Sadece askerler değil, bütün Türkiye zehirleniyor!

Sadece askerler değil, bütün Türkiye zehirleniyor!

Toplu asker zehirlenmeleri, gıda bağımsızlığını yitiren Türkiye’de yakın zamanda olacakların işaret fişeği mi? ‘Toprak Biterken’ kitabının yazarı Erhan Ünal’dan bu soruya çarpıcı yanıtlar geldi…

 Yusuf Yavuz

Manisa’daki kışlalarda son iki aydır ardı ardına yaşanan toplu asker zehirlenmeleri gözleri toplu yemek üretimi yapan kuruluşlara çevirdi. Manisa’nın dışında Kastamonu, Isparta ve Van gibi illerde binlerce asker zehirlendi, iki asker ise yaşamını yitirdi. Pek çok yönüyle tartışılan toplu zehirlenmeleri değerlendiren ‘Toprak Biterken’ kitabının yazarı Erhan Ünal, Türkiye’nin ‘gıda emniyetini giderek kaybettiğine dikkati çekerek, “Yıllardan beri ‘çok üreteceğiz, kalkınacağız’ mavallarıyla insanlarımızı etap, etap endüstriyel tarımın ve buna bağlı endüstriyel gıda üretiminin hâkimiyet alanına sokarak, ‘Toplumsal beslenme bağımsızlığımızı’ yitirmemize ve küresel güç odaklarına karşı savunmasız kalmamıza neden oldular. Büyük mutfakların özelleştirilmesi meselesi de böyle anlaşılmalıdır. Sadece askerin beslenmesi özel yemek şirketlerine havale edilmemiştir. Üniversite kantinleri, okullar, anaokulları, hastaneler, hapishaneler büyük devlet kurumları ve benzer daha pek çok büyük çapta yemek talebi olan kurum ve kuruluşlar özel yemek şirketlerine ihale edilmişlerdir. Türkiye’nin bütün meydanlarında Ramazan ayı boyunca verilen İftar ve Sahur yemekleri de böyledir. Türkiye’de ordu gibi en kritik yapılarımızdan başlayarak geniş insan kitlelerinin günlük olarak boğazından geçen aşağı inen gıdaları ne içerik olarak ne de planlı hedefler açısından kontrol şansımız giderek kaybolmaktadır” görüşünü savundu.

Geleneksel tarım, gıda güvenliği ve küresel tarım savaşı gibi konuları ele aldığı ‘Toprak Biterken’ kitabıyla tarım konusundaki ezberleri bozan araştırmacı-yazar Erhan Ünal, Manisa başta olmak üzere birçok ilde gündeme gelen toplu asker zehirlenmeleri konusunda çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

GÜNDE 134 BİN KİŞİYE YEMEK PİŞİRMEK İÇİN HİJYEN SAĞLANABİLİR Mİ?

Yemek şirketlerinin kullandığı malzemenin en riskli bölümünü kırmızı et ve kanatlı hayvan etlerinin oluşturduğuna dikkati çeken Ünal, zehirlenmelerle ilgili haberlerde adı geçen firmanın kendi sitesinde günlük 134 bin kişilik yemek hazırlandığının bildirildiğini belirterek, “Bu şirket tek değil, daha onlarca bu boyutta ya da daha büyük şirket var. Bu şirketlerin işledikleri et miktarı günlük olarak binlerce tona ulaşıyor. Bu etler de günlük olarak yüzlerce büyükbaş, binlerce küçükbaş hayvan ve on binlerce kanatlı hayvan işleyen dev kesimhanelerden geliyor. Bu tür tesislerde hijyenik şartların sağlanmasının teknik açıdan tam olarak mümkün olamadığı Avrupa’da yazılıp çizilmekte” dedi.

manisa'daki askeri kışlalarda binlerce asker yedikleri gıdadan zehirlenmişti.jpg

‘TÜRK HALKI 70 YILDIR YAVAŞ YAVAŞ ZEHİRLENİYOR’

Türk halkı olarak, küresel güçlerin etkisi altında hep birlikte yavaş fakat sürekli olarak zehirleniyoruz ve bu durum 70 yıldır böyle” görüşünü savunan Ünal, “Ülkemizi, dolayısıyla halkımızı güçlü kılan binlerce yıllık sosyal tabanımız ve Cumhuriyet döneminde bu taban üzerinde kurulmuş olan güçlü ve milli her temel yapı bir şekilde yumuşatıldı, eritildi ve elimizden kayıp gitti. İnsanlarımız katı ve kör politik kamplara bölündüler. Taraflar birbirlerini bir kaşık suda boğacak derecede anlamsız bir kinle yüklenildi. Her bir tarafın kendini haklı bulduğu nedenleri var, bu doğru. Lakin çevremizi saran bölgesel yangın, ‘küresel oligarşi’nin Batı Asya’yı yeniden yapılandırma planlarının gereği ve sonucudur” değerlendirmesinde bulundu.

erhan ünal.jpg(Toprak Biterken kitabının yazarı Erhan Ünal, askerlerin zehirlenmeleri üzerinden özelleştirmeleri ve endüstriyel gıda üretimini değerlendirdi. )

‘TÜRKİYE ENDÜSTRİYEL GIDA ÜRETİMİNİN BASKISI ALTINA SOKULDU’

Yaşananları güncelden başlayarak genele doğru anlatmak gerektiğinin altını çizen Ünal, toplu gıda zehirlenmelerinin arkasındaki tartışılmayan ayrıntıları ele aldığı değerlendirmesinde, “Küresel endüstriyel tarım tabanında gerçekleştirilen tarımsal üretim ve bu üretim tarzı üzerinde yapılanan hayvancılık ile endüstriyel gıda üretimi, 70 yıldır insanlığı küresel anlamda zehirlemektedir. Türkiye’mizin insanları 1950’lerden sonra ABD’nin planlı girişimleri ile bu tarz endüstriyel tarım ve gıda üretiminin baskısı altında sokulmuştur” görüşünü savundu.

toprak biterken kitabı .jpg

İşte Toprak Biterken kitabının yazarı Erhan Ünal’ın toplu zehirlenmelerle ilgili çarpıcı görüşleri:

 ‘ONLAR BİZİM DE ÇOCUKLARIMIZ’

“Manisa’da, Kastamonu’da ve son olarak Bursa’daki askeri kışlalarda vatani görevlerini yapmaları için yolladığımız çocuklarımız yedikleri akşam yemeği sonrasında zehirlenme belirtileri ile hastanelere taşındılar. Bu olay ilk değil, kaçıncı! Maalesef hayatını kaybeden bile olmuştu. Neler oluyor diye merak etmek ve konuyla ilgili akla gelen sorulara cevap aramak, başta çocukları orada olan anne ve babalar olmak üzere hepimizin hakkı. Onlar bizim de çocuklarımız! Olaylarla ilgili haberler kapsamlı değil ve duygusal anlamda öfkeli. Yazılı ve görsel basından servis edilen konuyla ilgili haberlere biraz daha yakından bakıldığında içeriksel olarak oldukça sığ ve özensiz olarak derlenmiş oldukları da fark ediliyor. Tam da çağdaş tüketim toplumunun alışkanlıklarına iyi uyarlanmış şekilde, ‘ayaküstü tüket ve at’ tarzında. Oysa konu çok ciddi ve içeriğinde daha derin toplumsal boyutlar taşıyor. Konu ile ilgili öne çıkan bazı söylemlere göz atarsak:

‘KİM KİMİ NEDEN DÖVECEK?’

Kimileri, yemek şirketinin bozulmuş yemekleri dahi ısıtıp erlere verdiklerini bile söylemiş! Doğruysa ‘vay kansızlar’ demek söylenecek lafların en hafifi. Bunlar 19 ila 22’li yaşlar arasındaki gençler ve binlercesi bir arada. Böylesi ani ve yoğun sağlık sorunlarının oluştuğu anlarda heyecan patlaması yaşanması ve bu heyecanın histeriye dönmesi çok normal. Bir genç bağırıyor: ‘Biz şimdi dayak yiyeceğiz orada!’ Bu genç olayın heyecanı ile öyle bağırır da duyanların arasında aklı başında kimse yok mu? Kim kimi, neden dövecek? Sağduyu, ‘hangi zamanda yaşıyoruz olmaz öyle şey’ demeyi gerektirmez mi?

manisa zehirlenme.jpg

AYNI KIŞLADA BU KAÇINCI VAK’A

Bir solcu gazete sorumluyu hemen bulmuş ve ilan ediyor:  ‘Bu durum taşeron işçi çalıştırmanın sonucudur’. Arkadaş, taşeron işçi çalıştırılması büyük bir güncel sosyal sorun. Fakat böylesi hassas bir konuyu ucuz ideolojik çekişme malzemesi yapma aceleciliğine ne denir? En akla yatan gerekçe yemek ihalesini almış olan firmanın temizlik şartlarına uymama olasılığı. Hijyen meselesi yani… Anladık da bu aynı kışlada kaçıncı vak’a. Bu insanlar hiç mi ders almaz. Ordu ‘Yeniçeri ocağı’ mı ki kimse aldırmasın? Kaldı ki onlar bile kazan kaldırırmış. İleri sürülen varsayımların en ağırı, bu işin ardında ‘FETÖ’lerin’ olabileceği ihtimali! Mümkün mü? Mümkün! O zaman iş çok ciddi ve savcılara büyük sorumluluk düşüyor ve başka kimse bu son derece hassas durumda bulanık suda sazan avlanmaya kalkmasın.

‘KONU BULANDIRILIP ÜZERİ ÖRTÜLECEK’ NOKTASINA GİDİLİYOR

Kışlanın hijyen şartları kötüymüş… Bu da başka bir iddia! Olabilir mi? Olabilir! O zaman sorumluların bulunması kolay. Derken siyasilerin güncel ‘iç politika refleksleri’ devreye giriyor… Yani taraflar alışıldık ‘yağlı güreş’ peşrevleriyle ‘siyaset yapmaya’ başlıyorlar:

‘Yemek şirketi yandaşmış!’ Aha! İyi de ‘yandaş’ iseler daha da dikkat edip ‘velinimetlerini’ kötü duruma düşürmemeleri gerekmez mi? Kısacası çok önemli bir olay derinlemesine araştırılması gereken boyutlarıyla her zaman olduğu gibi türlü yüzeyselliklerin ve iç politika denilen ‘çamur savaşının’ artık sıkan ‘bildik’ görüntüleriyle gündemden düşmeye meylediyor. İnsanlar, yani kamuoyu diye tarif edilen bizler, ‘yine bir şekilde konuyu alabildiğine bulandırıp sonra da üstünü örtecekler’ diyerek konunun peşini bırakmak noktasına doğru meylediyoruz.

SORUNUN BİR AYAĞI ÖZELLEŞTİRMEDE

Derken beklenmedik bir gelişme. Televizyondaki akşam haberlerinde bir hanımefendi çıkıyor ve konunun özüne doğru dikkate değer bir açıklama yapıyor. Em. Sağlık Albayı Deniz Seyirci hanımefendi, ‘sorun özelleştirmede’ diyerek beklenmedik bir anda konuya ‘derinlik’ kazandırıyor. İlk bakışta ne alaka bu da nereden çıktı diyenler olabilir. Evet, sorunun bir ayağı genel anlamda ‘özelleştirme’ olgusunun içeriğinde yer alıyor. Özelleştirme konusu, yaşamsal önemi olan diğer toplumsal konularda olduğu gibi zaten doğru dürüst anlaşılmadığından kısaca açıklayalım.

‘KİMSENİN HALKIN MALINI BABALAR GİBİ SATMAYA HAKKI YOKTUR’

İnsan toplulukları kendilerine yurt edindikleri topraklarda özgürce yaşabilmek ve gelecek kuşakların da ‘yaşam hakkını’ emniyet alına alabilmek için siyasi yapılar kurarlar. En başta ‘milli devlet’ dediğimiz yapı gelir. Devlet, ülke bağımsızlığını, dolayısı ile halkının geleceğini korumak ve güvence altına almak amacıyla yapılandırılır, çeşitli kurumlar oluşturulur. Çağdaş toplumlarda halkın çok büyük oranlarda artan sosyal ve ekonomik talepleri devleti de giderek artan idari, sosyal ve ekonomik kuruluşlar oluşturmaya zorlamıştır. Bu kuruluşlar ülke halkının üretici emeği ile oluşturduğu birikimlerle (parasıyla) oluşturulur, dolayısıyla halkın malıdırlar. Bu nedenle de kimsenin bu kuruluşları ‘babalar gibi’ satmaya hakkı yoktur.

KÜRESEL FİNANS SİSTEMİNİN ÖZELLEŞTİRME SALDIRISI

Buraya kadar tamam da bir de tüm dünyaya mutlak bir şekilde egemen olmak isteyen Küresel Oligarşi’nin kendi planları var. Her türlü güç kullanım tekelini kendi özünde birleştirmek isteyen Küresel Oligarşi, milli devletlerin ellerinde bulunan ve ‘güç’ ifade eden tüm birimleri ele geçirmek, yani amacı gereği olarak ‘özelleştirilmelerini sağlamak’ istiyor. Bu amaçla Küresel Oligarşi sahibi olduğu Küresel Finans Sistemi’nin ezici gücünü kullanarak, söz konusu ülkelerdeki tüm paydaş ve yandaşlarıyla birlikte geniş cepheli bir ‘özelleştirme’ saldırısı sürdürmektedir. Saldırının kapsamı o denli geniş ve derin tutulmuştur ki orta vadede askerin, istihbarat birimlerinin, emniyet (güvenlik!) güçlerinin dahi özelleştirilmeleri planlanmıştır. Kısacası amaç, zamanla hedef ülkelerin ellerinde stratejik güç ifade eden hiçbir ekonomik ve idari birim bırakmamak ve o ülkeleri mutlak bir edilgenlik çukuruna itelemektir…

endistrüyel hayvancılık giderek yaygınlaşıyor.jpg

SADECE ASKERİN DEĞİL, İFTAR YEMEKLERİ DE ÖZEL ŞİRKETLERE

Sonuçta ortaya çıkan durum şudur: Özelleştirilen her ekonomik ya da idari birimler devletin dolayısıyla o ülke halkının yönetiminden ve kontrolünden çıkmışlar demektir. Çıkınca da otomatik olarak küresel olarak hâkim olan finans sistemi üzerinden küresel güçlerin kontrolüne girerler. Bir kere özelleştirme sürecine girmiş olan bir devlet tek, tek bütün güç kaynaklarından arındırılır ve daha da önemlisi bu kaynakların üzerindeki halkın kendi öz kontrol olanağı kalmaz. Büyük mutfakların özelleştirilmesi meselesi de böyle anlaşılmalıdır. Sadece askerin beslenmesi özel yemek şirketlerine havale edilmemiştir. Üniversite kantinleri, okullar, ana okulları, hastaneler, hapishaneler büyük devlet kurumları ve benzer daha pek çok büyük çapta yemek talebi olan kurum ve kuruluşlar özel yemek şirketlerine ihale edilmişlerdir. Türkiye’nin bütün meydanlarında Ramazan ayı boyunca verilen İftar ve Sahur yemekleri de böyledir. Bu olgunun en belirgin özelliği geniş insan kitlelerine ne amaçla ve neler yedirildiğinin tam olarak kontrolünün mümkün olmamasıdır. Olaya bu açıdan bakmaya başlayınca, yemek şirketlerinin mantar gibi birdenbire mantar gibi bitmeye başlamasının ardında ne var diye sorarak olgunun ardındaki derin küresel planlara ve oluşturulan ‘negatif boyutlara’ da bir miktar değinelim.

endüstriyel kanatlı hayvan üretimi.jpg

ENDÜSTRİYEL GIDA ÜRETİMİ VE GDO’LU İTHAL ÜRÜNLER

Olguya endüstriyel gıda üretim sistemi genel çerçevesi içerisinde bakmak gerekir. Geleneksel Tarım üretiminin alabildiğine geriletilmiş olduğu ülkemizde, geniş bir üretici kitlesinin topraklarını terk ederek şehirlere göç ettirildiği biliniyor. Dolayısı ile ana gıda maddelerimizi çoğunlukla ithal etmek noktasına getirildik. Bu çerçeveden olarak yemek şirketlerinde büyük miktarlarda kullanılan bakliyat ürünleri, fiyat avantajından dolayı çoklukla ithaldir. Türkiye’ye ithal edilen mercimeğin genellikle ‘GDO’lu olduğu ve Kanada ve Avustralya’dan ithal edildiği biliniyor. Kuru fasulye Çin, İran ve Kanada’dan, Nohut ise sırası ile Meksika, Hindistan ve Kanada’dan.

2011 yapımı samsara belgeselinde toplu üretim ve tüketim kültürü yansıtılmıştı.jpg

GÜNDE 134 BİN KİŞİLİK YEMEK PİŞİRMEK İÇİN HİJYEN SAĞLANABİLİR Mİ?

Kullanılan sıvı yağlar pek tabii ayçiçeği, kanola, çiğit ve tabiî ki palmiye yağı ile bunlardan üretilen margarinlerdir. Bu yağların gerek yapısal özellikleri ve gerekse işlem (pişirim) esnasında oluşan trans yağlar nedeniyle çeşitli ve ciddi sağlık sorunlarının kaynağı olduğu da artık sır değil. Yemek şirketlerinin kullandığı malzemenin en riskli bölümünü ise kırmızı et ev kanatlı hayvan etleri teşkil ediyor. Haberlerde adı geçen yemek şirketi kendi tanıtım sitesinde günlük 134.000 kişilik yemek hazırladıklarını bildiriyor. Bu şirket tek değil daha onlarca bu boyutta ya da daha büyük şirket var bu şirketlerin işledikleri et miktarı günlük olarak binlerce tona ulaşıyor. Bu etler de günlük olarak yüzlerce büyükbaş, binlerce küçükbaş hayvan ve on binlerce kanatlı hayvan işleyen dev kesimhanelerden geliyor. Bu tür tesislerde hijyenik şartların sağlanmasının teknik açıdan tam olarak mümkün olamadığı Avrupa’da yazılıp çizilmekte. Bu sorunun nedenine gelince:

ENDÜSTRİYEL KESİMLERDE E.COLİ BAKTERİLERİNİ ÖNLEMEK KOLAY DEĞİL

Uzak yollardan getirilerek kesimhane önlerindeki dar alanlarda, dizlerinde kadar kendi pislikleri içerisinde bekletilmekte olan besi hayvanları kesim anında tamamen kendi dışkılarına bulanmış vaziyette oluyorlar. Bu durumdaki hayvanların taşıyıp getirdiği en önemli tehlike e.coli bakterileridir. Büyük endüstriyel kesimhanelerdeki tam otomatik kesim ortamında hayvanların postuna bulaşmış olan e.coli bakterilerinin kesim esnasında ve sonrasında ete bulaşmalarını önlemek hiçte kolay değildir. Bu sözünü ettiğim önlenemez bakteriyel kirliliğin (kontaminasyon’un) yanı sıra söz konusu bakterilerde genetik mutasyon sonucu gittikçe yeni ve daha da tehlikeli ‘boyların’ oluşması da ayrı bir sorun oluşturmaktadır.

samsara2.png

ÖLÜMCÜL BAKTERİ GIDA VE SUYLA YAYILIYOR

Bu konuda Türkiye’de ‘Koli Basili’ olarak bilinen, E.coli bakterisinden ve bu bakterinin yeni bir türü olan E.coli 0157:H7 den önemle bahsetmek gerekir. Bilimsel adı Eschericia coli olan bu bakteri memelilerin (insanların da) bağırsaklarında bulunan, sindirim açısından önemli fonksiyonları olan aslında iyi huylu bir bakteri. Bu bakterinin, dışkı ile kirletilmiş (kontamine) gıdalarla veya sularla ağız yoluyla alınmasıyla aşırı toksik (zehirleyici) etkileri ortaya çıkmakta. Bu bakterinin özel bir türü olan E.coli 0157:H7 kanlı ishal şeklinde kendisini belli eden ve ölümcül sonuçları olabilen ağır bağırsak enfeksiyonlarına yol açıyor.

samsara.png

ALMANYA’DA 36 KİŞİNİN ÖLÜMÜNE NEDEN OLDU

E.coli bakterilerine sadece etlerde değil, sebzelerde de rastlanılıyor. Büyük besi çiftliklerinin hayvansal dışkıları ile gübrelenen tarlalarda e.coli kirliliği olasılığı yüksek olmakta. 2011 yılı Mayıs ayında Kuzey Almanya’da ortaya çıkan ve bir ay içerisinde binlerce insanın hastalanmasına ve 36 kişinin ölmesine yol açan bağırsak enfeksiyonuna yol açan bakteri, kısaca EHEC bakterisi diye anılan bir E.coli 0104:H4 boyu idi.

EKMEKTEN DONDURMAYA ONLARCA ÜRÜNDE SAKLANAN KANSEROJEN ETKİ

Küresel Endüstriyel Tarım tabanında gerçekleştirilen tarımsal üretim ve bu üretim tarzı üzerinde yapılanan hayvancılık ile endüstriyel gıda üretimi, 70 yıldır insanlığı küresel anlamda zehirlemektedir. Türkiye’mizin insanları 1950’lerden sonra ABD’nin planlı girişimleri ile bu tarz endüstriyel tarım ve gıda üretiminin baskısı altında sokulmuştur. ABD’den ithal bitkisel yağların ithali ile başlayan süreç, Meksika’da Rockefeller vakfının girişimleri sonucu oluşturulan ‘Mısır ve Buğday Geliştirme Merkezi’nde (CIMMYT) geliştirilen Hibrit buğdayın (Sonora 64) durdurulamaz bir şekilde yerli buğday cinslerimizi geriletmesiyle devam etti. Bu gün Türkiye’de ekilen ve yerli zannettiğimiz mısırlar, çoğunlukla Monsanto’nun ya da diğer küresel biyo-teknoloji kurulmuşlarının genetiği değiştirilmiş (GDO’lu) tohumlarıdır. Ekmekten dondurmaya, çikolatadan sucuk ve salama kadar, ürün içerisine saklanmış soya unu veya diğer soya yan ürünleri çocuk yaşlı demeden insanlara yutturuluyor. Soya fasulyesi ve soya yan ürünleri çoğunlukla Güney Amerika’dan ya da Ukrayna’dan ithaldir. Bu ülkelerde kitlesel soya ekiminin kaçınılmaz sonucu olarak soya fasulyesinin, herbisit dirençli (Glyphosate’a dirençli) olacak şekilde genetiğinin değiştirilmiş olduğu artık sır değil. Dolayısıyla Soya fasulyesinin ve mısırın kaçınılmaz olarak bünyesinde taşıdığı Glyphosate’ın yüksek derecede kansorejen olduğu da artık genel olarak biliniyor.*(1)

‘ENDÜSTRİYEL GIDA ÜRETİMİYLE BESLENME BAĞIMSIZLIĞIMIZI YİTİRDİK’

Yukarıda sadece bir-iki kışladaki askerlerimizi değil, aslında halkımızın çok daha geniş bir kesimini ve özellikle okul çocuklarının sağlığını tehdit eden ‘derin köklü’ beslenmedeki küresel sorunların kaynağını kabaca tanımlamaya çalışıyorum. Kısacası sorun, bireysel değil sistem sorunudur ve sadece bu günün sorunu da değildir. Toplumsal beslenmede bu gün yaşanan sorunlar yârin de kaçınılmaz olarak artarak yaşanmaya devam edecektir. Yıllardan beri ‘çok üreteceğiz, kalkınacağız’ mavallarıyla insanlarımızı etap, etap endüstriyel tarımın ve buna bağlı endüstriyel gıda üretiminin hâkimiyet alanına sokarak, ‘Toplumsal beslenme bağımsızlığımızı’ yitirmemize ve küresel güç odaklarına karşı savunmasız kalmamıza neden oldular.

TÜRKİYE’NİN GIDA EMNİYETİ ORTADAN KALKIYOR

Dolayısı ile Türkiye’de ordu gibi en kritik yapılarımızdan başlayarak geniş insan kitlelerinin günlük olarak boğazından geçen aşağı inen gıdaları ne içerik olarak ne de planlı hedefler açısından kontrol şansımız giderek kaybolmaktadır. Bir başka ifade şekliyle Türkiye’de ‘gıda emniyeti’ giderek ve süratle ortadan kalkmakta olup insanlarımızın beslenmesi küresel güçlerin müdahalelerine açık hale getirilmektedir. Bu durum dış kaynaklı ve planlı olarak işletilen bir süreç.

ciftcinin-ozendirilmesi.jpg

‘BİZDEN ÖNCEKİLER YAPMIŞ DİYEREK TEMİZE ÇIKMA GAYRETİNDELER’

Bu süreç içerisinde sadece kışlalardaki askerlerimiz ve okullardaki çocuklarımız gıda yoluyla zehirlenmiyor. Toplum olarak daha etkili olacak şekilde kafaca da (mantığımızla, hayata bakışımızla, olanları anlama tarzımızla) zehirleniyoruz. Güçlü bir sosyal taban üzerinde duran ve direnme potansiyeli yüksek bir toplum olan Türk halkı, inceden inceye “batılı olacağız, küçük Amerika olacağız” zırvalarıyla zehirlendiler, benliğinden uzaklaştırılıp gittikçe daha edilgen hale getirildiler. Ülkede politik iktidara talip politikacılar ‘bu durumdan biz sorumlu değiliz, bizden öncekiler yapmış’ diyerek temize çıkmak gayretindeler. ‘ABD dünyanın kaptanı, o güce tabi olmadan iktidar olmak mümkün değil’ diyenler, ABD’ye bağımlı olmalarını ve bu gücün yönlendirmeleri ile hareket etmelerini haklı göstermeye çalışmaktalar.

son 12 yılda 600 bin çiftçi toprağını terk etti.jpg

TÜRKİYE BÖLGENİN ‘MUTLAKA KIRILMASI GEREKEN’ ÇETİN CEVİZİ

Ülkemizde gelecek kuşakların eğitimini sağlayan tüm kurumları ve işleyen düzeni de aynı küresel gücün yönlendirmeleriyle ‘daha iyi eğitilecek ve medeni olacaksınız’ diyerek günümüzdeki edilgen, sığ ve çarpık hale getirdiler. Daha pek çok alanda ülke ve toplum çıkarlarımıza karşı gerçekleştirilen sinsi yapılanmalardan bahsedebilirim. Batı dünyasını ve politikalarını içeriden bilen birisi olarak söylüyorum: Bölgenin mutlaka kırılması gereken çetin cevizi Türkiye’dir. ABD ve AB bu cevizi önce çürütmekte, sonrada ellerindeki NATO çekici ile kırmakta kesin kararlıdırlar. Türk Halkı iç politika denilen anlamsız ve sonuçsuz bir kör dövüşü içerisinde oyalandırılırken, ülke olarak kapsamlı bir iç çatışma ortamına doğru sürükleniyoruz. ABD’nin Fethullah Gülen örgütü yönetiminde gerçekleştirme çalıştığı 15 Temmuz Darbe girişiminin hemen ardından (19.07.2016) yazdığım ‘darbe analizinde’* (2) ısrarla, ABD’nin Fethullah Gülen Örgütü dışında yönetiminde olan diğer yerli operasyon birimlerinin darbe girişimi esnasında ve sonrasındaki konumlarını ve ifade ettikleri tehdit potansiyelini sorgulamıştım. Bence yazı bu günde güncelliğini aynen koruyor. Hatırlarsak, Askeri birimler silahlı kalkışmayı başlatırken, Devletin diğer kurumlarındaki (İçişleri, Adalet bakanlıkları ve diğerlerindekiler) birimler görev paylaşımına göre destek ve katkı vermişlerdi.

GIDADAN İÇ GÜVENLİĞE UZANAN TEHLİKELİ YOL

Bir iç çatışma ortamının şartları halen ve büyük çapta vardır. En büyük güvencemiz orduda Fethullah Gülen ajan/casuslarının hâlâ varlığı bilinmekte. Bu varlık aynen diğer kurumlarda da göreceli olarak devam ediyor ve daha da önemlisi bu örgüt her ne kadar sayısal olarak zayıflamış olsa da operasyonel yetisini kısmen muhafaza etmektedir. Bu duruma ilave olarak, ABD’nin muhtemel bir ‘iç çatışma ortamında’ oluşacak ‘kaos ortamında’ çeşitli taktik görevlerle cepheye sürebileceği diğer bağımlı birimlerini anımsamak olabilecekleri tahmin etmek açısından yararlı olacaktır. Bu kaos ortamının halk arasında başlatıcıları, bazı siyasi kuruluşlar ile dışarıdan kontrol edilebilen sivil toplum kuruluşları olabilir. Sertleşen itiş kakışlara PKK gibi terör örgütlerinin çeşitli kategorilerdeki silahlı katılımları ile oluşan bu kaos bir iç çatışmaya dönebilir. Giderek yoğunlaşan iç çatışma süresinde, Ordu’da ve Polis’te var olan Fethullah Gülen kadrolarının ‘NATO’cu’ kadrolarla birlikte yaratabilecekleri güvenlik zaafı ve çatışma, ortama Devletin silahlı güçlerinin etkili müdahalesini sınırlandıracaktır. Alın işte size en basitinden bir ‘iç çatışma senaryosu’.

TÜRKİYE’YE DEMOKRASİYİ GETİRME HAREKÂTI

Sonrasında ne olur derseniz, bu duruma paralel olarak Kıbrıs’taki askeri birliğimize yönlendirilecek saldırıları, Ege adalarında oluşturulacak ciddi bir askeri hareketliği ve her partide varlıklarını sürdürdükleri kabul gören Fethullah Gülen taraftarlarının, parlamentoda beraberce oluşturabilecekleri siyasi kaosu da ekleyebilirsiniz. Böylesi askeri ve toplumsal açıdan birbirinin gırtlağına sarılmış (askeri deyimi ile ‘yumuşatılmış’) Türkiye’ye, ABD ve AB’nin NATO üzerinden gerçekleştireceği askeri ‘demokrasiyi geri getirme harekâtı da’ gecikmeyecektir.

TÜRKİYE İKİ YANDAN ZEHİRLENEREK YOK OLUŞA DOĞRU SÜRÜKLENİYOR

Türkiye sadece arada bir akutlaşan gıda zehirlenmeleri nedeniyle değil, giderek etkisini arttıran toplumsal bir ‘kan zehirlenmesi’ nedeniyle yok oluşa doğru kayıp gitmekte. Bu durumda ülkemizin dürüst ve sorumluluk duygusunu yitirmemiş aydınlarına büyük görevler düşmektedir. Politik farkındalığı yüksek ve toplumsal sorumluluğu çürümemiş aydınlarımız, başımıza geçirilmiş olan ve bizleri tüketime odaklı sığ bir yaşam biçimine mahkûm eden sözde ‘modern yaşam’ torbasından silkelenip kurtulmaya çalışmalıdır.

‘KÜRESEL GÜÇLERE YASLANARAK İKTİDAR MÜCADELESİ YAPILAMAZ’

Hep beraber, kafalarımızı kaldırarak üzerimize çökmekte olan yok edici meşum kara bulutların ocağını doğru tanımlamak ve bu ‘merkez’in küresel planlarını bozmak için kendimize görev çıkartmalıyız. Kolay görünen dış kaynaklı ve yanıltıcı çözüm önerileri bizi aydınlığa çıkartamaz. Türk halkı olarak, batılılarla el ele vererek içine sokulmuş olduğumuz bu son derece tehlikeli ekonomik, sosyal ve politik girdaptan çıkış için asla bir mücadele veremeyiz. Küresel güçlere yaslanarak ülke içinde iktidar mücadelesi yapılamaz, yapanlar yanlış yoldadır ve bu yolun sonu Türk tarihine, Türk halkına ihanettir.

Bu ülke hepimizin lakin vatanın geleceği üzerine söz söyleme hakkı, bu ülkenin kaymağını yiyen ve bir türlü doymayanlardan çok, gün be gün sabırla çalışıp üretirken bir yandan da çocuklarını, kardeşlerini eşlerini birere ikişer vatan uğruna şehit verenlerindir.”

***

*(1)- Bu konuda ayrıntılı bilgi için bakınız: Erhan Ünal, “Toprak Biterken”, Asi Kitap Yayınları 2017

*(2)- “Şeytan bunun neresinde 1, 2. ve 3”   www.erhanunal.org/urun-detay/7/15-temmuz-darbe-girişimi-1

(Manşet görseli: Ron Fricke’nin yönettiği 2011 yapımı Samsara Belgeselinden alınmıştır.)

Hayıt’ım, dingin kraliçem…

Hayıt’ım! Mine çiçeğim. Sen koyakları bekle, her Temmuz’da geleceğim…

 Yusuf Yavuz

Yılın bu günlerine gelince çoğumuzun üzerine bir atalet çöreklenir. Temmuz, kimine göre hasadın, kimine göre emeğin, kimine de aylaklığın mevsimidir bu topraklarda. Benim içinse ‘hayıt’ mevsimidir. Hayıt canım… Hani şu Haziranda çiçeklenmeye başlayan, Temmuzla birlikte koyakları, orman kıyılarını, dere yataklarını mora boyayan dingin kraliçe! Bildiğiniz hayıt işte!

IMG_4503.JPG

Kiminizin televizyonlarda ot pazarlayan bezirgânların dilinden duyduğunuz. Zakkumun yoldaşı, sakızın sırdaşı; benim derin sevdam… Her yıl olanca hayhuyun arasında dallarına doyasıya sarılamadığım, dizlerinin dibinde soluyamadığım, gecenin kuytusunda dallarının arasından yıldızlara bakamadığım güzelim.

IMG_4491.JPG

Kaç Temmuz geçti, kaç anemondan alıp, kaç asmaya devrettin mor nöbetini? Kaç zaman oldu oturup sana yazmayalı. “Temmuz’un güzelini açıklıyorum: Hayıt” cümlesinin yeryüzüne kazındığı günden beri kaç yürek çarpması işittin yol ayrımında? Kaç dilsiz göz düştü içi har, dışı alev camlardan gövdene? Kaç morun ötesine geçtin? Ki berisini bile ayırt edememişken kararmış yürekler! Kaç yangının kıyısında kaldın? Akdeniz miydi yangın yerinde mavisini içtiğin?

IMG_4494.JPG

Hayıt’ım! Dingin kraliçem. Derin sevdam. Varlığın, varlığıma armağan…

Çıralı ayrımı mıydı, yoksa Adrasan’ın dağ yolu muydu, Yazır yokuşu mu? Dikenli ahlatların gövdelerini ak köpüklerle delirttiği günlerde, adını andıkça Temmuz’u çağırmam. Alakır mıydı, Köprüçay mı; ellerimde kokun, ruhumda ruhun, mor gövdenden geçip gidemediğim?

IMG_4501.JPG

Binlerce yıldır canı can bilen bu toprakların ruhu her parçalandığında, gölgesi para etmeyen her ağaç işaretlendiğinde, ıslaha kurban edildiğinde her vahşi dere; can pazarına ilk atılan sen değil misin? Sen değil misin; “makiliktir” deyip üstüne çelik paletler sürülen? Sen değil misin; coğrafyamda gelin gibi görünen?

Hayıt’ım! Mine çiçeğim. Sen koyakları bekle, her Temmuz’da geleceğim…

IMG_4488.JPGIMG_4503.JPG

 

 

 

 

Sibirya’da Adanalı, sosyalist bir değirmenci!

Sibirya’da Adanalı, sosyalist bir değirmenci!

Çukurova’nın sarı sıcağında başlayan, Sibirya ve Kamçatka’nın dondurucu soğuğunda sürüp giden devrimci bir değirmen ustasının, filmleri aratmayacak sıra dışı öyküsü…

Yusuf Yavuz

Çocukluğu Çukurova’nın kavurucu sıcağında geçen ve soğuktan korkarak büyüyen Adanalı değirmen ustası Feyzullah Bozacı’nın yolu Sibirya’ya düşünce ortaya film gibi bir yaşam öyküsü çıktı. Gençliğinde sosyalist fikirlerle tanışan, sendikacılıktan fabrika işçiliğine, tarımdan hayvancılığa uzanan bir üretimin içinde yaşayan Bozacı, bir gün kendi yaptığı makinelerle un öğütmeye başlayınca kendisini değirmenci olarak bulur. Türkiye’de tarımsal üretimin kan kaybetmeye başladığı 1990’lı yıllarda ise dağılan Sovyetler Birliği’nin bekası üzerinde yeni bir Pazar olarak yükselmeye başlayan Rusya’ya yolu düşen Bozacı, önce bu ülke topraklarında yatırım yapmaya soyunan Türk girişimciler için un fabrikaları kurmaya başlar, ardından ise kendi işini kurmaya soyunur. Kendi yaşam öyküsüyle Türkiye’nin tarım ülkesi olmaktan nasıl çıkarıldığının da tanığı olan 61 yaşındaki değirmen ustası Feyzullah Bozacı ile Çukurova’dan başlayıp Kamçatka steplerine uzanan film gibi hayatını konuştuk…

Feyzullah Bozacı, 61 yaşında em ekli bir değirmen ustası. Yaşamı boyunca da hep üretimin içinde olmuş. Adana sokaklarında babasının yaptığı turşuları satmakla başlayan girişimcilik ruhu ve üretken yanı, O’nu Çukurova’nın sarı sıcağından Sibirya’nın dondurucu soğuğuna kadar sürüklemiş…

Feyzullah Bozacı.jpg

DÜZENİN ADAMI OLMAYI REDDEDİNCE KARA LİSTEYE ALINDI

Film gibi yaşam öyküsünü, “1973 yılında Bursa’da tekstil işinde çalışıyordum. Akşamları da Ticaret Lisesi’nde okuyordum. O yıllarda sendikaya kaydolunca kara listeye alındım ve bunun üzerine Adana’ya döndüm” sözleriyle anlatmaya başlayan Bozacı, askerliğini bitirince Çukobirlik fabrikasında işçi olarak çalışmaya başlamış. Ardından da bir cıvata fabrikasında… Ancak çalıştığı yerlerde kendi deyimiyle ‘düzenin adamı’ olmayı reddedince, buralarda da kara listeye alınması uzun sürmemiş:

‘BAHÇELİEVLER’DE ÖLDÜRÜLEN 7 TİPLİ’DEN ÜÇÜ ARKADAŞIMDI’

“1978’de Bahçelievler katliamında ölen 7 TİP’liden üçü, Latif Can, Efraim Ezgin ve Hürcan Gürses yakın arkadaşlarımdı. Bursa’da sendikal faaliyetler sırasında tanışmıştım onlarla. Adana’da kara listeye alınıp işten çıkartılınca bir süre işsiz kaldım ardından Mersin’de bir nakliyat şirketinde iş buldum. Bir süre çalıştıktan sonra da kendi işimi kurmaya karar verdim. Bir tır garajında lastik tamircisi dükkânı açtım.

Feyzullah Bozacı, çuvalda yetiştirdiği sebzeleriyle.jpg

‘KENDİ YAPTIĞIM MAKİNELERLE DEĞİRMENCİLİK İŞİNE GİRDİM’

1985 yılında ise kendi yaptığım makinelerle değirmencilik işine girdim. Mersin’e hâkim bir tepede 5 dönüm zeytinlik arazi aldım. Burada aynı zamanda hayvancılık da yapıyordum. Her sabah ürettiğim 110 litre sütü sipariş sahiplerine teslim edip geliyordum. Değirmen dolayısıyla üretici çiftçilerle iç içeydim. Mersin’in ilk elemeli halk tipi değirmencisi olmuştum. Bir süre sonra zeytinlik arazinin çevresinde villa inşaatları başlayınca orman müdürlüğüne dava açtım.

feyzullah bozacı değirmen ustası ve üretici olarak Rusya'nın dört bir yanındaki üretim deneyimlerini anlattı.jpg

ARKADAŞLARIM ‘BURADA YAŞANIR MI?’ DİYE TAKILIYORLARDI

Kırsal kesim insanına yaptırımlar yapıcı değil, engelleyiciydi. Bu bölge zeytinlik olduğu halde yapılan 15 villaya elektrik ve telefon hizmeti verildi. Mersin’deki yaşamım böyle sürüp giderken bazı arkadaşlarım hafta sonları ailecek gelip piknik yapıyorlardı. Bazıları gece de kalıyordu. Bazıları evine dönerken ‘Feyzullah burada yaşanır mı?’ diye takılıyorlardı.

‘DEĞİRMENCİLİK BİTMEYE BAŞLAYINCA RUSYA YOLU GÖRÜNDÜ’

Kendi olanaklarımla kuluçka makinesi yaptım. Tavuk, kaz, ördek yetiştirdim. Sovyetlerin dağılmasının ardından Rusya’ya değirmen makineleri satışının önü açıldı. Benim yetiştirdiğim kalfalarım gittiler ama ben 1997 yılına kadar gitmedim. Çiftliğimi ve Rusya’nın soğuk olmasını bahane ediyordum kendimce. Ama çevre baskısı, tarımsal gerileme ve değirmenciliğin bitiyor oluşu yüzünden bana da Rusya yolu göründü…”

4.jpg

‘İKTİDAR YANLISI OLMAZSAN KREDİ BİLE ALAMAZSIN’

Yolunun Rusya’ya nasıl düştüğünü bu sözlerle anlatan Bozacı, “Ülkemde fabrika açabilirdim ama iktidar yanlısı olmazsan kredi bile alamam” diye özetlediği siyasi ve sosyal atmosferi n tam ortasında tanıdığı bazı un üreticilerinin de talebiyle Rusya’ya gider ve değirmenler kurup tekrar Türkiye’ye döner. Rusya’nın coğrafyasını görüp deneyimledikten sonra ‘soğuk korkusunu’ yenmiş, artık geleceğini uçsuz bucaksız steplerde aramaya karar vermişti:

İLK DURAK SAVAŞIN VURDUĞU ÇEÇENİSTAN…

“Ardından ineklerimi sattım, değirmenimi yakınlarıma bıraktım ve 1998’de yeniden Rusya’ya  gittim. Savaş sonrası Çeçenistan bölgesindeydik. Evlat babayı tanımıyor, sahip olma hırsıyla tüm Rusya’da korkunç bir paylaşım kavgası yaşanıyordu. Fidye için insan kaçırmalar vardı. Bölge bugünkü Irak gibiydi. Bu karmaşık ortamda eylemler ve ardından kaos başladı. Paramı alamıyorum, derdimi anlatacak kimseyi bulamıyorum. Ardından Dağıstan’a geçtim. Burada Karadenizli bir tanıdık iş adamı değirmen yapmak istiyor. Onun montajını yapmam için bana teklifte bulundu. Yaklaşık 6 ay sürecek iş için 4 bin 500 dolara anlaştık. Bu sırada Dağıstan’da da karışıklıklar çıktı. Tiyatro ve ev baskınları, Moskova ve başka kentlerdeki patlamalar, onlarca ölü, yüzlerce yaralı…

‘BİR İNEK VE BAHÇE ALDIM, SÜT VE TEREYAĞI SATMAYA BAŞLADIM’

Bu iç savaştan nasıl sağ çıkacağımı bilmiyordum. Bu dönem sadece karnımı doyurabileceğim bir yaşamım oldu. Bu sıralarda Dağıstan’da meyvecilik enstitüsünde işe başladım. Daha sonra bir bahçe, kuluçka makinesi, birkaç tavuk ve inek aldım. Ekonomik özgürlüğümü yeniden kazanmak istiyordum. Bahçemi ekiyordum, güller, meyve ağaçları vardı. Bu sırada Sovyetler döneminden kalma atıl bir un fabrikası aldım ve onu işletmeye başladım. Bir süre çalıştırdıktan sonra da un ile takas ederek bir torna makinesi birkaç alet aldım. Bunlarla bir kepek eleme makinesi yaptım. Bu dönemde ineklerimin sayısı 5 oldu. Bahçemde biber, fasulye, salatalık, soğan sarımsak… Süt, yoğurt, tereyağı satıyorum. İneklerimi kendim otlatıyorum.

bozacının bahçesinden.jpg

‘BUGÜN ORTADOĞU’DAKİ OYUNLAR RUSYA’DA DA OYNANDI’

Bugün Ortadoğu’da oynanan oyunların aynısını Rusya’da oynadılar. Ben bu oyunların tam ortasında 8 yıl yaşadım. Dağıstan’daki Boynaks terör olaylarının faili Türkiye üzerinden, Mısır’a oradan da Endonezya’ya kaçmış. Ardından af ile geri döndü. Putin’in bilgisi dâhilinde yaşanan bu olayların arkasındaki isimler yereldeki iktidar sahiplerinin yakınlarıydılar. Rusya’ya geri döndüklerinde hepsi de Moskova’ya yerleşti, zengin oldular. Yıkılan sosyalizm dönemindeki halkın ortak malları, devleti yönetenlerin üzerine geçirildi. Yağma, talan, mafya iç çatışması… Sosyalizmin insanlar için yaptığı ne varsa özelleştirme yoluyla farklı ülkelere satıldı.”

2.jpg

‘BURALARI SOSYALİZM DÖNEMİNDE HUBUBAT AMBARI YAPMIŞLAR’

Değirmen ve un fabrikası ustası olarak Rusya, Kazakistan, Azerbaycan ve Kafkasya’nın bin çok bölgesinde yaşadığını anlatan Feyzullah Bozacı, gözlemlerini ise şöyle aktarıyor: “Kazakistan’ın coğrafyası Türkiye’nin üç katı. Güneyindeki Çimkent bölgesi verimli topraklara sahip. Kazakistan’ın karasal kesimi Ankara, Yozgat ve Erzurum gibi. Kuzey Sibirya bize okullarda öğretildiği gibi, soğuk ve buzul. Evet, öyle ama bu verimli toprakları sosyalizm döneminde işlemişler ve kuru tarıma elverişli hale getirerek hububat ambarı yapmışlar.

6.jpg

KUZEY RUSYA’DAKİ FETÖ’CÜ UN TÜCCARLARI

Bozkırlar yaklaşık 7 ay karla kaplı kalıyor. Bu bölgede 3 yıl kadar yaşadım. Benim yaşadığım Petropavlosk şehrinde 2001 den sonra Türk vatandaşlar firesiz un fabrikaları kurmuşlar. İçlerinde FETÖ’cü, yandaş, Nurcu, hatta PKK sempatizanı olanlar vardı. Fabrikalardan biri, Türkiye’de tanınan ünlü bir makarna firmasına ait. Bu bölgedeki tüm ilçelerde devletin kurduğu kooperatif çiftliklerinin yanında (Kolhoz ve Solhozlar), köylerde de sosyalist dönemden kalma günde 300 ton kapasiteli ürün kurutma ve depolama siloları var.

bozacı rusya stepleri tahıl ambarına dönüştürüldü diyor.jpg

ÇIPLAK BOZKIRLARI ÜRETİM ALANINA ÇEVİRMİŞLER

Buralar geçmişte çıplak bozkırlarla kaplıymış ama eriyen kar sularını kontrol etmek için bu alanları ‘birzova’ diye anılan Sibirya meşesi ormanlarıyla kaplamışlar. Kavak gibi, bol su isteyen ve 5 yılda 15 metreyi bulan, yaprak döken ağaçlar dikmişler. Planlı dikimlerle yetişen ağaçların yaprakları hem toprak için gübreye dönüşüyor hem de rüzgâr erozyonunu önlüyor. Ayrıca buralarda her köyde 3-4 tane gölet var. Bu göletlerde balık da bol. Yaban hayatı için de zengin yaşam alanı sağlıyorlar. Pelikanlar, filamingolar, göç zamanı buralarda konaklıyorlar.

Rusya'nın Kamçatka bölgesindeki petropavlovsk, feyzullah bozacı'nın değirmen kurduğu kentlerden biri.jpg

(Rusya’nın Kamçatka bölgesinde yer alan Petropalvosk kenti, Bozacı’nın değirmen kurduğu yerlerden biri)

Bu bölgede ayrıca bolca geyik, ceylan ve yaban keçisi yaşıyor. Orman içleri yabani çilek, ahududu, yabani kiraz ve mantar deposu. Her evde Kazak koyunu denilen iri kuyruklu koyunların yanında inek, kaz, hindi, tavuk yetiştiriliyor.

‘BİR ÇUKUROVA ÇOCUĞU OLARAK BURADA ŞOK YAŞIYORDUM’

Ben burada bir Çukurova çocuğu olarak şok yaşıyordum. Biz Mersin’de inekler üşür diye korkardık. Oysa burada eksi 40-50 derecelerde bile hayvanlar kümese girmiyorlar. Öyle çok at var ki, hem etini yiyorlar hem de sütünden kımız yapıyorlar. Burada arıcılık çok iyi düzeyde. Hayatımda en güzel balı burada yedim. Bizdeki gibi plansız yapılaşma burada yok. Kış çok uzun ama 7 ton odun 100 dolar. Kaliteli kömürün tonu 80 dolar. Doğal gaz da bol. Köylerde gaz yok. Peç denilen, üstünde yemek pişen üzeri tuğlalı döküm fırınlar 24 saat boyunca sürekli yanıyor. Tüm odalar ısınır, atletle gezersin. Bir kış boyunca toplam 260 dolarlık yakıt masrafın olur.

7.jpg

‘ADANA’DA DON VURACAK DİYE KORKARKEN -35’TE ELMA YETİŞİYOR’

Biz Adana’da soğuk vuracak korkusuyla yaşarken, burada eksi 25-35 derecelerde elma ve vişne yetişiyor. Üstelik karı ağaçların gövdesine yığıyorlar ki geç erisin, ısınmaya aldanmasın ve çiçekler dona karşı korunsun, hemen açmasın. Bunlarla karşılaşınca, Adana’yı, Mersin’i düşündüm. Bizde buğday tarımı, pamuk nasıl bitti.

‘PAMUK TARLALARINA UÇAKLA ZEHİR ATTILAR, ZEHİRLENDİK’

1974’te Adana’da ‘beyazsinek’ peyda oldu dediler. Bununla mücadele etmek için de ‘Temik’ adında bir böcek zehri çıkardılar ve pamuk tarlalarına uçakla ilaçlama yaptılar. ‘Endirin’ denilen ilaç köylere de serpiştiriliyordu. Bizler ağaçlar faydalanır, sivrisinek olmaz diyorduk ama bizlerin de zehirlendiğinin farkında değildik. Köylünün arısı öldü, sebzesi bitti, domatesi karpuzu yok oldu. Uçakla atılan ilaçların ardından hastalıklar çoğaldı. Kuraklık oldu. Köylüler yağmur dualarına çıkmaya başladı, yemekler dağıtıldı. Allah’ın verdiği aklı bilim ve tekniğe yormazsan yağmur verir mi?

‘ŞEHRİN GAZOZLARININ YERİNİ AMERİKAN KOLASI ALDI’

Babam lokantacıydı. Kullanacağı turşuyu kendi bahçemizde yetiştirdiğimiz biber, salatalık, acur ve lahanayla kurardı. Büyük bir cam damacanamız vardı, içine 20 litre sirke koyup tahta fıçılara turşu kurardık. Sonra küçük cam kavanozlara koyup satardık. Avrupalılaşıyorduk. Hazıra dayalı tüketim toplumu oluyorduk. Her şehrin gazozlarının yerini Amerikan kolası aldı. Adana’ya Amerikan kola fabrikası kuruldu. Sıkılmış portakal suyuna ne gerek vardı!

‘KOVBOYUN PANTOLUNUNU ÖĞRENDİK AMA KENDİSİNİ ANLATMADILAR’

Her ilçede değirmenler vardı. Sonra Adana’nın zenginleri türedi. Kayserili Sabancılar, Diyarbakırlı Halis Ağa’lar. Sapmazlar, Karamehmetler… Pamuk çekirdeğinden yemeklik yağ üretip halka yedirdiler. Gençler üreticilikten çıkıp fabrika işçisi olmaya başladı. Kovboy filmleriyle bize kot pantolon giymeyi özendirdiler ama kovboyluğun aslında çobanlık olduğunu hiç anlatmadılar. Biz çobanlığı unuttuk. ‘Köyde kalıp çoban mı olacaksın, yoksa ırgat mı?’ diye diye çocuklarımızı üretimden soğuttuk. Ziraat mühendisi, veteriner olmayı özendirmedik. Daha fazla kazanç anlayışı geçerliydi. Sabancılar pamuk coğrafyasında sentetik elyaf sanayii kurdular. Ne gerek var pamuğa dediler. Sentetik elyaf ipek gibi dediler. Oysa bilemedik, Adana sıcağında sentetik elyafın teri emmeyen bir ürün olduğunu. Hava almayan vücudun hasta olacağını. Çırçır fabrikaları kapandı, iplik sanayisi sentetik elyaf için çalıştı.”

Feyzullah Bozacı'nın yaşamı filmlere geçecek türden.jpgkendi yetiştirdiği çilek.jpg

‘ŞİMDİ 200 DOLAR AYLIĞIMLA GÜRCİSTAN’DA YAŞIYORUM’

Şimdilerde Kafkasya’nın yüksek dağlarının arasında, Gürcistan’da emeklilik günlerini yaşayan Feyzullah Bozacı, “Tiflis yakınlarında bir ilçede yaşıyorum ve 200 dolar emekli maaşımla geçiniyorum. Emperyalist baskıyla yaşanan tarımsal çöküşün dağıttığı hayatları, mutsuzluğu kaosu ve karmaşayı görüyorum. Bencillik ve güvensizlik yaygınlaşıyor. Yaşadığım ilçe Tiflis’e 25 kilometre mesafede. Nüfusunun yüzde 70’i Azeri, kalanı Gürcü ve Ermeni. Rum köyleri boşalmış, Yunanistan’a yerleşmişler. Ermeniler ve Azerilerin hiçbir sorunları yok. Benim de dostlarım, güzel anılarım var onların arasında. Türkler hakkında hiç düşmanlıkları da yok. Düşmanlık, Fransa, İngiltere ve Amerika’daki diasporanın propagandası” diye özetliyor yaşadığı coğrafyadan gördüklerini…

 

 

 

Kuş cennetinde tersane, petrol istasyonunda ÇED toplantısı!

Kuş cennetinde tersane, petrol istasyonunda ÇED toplantısı!

Mersin’deki tersane projesi için petrol istasyonu bitişiğinde yapılan ÇED toplantısı, Türkiye’nin çevre politikasını ve insana verilen değeri gözler önüne serdi…

Yusuf Yavuz

Mersin’in Silifke ilçesine bağlı Taşucu Mahallesi’nde eski SEKA limanında yapılmak istenen tersane projesiyle ilgili ÇED toplantısı olaylı geçti. Akgöl Kuş Cennetini de etkilemesi beklenen projeye karşı çıkan Taşuculu yaşam savunucuları, petrol istasyonu bitişiğinde bulunan tesiste gerçekleştirilen ÇED toplantısında projeye tepki gösterdi. Yoğun arbedenin yaşandığı toplantıda, iki kişi gözaltına alınırken, bazı protestocular da yaralanma tehlikesi yaşadı.

uyd2.jpgçed2.png

Türkiye’nin uluslararası öneme sahip sulak alanlarından biri olan ve Ramsar Sözleşmesi kapsamında koruma altına alınan Göksu Deltası’nın bitişiğindeki SEKA Limanına tersane yapılmak istenmesi Taşucu halkının tepkisini çekiyor. Akgöl Kuş Cenneti’ni de olumsuz etkilemesi beklenen proje için önceki gün yapılan halkı bilgilendirme toplantısı (ÇED toplantısı) için seçilen yer ise en az projenin kendisi kadar tepki çekti.

çed toplantısı petrol istasyonu bitişiğinde yapıldı.jpg

PETROL İSTASYONU BİTİŞİĞİNDE ŞÜPHELİ PAKET ALARMI

Akter Akdeniz Taşucu Gemi Sanayi A.Ş. tarafından yapılması planlanan tersaneyle ilgili yerel halka bilgi vermeyi amaçlayan ÇED toplantısının, bir akaryakıt istasyonuna bitişik olan dinlenme tesisinde yapılmasına vatandaşlar tepki gösterdi. Öğle saatlerinde başlayan ÇED toplantısının yapılacağı alanda yoğun güvenlik önlemleri alındı. Mersin Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü ile yüklenici firma yetkililerinin proje hakkında bilgi vermeye başlamasıyla birlikte vatandaşlar düdüklü protestoya başladı. Ardından güvenlik güçleri protestocu vatandaşları uyardı. Bu sırada salonda içinde bomba olduğu sanılan şüpheli bir paket olduğu ihbarı üzerine salon boşaltıldı. Tek tek üzerileri aranan vatandaşlar yeniden içeriye alındı.

çed4.png

PROTESTOCU İKİ KİŞİ GÖZALTINA ALINDI

Tersane projesiyle ilgili çekincelerini dile getiren protestocu vatandaşlarla güvenlik güçleri arasında sık sık arbede yaşandı. Mürsel Tekin ve Mehmet Yaşar Şafak adında iki kişinin gerekçe gösterilmeden gözaltına alındığı toplantıda, çok sayıda vatandaş da yaralanma tehlikesi atlattı. Gözaltına alınanların yasal işlemlerin ardından serbest bırakıldığı öğrenildi.

protestoculardan ikisi gözaltına alındı.png‘CANLI YAŞAMI EN BAŞINDAN HİÇE SAYILDI’

Olaylı ÇED toplantısının ardından Taşucu Denizkızı Platformu’nda yapılan açıklamada, toplantı için seçilen yerin mevzuata aykırı olduğuna dikkat çekilerek, “Toplantı için uygun görülen bina, akaryakıt istasyonunun hemen bitişiğinde yer alıyor. Tersane faaliyetiyle canlı yaşamını hiçe sayan söz konusu şirket, faaliyete ilişkin başlayan sürecin daha en başında, halkın katılımı toplantısıyla da yine canlı yaşamını hiçe saymıştır. Öncesinde söz konusu bina dâhilinde yer alan Düğün Salonu işletim izni, yine mevzuata uygun olmadığı gerekçesiyle iptal edilmişti. Şimdi ise aynı alan içerisinde, yüzlerce insanın gelip saatlerce kaldığı bir toplantı yapıldı” görüşüne yer verildi.

uyd.jpg

‘MERSİN’İN YAŞAM ALANLARI BİRER BİRER KURBAN EDİLİYOR’

Türkiye’nin doğallığını ve biyolojik çeşitliliğini nispeten koruyabilmiş ender kıyılarından olan Göksu Deltasını da barındıran coğrafya içerisinde tersane kurulmasının tüm canlılarla birlikte insanlığın da sonu olduğu kaydedilen açıklamada, şöyle denildi: “Mersin, doğal öneme sahip canlı yaşam alanlarını birer birer kirli faaliyetlere kurban ederken, bu kirli faaliyetler Mersin’i kendi sonunu hazırlar bir vaziyette ilerletirken, var olma amaçları çerçevesinde halk faydası gözeten yönleriyle öne çıkması beklenen kurum ve kişiler, bu kirli faaliyetlerin doğrudan veyahut dolaylı destekçisi olmaktadırlar. Tarihler boyunca içerisinde barındırdığı tüm canlılara yaşam kaynağı olmuş bu coğrafyanın, insan eliyle var edilen tüm olumsuzlukları neticesinde, sonun başlangıcı olarak tanımlanabilecek tükeniş süreci, tersane kurulum projesiyle sürmektedir.”

çed1.pngçed4.png

 

 

İnanç merkezine taş ocağı açacaklar!

İnanç merkezine taş ocağı açacaklar!

Yüzde 95’i atık olan ve tonu 30 Dolardan başlayan fiyatlarla satılan doğal taş için inanç merkezleri bile delik deşik ediliyor…

Yusuf Yavuz

Isparta’nın Senirkent ilçesine bağlı Uluğbey köyünde, orman ve tarım arazilerinden oluşan toplam 100 hektarlık alanda mermer ocağı ruhsatı verildi. Köy yerleşimine yaklaşık 900 metre mesafede açılması planlanan mermer ocağının, tarımsal üretime ve su kaynaklarına zarar vereceğini düşünen köylüler girişime tepki gösterdi. Anadolu Aleviliği için önemli inanç merkezlerinden biri olan Uluğbey, 16-17. Yüzyıllar arasında burada yaşamış olan Veli Baba Sultan’ın türbesine de ev sahipliği yapıyor. 2010 yılında Antalya’nın Elmalı ilçesine bağlı Tekke köyünde bulunan Abdal Musa türbesinin bulunduğu Dur Dağı’nda da mermer ocağı açılmış, Hindistan kökenli bir firmanın işlettiği ocak tepkilere neden olmuştu.

Isparta’nın Senirkent ilçesine bağlı Uluğbey köyünde açılması planlanan mermer ocağı köylüleri ayağa kaldırdı. Bölgedeki sondaj çalışmaları sırasında mermer ocağından haberdar olan köylüler, çalışmayı yapan ilgililere köylerinde mermer ocağı açılmasını istemediklerini bildirdiler. Bununla da yetinmeyen köylüler, bir dilekçe ile ilgili kurumlara başvurarak üzüm bağlarıyla ünlü Uluğbey’de mermer ocağı açılmasını istemediklerini yetkililere ilettiler. Ancak İstanbul merkezli ‘Özdönmezler İnşat Mimarlık San. Tic. Ltd Şti’ adında özel bir firma tarafından işletilmesi planlanan mermer ocağı için yapılan başvuru dosyası, Isparta Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nce ‘uygun’ bulunarak projeyle ilgili ÇED sürecinin başladığı duyuruldu.

ilan.png

1000 DÖNÜMLÜK RUHSAT SAHASI TARIM VE ORMAN ARAZİSİ NİTELİĞİNDE

AR-201700013 nolu ruhsat sahası toplam 99,33 hektar (Yaklaşık 1000 dönüm) araziyi kapsıyor. İlk etapta 24 hektarlık kısmında faaliyete başlanması planlanan mermer ocağında yılda yaklaşık 100 bin metreküp mermer çıkarılacağı belirtiliyor. Yılda 1 milyon 850 bin metreküp moloz, 2 milyon metreküp de pasa (atık) çıkacağı hesaplanan mermer ocağı için ruhsat verilen arazinin yaklaşık 100 dekarı tarım, 145 dekarı ise orman alanında kalıyor.

uluğbey köyünde açılmak istenen mermer ocağının bir kısmı orman bir kısmı ise tarım arazilerinden oluşuyor.jpg

BATTAL GAZİ’NİN AKRABASI OLAN VELİ BABA SULTAN’IN TÜRBESİ VAR

Battal Gazi’nin amcası olarak bilinen Hasan Gazi’nin soyundan geldiğine inanılan Veli Baba Sultan’ın Uluğbey’de kurduğu ocak, Anadolu Alevileri için önemli ziyaret merkezlerinden biri sayılıyor. Eski adı (İlegüp) olan Uluğbey, 16-17. yüzyıllar arasında yaşamış olan Alevi inanç önderlerinden Veli Baba Sultan’ın türbesine de ev sahipliği yapıyor.

SEYYİT VELİ BABA SULTAN.jpg

DEDE ERKAN DURMUŞ: ‘ANADOLU’DAKİ İLK ZİYARETGÂH BURADA’

Uluğbey’in günümüzdeki inanç önderlerinden biri olan Alevi Dedesi Erkan Durmuş, köyün 837 yılından bu yana Anadolu’daki ilk Alevi ziyaretgâhı olma özelliğine sahip olduğunu belirtiyor. Mermer ocağı açılmak istenen bölgenin yaklaşık 100 metre yakınında köylülerin seyirlik alan oluşturarak alanı ağaçlandırdığını anlatan Durmuş, tarım arazilerinin yetersizliği yüzünden köyün önemli ölçüde dışarıya göç verdiğine dikkat çekerek, bugün Uluğbey’deki evlerin sayısının insanların sayısından fazla olduğunu dile getirdi.

uluğbey köyünde mermer ocağı.png

SADIK M. KARASOY: ‘ÜZÜM BAĞLARI VE SU KAYNAKLARI ZARAR GÖRECEK’

Mermer ocağını köylerine yarar değil zarar getireceğini savunan Radyo Uluğbey’in sorumlusu Sadık Mustafa Karasoy ise ÇED süreci başlayan projenin hayata geçmesi durumunda su kaynakları, tarım arazileri ve meraların zarar göreceğini dile getirdi. Muhtarlık aracılığı ile köylülerin gerekli itirazları yaptığını kaydeden Karasoy, “Köyümüze kuş bakışı 500 metre mesafede açılması planlanan mermer ocağı, büyük bölümünde üzüm bağları yer alan tarım arazilerine zarar verecektir. Bu bölgede arazisi olan köylülerimiz bu arazilerini sattığı takdirde köyümüz yaşanmaz hale gelecektir. Aynı zamanda iş makineleri ve tır gibi araçların geçişleri sırasında köyümüzün yolları ve alt yapısı büyük zararlar görecektir. Köyümüze, meramıza, su kaynaklarımıza ve doğal yaşamımıza sahip çıkalım” diye konuştu.

uluğbey ruhsat sahası.png

BU İLK DEĞİL, ABDAL MUSA OCAĞINA DA MERMER OCAĞI AÇILMIŞTI

2010 yılında Antalya’nın Elmalı ilçesine bağlı Tekke köyünde bulunan Abdal Musa türbesinin bulunduğu Dur Dağı’nda da mermer ocağı açılmış, Hindistan kökenli bir firmanın işlettiği ocak büyük tepki çekmişti. 14. Yüzyılda Teke Bölgesinde yaşayan ve yöredeki Türkmenlerin inanç önderi olan Abdal Musa’nın efsaneleriyle anılan Dur Dağı’nın bir bölümü, mermer ocağına karşı açılan davaların ve uzun süren uğraşıların sonucunda ‘korunması gereken taşınmaz kültür varlığı’ olarak tescillenerek koruma altına alınmıştı.

uluğbey köyü senirkent ovasının kıyısında kurulu tarihi bir yerleşim.pnguluğbey bağcılık merkezi.jpgtürbe2.jpgMaden işleri gen müdürlüğü mermer fiyatı listesi (2015).png

 

77 yaşındaki Ümmühan Nine Başbakanlığa açtığı davayı kazandı!

77 yaşındaki Ümmühan Nine Başbakanlığa açtığı davayı kazandı!
 
Isparta’da baraj projesi için evi hukuksuzca gasp edilen ve 7 aydır su altındaki evine giremeyen 77 yaşındaki Ümmühan Ninenin Başbakanlık, Maliye Bakanlığı ve EPDK’ya karşı açtığı davayı gören Danıştay, yaşlı kadını haklı bularak acele kamulaştırma kararının yürütmesini durdurdu…
 
Yusuf Yavuz
Evini hukuksuzca su altında bırakan baraj projesi için alınan acele kamulaştırma kararının iptali istemiyle Başbakanlık, Maliye Bakanlığı ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na karşı dava açan 77 yaşındaki Ümmühan Uysal’ı haklı bulan Danıştay 6. Dairesi, acele kamulaştırma şartlarının gerçekleşmemiş olduğuna hükmederek hukuka aykırı bulunan işlemin yürütmesini durdurdu. Davalı idareler, Ümmühan Uysal’ın evinin tek bir iğne bile almadan sular altında bırakılmasıyla sonuçlanan acele kamulaştırma işleminin hukuka uygun olduğunu ileri sürmesine karşın Danıştay’ın aldığı yürütmeyi durdurma kararında ‘itiraz yolunun kapalı’ olduğunun belirtilmesi dikkat çekti.
 
Isparta’nın Sütçüler ilçesine bağlı Darıbükü köyünde inşa edilen Kasımlar Barajı ve HES projesi için 2012 yılında Bakanlar Kurulu tarafından ‘acele kamulaştırma’ kararı alındı. Isparta ve Antalya sınırlarında toplam 6 köyü kapsayan acele kamulaştırma kararı, Enerji Piyasası’nı Düzenleme Kurumu (EPDK) tarafından Mart 2013’te uygulamaya konuldu.
17.jpg
                                 (Baraj inşaatından önce Darıbükü köyü)
SAVAŞ KOŞULLARINDA UYGULANAN YÖNTEM KÖYLÜYÜ MAĞDUR ETTİ
Ancak savaş koşullarında ve ülke savunması için uygulanan ve aslında vatandaşın mülküne ‘el koyma’ anlamına gelen acele kamulaştırma kararının bu projedeki uygulaması ise bir hayli ilginç oldu. Ankara merkezli Gülsan Holding tarafından inşa edilen Kasımlar Barajı ve HES projesi için, kendisi de bizzat mağduriyet nedeni olan acele kamulaştırma kararı bile uygulanmayarak, yüklenici firma yöre köylülerinin mülklerini ‘anlaşma yoluyla’ satın almaya başladı.
DARIBÜKÜ.JPG
 
ÜMMÜHAN NİNE DAVA AÇTI VE EVİNİ TERK ETMEDİ
Kimisi doğrudan baraj şirketince maaşa bağlanan, bir kısmı ise dolaylı çıkar sağlayan yöre muhtarlarının da şirket avukatlarıyla birlikte uyguladığı baskı ve tehdit yoluyla köylülerin yüzlerce parsel arazisi ve evi, hiç bir şekilde yargı süreci işletilmeden ve çok ucuz fiyatlardan doğrudan satın alındı. Ancak Darıbükü köyündeki evinde yalnız başına yaşayan 77 yaşındaki Ümmühan Uysal, Mayıs 2015’te taşınmazlarını da kapsayan Bakanlar Kurulunun ‘acele kamulaştırma’ kararının iptali için avukatı aracılığıyla Danıştay’da dava açtı.
ümmühan uysal.JPG
 
(Ümmühan Uysal Danıştay’da açtığı davanın sonucunu beklerken evi hukuksuzca su altında bırakıldı) 
KAMULAŞTIRMA HUKUKU UYGULANMADAN EVİ SULARA GÖMÜLDÜ
Başbakanlık, Maliye Bakanlığı ve EPDK aleyhinde dava açan Ümmühan Uysal, hukuki prosedür uygulanmadan yürütülen acele kamulaştırma kararının iptalini talep etti. Ancak Uysal’ın açtığı dava sürerken HES şirketi hiç bir yargı kararı olmaksızın yaşlı kadından evini boşaltmasını istedi. Ümmühan Uysal ve yakınları ise yargının vereceği karar sonuçlanıncaya kadar evi boşaltmadı. Ancak yargı süreci devam ederken Mayıs 2016’da DSİ gözetiminde su tutma işlemine başlanan Kasımlar Barajı ve HES projesinin suları tüm tepkilere rağmen Ümmühan Uysal’ın evini hukuksuz biçimde su altında bıraktı. 27 Kasım 2016 tarihinde hastaneye gitmek için evinden ayrılan Ümmühan Uysal’ın evi, tek bir iğnesini bile alamadan barajın sularına gömüldü.
ümmühan ninenin evi.jpg
 
DANIŞTAY ÜMMÜHAN NİNEYİ HAKLI BULARAK YÜRÜTMEYİ DURDURDU
Ümmühan Uysal’ın açtığı davayı gören Danıştay 6. Dairesi ise uzun bir yargı sürecinin ardından kararını açıkladı. Acele yargılama usulüne tabi olan ve 6 ay içinde sonuçlanması gereken davada, iki yıl sonra kararını veren Danıştay, Başbakanlık, Maliye Bakanlığı ve EPDK’ya karşı dava açan Ümmühan Nineyi haklı bularak acele kamulaştırma kararının yürütmesini durdurdu.
IMG_7492.JPG
 
(Ümmühan Nine 7 aydır tüm eşyalarıyla suya gömülen evine giremiyor)
‘MÜLKİYET HAKKI ANCAK KAMU YARARI İÇİN SINIRLANABİLİR’
Danıştay’ın 8 Mayıs 2017 tarihinde aldığı kararın gerekçesinde, Anayasanın 35. maddesinde yer alan ‘Herkes mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum  yararına aykırı olamaz’ ifadelerine atıfta bulunularak, devlet ve kamu tüzel kişiliklerin, kamu yararı gerektiği hallerde özel mülkiyette bulunan malları yasada gösterilen esas ve usullere göre kamulaştırmaya yetkili olduğu hatırlatıldı.
2.jpg
 
DAVA KONUSU İŞLEMDE HEM ACELELİK HALİ YOK HEM HUKUKA AYKIRI
Dava konusu işlemin dayanağı olan 2942 sayılı kamulaştırma kanununun 27. maddesinde ise yurt savunması ihtiyacı veya aceleliği olağanüstü durumlarda gerekli olan taşınmazların kıymet takdiri dışındaki işlemler sonradan tamamlanmak üzere el konulabileceği kaydedilen Danıştay kararında, “Olayda, Dairemizin ara kararlarına davalı idareler tarafından verilen cevaplarda, istenilen bilgi ve belgelerin verilmediği, acele kamulaştırma kararının alınmasından itibaren geçen sürede davacıya ait parsele ilişkin bedel tespit ve tescil davası açılmadığı görüldüğünden dava konusu taşınmazlarda ‘acelelik’ halinin bulunmadığı anlaşılmıştır. Bu durumda dava konusu işlemlerin, davacının taşınmazlarına ilişkin kısmında hukuka uyarlık bulunmamaktadır” ifadelerine yer verildi.
Ümmühn Uysal'ın evi artık tüm eşyalarıyla birlikte uya gömüldü.jpg
 
DANIŞTAY ALDIĞI KARARA İTİRAZ YOLUNU KAPATTI
Danıştay 6. Dairesi’nin oy birliği ile aldığı yürütmeyi durdurma kararında, davalı idarelerin bir üst mahkemeye yapacağı itiraz yolunun da kapalı olduğu hükmüne yer verildi.
ümmühan nine HES şirketinin zulmüne uğradı.jpg
 
‘SORUMLU İDARELER MADDİ VE MANEVİ ZARARLARI KARŞILAMALI’
Danıştay kararının geç de olsa sevindirici olduğunu açıklayan Yukarı Köprüçay Havsazı Koruma Platformu ise davalı idarelerin yargıyı oyalayarak Ümmühan Uysal’ın evsiz kalmasında sorumlu olduğuna işaret ederek, “Mülkiyet hakkının zorla gasp edilmesiyle karşı karşıya kalındığı yarı kararıyla da belgelenmiştir. Sorumlu idarelerin bir an önce Ümmühan Uysal’ın yaşadığı maddi ve manevi zararları giderecek adımlar atmasını bekliyoruz. Ümmühan Ninenin haklı hukuk mücadelesinde sonuna kadar yanında olacağız” açıklaması yaptı.
ÜMMÜHAN UYSAL ÇOCUKLARININ YANINA SIĞINDI.JPG
 
‘BASKI VE TEHDİTLE KÖYLÜLERİN EV VE ARAZİLERİ GASP EDİLDİ’
HES şirketinin ilgili kanunların öngördüğü usulleri uygulamak yerine, çıkarlarını koruduğu köy muhtarlarının da baskı ve tehditleriyle köylülerin ev ve arazilerini gasp etme yolunu seçerek yasaları çiğnemesinin yargı kararıyla da belgelendiği öne sürülen platform açıklamasında, “Geç de olsa, büyük acıların yaşanması sonucu doğursa da adalet yerini buldu. Şimdi sıra bu hukuksuz ve zorbaca uygulamaların yarattığı mağduriyetlerin giderilmesindedir. Bunun için yasaların öngördüğü çerçevede sonuna kadar mücadelemizi sürdüreceğiz” ifadelerine yer verildi.
İŞTE DANIŞTAY 6. DAİRESİNİN KARARI:
DANIŞTAY KARARI1.jpg
DANIŞTAY2.jpg
DANIŞTAY3.jpg
 

 

Erdoğan’ın yazlık sarayına Dubai usulü plaj!

Erdoğan’ın yazlık sarayına Dubai usulü plaj!

Cumhurbaşkanlığı tarafından Marmaris Okluk koyunda yaptırılan görkemli konuk evi için gemiyle kum püskürtülerek üç hilal biçiminde toplam 3 bin 600 metrekare plaj oluşturulacağı ortaya çıktı…

Yusuf Yavuz

Marmaris Okluk Koyunda inşa edilen Cumhurbaşkanlığı yazlığına Dubai’de denizin doldurulmasıyla yapılan ünlü palmiye adasında uygulanan yöntemle plaj yapılacağı ortaya çıktı. Projeyle ilgili hazırlanan raporda yer alan plana göre birbirine bitişik üç hilal şeklinde olması planlanan plaj için kıyı alanı, özel donanımlı bir gemiyle püskürtülen tonlarca kumla doldurulacak. Bu yöntemle 3 bin 600 metrekarelik kumsal oluşturulması planlanıyor. Dubai’deki ünlü sahte cennet Palmiye Adası da, denizin benzer yöntem ile gemiden püskürtülen kumlarla doldurulmasıyla oluşturulmuştu.

Muğla’nın Marmaris ilçesine bağlı Karaca Mahallesi’nde bulunan Okluk Koyu’nda, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal döneminde inşa edilen ve 4 oda 1 salondan oluşan 230 metrekarelik mütevazı devlet konuk evinin yıkılalarak yerine görkemli tesislerin inşasına başlanması, ‘yazlık kaçak saray’ tartışmalarına neden oldu.

Özal döneminde yapılan mütevazı konut yıkıldı.jpg

(1991’de dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından yaptırılan mütevazı konuk evi yıkıldı.)

‘İKİNCİ KAÇAK SARAY’ BENZETMESİ

CHP Muğla Milletvekili Akın Üstündağ, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından yürütülen inşaat çalışmasının yasa dışı olduğunu öne sürerek, “İkinci kaçak saray” benzetmesi yaptı.

2.png

(Cumhurbaşkanlığı için yapılan konuk evinde deniz üzerinde lüks bungalovlar da yer alıyor)

PROJE İÇİN ÇEVRE DÜZENİ PLANI DEĞİŞTİRİLDİ

Gökova Özel Çevre Koruma Bölgesi (ÖÇK) sınırları içerisinde bulunan Okluk Koyu ve çevresi, aynı zamanda doğal sit alanı olarak da koruma altında bulunuyordu. Yıkılan tek katlı eski konuk evinin arazisi, 16 dekarlık (16 bin metrekare) bir alanı kapsıyordu. Yaklaşık 113 dekarlık alana yayılması planlanan yeni projenin uygulanabilmesi için Aralık 2016’da Gökova Özel Çevre Koruma Bölgesi’ne ait çevre düzeni planında değişikliğe gidilerek arazinin niteliği ‘Kamu hizmet alanı’, ‘Yat yanaşma yeri’ ve ‘Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanları’ kapsamına alındı.

plan değişikliği sınırı.png

GEMİYLE KUM PÜSKÜRTÜLEREK YAPAY KUMSAL OLUŞTURULACAK

Geçtiğimiz Nisan ayında ÇED raporunun onaylanmasının ardından inşaat çalışmalarına başlanan ‘Marmaris Cumhurbaşkanlığı Devlet Konukevi Dolgu ve İskele Projesi’ için, mega ve süper yatların yanaşabileceği büyüklükte iki ayrı iskelenin dışında kıyıya yanaşacak gemiden kum püskürtülerek yapay kumsallar oluşturulması planlanıyor. Yaklaşık 11 dekarlık deniz yüzeyinin, kum ve çakıl gibi malzemelerle doldurulacağı belirtilirken bunun 3 bin 600 metrekaresi ise plaj olarak kullanılacak. Projeye göre üç hilal biçiminde oluşturulması planlanan kumsallar için kıyıya yanaşacak olan özel donanımlı bir gemiden tonlarca kum kıyıya doğru püskürtülerek alan doldurulacak.

gemiden püskürtme yöntemiyle plaj.png

       (Projeyle ilgili dosyada uygulamanın nasıl yapılacağı böyle anlatılıyor)

‘İLGİLİ NOKTALARA BASILACAK VE PLAJLAR OLUŞTURULACAK’

Projeyle ilgili hazırlanan tanıtım dosyasında kumsalın nasıl oluşturulacağıyla ilgili bir çizime de yer verilerek şöyle denildi: “Proje sahasına deniz yolu ile getirilen dolgu malzemesi emici tarayıcı gemiden püskürtme yöntemi kullanılarak ilgili noktalara basılacak ve plajlar oluşturulacaktır.”

Gemiyle denizden kum püskürterek dolgu yöntemi Erdoğan'ın yazlık sarayı için de kullanılacak.jpg

DUBAİ’DEKİ PALMİYE ADASI DA AYNI YÖNTEMLE OLUŞTURULDU

“Cumhurbaşkanları ve Misafirleri için Dinlenme Yeri Olarak Kullanılmak Üzere” inşa edilen tesis için uygulanan yapay plaj yöntemi, Dubai’deki sahte cennet Palmiye Adası’nı (Palm Jumeirah) akıllara getirdi. Yapımı 2008’de tamamlanan palmiye adası için deniz çölde taşınan milyonlarca ton kumla doldurulmuştu. Lüks villalar ve otellerle doldurulan sahte cennet 10 milyar doları bulan ekonomik maliyetinin yanında inşa edildiği bölgede deniz ekosistemine de önemli ölçüde zarar vermişti.

Palmiye adası Jumeirah.jpg

(Dubai’deki Palmiye Adası denizin taş ve çöl kumlarıyla doldurulmasıyla oluşturuldu)

DEMİREL, SEZER VE GÜL KONUK EVİNİ KULLANMADI

1991 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından inşa ettirilen Okluk koyundaki tek katlı ‘devlet konuk evi’, en çok yine Özal tarafından kullanıldı. Dönemin BM Genel Sekreteri Perez De Cuellar, Yunanistan Başbakanı Konstantin Mitçotakis, İsveç, İtalya ve Rusya Başbakanları, Norveç ve Britanya Dışişleri Bakanları, Suudi Arabistan Kralı’nın kardeşi ve pek çok devlet adamını ağırlayan konuk evinin bulunduğu arazi 16 dekarlık bir alanı kapsıyordu. Küçük bir iskele ile helikopter pisti bulunan eski konuk evi eski Cumhurbaşkanları Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer ve Abdullah Gül dönemlerinde kullanılmadığı belirtiliyor.

(Projeye göre Cumhurbaşkanlığı için yapılan yazlık konuk evi bittiğinde böyle olacak):

24.pngLüks yatlar için yapıla.pngyazlık saraydetay.png

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İşte Erdoğan’ın 300 odalı yazlık sarayı!

İşte Erdoğan’ın 300 odalı yazlık sarayı!

Özal’ın mütevazı 4 oda, bir salon yazlık konutu yıkıldı, Erdoğan ailesine 300 kişiyi aynı anda ağırlayacak, 400 personelin barınacağı görkemli bir yazlık saray inşa ediliyor…

Yusuf Yavuz

8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın dinlence yeri olarak kullandığı Marmaris Okluk Koyundaki 4 oda, 1 salondan oluşan 230 metrekarelik Cumhurbaşkanlığı konutu yıkılarak yerine görkemli bir yazlık saray yapılıyor. Doğal sit alanı ve ÖÇK Bölgesi olarak koruma altında bulunan bölgede yer alan koyda inşasına başlanan yazlık sarayda 300 kişi aynı anda konaklayabilecek. Üç hilal şeklinde bir kumsalı da içeren proje için mega ve süper yatların yanaşabileceği iki iskele ve deniz içinde sabit bungalovların inşa edilebilmesi için yaklaşık 11 dekarlık deniz alanı doldurulacak. Muğla Çevre Platformu üyeleriyle birlikte Meclis’te basın toplantısı düzenleyen CHP Muğla Milletvekili Akın Üstündağ, “Yazlığın yapımı yasal değil. Koy balıkçılığa bile kapalı. Hukuk dışı mevzuata aykırı yazlık sarayı durdurun. Bu bölgeye uygun olmayan yazlık kaçak sarayın yapılmasına engel olacağız” diye konuştu.

ÖZAL’IN YAZLIĞI YIKILDI, ERDOĞAN’A YAZLIK SARAY YAPILIYOR

8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, alışılmış devlet adamı görüntülerinin dışında, şortlu ve bornozlu fotoğraflarıyla hafızalara kazınan Marmaris’teki Okluk Koyu, bundan böyle iskelelerinde lüks yatların demirlediği görkemli bir yazlık saraya ev sahipliği yapacak. Cumhurbaşkanlığı için için inşa edilen 4 oda, 1 salondan oluşan ve toplam 230 metrekarelik yazlık konut yıkıldı, yerine ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve misafirlerini ağırlayacak olan görkemli bir yazlık saray inşa ediliyor.

okluk koyunda mütevazı bir yazlık konut bulunuyordu.jpg

MUÇEP VE CHP’Lİ ÜSTÜNDAĞ MECLİSTE GÜNDEME GETİRDİ

‘Yazlık Saray’ ifadesinin sahibi ise CHP Muğla Milletvekili Akın Üstündağ. Muğla Çevre Platformu (MUÇEP) üyeleriyle birlikte önceki gün TBMM’de bir basın toplantısı düzenleyen CHP’li Üstündağ, seçim bölgesinde yapılması planlanan yıkım projeleri ve bunların neden olacağı tahribatlara ilişkin endişeleri basın mensuplarıyla paylaştı.

chp'li akın üstündağ mecliste kaçak yazlık sarayın inşa edildiği alanı gösterdi.jpg

TARİH, DOĞA VE TARIM TERMİK SANTRAL TEHDİDİ ALTINDA

Muğla’nın Yatağan ve Milas ilçelerinde bulunan mevcut termik santrallerin özelleştirildiğini ancak iki ilçede de yeni termik santrallerin inşa edilmesinin gündemde olduğunu vurgulayan Üstündağ, antik kentlerin, ormanlık alanların ve zeytinliklerin tehdit altında olduğuna dikkati çekerek, Yatağan ve Milas’taki termik santral projelerinden derhal vazgeçilmesini istedi ve ekledi: “Hiç bir şey insan yaşamından daha kıymetli değildir.”

yazlık saray iki havaalanının tam ortasında bulunuyor.png

ERDOĞAN’A ‘300 ODALI YAZLIĞI NE YAPACAKSIN?’ SORUSU

Basın toplantısında Marmaris’te Cumhurbaşkanlığı tarafından ikinci bir kaçak sarayın yapımına başlandığını dile getiren Üstündağ, uzaydan bile göründüğünü belirttiği yazlığın inşa edildiği alanın imara açık olmadığını öne sürerek, “400 çalışanı olacağı belirlenen bir yazlık. Denize dolgu yapılarak  bu kaçak sarayın önüne, iskeleye yatların demirlemesi  planlanıyor. Soruyorum: 300 odalı yazlığı ne yapacaksın? Sen bu sarayda bütün sülaleni mi tatil yaptıracaksın yoksa çoluk çocuğu çok olan Katar prenslerine mi tatil yaptıracaksın? Mega yatlar kimin için yapılıyor? Katar’ın zengin Arap şeyhlerinin yatları mı demirleyecek buraya?” diye konuştu.

yazlık için yaklaşık 11 dönüm deniz yüzeyi doldurulacak.png

‘ALAN SİT OLMAKTAN ÇIKARILMIŞ’

Okluk Koyunun birinci derece SİT  alanı olduğunu da anımsatan Üstündağ, “500 metre mesafede planlama yasak buna rağmen inşaat başlamış yüksek duvarlar örülmeye başlamış. Özellikle  adrese teslim bir plan değişikliği olduğunu gösteren en önemli nokta ise yazlık sarayın olduğu Gökova 1/ 25 bin  planda değişiklik yapılmış ve SİT alanı olmaktan çıkarılmış. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı oluruyla tescil edilmiş durumda. Niye o kadar yer varken özellikle Gökova bölgesi yazlık sarayın olduğu bölge tescil ediliyor. Bu kamuoyundan özellikle kaçırılıyor. Bunun nedeni yazlık sarayın bir an önce yapılmasını sağlamaya yöneliktir” iddiasında bulundu.

okluk koyu uygulama imar planı 3 hilal çeklinde plaj yapılacak.png

‘YAZLIK KAÇAK SARAYA ENGEL OLACAĞIZ’

Yasal olmadığını öne sürdüğü yazlık inşaatının çevreye de zararlar verdiğini kaydeden CHP Muğla Milletvekili Akın Üstündağ, “Söz konusu alanda yapılaşma yasa dışıdır. Koy, balıkçılığa dahi kapalı. Biraz ilerisi Akdeniz foklarının yumurtlama alanıdır. Yazlığı çevreleyen yüksek duvarlar uzaydan dahi görülme durumundadır. Buradan sesleniyorum: Hukuk dışı mevzuata aykırı yazlık sarayı durdurun. Doğaya  zarar veren yapılaşmayı ve çevre katliamını durdurun. Bu çevre katliamını engelleyecek her türlü yasal girişimi yapaya kararlıyız. Bu bölgeye uygun olmayan yazlık kaçak sarayın yapılmasına engel olacağız” diye konuştu.

proje detayı.jpg

YAZLIK SARAYLA İLGİLİ SÜREÇ NASIL İŞLEDİ?

Tam adı ‘Marmaris Cumhurbaşkanlığı Devlet Konukevi Dolgu ve İskele Projesi’ olan yapılaşmayla ilgili ÇED süreci için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 28 Şubat 2017 tarihinde ‘ÇED Nihai’ kararı verildi ve ardından inşaat çalışmalarına başlandı.

HAZİNEYE AİT ARAZİ, KASIM 2016’DA TAHSİS EDİLDİ

Projeyle ilgili hazırlanan tanıtım dosyasında 30 milyon TL bedeli olduğu belirtilen Cumhurbaşkanlığı yazlığı için Marmaris’e bağlı Karaca Mahallesi, Küçükokluk mevkiinde mülkiyeti hazineye ait olan 644 parsel numaralı arazi, Kasım 2016’da “Cumhurbaşkanları ve Misafirleri için Dinlenme Yeri Olarak Kullanılmak Üzere” Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ne tahsis edildi.

arazinin tahsis belgesi.png

CUMHURBAŞKANLIĞI YAZLIĞI BİTTİĞİNDE NASIL OLACAK

Proje tanıtım dosyasının eklerinde yer alan görsellerde ise inşaat tamamlanınca nasıl bir yazlık sarayın ortaya çıkacağı görülüyor. Eski sadeliğinden eser kalmayan Cumhurbaşkanlığı yazlık konutunda, deniz içerisinde lüks bungalovlar, yeme içme ve dinlenme üniteleri yer alıyor.

7.png

İŞTE ERDOĞAN AİLESİNİN YENİ YAZLIK SARAYININ AYRINTILARI

Toplam 113 bin 443 metrekarelik alanı kapsayacağı belirtilen proje kapsamında, 15 bin 295 metrekarelik alanda mega ve süper yatların yanaşabileceği iki ayrı iskele, plaj ve dolgu yapılması planlanıyor. Hızla devam ettiği belirtilen inşaat çalışmaları kapsamında yaklaşık 11 bin metrekarelik deniz yüzeyi de doldurulacak. Buna göre 3 bin 600 metrelik kumsal oluşturulurken, geri kalan yaklaşık 7 bin metrekarelik deniz yüzeyi ise kum ya da çakıl ile doldurulacak.

8.png

KIYI YAPILARI İÇİN BETON KULLANILACAK

Projeyle ilgili ÇED raporunda, inşaat sürecine ilişkin şu bilgilere yer veriliyor: “Kıyı yapıları için gerekli olacak usturmaça, babalar ve merdivenleri içerecektir. Kıyı yapılarının genişliği arttırılabilecektir. Proje kapsamında inşa edilecek kirişler, kazıklar, platformlar vb. elemanlar betondan üretilecektir. Bu tarz ekipmanlar alan dışında üretilip getirilecektir. Bu elemanların dışında inşaat faaliyetleri sırasında elemanların birbirine sabitlenmesi ve benzeri işlemler için de betona ihtiyaç duyulacaktır. Proje alanı içerisinde beton santrali kurulmayacak olup beton ihtiyacı piyasadan satın alma yolu ile temin edilecektir.

2.png

İNŞAAT AŞAMASININ 9 AYDA BİTİRİLMESİ PLANLANIYOR

Proje alanında inşaat aşamasında 9 ay, ayda 25 gün, günde 10 saat 1 vardiya olarak üretim faaliyetleri gerçekleştirilecektir. Planlanan plaj içerisinde güneşlenme ve dinlenme amaçlı bungalovlar yer alacaktır. Bungalovların ucunda iskeleler yer alacaktır.

3.png

ARALIK 2016’DA PLAN DEĞİŞİKLİĞİ YAPILDI

Proje alanı; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıkları Koruma Genel Müdürlüğünün 06.12.2016 tarih ve 12574 sayılı OLUR’u ile onaylanan ve 30.01.2017 tarih ve 1107 sayılı OLUR’u ile kesinleşen Gökova Özel Çevre Koruma Bölgesine ait Çevre Düzeni Planı değişikliği ile, ‘Kamu Hizmet Alanı’, ‘Yat Yanaşma Yeri’ ve ‘Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanları’ kapsamına alınmıştır.

5.png

ZARAR GÖRECEK CANLILAR DAHA UYGUN ALANLARA GİDECEK

Sucul flora ve fauna türleri açısından bakıldığında, denizde yapılacak dolgu faaliyetleri ile birlikte bir miktar habitat kaybı olması muhtemeldir. Sucul fauna türleri nispeten daha hareketli olduklarından, inşaat sırasında yaşam alanlarını terk edecekler ve daha uygun alanlara gideceklerdir.

plaj1.png

 

 

 

 

Kamuoyu baskısı zeytin kıyımını durdurdu!

Kamuoyu baskısı zeytin kıyımını durdurdu!

Yusuf Yavuz

Zeytinlikleri yıkıma açacak olan yasal düzenleme, kamuoyunun zeytin ağacına sahip çıkan sağduyulu tepkilerinin ardından tasarıdan tamamen çıkarıldı. Geri çekilen zeytinliklerle ilgili maddede bir yanlışlık bulmadığını söyleyen Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü’nün “Bu ihtiyaç giderilmediği sürece bu yasa bundan sonra 17 defa, 27 defa gelebilir” ifadeleri dikkat çekti.

Dünyanın önemli zeytin üreticilerinden biri olan Türkiye’deki 171 milyon zeytin ağacının geleceğini tehdit eden üretim reformu tasarısı 1 Haziran’da alt komisyondan geçirildi. Geçtiğimiz hafta Meclis Genel Kurulu’nda görüşülen  ancak kamuoyunun tepkileri yüzünden oylanmadan komisyona geri çekilen tasarı, zeytinlik alanlarda sanayi, enerji ve madencilik yatırımlarının önünü açan düzenlemeler içeriyordu.

7.jpg

TÜRKİYE’NİN GÖZÜ KULAĞI BUGÜN KOMİSYONA KİLİTLENDİ

Zeytin üreticilerin görüşü almadan hazırlanan, üstelik tarımla ilgili değil, sanayiyle ilgili komisyonda görüşülen tasarıya her kesimden tepkiler yükseldi. Muhalefet partilerinin milletvekillerinin yanısıra üretici örgütleri, sanatçılar, sivil toplum örgütleri ve her kesimden yurttaşın yarattığı kamuoyu baskısının ardından bugün yeniden ilgili komisyonda görüşülen tasarı nedeniyle Türkiye’nin gözü kulağı komisyondaydı.

zeytinlik-yasa-tasarisi-geri-cekiliyor-302760-1.jpg

SAĞDUYU HAREKETE GEÇTİ, ZEYTİNLİKLER TASARIDAN ÇIKARILDI

Kamuoyundan yükselen tepkilere kulak veren AKP, CHP ve MHP milletvekillerinin önergesiyle zeytinlikleri yatırımlara açacak olan 2. maddenin tasarıdan çıkarıldığı açıklandı.

19093017_379947689067362_6547582774137682956_o.jpg

‘2. MADDENİN ÇIKARILMASI YÖNÜNDE TEMAYÜL VAR’

AKP Konya Milletvekili Ziya Altunyaldız, komisyona geri çekilen tasarı hakkında şunları söyledi: “Baştan beri çoğulcu anlayış içinde getirdiğimiz tasarının 2. maddesinin bu metinden çıkarılması yönünde bir temayül var. Genel eğilime uygun olarak bu tasarıdan 2. maddenin çekilmesi ile ilgili biz de uzlaşı temin etmiş bulunuyoruz. Uzlaşı sonucunda tasarıdan 2. maddenin çekilmesi ile ilgili ortak bir önerge başkanlık divanına ulaşmış durumda.”

19143212_379947682400696_1756863729997609480_o.jpg

BAKAN ÖZLÜ’NÜN HEDEFİNDE TASARIYA TEPKİ GÖSTERENLER VARDI

Tasarının görüşüldüğü komisyon toplantısında konuşan Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü’nün hedefinde ise zeytinlik kıyımına neden olacak tasaruya tepki gösterenler vardı.

Maalesef bu tartışmalara akıl ve bilim değil, ajitasyon ve hamaset hakim oldu” diye konuşan Bakan Özlü, “Maalesef 15 gündür talan, yağma edebiyatı yapılıyor. Siyasetçisi, gazetecisi, sanatçısı ile ‘Zeytinliklere kıymayın’ söylemleri geliştiriliyor. Bugün çevreyi koruma maksatlı teknolojiler son derece geliştiğinden, çok modern arıtma ve filtre sistemlerinin bulunduğundan bihaber olmak mümkün olmadığına göre bu yasaya çevre duyarlılığı sebebiyle itiraz edilmesini anlamak mümkün değil” görüşünü dile getirdi.

19092669_379947575734040_3102026119951726147_o.jpg

‘BU İHTİYAÇ GİDERİLMEZSE BU YASA 17, 27 DEFA GELEBİLİR’

Ben tekrar tekrar getirdiğimiz maddedeki sistemde bir yanlış ve kusur bulunmadığına inandığımızı ifade etmek istiyorum” ifadelerini kullanan Bakan Özlü, “Alternatif önerilere açık olduğumuzu her defasında ifade ettik ve bu komisyonda aşağı yukarı 5-6 madde muhalefetin önerileri ile değiştirildi. Bu konuda maalesef bir öneri gelmedi. Sayın milletvekilleri, maalesef ret etmekle sorun çözülmüyor. Türkiye’de zeytinlik sahası tanımı ve zeytinlik sahalarıyla ilgili karar alacak bir mekanizmaya, yapılanmaya ihtiyaç var. Bu ihtiyaç giderilmediği sürece bu yasa bundan sonra 17 defa, 27 defa gelebilir. Dönmüyor desek de dünya dönüyor” dedi.

bakan özlü tasarıdan zeytinliklerle ilgili düzenlemenin çıkarıldığını sosyal medya hesabından duyurdu.png

Bakan Özlü, bu konuşmasının ardından resmi sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda ise “Üretim Reform Paketimizde yer alan ve yanlış şekilde tartışılan zeytin alanları ile ilgili maddeyi tasarıdan çıkarttık” ifadelerini kullandı.

 

Tarım Bakanı hakkındaki gensoru reddedildi

 

Tarım Bakanı hakkındaki gensoru reddedildi

100 bin lira maaşlı genel müdür, hasta hayvan ithalatları ve akraba atamaları gibi onlarca iddiayı içeren Bakan Çelik hakkındaki gensoru önergesi AKP’lilerin oylarıyla reddedildi.

Yusuf Yavuz

CHP Edirne Milletvekili Okan Gaytancıoğlu’nun önerisiyle hazırlanarak Meclise sunulan,  Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik hakkındaki gensoru önergesi kabul edilmedi. TBMM Genel Kurulunda görüşülen gensoru önergesiyle ilgili konuşan CHP’li Gaytancıoğlu, genel müdürünün 100 bin lira maaş almasıyla gündeme gelen Tarım Kredi Kooperatifleri Merkez Birliği’ndeki usulsüzlükleri gündeme getirerek, Türkiye’nin 15 yılda üretici konumdan ithalatçı konumuna getirildiğini söyledi. Bakan Faruk Çelik’e seslenen Gaytancıoğlu, Neden çiftçiyi desteklemeyi düşünmüyorsunuz da sadece borçlandırmayı düşünüyorsunuz. Neden bizim çiftçilerimiz ipotekli krediler kullanıyorlar, tarlalarını, traktörlerini satıyorlar, köyden kente göç ediyorlar da siz hala Tarım Bakanı olarak orada oturuyorsunuz ve Türkiye tarımının iyi olduğundan bahsediyorsunuz?” diye sordu. Gaytancıoğlu’nun gensoru önergesi AKP’li Milletvekillerin oylarıyla reddedildi.

Tarım Kredi Kooperatifleri Genel Müdürlüğünün çiftçilere ve Türk tarımına yaptığı katkılar yerine son yıllarda usulsüzlük ve yolsuzluk haberleri ile gündeme geldiğini savunan CHP Edirne Milletvekili Okan Gaytancıoğlu, bu iddiaların araştırılması için Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik hakkında gensoru önergesi hazırladı.

18953088_1202154953228593_6851884752166160106_n.jpg

(CHP Edirne Milletvekili Okan Gaytancıoğlu, tarım ekonomisi alanında uzman)

TARIM EKONOMİSİ HOCASI OLAN VEKİLİN ÖNERGESİ REDDEDİLDİ

Tarım Ekonomisi alanında akademisyenlik geçmişi olan Gaytancıoğlu’nun hazırladığı gensoru önergesi, CHP tarafından TBMM’ne sunuldu. Önceki gece Meclis Genel Kurulu’nda gündeme görüşülen ve ciddi iddiaları içeren gensoru önergesi, AKP’li milletvekillerin oylarıyla reddedildi.

BAKAN ÇELİK: ‘GENSORU İÇERİK VE NİTELİKTEN YOKSUN’

Hakkındaki gensoru önergesiyle ilgili konuşan  Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik, CHP’nin gensoru önergesinin içerik ve nitelikten yoksun olduğu görüşünü savunarak, önergede yer alan iddiaları ise asılsız olarak değerlendirdi.

hakkindaki_gensoru_reddedildi.jpg

(Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik, hakkındaki gensoru önergesini niteliksiz buldu)

‘UZAYI DEĞERLENDİRMEYE ÇALIŞTIĞIMIZ BİR HAYATTA…’

NASA’nın uzayda ‘Zinya’ adında bir bitki yetiştirdiğini söyleyen Bakan Çelik, “Uzayı değerlendirmeye çalıştığımız bir dünya hayatında ‘Sudan’a niye gittiniz?’ diye bunu itham vesilesi yapıp bunu grup toplantısında konuşmak kabul edilebilir mi?” ifadelerini kullandığı konuşmasında Türkiye’nin Avrupa’da sığır ithalatında birinci sırada yer almasını da, Avrupa’nın yüzde 70’inin domuz eti tüketmesiyle açıkladı.

gensoru.jpg

‘KOOPERATİFLERİ YALNIZCA DENETLEMEKLE YÜKÜMLÜYÜZ’

Hakkındaki gensoru önergesine kaynaklık eden kooperatif birliklerinin karar mekanizmalarında bakanlık olarak yer almadıklarını, yalnızca denetlemekle yükümlü olduklarını dile getiren Bakan Çelik, “Tarım Kredinin kendi müfettişleri, iddialarla ilgili olarak son 1,5 yılda 60 denetim gerçekleştirmiştir. Bunlardan 17 rapor savcılığa intikal ettirilmiştir. Bu süreçte 710 rutin kooperatif denetimi yapıldı, halen 91 kooperatifle ilgili denetim devam ediyor” diye konuştu.

tarım kredi kooperatifleri.jpg

100 BİN LİRALIK GENEL MÜDÜR MAAŞI 30 BİNE DÜŞÜRÜLDÜ

Meclis Genel Kurulu’nda tartışmaların odağında olan Tarım Kredi Kooperatifi Genel Müdürünün 100 bin lira maaş aldığı konusu geçtiğimiz yıl gündeme gelmişti. Kamuoyunda oluşan rahatsızlık ve tartışmaların ardından Mart 2017’de kurumun yönetim kurulu üyeleriyle bir toplantı yapan Bakan Çelik, Tarım Kredi Kooperatifi Genel Müdürünün 100 bin TL olan maaşında yüzde 70 kesinti yapılacağını açıklamıştı. Bunun üzerine tartışma konusu olan çiftçi kuruluşunun genel müdürün maaşının 30 bin TL’ye düşürüldüğü belirtilmişti.

‘ÖNCEKİ TARIM BAKANINA BİZ DEĞİL FRANSIZLAR ÖDÜL VERDİ’

Meclis Genel Kurulu’na sunulan gensoru önergesinin görüşmeleri sırasında söz alan CHP Edirne Milletvekili Okan Gaytancıoğlu ise AKP’nin Türkiye tarımını üretici bir konumdan ithalatçı konuma getirdiğini belirterek, “Bundan önceki tarım bakanına biz değil, Fransızlar madalya verdi. Ama gelen gideni aratırmış” dedi.

22.png

‘BİRİ DÜNÜRÜNÜ MÜSTEŞAR, DİĞERİ KARDEŞİNİ GENEL MÜDÜR YAPTI’

Bakan Çelik’in bir hukukçuyu bakan yardımcısı olarak atamasını eleştiren Gaytancıoğlu, “sonra müsteşar olarak İş-Kur Genel Müdürünü atadı. Yani ‘A takımı’ berbat. Halbuki grubunuzun içerisinde bir çok ziraat mühendisi, veteriner ve bu konuyla ilgili uzmanlar var ama bula bula böyle bir a takımını buldunuz. Gerçi Faruk Çelik bu tip işlere çok alışık. İki Faruk… Bilim Bakanı Faruk Bey ile Tarım Bakanı Faruk aralarında değiştiler… Bakın biri onun dünürünü aldı müsteşar yaptı, biri onun kardeşini kendine genel müdür yaptı. Bunlar basında çıkan haberler. Özel bir araştırma yapmadık. Al gülüm, ver gülüm yani” ifadelerini kullandı.

MİLLİ GELİR 9 BİN DOLAR AMA ÇİFTÇİNİNKİ 3 BİN DOLARI AŞAMADI

Türkiye’de milli gelir rakamlarının kişi başına 9 bin dolar olarak açıklanmasına karşın çiftçinin gelirinin 3 bin doları aşamadığını dile getiren Gaytancıoğlu, 2006 yılında çıkarılan Tarım Kanunu’nun 21. maddesinin, tarımsal desteklemelere ‘gayri safi milli hasılanın yüzde birinden az destek verilemez…’ hükmü getirmesine karşın iktidarın kredileri ve sulama yatırımlarını da destek saydığını söyledi.

Adsız.png

‘ÇİFTÇİNİN BORCU 1 MİLYARDAN 80 MİLYARA ÇIKTI’

Hükümeti rakamlarla oynamakla suçlayan CHP’li Gaytancıoğlu, “Her şey ortada. Köyden kente göç eden  bir çiftçi kitlesi var. Ekilmeyen araziler var. Aldığınızda 1 milyar Lira olan çiftçinin borcu bugün 80 milyar. Ve çiftçinin borcunu nedense yapılandırmıyorsunuz. Geçtiğimiz yıl 3,5 milyar dolarlık yağlı tohumlar ithalatı, 1,5 milyar dolarlık da buğday ithalatı yapıldı. Ana vatanı bu topraklar olan nohut, mercimeği bile ithal ediyoruz. Yazıktır günahtır. Bu ülke hayvan ithalatı yapıyor. Meralarımızı peşkeş çekiyorsunuz ama ciddi ithalat rakamları var. Aldığınızda bir litre mazot 1 liraydı, şimdi 4,5 lira. Bana gelen bazı bilgilere göre buğdayda da gümrük vergilerini indirmeye çalıştığınızdan haberim var. Yani çiftçi kazanmasın diye elinizden geleni yapıyorsunuz. Bu böyle olmaz. İnsanları göç ettiriyorsunuz, tarımsal nüfusu azalttırıyorsunuz ama Türkiye karnını doyuramıyor” görüşünü dile getirdi.

ÇİFTÇİ 3 BİN DOLARI ZOR BULURKEN, GENEL MÜDÜRE 100 BİN TL

Tarım Bakanı Faruk Çelik hakkında neden gensoru verdiğini de anlatan CHP’li Gaytancıoğlu, şöyle dedi: “Gensoru vermeden önce Tarım Bakanlığı ve Tarım Kredi Kooperatifleri  ile ilgili basında yer alan iddiaları ben ve arkadaşlarım sürekli soruyoruz. Ama soru önergelerimize ciddi cevaplar vermiyorsunuz. Ya hiç cevap vermiyorsunuz ya göstermelik cevaplar veriyorsunuz. Bunun üzerine biz sorularımızı buradan soralım dedik. Bakın arkanızda oturan Tarım Kredi Kooperatifinin genel müdürünün maaşı. Bunu sorduk. 100 bin liradan 30 bin liraya inecekmiş. Bu bir yıl önce sizin beyanınız. Bunu öğrenmek bizim hakkımız değil mi? Çünkü 30 bin lira maaş alıyor. Bakın çiftçi yılda 3 bin dolar geliri zor elde ediyor, bir genel müdür bu kadar maaş alıyor. Halbuki tarım kredi kooperatifleri kim? Kim kurdu? Atatürk kurdu.

23.png

‘TARIM KREDİNİN 13 ŞİRKETİ AKP’NİN ÇÖPLÜĞÜ HALİNE GELMİŞ’

Maaş fiyaskosundan sonra  tekrar soruyorum. Bordroyu bir türlü bulamadık. Niye? Yayın yasağı ve sözleşme imzalatmışlar personellerine. Biz gensoruyu verdikten sonra hummalı bir çalışma içine girmişler. Keşke bu hummalı çalışmayı Türk tarımı üzerine yapsalar. Bakın hem yüksek maaşlar var hem partizanlık var. Örneğin zarar eden Tarım Kredi A.Ş. 13 tane şirketi var. Bunun yöneticileri kimlerden oluşuyor? Çiftçilerden ya da konuyla ilgili eğitim almış kişilerden oluşması gerekmez mi? Hayır. AKP’nin çöplüğü haline gelmiş. Bütün eski milletvekillerini, belediye meclis üyelerini, AKP üyelerini bu yönetim kurullarına doldurmuşsunuz. Sadece bir tanesini inceledim; altı kişiden dördü ya AKP’nin eski milletvekili, ya milletvekili adayı. Yani partizanca bir kurum yönetiyorsunuz. Bunu da sorduk ama cevap gelmedi.”

GENEL MÜDÜRÜN 100 BİN LİRALIK 16 NİSAN MESAJI

Tarım Kredi Kooperatifi Genel Müdürü’nün referandum öncesinde 15 Nisan günü çiftçilere gönderdiği mesajları da Meclis kürsüsünden paylaşan Gaytancıoğlu, “-Yarın 16 Nisan, evet deyin- diyor. Çiftçinin kendi kurumunu kullanıyor. 3 Defa mesaj. Araştırdım, aşağı yukarı 100 bin lira maliyeti var. Tarım Kredi’nin genel müdürü çiftçinin kendi kuruluşunu kullanıyor, AKP adına çalışıyor. Peki siz çiftçi olsanız ne yaparsınız? Hele tarım krediye borcunuz varsa. Tohum, gübre borcunuz var, avukatlık olmuşsunuz, ne yaparsınız?” diye sordu.

‘ÇOK KULLANILAN GÜBRE PİYASADA 1000, KOOPERATİFTE 1250 TL’

Çiftçinin en çok kullandığı gübrelerden biri olan ürenin piyasada 1000 TL, tarım kredide ise 1250 TL’den satıldığını dile getiren Gaytancıoğlu, “Bu nasıl bir kooperatifçilik?” sorusuna yanıt aradığı konuşmasını şöyle sürdürdü:

SİGORTA ŞİRKETİNE 20 BİN LİRA ÖDÜLLÜ İSİM YARIŞMASI

“Kuzu yemi piyasada 48 lira, tarım kredide 50 lira. Çiftçi özel sigortaya gittiği zaman 90 beygirlik bir traktörü 391 liraya sigortalattırabiliyor ama tarım krediye geldiği zaman tam 588 lira. Yani 200 lira fazla ödüyor. Şimdi diyecekler ki ‘bizim sigorta şirketimiz yok, Grupama ile anlaştık.’ Peki sigorta şirketleri yok mu? Var. FETÖ’cülerden devraldıkları bir sigorta şirketi var. Bir isim yarışması açıyorlar bu sigorta şirketi için. 20 bin lira ödüllü. Ve bu ödülü kendi gazetelerinde duyurmaları lazım, kendi gazetelerinde duyurmuyorlar. 668 bin lira vererek bir ajansa duyurtuyorlar. Arkadaşlar tarım kredinin Türkiye’nin her yedinde kooperatifleri var. bu ilanı her yere asarsınız, bırakın da o 20 bin lirayı çiftçiler kazansın. Ama ödülü kim kazandı hala bilmiyoruz.

GENEL MÜDÜR TALİMATIYLA PERSONEL ALIMI İSTİFA GETİRDİ

Bulgaristan’da Tarım Kredi Kooperatifi’nin bir şirketi var. Adı Trakya Dış Ticaret. Bu şirkete, gelen müdürün talimatıyla mevcut çalışan iki kişi çıkartılarak yerlerine daha yüksek ücretle nişanlı bir çift alınmak isteniyor. Şirketin icra kurulu üyesi olan Ekrem Eraslan, personel ihtiyacının bulunmadığını ve bu perzonel alımının şirketin mali yapısına sıkıntı vereceğini belirterek karşı çıkıyor. Ekrem Eraslan’a bu duruma ses çıkarmaması için daha iyi olanaklar teklif ediliyor. Ancak Eraslan vicdani bir yük taşıyamayacağını ve ahiret yurdunda mesuliyet taşımamak için istifa ediyor. İstifa mektubu da bizde vardır, isterseniz veririz.”

BİLİŞİM ŞİRKETİ WEB SAYFASINI 5 MİLYONA BAŞKASINA YAPTIRDI

Tarım Kredi Kooperatiflerindeki bir başka usulsüzlüğün de, kuruma bağlı şirketlerden biri olan TARNET AŞ’de gerçekleştiğini ileri süren CHP Edirne Milletvekili Okan Gaytancıoğlu, söz konusu şirketin bir yazılım şirketi olmasına rağmen, kendi web sayfasını bile 5 milyon liraya başka bir şirkete yaptırdığını, bunun üzerine şirketin soruşturma geçirdiğini anımsattı.

MACARİSTAN’DAKİ TEMİNATSIZ ŞİRKETE 3 MİLYON AVRO

Son zamanlarda gündemden düşmeyen hayvan ithalatlarına da değinen Gaytancıoğlu, 15 Temmuz darbe girişiminden üç gün sonra Macaristan merkezli ‘Dilek KFT’ adında bir şirkete, 3 bin 600 hayvan ithal edilmesi için 3 milyon Avro gönderildiğini belirterek, şöyle dedi: “Şirket dört ay paranın üstüne yatıyor, hayvanlar yok. Ondan sonra paranın gönderildiği Macaristan’daki firma sorumluluklarının hiç bir tanesini yerine getirmiyor. Bir de kredi almaya giden çiftçiden dünya kadar ipotek, teminat alıyorsunuz; bu şirketten herhangi bir teminat almıyorsunuz. Daha sonra bu para nedense Estonya ve Letonya’da kurulan iki firma tarafından 7 ay sonra tarım krediye ödeniyor. Nedense bu firmaların sahipleri Macaristan’daki firmayla aynı kişiler. Bu arada tarım kredinin alacağı hayvanlar, bu firmalar aracılığıyla Et ve Süt Kurumu üzerinden ithal ediliyorlar. İthal edilen hayvanlar da tarım kredi ortaklarına veriliyorlar.

1c6b556a4fd7b000c61002138de74f24.jpg

İTHAL EDİLEN HAYVANLAR ÖLDÜ, FATURA VETERİNERE KESİLDİ

Tarım Kredinin Kırklareli’ndeki 1500 başlık çiftliğine tam 5 bin tane hayvan getiriliyor. Ölmek üzere olan hayvanlar. Zaten 5 bin havyandan 569 tanesi ölmeden kesiliyor, 80 tanesi de ölüyor. Bir de bunlara 500 bin lira masraf yapıyorsunuz. Masrafı yapan, Recep Yamaç isimli bir veteriner. Recep Yamaç’ı da araştırdım, kendisiyle de görüştüm; 13 yıldan beri orada çalışıyor. İyi bir veteriner. 500 bin lira masraf yapıyor ama hayvanlar kurtulmuyor ama kim suçlu peki bu işte? Recep Yamaç, işten el çektiriliyor.”

BAKAN’A ‘BALTIK TURGİ ŞİRKETİ VE HARUN AYKUL KİM?’ SORUSU

AKP’nin hayvan ithalatına önem verdiğini de dile getiren Gaytancıoğlu, adı hayvan ithalatıyla gündeme gelen ‘Baltık Turgi’ adlı şirketin sahibinin kim olduğunun açıklanmasını isteyerek, şunları dile getirdi: “Harun Aykul diye biri piyasalarda geziyor. Kim bu Harun Aykul? Neden bu hayvan ithalatlarında gündemde. Bu usulsüz hayvan ithalatını da 24 Kasım 2016’da Tarım Bakanı’na sormuşum, halen bir cevap yok. Bu kadar usulsüzlüğü soru ve araştırma önergelerimizle incelemek ve hatta önlemek istememize rağmen Tarım Bakanı Faruk Çelik maalesef burada iddia ettiğimiz konulara lütfedip de bir cevap vermedi.

İTHAL-EDİLEN-SIĞIRLAR-ÖLÜYOR-2-kopyala.jpg

‘NEDEN TÜRKİYE TARIMINI DESTEKLEMEYİ DÜŞÜNMÜYORSUNUZ?’

Şurada bir araştırma komisyonu kuralım, inceleyelim. Bakın bu bir milli servettir. Hepimizin vergileriyle yazıktır günahtır. Bu hayvanları getiriyorsunuz, hayvanlar yolda telef oluyor. Bizim ciddi meralarımız var. Neden yemde destekleme yapmayı düşünmüyorsunuz? Neden Türkiye tarımını desteklemeyi düşünmüyorsunuz? Neden çiftçiyi desteklemeyi düşünmüyorsunuz da sadece borçlandırmayı düşünüyorsunuz. Neden bizim çiftçilerimiz ipotekli krediler kullanıyorlar, tarlalarını, traktörlerini satıyorlar, köyden kente göç ediyorlar da siz hala Tarım Bakanı olarak orada oturuyorsunuz ve Türkiye tarımının iyi olduğundan bahsediyorsunuz? Bunları biz hayal olrarak düşünüyoruz ve bu gensorumuzun kabul edilmesini diliyoruz.”