bildiriyor. Bu şirket tek değil daha onlarca bu boyutta ya da daha büyük şirket var bu şirketlerin işledikleri et miktarı günlük olarak binlerce tona ulaşıyor. Bu etler de günlük olarak yüzlerce büyükbaş, binlerce küçükbaş hayvan ve on binlerce kanatlı hayvan işleyen dev kesimhanelerden geliyor. Bu tür tesislerde hijyenik şartların sağlanmasının teknik açıdan tam olarak mümkün olamadığı Avrupa’da yazılıp çizilmekte. Bu sorunun nedenine gelince:

ENDÜSTRİYEL KESİMLERDE E.COLİ BAKTERİLERİNİ ÖNLEMEK KOLAY DEĞİL

Uzak yollardan getirilerek kesimhane önlerindeki dar alanlarda, dizlerinde kadar kendi pislikleri içerisinde bekletilmekte olan besi hayvanları kesim anında tamamen kendi dışkılarına bulanmış vaziyette oluyorlar. Bu durumdaki hayvanların taşıyıp getirdiği en önemli tehlike e.coli bakterileridir. Büyük endüstriyel kesimhanelerdeki tam otomatik kesim ortamında hayvanların postuna bulaşmış olan e.coli bakterilerinin kesim esnasında ve sonrasında ete bulaşmalarını önlemek hiçte kolay değildir. Bu sözünü ettiğim önlenemez bakteriyel kirliliğin (kontaminasyon’un) yanı sıra söz konusu bakterilerde genetik mutasyon sonucu gittikçe yeni ve daha da tehlikeli ‘boyların’ oluşması da ayrı bir sorun oluşturmaktadır.

samsara2.png

ÖLÜMCÜL BAKTERİ GIDA VE SUYLA YAYILIYOR

Bu konuda Türkiye’de ‘Koli Basili’ olarak bilinen, E.coli bakterisinden ve bu bakterinin yeni bir türü olan E.coli 0157:H7 den önemle bahsetmek gerekir. Bilimsel adı Eschericia coli olan bu bakteri memelilerin (insanların da) bağırsaklarında bulunan, sindirim açısından önemli fonksiyonları olan aslında iyi huylu bir bakteri. Bu bakterinin, dışkı ile kirletilmiş (kontamine) gıdalarla veya sularla ağız yoluyla alınmasıyla aşırı toksik (zehirleyici) etkileri ortaya çıkmakta. Bu bakterinin özel bir türü olan E.coli 0157:H7 kanlı ishal şeklinde kendisini belli eden ve ölümcül sonuçları olabilen ağır bağırsak enfeksiyonlarına yol açıyor.

samsara.png

ALMANYA’DA 36 KİŞİNİN ÖLÜMÜNE NEDEN OLDU

E.coli bakterilerine sadece etlerde değil, sebzelerde de rastlanılıyor. Büyük besi çiftliklerinin hayvansal dışkıları ile gübrelenen tarlalarda e.coli kirliliği olasılığı yüksek olmakta. 2011 yılı Mayıs ayında Kuzey Almanya’da ortaya çıkan ve bir ay içerisinde binlerce insanın hastalanmasına ve 36 kişinin ölmesine yol açan bağırsak enfeksiyonuna yol açan bakteri, kısaca EHEC bakterisi diye anılan bir E.coli 0104:H4 boyu idi.

EKMEKTEN DONDURMAYA ONLARCA ÜRÜNDE SAKLANAN KANSEROJEN ETKİ

Küresel Endüstriyel Tarım tabanında gerçekleştirilen tarımsal üretim ve bu üretim tarzı üzerinde yapılanan hayvancılık ile endüstriyel gıda üretimi, 70 yıldır insanlığı küresel anlamda zehirlemektedir. Türkiye’mizin insanları 1950’lerden sonra ABD’nin planlı girişimleri ile bu tarz endüstriyel tarım ve gıda üretiminin baskısı altında sokulmuştur. ABD’den ithal bitkisel yağların ithali ile başlayan süreç, Meksika’da Rockefeller vakfının girişimleri sonucu oluşturulan ‘Mısır ve Buğday Geliştirme Merkezi’nde (CIMMYT) geliştirilen Hibrit buğdayın (Sonora 64) durdurulamaz bir şekilde yerli buğday cinslerimizi geriletmesiyle devam etti. Bu gün Türkiye’de ekilen ve yerli zannettiğimiz mısırlar, çoğunlukla Monsanto’nun ya da diğer küresel biyo-teknoloji kurulmuşlarının genetiği değiştirilmiş (GDO’lu) tohumlarıdır. Ekmekten dondurmaya, çikolatadan sucuk ve salama kadar, ürün içerisine saklanmış soya unu veya diğer soya yan ürünleri çocuk yaşlı demeden insanlara yutturuluyor. Soya fasulyesi ve soya yan ürünleri çoğunlukla Güney Amerika’dan ya da Ukrayna’dan ithaldir. Bu ülkelerde kitlesel soya ekiminin kaçınılmaz sonucu olarak soya fasulyesinin, herbisit dirençli (Glyphosate’a dirençli) olacak şekilde genetiğinin değiştirilmiş olduğu artık sır değil. Dolayısıyla Soya fasulyesinin ve mısırın kaçınılmaz olarak bünyesinde taşıdığı Glyphosate’ın yüksek derecede kansorejen olduğu da artık genel olarak biliniyor.*(1)

‘ENDÜSTRİYEL GIDA ÜRETİMİYLE BESLENME BAĞIMSIZLIĞIMIZI YİTİRDİK’

Yukarıda sadece bir-iki kışladaki askerlerimizi değil, aslında halkımızın çok daha geniş bir kesimini ve özellikle okul çocuklarının sağlığını tehdit eden ‘derin köklü’ beslenmedeki küresel sorunların kaynağını kabaca tanımlamaya çalışıyorum. Kısacası sorun, bireysel değil sistem sorunudur ve sadece bu günün sorunu da değildir. Toplumsal beslenmede bu gün yaşanan sorunlar yârin de kaçınılmaz olarak artarak yaşanmaya devam edecektir. Yıllardan beri ‘çok üreteceğiz, kalkınacağız’ mavallarıyla insanlarımızı etap, etap endüstriyel tarımın ve buna bağlı endüstriyel gıda üretiminin hâkimiyet alanına sokarak, ‘Toplumsal beslenme bağımsızlığımızı’ yitirmemize ve küresel güç odaklarına karşı savunmasız kalmamıza neden oldular.

TÜRKİYE’NİN GIDA EMNİYETİ ORTADAN KALKIYOR

Dolayısı ile Türkiye’de ordu gibi en kritik yapılarımızdan başlayarak geniş insan kitlelerinin günlük olarak boğazından geçen aşağı inen gıdaları ne içerik olarak ne de planlı hedefler açısından kontrol şansımız giderek kaybolmaktadır. Bir başka ifade şekliyle Türkiye’de ‘gıda emniyeti’ giderek ve süratle ortadan kalkmakta olup insanlarımızın beslenmesi küresel güçlerin müdahalelerine açık hale getirilmektedir. Bu durum dış kaynaklı ve planlı olarak işletilen bir süreç.

ciftcinin-ozendirilmesi.jpg

‘BİZDEN ÖNCEKİLER YAPMIŞ DİYEREK TEMİZE ÇIKMA GAYRETİNDELER’

Bu süreç içerisinde sadece kışlalardaki askerlerimiz ve okullardaki çocuklarımız gıda yoluyla zehirlenmiyor. Toplum olarak daha etkili olacak şekilde kafaca da (mantığımızla, hayata bakışımızla, olanları anlama tarzımızla) zehirleniyoruz. Güçlü bir sosyal taban üzerinde duran ve direnme potansiyeli yüksek bir toplum olan Türk halkı, inceden inceye “batılı olacağız, küçük Amerika olacağız” zırvalarıyla zehirlendiler, benliğinden uzaklaştırılıp gittikçe daha edilgen hale getirildiler. Ülkede politik iktidara talip politikacılar ‘bu durumdan biz sorumlu değiliz, bizden öncekiler yapmış’ diyerek temize çıkmak gayretindeler. ‘ABD dünyanın kaptanı, o güce tabi olmadan iktidar olmak mümkün değil’ diyenler, ABD’ye bağımlı olmalarını ve bu gücün yönlendirmeleri ile hareket etmelerini haklı göstermeye çalışmaktalar.

son 12 yılda 600 bin çiftçi toprağını terk etti.jpg

TÜRKİYE BÖLGENİN ‘MUTLAKA KIRILMASI GEREKEN’ ÇETİN CEVİZİ

Ülkemizde gelecek kuşakların eğitimini sağlayan tüm kurumları ve işleyen düzeni de aynı küresel gücün yönlendirmeleriyle ‘daha iyi eğitilecek ve medeni olacaksınız’ diyerek günümüzdeki edilgen, sığ ve çarpık hale getirdiler. Daha pek çok alanda ülke ve toplum çıkarlarımıza karşı gerçekleştirilen sinsi yapılanmalardan bahsedebilirim. Batı dünyasını ve politikalarını içeriden bilen birisi olarak söylüyorum: Bölgenin mutlaka kırılması gereken çetin cevizi Türkiye’dir. ABD ve AB bu cevizi önce çürütmekte, sonrada ellerindeki NATO çekici ile kırmakta kesin kararlıdırlar. Türk Halkı iç politika denilen anlamsız ve sonuçsuz bir kör dövüşü içerisinde oyalandırılırken, ülke olarak kapsamlı bir iç çatışma ortamına doğru sürükleniyoruz. ABD’nin Fethullah Gülen örgütü yönetiminde gerçekleştirme çalıştığı 15 Temmuz Darbe girişiminin hemen ardından (19.07.2016) yazdığım ‘darbe analizinde’* (2) ısrarla, ABD’nin Fethullah Gülen Örgütü dışında yönetiminde olan diğer yerli operasyon birimlerinin darbe girişimi esnasında ve sonrasındaki konumlarını ve ifade ettikleri tehdit potansiyelini sorgulamıştım. Bence yazı bu günde güncelliğini aynen koruyor. Hatırlarsak, Askeri birimler silahlı kalkışmayı başlatırken, Devletin diğer kurumlarındaki (İçişleri, Adalet bakanlıkları ve diğerlerindekiler) birimler görev paylaşımına göre destek ve katkı vermişlerdi.

GIDADAN İÇ GÜVENLİĞE UZANAN TEHLİKELİ YOL

Bir iç çatışma ortamının şartları halen ve büyük çapta vardır. En büyük güvencemiz orduda Fethullah Gülen ajan/casuslarının hâlâ varlığı bilinmekte. Bu varlık aynen diğer kurumlarda da göreceli olarak devam ediyor ve daha da önemlisi bu örgüt her ne kadar sayısal olarak zayıflamış olsa da operasyonel yetisini kısmen muhafaza etmektedir. Bu duruma ilave olarak, ABD’nin muhtemel bir ‘iç çatışma ortamında’ oluşacak ‘kaos ortamında’ çeşitli taktik görevlerle cepheye sürebileceği diğer bağımlı birimlerini anımsamak olabilecekleri tahmin etmek açısından yararlı olacaktır. Bu kaos ortamının halk arasında başlatıcıları, bazı siyasi kuruluşlar ile dışarıdan kontrol edilebilen sivil toplum kuruluşları olabilir. Sertleşen itiş kakışlara PKK gibi terör örgütlerinin çeşitli kategorilerdeki silahlı katılımları ile oluşan bu kaos bir iç çatışmaya dönebilir. Giderek yoğunlaşan iç çatışma süresinde, Ordu’da ve Polis’te var olan Fethullah Gülen kadrolarının ‘NATO’cu’ kadrolarla birlikte yaratabilecekleri güvenlik zaafı ve çatışma, ortama Devletin silahlı güçlerinin etkili müdahalesini sınırlandıracaktır. Alın işte size en basitinden bir ‘iç çatışma senaryosu’.

TÜRKİYE’YE DEMOKRASİYİ GETİRME HAREKÂTI

Sonrasında ne olur derseniz, bu duruma paralel olarak Kıbrıs’taki askeri birliğimize yönlendirilecek saldırıları, Ege adalarında oluşturulacak ciddi bir askeri hareketliği ve her partide varlıklarını sürdürdükleri kabul gören Fethullah Gülen taraftarlarının, parlamentoda beraberce oluşturabilecekleri siyasi kaosu da ekleyebilirsiniz. Böylesi askeri ve toplumsal açıdan birbirinin gırtlağına sarılmış (askeri deyimi ile ‘yumuşatılmış’) Türkiye’ye, ABD ve AB’nin NATO üzerinden gerçekleştireceği askeri ‘demokrasiyi geri getirme harekâtı da’ gecikmeyecektir.

TÜRKİYE İKİ YANDAN ZEHİRLENEREK YOK OLUŞA DOĞRU SÜRÜKLENİYOR

Türkiye sadece arada bir akutlaşan gıda zehirlenmeleri nedeniyle değil, giderek etkisini arttıran toplumsal bir ‘kan zehirlenmesi’ nedeniyle yok oluşa doğru kayıp gitmekte. Bu durumda ülkemizin dürüst ve sorumluluk duygusunu yitirmemiş aydınlarına büyük görevler düşmektedir. Politik farkındalığı yüksek ve toplumsal sorumluluğu çürümemiş aydınlarımız, başımıza geçirilmiş olan ve bizleri tüketime odaklı sığ bir yaşam biçimine mahkûm eden sözde ‘modern yaşam’ torbasından silkelenip kurtulmaya çalışmalıdır.

‘KÜRESEL GÜÇLERE YASLANARAK İKTİDAR MÜCADELESİ YAPILAMAZ’

Hep beraber, kafalarımızı kaldırarak üzerimize çökmekte olan yok edici meşum kara bulutların ocağını doğru tanımlamak ve bu ‘merkez’in küresel planlarını bozmak için kendimize görev çıkartmalıyız. Kolay görünen dış kaynaklı ve yanıltıcı çözüm önerileri bizi aydınlığa çıkartamaz. Türk halkı olarak, batılılarla el ele vererek içine sokulmuş olduğumuz bu son derece tehlikeli ekonomik, sosyal ve politik girdaptan çıkış için asla bir mücadele veremeyiz. Küresel güçlere yaslanarak ülke içinde iktidar mücadelesi yapılamaz, yapanlar yanlış yoldadır ve bu yolun sonu Türk tarihine, Türk halkına ihanettir.

Bu ülke hepimizin lakin vatanın geleceği üzerine söz söyleme hakkı, bu ülkenin kaymağını yiyen ve bir türlü doymayanlardan çok, gün be gün sabırla çalışıp üretirken bir yandan da çocuklarını, kardeşlerini eşlerini birere ikişer vatan uğruna şehit verenlerindir.”

***

*(1)- Bu konuda ayrıntılı bilgi için bakınız: Erhan Ünal, “Toprak Biterken”, Asi Kitap Yayınları 2017

*(2)- “Şeytan bunun neresinde 1, 2. ve 3”   www.erhanunal.org/urun-detay/7/15-temmuz-darbe-girişimi-1

(Manşet görseli: Ron Fricke’nin yönettiği 2011 yapımı Samsara Belgeselinden alınmıştır.)

Hayıt’ım, dingin kraliçem…

Hayıt’ım! Mine çiçeğim. Sen koyakları bekle, her Temmuz’da geleceğim…

 Yusuf Yavuz

Yılın bu günlerine gelince çoğumuzun üzerine bir atalet çöreklenir. Temmuz, kimine göre hasadın, kimine göre emeğin, kimine de aylaklığın mevsimidir bu topraklarda. Benim içinse ‘hayıt’ mevsimidir. Hayıt canım… Hani şu Haziranda çiçeklenmeye başlayan, Temmuzla birlikte koyakları, orman kıyılarını, dere yataklarını mora boyayan dingin kraliçe! Bildiğiniz hayıt işte!

IMG_4503.JPG

Kiminizin televizyonlarda ot pazarlayan bezirgânların dilinden duyduğunuz. Zakkumun yoldaşı, sakızın sırdaşı; benim derin sevdam… Her yıl olanca hayhuyun arasında dallarına doyasıya sarılamadığım, dizlerinin dibinde soluyamadığım, gecenin kuytusunda dallarının arasından yıldızlara bakamadığım güzelim.

IMG_4491.JPG

Kaç Temmuz geçti, kaç anemondan alıp, kaç asmaya devrettin mor nöbetini? Kaç zaman oldu oturup sana yazmayalı. “Temmuz’un güzelini açıklıyorum: Hayıt” cümlesinin yeryüzüne kazındığı günden beri kaç yürek çarpması işittin yol ayrımında? Kaç dilsiz göz düştü içi har, dışı alev camlardan gövdene? Kaç morun ötesine geçtin? Ki berisini bile ayırt edememişken kararmış yürekler! Kaç yangının kıyısında kaldın? Akdeniz miydi yangın yerinde mavisini içtiğin?

IMG_4494.JPG

Hayıt’ım! Dingin kraliçem. Derin sevdam. Varlığın, varlığıma armağan…

Çıralı ayrımı mıydı, yoksa Adrasan’ın dağ yolu muydu, Yazır yokuşu mu? Dikenli ahlatların gövdelerini ak köpüklerle delirttiği günlerde, adını andıkça Temmuz’u çağırmam. Alakır mıydı, Köprüçay mı; ellerimde kokun, ruhumda ruhun, mor gövdenden geçip gidemediğim?

IMG_4501.JPG

Binlerce yıldır canı can bilen bu toprakların ruhu her parçalandığında, gölgesi para etmeyen her ağaç işaretlendiğinde, ıslaha kurban edildiğinde her vahşi dere; can pazarına ilk atılan sen değil misin? Sen değil misin; “makiliktir” deyip üstüne çelik paletler sürülen? Sen değil misin; coğrafyamda gelin gibi görünen?

Hayıt’ım! Mine çiçeğim. Sen koyakları bekle, her Temmuz’da geleceğim…

IMG_4488.JPGIMG_4503.JPG