Bu topraklarda tavşanın dağa küsme lüksü yok…

Torosların yanı elma bir yanı nar
 
Dağda duman olmazsa, düzde harman olmaz. Bu topraklarda tavşanın dağa küsme lüksü yok…
 
Yusuf Yavuz
Torosları oluşturan sıradağlar dizisinin iki yanı bugünlerde telaşlı bir hasat mevsimi yaşıyor. Sahillerde nar, yaylalarda elma zamanı. Türkiye’de üretilen her dört nardan biri Antalya’dan, her dört elmadan biri de Isparta’dan sofralara ulaşıyor. İklim koşullarına göre Ekim ortalarında başlayan hasat dönemi yaklaşık bir ay kadar sürüyor. Eskiler “çiftçinin karnını yarmışlar, içinden umut çıkmış” derler. Elmada da narda da fiyatlardaki dengesizlik, yüksek girdiler, iklim, piyasa ve ülkenin içini burkan ağır gündemin arasında sorunlar giderek katmerlense de her iki meyvenin de üreticisi umudunu eksik etmiyor.
 
İşte Türkiye’nin elma ve nar deposu olan Torosların iki yakasından yansıyanlar…
 
DEDEGÖL VE ÇEVRESİ GÜLGİLLERİN GEN MERKEZİ
Dedegöl Dağı, 2998 metre rakımıyla Orta Torosların en yüksek zirvesi. Bir yanı Beyşehir Gölü’ne, bir yanı Akdeniz’e göz kırpan Dedegöl, bir başka adıyla Dedegül, Antalya düzlüğüne yaslanan Bozburun Dağı’nın da ana kolu. Kartoz, Tota ve Sarp dağlarıyla birlikte binlerce canlı ve bitki türünü barındıran bu bölgenin dağları, aynı zamanda su havzası olma özellikleriyle yangında ilk kurtarılacak coğrafi bölgeler arasında. Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Öğretim Üyesi Botanik Profesörü Hasan Özçelik, yıllardır Dedegöl ve çevresinde bilimsel araştırmalar yürütüyor. Özçelik ve ekibinin bulgularına göre Dedegöl ve Bozburun silsilesi, ‘gülgiller’ familyasının en önemli gen merkezlerinden biri. Bir bakıma dağdaki bu tür zenginliği, iklim koşulları, toprak ve suyla birleşince ovadaki üretim çeşitliliğin karakterini ve kalitesini de belirliyor. Prof. Dr. Hasan Özçelik, kendisiyle yaptığımız bir söyleşi sırasında, Isparta ve çevresindeki gül üretiminin yanı sıra meyveciliğin verimliliğini ve niteliğini, Dedegöl ve çevresinin gülgiller açısında gen merkezi oluşuna bağlıyordu. Çünkü Türkiye’de üretilen meyvelerin yaklaşık yüzde 70’inin kökeni gülgiller familyasına dayanıyor.
DSCF1963.JPGDSCF1698.JPG
 
BU TOPRAKLARDA TAVŞANIN DAĞA KÜSME LÜKSÜ YOK!
Hal böyle olunca, “Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış” özdeyişini de yürürlükten kaldırmamız gerekenler arasına koymamızda bir sakınca yok. Çünkü tavşanın dağa küsme, ona sırtını dönme şansı yok! Zira son yıllarda sırtımızı döndüğümüz, dilim dilim kesip canını yaktığımız, taşını toprağını, suyunu ağacını fütursuzca sattığımız, dağlarımız aslında üzerinde yaşadığımız toprağın anası, babası, geçmişi, geleceği. “Canım, dağın başında olup bitenlerin yüzlerce kilometre uzaktaki yaşadığım yere ne zararı olacak ki” diyenler bir daha düşünmeli. Çünkü Dedegöl’ün zirvesine düşen karın, Serik ovasındaki narın, Yılanlı ovasındaki buğdayın, Eğirdir’de, Gelendost’taki elmanın canına can kattığını anlamadan dağların kıymeti bilinmez. Bozburun’un bakıra çalan tepelerine düşen yağmurun Gebizli Yörüklerin keçilerinin sütü, Aksu ovasının zeytininin yağı olduğunu anlamadan dağların kıymeti bilinmez…
DSCF1962.JPG
 
NARIN VE ELMANIN COĞRAFYASINDA HASAT ZAMANI
Sırtımızı yasladığımız dağların bu cömertliği ile farkında olmadan ona sırtını yaslayanların hoyratlığı, vurdumduymazlığı arasında nasıl bir ilişki olduğunu düşünmeden edemediğimiz bir hasat dönemini daha karşıladık bölgede. Yılın bu zamanı sonbaharın sarıdan turuncuya, kızıldan kahverengine oynaşıp duran renkleri arasında koca koca narlar, sulu sulu kütür kütür elmalar arasında dolanıyoruz. Antalya’nın ovaları nar hasadı yapan üreticilerle dolu. Dertleri çok ama dediğim gibi en iyi bildiği iş üretmek olan Anadolu çiftçisinin sabrı dünyanın hiç bir yerinde rastlanılır türden değil. Finike-Elmalı karayolunun iki yanına yayılan Arikandos Vadisi, bölgenin en önemli nar üretim merkezlerinden biri. Dik yamaçlarda üretilen narın ünü yurt dışına kadar ulaşmış. Yalnız, Arif ve Gökbük gibi köyler yıllardır nar üretiminden iyi gelirler elde etmişler ancak son yıllarda üretim girdilerindeki artış, istikrarsız fiyat politikası ve aracı kıskacına son yıllarda bir de bölgenin doğasını, tarımını yok eden yıkım politikaları eklenince umutlar da giderek tükenmeye yüz tutmuş. Vadinin bir yanında vahşi madencilik hüküm sürerken tam ortasında ise DSİ eliyle yamaçlar ve ormanlar adeta kazınarak kocaman bir baraj inşa ediliyor. Amaç ise neredeyse sulak alan niteliğindeki Finike Ovası’nın sulanmasıymış(!).
DSCF7530.JPG
 
SİDE’YE ADINI VEREN MEYVE BUGÜN KÖYLÜLERİN BULUŞMA NEDENİ
Antalya’nın doğusu ise aslında narın anayurdu diyebileceğimiz bir bölge. Ünlü Side antik kenti adını nardan alıyor. Kutsal olarak Kabul edilen meyvelerin başında gelen narın bölgedeki geçmişi bir hayli eski bu yüzden. Aksu, Serik, Manavgat ve Alanya’ya uzanan hat boyunca hemen her ilçede nar üretimi yapılıyor. Ancak Aksu ve Serik çevresi bu konuda bir adım önde. Narın bölgenin kimi köylerindeki anlamı ise daha derin. Manavgat’ın Değirmenözü köylüleri, incirle birlikte geçmişte atalarının yetiştirdiği en önemli meyve olan, geçmişlerini borçlu oldukları narın etrafında buluşuyorlar bugün. Narın çocukları, köylerinde iki yıldır süren baraj inşasının yarattığı yıkıma karşı nara sarılıyor yeniden. Nar hasadı zamanı, bir zamanlar iş ve ekmek umuduyla tespih taneleri gibi dağılarak doğdukları topraklardan uzaklaşan Değirmenözü gençlerinin kökleriyle yeniden buluştukları bir etkinlik haline geliyor.
IMG_9361.jpg
 
ELMA, NAR, İNCİR, ÜZÜM: VAROLMANIN BİR BAŞKA ADI OLAN MEYVELER
Tarihin yargısı böyledir. Geç de olsa hükmünü güçlü bir şekilde veriyor işte tarih baba. Elma, nar, incir, üzüm, zeytin, fındık; yalnızca tabaktaki bir meyve değil, bir sürekliliğin, emeğin, kültürün, türkünün, masalın, kısacası varolmanın bir başka adı…
Türkiye'nin elma üretiminin dörtte biri Isparta'da  gerçekleştiriliyor.JPG
TÜRKİYE’NİN ELMA BAHÇESİ BOĞAZOVA VAHŞİ MADENCİLİĞİN BASKISINDA
Bu topraklarda nar da, nar öyküleri de bitmez elbette. Bunları anlatmayı bir başka buluşmaya bırakalım. Eğirdir’in yolunu tutalım. Torosların koynundaki bu nazlı güzeli ziyaret edelim. Her gördüğümde içimi burkan, yüzüne bakmaya doyamadığınız güzelliğin üzerine kezzap dökülmüş duyusu yaratan vahşet manzaraları arasında Boğazova’ya uzanalım. Türkiye’nin elma bahçesi işte tam da burası. Kovada ile Eğirdir gölleri arasında uzanan, iki yanı meşe ve ardıç ormanlarıyla kaplı bir yeryüzü cenneti. Ancak son on yıldır bu cennetin canına okuyorlar. Hoyratlık burada da kendini göstermeyi ihmal etmemiş. Boğazovanın iki yanı vahşi madenciliğin en ağır baskısıyla karşı karşıya. Köylüler, şikayetçi, ama çaresiz. Yetkililer, sessiz. Boğazova gibi bir meyve üretim merkezi İtalya ya da İspanya’da olsa giriş için resmi izin gerekli olabilirdi. Etrafını çitle çevirip koruma altına almamız gereken böylesi üretim merkezlerini hoyratlığın kucağına terk edip, sonra da bu tecavüzün seyircisi olduğumuz için hesap sormayı çocuklarımıza bırakmamalıyız. Çünkü bu gidişle bu cennet toprakların semeresini çocuklarımız göremeyecekler…
DSCF0552 (1).JPG
 
ZİRVEYE DOĞRU, MİS KOKULU, ÇITIR ELMALARIN PEŞİNDE…
Bu ağır manzaraya karşın halen direnen Boğazova’nın iki yanındaki yamaçlara ve düzlüklere kurulu köylerde Türkiye’ye örnek bir elmacılık yapılıyor. Örgütlü, kooperatifleşmiş, yüksek kalitesiyle pazarını bulmuş, Türkiye’nin elma ihracatında aranan markası olmuş Eğirdir elması. Gölün doğusunda yer alan Gelendost ovası da bölgedeki elma üretiminin büyük bölümünü karşılıyor. Kuzey doğuya doğru yükseldikçe ise daha sert ve çıtır elmalar size bekliyor. Aksu ve köyleri de iklim yapısıyla yüksek aromalı elmalar yetiştiriyor. Dedegöl’ün zirvelerine doğru yaklaştıkça, giderek çıldıran elmalar yemek de olası. Eğer siz de benim gibi elmayı koklayarak yiyenlerdenseniz, Eğirdir’den çıkıp Yenişarbademli’ye uzanan yola düşmelisiniz. Yolda rakım bin metreyi aşınca gördüğünüz ilk elma bahçesine çekin aracınızı. Hasat zamanı elma toplayan üreticilerden dilediğiniz kadar elma alıp koklaya koklaya yiyin!
IMG_2365.JPG
(Eğirdir Boğazova, Türkiye’nin en önemli elma üretim merkezlerinin başında geliyor…)
TÜRKİYE KUTSAL MEYVELERİNE YABANCILAŞMIŞ!
“Peki Türkiye’nin elma ve nar bahçesi olan bu bölgedeki üreticilerin ortak sorunları nedir?” diye soracak olursanız, bunun yanıtını da ülkenin en önemli üretici örgütü olan Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar’dan dinleyelim. Bayraktar’ın verdiği bilgilere göre Türkiye’nin nar üretimi 2010 yılından bu yana iki kat artmış. 2010’da 208 bin ton olan nar üretimi, 2014’te 397 bin tonu geçmiş. Bu yılki üretimde de yüzde 7,5’luk bir artışla nar hasadının 427 bin tonu geçmesi bekleniyor. Ancak üretimdeki bu artış tüketime yansıtılamıyor. Bir çok üründe olduğu gibi narda da kişi başına tüketim oldukça düşük. Örneğin 2013 yılında Türkiye’de kişi başına düşen nar tüketimi sadece 2,7 kilogram. Bu, bir yılda kişi başına sadece 6-7 adet nar tükettiğimiz anlamına geliyor. Gerçekten çok yazık değil mi? Sağlık ve besin değeri açısından adeta ilaç niteliğinde olan nar bu toprakların en kutsal meyvelerinden biriyken ona ne kadar da yabancılaşmışız.
IMG_7777.JPG
Antalya Türkiye'nin nar üretiminin merkezi  konumunda.jpg
 
NARIN BAŞKENTİ ANTALYA
Halkımız yeterince nar tüketmese de, yabancılar bu seçkin meyvenin kıymetini iyi biliyorlar. Bu da Türkiye’nin nar ihracatına olumlu biçimde yansıyor. TZOB Genel  Başkanı Bayraktar’ın verdiği bilgiye göre 2009’da 9,4 milyon dolarlık nar ihraç eden Türkiye, 2014’de bu oranı on kattan fazla arttırarak 108 milyon dolara çıkarmış. Bayraktar, nar ihracatındaki bu olumlu tablonun desteklenmesi gerektiğinin altını çizerek, nar üreticisinin piyasada oluşan fiyatın maliyetin üstüne çekilmesini beklediğini dile getiriyor. Türkiye’de 56 ilde nar üretimi yapıldığını anlatan Bayraktar, üretimin yüzde 27,4’ünün Antalya’da gerçekleştirildiğini söylüyor. Antalya’yı Adana, Mersin, Denizli, Hatay, Gaziantep ve Aydın gibi iller izliyor. Buradan da anlaşılacağına göre nar Akdeniz ve Ege’nin iklimini ve toprağını daha çok seviyor.
8.jpeg
 
ELMADA DÜNYA ÜÇÜNCÜSÜYÜZ
Bölgenin bir diğer yıldızı olan elmada ise ihracat yetersizliği ön planda. Elma üretimine ilişkin de bilgiler veren TZOB Başkanı Bayraktar, Çin ve ABD’nin ardından üçüncü sırada olduğumuz elma üretimi için ülkemizin iklim ve toprak şartları çok uygun olduğunu belirtiyor. Rusya’nın her yıl ithal ettiği 1,2 milyon ton elmayı Polonya, Moldova, Sırbistan ya da Çin yerine Türkiye’den alabileceğini dile getiren Bayraktar, “Türkiye, ihtiyacı olandan çok daha fazla üretebilecek potansiyele sahip olduğu elmada, talepten kaynaklanan sorunu ancak daha fazla ihracat çözebilir. Elmada modern yetiştirme teknikleri ve iyi tarım uygulamaları yaygınlaştırmalı, ürünün kalitesini uzun süre devam ettirebilmesi için dinamik atmosfer kontrollü depolar kurulmalı ve maliyetler düşürülmelidir. Hasadın yeni başladığı şu günlerde elma kilogram fiyatları dalında bodur cinslerde 1 lira ile 1 lira 20 kuruş, diğer cinslerde 70 kuruş ile 90 kuruş arasında değişiyor ” görüşünü dile getiriyor.
IMG_7233.JPG
Türkiye'nin elma üretiminin dörtte biri Isparta'da  gerçekleştiriliyor.JPG
 
ELMANIN BAŞKENTİ İSE ISPARTA
Elma üretiminde yüzde 23’lük oranla Isparta’nın ilk sırayı aldığının altını çizen Bayraktar, bu ili Karaman, Antalya, Denizli, Niğde ve Çanakkale’nin izlediği bilgisini veriyor. Elmadaki tüketim oranımız ise nara göre çok daha iyi durumda. Kolay taşınabilir ve yenilebilir formda olmasının katkısı nedir bilinmez ama Türkiye’deki kişi başına elma tüketimi yılda 27 kilogram civarında. Yetmez ama, nardan daha iyidir demek durumundayız. Ürettiğimiz elmanın her yıl yaklaşık 470 bin tonluk kısmını ise ihraç ediyoruz. Son yıllarda işlenmiş elma ürünlerinde de Isparta çevresinde güzel gelişmeler yaşanıyor. Isparta’da üretilen ve çıtırlığı ve yüksek aromasıyla bir hayli lezzetli olan elma cipsinin yaygınlaştırılarak çocuklarımızın sağlığını tehdit eden ‘cips belası’ndan kurtulmak için çok iyi bir yol olabileceğini düşünüyor insan. Elma cipsinin üretimi de tüketimi de yaygınlaştırılmalı.
DSCF0559.JPG
 
AL ELMAYI VER NARI ŞEKLİNDE SÜRÜP GİDEN HAYATLARIN COĞRAFYASI
Bir zamanlar bölge insanının yayla sahil arasında “al elmayı ver narı” şeklinde sürüp giden takas ekonomisi yoluyla gündelik hayatın çarklarını çevirdiğini anımsatarak, “günde en az iki elma yemeli insan” diyen Köprüçaylı bilge ihtiyarları da anmış olalım, nara ve incire gazel yazan ozanların coğrafyasında. Sahip olduğu coğrafi avantajların yarattığı biyolojik zenginlik sayesinde binlerce yıldır namerde muhtaç olmayan, türkü söyler gibi üretip, ibadet eder gibi bölüşerek yaşamı çoğaltan Anadolu çiftçisini de unutmadan…
*(Arşiv yazı)
Reklamlar

Nar üreticisinin emeğini kimler sömürüyor?

Nar üreticisinin emeğini kimler sömürüyor?

Plansız üretim, istikrarsız fiyat ve dalgalı ihracat: Son 20 yılda üretimi yaklaşık 10 kat artan narda üretici zorda…

Yusuf Yavuz

Türkiye dünyanın önde gelen nar üreticilerinden biri. Ancak plansız üretim ve bahçeden sofraya uzanan organizasyon eksikliği narda üreticinin keyfini kaçırdı. 2000’li yıllarda üretim patlaması yaşanan narda fiyatların düşük seyretmesine, diplomatik krizlerle inişli çıkışlı seyreden dalgalı ihracat da eklenince hasat dönemi oldukça kısa olan narda üretici istikrarlı bir piyasa oluşturulmasını bekliyor. Türkiye’nin önemli nar üretim merkezlerinden biri olan Denizli’de nar üretimi yapan Veli Altındağ, yılda yaklaşık 30 bin ton nar hasadının gerçekleştirildiği bölgede en büyük sorunun istikrarsızlık olduğunu söylüyor. Denizli Irlıganlı’da bu yılki nar fiyatının 1 lira 25 kuruş olduğuna dikkati çeken Altındağ, “Şu anda İngiltere’de 7.9 numara narın tanesi 1,45, kilosu ise ortalama 3 Paund. Üreticiye ödenen fiyat ile market satışı arasındaki bu büyük fark, aracı firmaların piyasayı yönlendirerek ürünü elinde tutmasından kaynaklanıyor. Türkiye’nin nar piyasası bir iki büyük şirketin elinde şekillendiriliyor” diye konuştu.

nar2.jpg

Dünyanın önde gelen nar üreticilerinden biri olan Türkiye, 1990’lı yıllardan itibaren hızla çoğalan nar bahçeleriyle üretim yaklaşık 10 kat arttı. Tarımdaki plansızlığın en büyük kurbanlarından biri olan nar üreticileri, ihracata bağımlı üretim ve ürün fazlalığı yüzünden son yıllarda düşük fiyatlara razı olmak zorunda kalıyor.

7.jpeg

NAR AĞACINA BAĞLANAN UMUTLAR SÖNMEYE BAŞLADI

Türkiye’nin büyük bölümünde yetiştirilen narda üretimin en yoğun olduğu illerin başında, sırasıyla Antalya, Muğla, Denizli, Adana, Mersin, Hatay, Gaziantep ve Aydın geliyor. Hasat dönemi oldukça kısa olan narda başı çeken illerde Eylül ayı ortalarında başlayan hasadın sonuna yaklaşıldı. Geçtiğimiz yıl 30 kuruşa kadar düşen fiyatlar bu yıl 1 lira civarında seyrediyor. Türk narının en büyük alıcısı konumundaki ülkeler Rusya, Almanya, Ukrayna ve Irak. Ancak bu ülkelerle yaşanan bölgesel ve diplomatik krizler ihracatın dalgalı bir seyir izlemesine neden olurken, buna bağlı oluşan istikrarsızlık üreticinin belini büküyor. Önünü göremeyen nar üreticisi, yıllar önce umutlarını bağladığı nar ağaçlarını ya terk ediyor ya da söküyor.

DSCF7530.JPG

HİCAZ NARININ ADRESİ IRLIGANLI

Türkiye’nin önemli nar üretim merkezlerinden biri olan Denizli’nin Irlıganlı Mahallesi’nde Hicaz narı yetiştiriliyor. Büyük bölümü Rusya ve Avrupa ülkelerine ihraç edilen Irlıganlı narında hasadın sonuna yaklaşılıyor. Yılda yaklaşık 30 bin ton nar hasadının gerçekleştirildiği bölgede üreticinin en büyük sorunu ihracat yapılan ülkelerle yaşanan diplomatik krizlerin yarattığı istikrarsızlık.

nar üreticisi istikrarsızlık yüzünden ağaçlarını söküyor.jpg

BİLİŞİM SEKTÖRÜNDEN TARIMA GEÇTİ, HİCAZ NARI ÜRETİCİSİ OLDU

Bilişim sektöründen tarıma geçiş yapan ve 2007 yılında nar üretimine başlayan Veli Altındağ, Irlıganlı’da bu yıl nar fiyatlarının 1 lira 25 kuruş olduğunu belirterek, şunları söyledi: “Şu anda İngiltere’de 7. 9 numara narın tanesi 1,45, kilosu ise ortalama 3 Paund. Üreticiye ödenen fiyat ile market satışı arasındaki bu büyük fark aracı firmaların piyasayı yönlendirerek ürünü elinde tutmasından kaynaklanıyor. Türkiye’nin nar piyasası bir iki büyük şirketin elinde şekillendiriliyor. Tarla ile Pazar arasındaki bu açık ara fark nereye gidiyor bunun yanıtının verilmesi gerekiyor.”

8.jpeg

‘ÜRETİCİLER BORCUNU ÖDEMEK İÇİN NARA YÖNELDİ’

Tarım Kredi Kooperatifi’nin bu yıl Irlıganlı’da nar alımı yaptığını söyleyen Altındağ, ancak kooperatifin yüzde 2,5 olarak açıkladığı komisyon oranlarının ertelemelerle yüzde 19,5’e yükseldiğini, bunun da üretici için büyük bir yük olduğunu dile getirdi. Nar üretiminin plansız bir şekilde geliştiğini anlatan Altındağ, “2000’li yıllarda üreticiler pamuk ve diğer ürünlerde büyük bir borç yükü altına girince bundan kurtulabilmek için dekar başına destek verilen nara yöneldi. Her yer nar bahçesi oldu. Üreticiler bir süre meyveden para kazandı ama 2011 yılından buyana dekar başına kesim düşerken, aynı dönemdeki üretim giderleri üç kat arttı. Bununla beraber fiyatlar da geriledi” diye konuştu.

1.jpg

KIRSAL KALKINMA DESTEKLERİ FETÖ’YE Mİ GİDİYOR?

Kırsal Kalkınma desteklerinin amacına uygun yapılmadığı görüşünü savunan nar üreticisi Veli Altındağ, “FETÖ yapılanmasının en etkin olduğu alanlardan birisi de kırsal kalkınma projeleri ve desteklemeler. Devlet tarım alnında çok büyük maddi destekler sağlıyor ama bu paralar doğrudan üretim yapacak olan kişilere ulaşmıyor ne yazık ki” iddiasını dile getirdi.

7.jpeg

YALNIZ’IN NARLARI İHRACATTAN DÖNDÜ

Antalya’nın Finike ilçesine bağlı Yalnız köyü de bölgenin önemli nar üretim merkezlerinden biri. Ancak üreticiler bu yıl ihracata giden narların geri döndüğünü belirtiyor. Bunun nedeni ise yıllardır ihracatın en büyük sorunlarından biri olan ‘kalıntı’ sorunu. Konuyla ilgili görüşüne başvurduğumuz Yalnız köyünden nar üreticileri, ürünün daha uzun süre dayanması amacıyla koruyucu içeren kimyasala batırıp depoya koyduklarını ancak bu işlemi yaptıkları narların ihracattan geri döndüğünü anlattı. Üretimde ve fiyatta bir sorun yaşamadıklarını ancak kalıntı sorunu yüzünden tüccarın geçici bir süre nar alımı yapamadığını anlatan üreticiler, “Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü yetkilileri gelip ürünlerde inceleme yapacaklar. Buna göre üründe kalıntı çıkmaması için gereken oranlar belirlenecek. Şimdi bu işlemler için bekliyoruz” görüşünü dile getiriyor.

nar üreticisi düşük fiyatlardan dertli.jpg

KALINTI SORUNU ÇÖZÜLÜRSE ÜRETİCİNİN YÜZÜ GÜLECEK

Yalnız köyünde bu yıl nar fiyatları 1 lira ile 1 lira 40 kuruş arasında alıcı bulmuş. Kalıntı sorununu çözerlerse üreticinin yüzü gülecek. Bu konuda Tarım Bakanlığı’na çok büyük sorumluluk düşüyor. Üretimde aşılan sorunların ardından iyi bir hasat yılı yaşayan üreticilerin, bahçeden depolamaya her evrede eğitilmesi gerektiği belirtiliyor.

 

 

 

Anadolu’nun tarihini hiç böyle okumadınız!

Anadolu’nun tarihini hiç böyle okumadınız!

Anadolu’nun bedenini Osmanlı, ruhunu ise Cumhuriyet döneminde ellerimizle Avrupalılara nasıl verdik?

16 Ekim 2014’te yitirdiğimiz değerli bilim insanı Prof. Dr. Sencer Şahin’in anısına…

Yusuf Yavuz
16 Ekim 2014’te yitirdiğimiz Türkiye’nin önemli eski çağ dilleri ve kültürleri uzmanı Prof. Dr. Sencer Şahin ile 8 yıl önce yaptığımız ve ilk kez yayınladığımız röportaj, Anadolu’nun tarihiyle ilgili ezberleri bozuyor: Türkçe Anadolu’daki 2 bin yılık Yunan dili hâkimiyetine nasıl son verdi? Türkler geldiğinde Anadolu’nun nüfusu en kadardı? Türkiye’nin kültür ve eğitim politikası neden yanlış? Dedesinin yazdığı mektubu okuyamayan torunların ülkesinde Türk dili ve edebiyatı eğitimi yeterli düzeyde verilemezken neden ölü dillerin eğitimi veriliyor? Anadolu’nun zengin kültür mirasının maddi kısmını Osmanlı, ruhunu da Cumhuriyet döneminde Avrupalılara ellerimizle nasıl verdik?

Bugün size Türkiye’nin artık daha çok varlığına ihtiyaç duyduğu gerçek bilim insanlarından birini anlatmak istiyorum. 2 yıl önce yitirdiğimiz, Türkiye’nin önemli eski çağ dilleri ve kültürleri uzmanı Prof. Dr. Sencer Şahin’i… Bu bir anlamda bir ‘anma’ yazısı ama aynı zamanda düşünceleri ve eylemleriyle hala ufkumuzu aydınlatan bir bilim insanının yokluğu karşısındaki yoksunluğun da altını çizebilme çabası…

SENCER HOCA İLE YAPTIĞIMIZ HİÇ YAYINLANMAMIŞ RÖPORTAJ
Yarım asra yaklaşan akademik yaşamı boyunca hep bilimden ve insanlıktan yana sergilediği tavırla çoğu zaman zorluklar yaşadı. Ancak hiç ödün vermeden sürdürdüğü bilim insanı kimliğiyle aramızdan ayrılışının ardından da yol göstericiliğe devam eden bir aydın olan Sencer Hoca ile yıllar içerisinde yolumuz defalarca kesişti. Türkiye’nin kültür mirasına ilişkin yaşanan çarpıklıklar ve hatalı politikalar konusunda verilen mücadelede kimlikli bir duruş sergileyen Prof. Dr. Sencer Şahin ile çok sayıda röportaj, panel ve konferans yaptık. Ancak o röportajlardan uzunca olanlardan bir tanesini önemli bölümünü yayımlamadık.

14724451_998418500283618_218105508973340210_n.jpg           (Prof. Dr. Sencer Şahin ile Mart 2008’de yaptığımız söyleşi sırasında)

VEFATINDAN 6, BUGÜNDEN 8 YIL ÖNCE… 
Vefatından 6 yıl, bugünden ise 8 yıl önce; 1 Mart 2008’de yaptığımız bu kapsamlı röportajı ilk kez yayınlıyoruz… Türkiye’nin kültür ve dil politikası üzerine önemli tespitlerin ve önerilerin yer aldığı röportajda, cesur bir bilim insanının zamanı aşan görüşlerini okuyacaksınız. Aramızdan ayrılışının 3. Yılına girdiğimiz bugünlerde Sencer Şahin Hoca’mızı bu vesile ile bir kez daha anıyor, ruhunun, ömrünü adadığı Anadolu kültür mirasının o ışıklı yolunda sonsuza kadar yürümesini diliyoruz…

‘KENDİ ARKEOLOJİ FELSEFEMİZİ KURAMADIK’
İşte 8 yıl önce yaptığımız röportajdan, Prof. Dr. Sencer Şahin’in zamanı aşıp gelen ve yarına ışık tutan çarpıcı görüşleri:

“Batı karşısında bir ezikliğimiz var evet. Ama bu ezikliğe karşı uydurma tezlerle yanıt verirseniz, savunduğunuz şeye çok daha fazla zarar verirsiniz. Bunun tek çaresi inatla ve sebatla çalışmak. Yani o temsil ettiğiniz bilim sahasını hakkıyla ve bilerek temsil etmek. ‘Bilgi güçtür’ felsefesinden hareketle önce öğrenmek ondan sonra bir şey söylemek. Ama öğrenmeden bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olursanız, (Uğur Mumcu’nun ünlü sözüdür). O zaman o sizin savunduğunuz şey pamuk ipliğine bağlı olur ve uçar gider. O bakımdan Türk biliminin de rayına oturması lazım. Şimdi arkeoloji Türkiye’de bir bilim dalı ve oldukça da gelişmiştir. Aklı başında, iyi çalışan arkeologlarımız vardır. Ama bunların ne olursa olsun daha Avrupa seviyesinde olduğunu iddia etmek için bana göre çok erken. Avrupa seviyesinde değiliz. Biz Avrupa’yı sadece taklit ediyoruz. Kendi kaynaklarımızdan, kendi gerçeklerimizden hareket ederek bir arkeoloji felsefesi kurmuş değiliz.

SENCER ŞAHİN (2).JPG

‘AVRUPALI’NIN BİLGİ ÜRETİMİNE HAM MALZEME SAĞLIYORUZ’
Biz Avrupa’nın metodunu taklit ederek arkeoloji yapıyoruz. ‘Onlar kazı yapıyorsa biz de yapalım.’ Hayır, bizim bunun için kazı yapmamamız lazım. Bizim kazı yapmamızın esas nedeni, kendi yaşadığımız coğrafyanın kültür mirasını tanımak ve onu kültürel kimliğimizle özdeşleştirmek amacıyla olmalı. Biz bunu yapmıyoruz, sadece Avrupa’nın bilgi üretim sistemine yardımcı oluyoruz. Yani Avrupalı ne yapıyor, geliyor burada kazıyor, malzemelerini topluyor, götürüyor ve kendi ülkesinde üniversitesinde değerlendiriyor. Biz Avrupa’nın bilgi üretimine ham malzeme sağlıyoruz daha açıkçası.

‘BU BİLGİLER TÜRKİYE’YE DÖNMÜYOR’
Şimdi 19. Yüzyılda ne yapıyordu Türkler; ‘Allah’ın taşını da mı gâvurdan esirgeyeceğiz’ diyerekten veriyorduk taşları. O dönemde kültür mirasımızın maddi tarafını veriyorduk. Sahip çıkmıyorduk. Sonra bu maddenin bir değer olduğunu, bu ister turizm amacıyla olsun ister tarihi ya da maddi kıymeti dolayısıyla bir değeri olduğunu anlayınca sahip çıkmaya başladık ve eski eser kaçakçılığını yasakladık. Ama günümüzde de o zaman maddi yanı çıkarılan eserlerin ruhu çıkıyor ortaya. Yani Avrupalı bir bilim heyeti Türkiye’ye geliyor, araştırma ya da kazı yapıyor ve çıkardığı malzemeyi değil, bilgisini alıp götürüyor. Bu bilgiler Türkiye’ye dönmüyor, dönmemek üzere çıkarılıyor ve Avrupa toplumuna bir ilham kaynağı oluyor. Oysa bu kültür mirası her şeyden önce bizim halkımız için ilham kaynağı olmalı. En azından biz bunu henüz kendimiz yapamıyorsak bile Avrupa’dan gelen o bilim insanlarına ve heyetlerine şunu söyleyebilmemiz lazım: Siz bu eserleri götürüyorsunuz, kendi ülkenizde üniversitelerinizde yayımlıyorsunuz fakat bundan elde ettiğiniz bilgilerin bizim halkımıza da bir ilham vermesi gerekir. Bunun için yaptığınız bu çalışmaların en azından bir örneğini ya da tercümesini de yaparak kütüphanelerimize göndermeniz lazım.

sencer şahin3.JPG

‘19 YÜZYILDA MADDESİNİ VERİYORDUK ŞİMDİ İSE RUHUNU’
Bu şartı koyabiliyor muyuz? Hayır! Koyamıyoruz. Avrupa’daki hiçbir çalışma ne Türkçe yapılıyor ne de yabancı dilde yayınlanmış olan kitaplar Türk kütüphanelerine girebiliyor. Dolayısıyla biz bir zamanlar maddeyi verirken ve onu şimdi yasaklamışken, şimdi o maddeden çıkan bilgilerin yurt dışına çıkarılmasına göz yumuyoruz. Biz ancak 100 sene sonra bunun farkına varacağız ve eyvah diyeceğiz. 19 yüzyılda bunun maddesini veriyorduk, onu 20 yüzyılda yasak ettik ama bu sefer de eserin ruhu gitmiş.

‘PATARA HAKKINDA BİR ŞEY ÖĞRENMEK İÇİN AVRUPA’YA GİDİYORUM’
Sonra da kendi ülkemiz hakkında bilgi edinmek için Avrupa’ya gidip öğrenmek zorunda kalıyoruz. Yani eğer ben Patara ya da Efes hakkında veya Anadolu arkeolojisi hakkında doğru dürüst bilgi edinmek istiyorsam Avrupa üniversitelerine gidiyorum. Viyana’ya, Paris’e, Köln’e, Münih’e… Oradaki kütüphanede çalışıyorum. Neden? Çünkü kendi ülkemdeki araştırma ve kazıların ruhu orada. Ben bunu oradan gidip öğreniyorum. Çünkü bu bir kültür politikası meselesi, bir felsefe, program meselesi.

14681626_998419113616890_8135287595481744454_n.jpg      (Pınara antik kentinde boğa figürlü kaya mezarı, Fethiye. Fotoğraf: Yusuf Yavuz)

‘MİLLİ KÜTÜPHANE BİLE TÜRKÇE BİLİMSEL YAYIN SATIN ALMIYOR’
Bir takım spekülatif tartışmalar üzerinden bilimsel alanı dünyaya duyurmak çabası yerine işin ruhuna uygun sonuçlar ortaya koyabilmek için çalışılması gerekiyor. Bizim tarihçilerin esas görevi bu olmalı. Tarihçinin arkeologun, klasik filologun görevi ne? Anadolu kültür mirasını ortaya çıkartmak ve bunu halkın anlayacağı ve ilham alacağı şekilde yayınlamak. Şimdi Türkiye’de arkeologlar tarafından yapılan yayınlar yabancı dilde. Burada ben kendimi de eleştiriyorum. Bu neden böyle? Çünkü yazdığımız eser eğer Türkçe yazılırsa kimse satın almıyor. Türkiye’de ‘Milli Kütüphane’ bile satın almıyor. Yabancı dilde basılan kitaplar yurt dışında satılıyor. Oradaki üniversitelere gidiyor. 200 tane satılırsa yayın evleri kazancını çıkartıyor.

‘BÖYLE GİDERSE TÜRKÇE TÜCCAR VE ÇİFTÇİ DİLİ OLARAK KALACAK’
Bunun ikinci nende ise Türk üniversitelerdeki garip tutum. Eğer bir araştırıcı, bir arkeolog, bir eski çağ tarihçisi; aslında bütün bilim insanları… Türkçe yazdıkları zaman o yazdıkları eser dolayısıyla diyelim ki üç puan alıyorlarsa, yabancı dilde bir eser yazdıkları zaman ondan kırk puan alıyorlar. Dolayısıyla bu aldıkları puanlar onların terfi kriterlerine ekleniyor. Terfi ederlerken değerlendiriliyor. Diyelim ki bir yardımcı doçent, ‘doçent’ olacak, onun yabancı dilde yazmış olduğu makalelere önce bir bakılıyor. Yabancı dilde yazmışsa eğer makale ve kitabını, ona daha fazla puan veriliyor ve derhal doçent olması için yol açılıyor. Türkçe yazdıysa çok daha düşük bir puan veriliyor ve önü tıkanıyor. Onun için genç bilim adamları da ne yapıyorlar bu sefer, harıl harıl yabancı dil öğreniyorlar. Yabancı dilde yayın yapmaya özendiriliyorlar ve böyle bir fasit daire oluşuyor. Bu durumda hem alıcı kitlesi bakımından, hem ticari bakımdan Türkçe yazmak bir zarar oluyor. Ayrıca üniversitede yükselme kriterleri bakımından da aleyhinize bir durum yaratıyor. Dolayısıyla Türkçede bilim terminolojisi gelişmiyor. Eğer siz Türkçeyi bilim dilinde kullanmazsanız o bilim dalında terminoloji üretemezsiniz. Ve sürekli olarak yabancı terminolojiler kullanırsınız. Ve o dil, bir tüccar dili, bir çiftçi dili olarak kalmaya mahkûm edilir. Bir dilin edebiyat dili, bilim dili olması isteniyorsa eğer, bilimsel yayınların mutlaka Türkçe yapılması lazım. Türk kültür politikasında önemle bunun üzerinde durulması lazım.

14589614_998419053616896_5488221107531073647_o.jpg              (Phaselis antik kenti, Kemer-Antalya. Fotoğraf: Yusuf Yavuz)

‘BU COĞRAFYAYI ORTAK DEĞER SAYMAZSAK VATANA SAHİP ÇIKAMAYIZ’
Yani eserlerin yurt dışına çıkarılması, eserlerin ruhunun oraya aktarılmasından tutun da üniversitelerdeki yayınlara kadar ve yükseltme kriterlerine kadar her şeyin a’dan z’ye değiştirilmesi lazım. Türk bilim insanları olarak, eski çağ bilimleriyle uğraşan insanlar olarak biz ancak o zaman halkımıza şunu anlatabiliriz: Biz bu coğrafyada yaşıyoruz ve yaşadığımız mekan ile o mekanın tarihini kendi geçmişimiz olarak kabul etmediğimiz sürece bu vatana sahip çıkamayız. Yani tarih şuurunda ortak bir payda bulamayız.

‘ANADOLU’NUN GEÇMİŞİNİ BİLMİYORUZ’
Dün Ermenilerle, Rumlarla düştüğümüz kavgayı bugün Kürtlerle, Kürt vatandaşlarımızla sürdürüyorsak, bu tarih anlayışımızda ortak bir payda olmayışından kaynaklanıyor. Herkes diyor ki ‘ben başkayım, sen başkasın.’ Çünkü geçmişimizi başka başka anlıyoruz. Ve o geçmişte Anadolu tarihini topyekûn kavrayan ve topyekûn kavradıktan sonra da bütün toplumların, bütün etnik grupların birleştiği bir ortak payda yaratamıyoruz. Çünkü tarihi ve Anadolu’nun geçmişini bilmiyoruz. Bilmediğimiz için de onu reddediyoruz. Bu nedenle mekân ve tarih ilişkisini çok iyi kurmak gerekiyor.

14633437_998419033616898_1278323283297144414_o.jpg                    (Letoon antik kenti, Fethiye. Fotoğraf: Yusuf Yavuz)

‘2 BİN YIL ÖNCEKİ YUNANLI BUGÜNKÜYLE AYNI DEĞİL’
Kültür mirasımızı tanımıyoruz. Tümüyle yabancıların ilgisini çeken gâvur malı bir taş olarak görüyoruz. Ama alsına bakarsanız ister romantik bilim insanları, isterseniz de gerçekçi bilim insanları olsun; birleştikleri bir nokta var. O da bu mirasın gerçekten hepimizin mirası olduğu. Yani bütün ulusun mirası ve Anadolu’nun öz malı olduğu. Bugün ne Perge’de ne Patara’da ne Termessos’ta Yunan etniği yoktur. Yani yunan etniği çok azdır. Oysa biz ne yapıyoruz, bugünkü komşumuz olan Yunanistan’la düşman olduğumuz için 2 bin sene önceki Yunanlıyla da sanki düşman olmamız gerekiyormuş gibi düşünüyoruz. Bu kadar anakronistik bir düşünce tarzı, yani geçmişi sanki güncel bir olaymış gibi görme tarzı çok abes. Çünkü ne eski Yunanlılar bugünkü Yunanlılardı ne de eski Yunan dediğimiz insanlar gerçekten Yunan etniğine mensuptu. Anadolu’nun insanlarıydı bunlar ve bizim geçmişimizdi.

14682129_998419196950215_5465976454785470415_o.jpg                     (Kırkgözhan Kervansarayı, Döşemealtı-Antalya. Fot: Y.Y)

‘BUGÜN TÜRK ULUSUNDAN BAHSEDİYORSAK, BU DİLDEN KAYNAKLIDIR’
Türkler Anadolu’ya geldikleri zamanla ilgili 700 bin ila 5 milyon arasında bir nüfustan söz ediliyor. Kimisi 700 bin, kimileri de 5 milyon rakamını öne sürüyor. Ama kabaca 1 milyon rakamı üzerinden ele alırsak… Yani belli aralıklarla göç ederek gelen bu insan kitlesi bir macera, istila amacıyla gelmedi Anadolu’ya. Bir yurt arayışıyla geldiler. Ve burada bir yurt bulup yerleştiler. Bu tarz göçler çok oldu Anadolu’da. Bunun için Anadolu’yu bir halklar potası olarak görmek lazım. Yani biz karman çorman olmuşuz, birbirimizin içine girmişiz. Bir ‘hamule’ olmuşuz, birbirimizin içerisinde erimişiz. E şimdi o zamanki Anadolu nüfusunu düşünecek olursanız, 10 milyonun üzerindeydi. Şimdi insan rakamsal olarak da tahmin eder yani, o 1 milyon mu 10 milyonun içerisinde erir yoksa 10 milyon mu 1 milyonun içerisinde erir. Elbette ki gelen o 1 milyon insan, veyahut da 2 milyon, hadi 3 milyon diyelim; Anadolu’daki halk kitlelerinin içerisinde erimişlerdir. Ve biz bugün eğer bir Türk ulusundan bahsediyorsak bu sadece dilden kaynaklanan bir ulustur.

14700911_998418906950244_9024351981373495221_o.jpg                                                             (Phaselis antik kenti)

‘TÜRKÇE, ANADOLU 2 BİN YILLIK YUNAN DİLİ EGEMENLİĞİNE SON VERDİ’
Evet dilimiz Türkçedir, ama ne güzel ki Türkçedir. Çünkü bu Türkçe öylesine güçlü bir dil ki, 2 bin senelik hâkimiyetten sonra Anadolu’daki Yunan dilini bertaraf etmiştir ve bir ulusun dili olmuştur. Bu Türkçenin özelliği… Ulusalcılık işte bu. Eğer bu tarihi gerçeği görerek ‘ben ulusalcıyım’ diyorsanız, haklısınız. Çünkü bir gerçek var ortada, Türkçe konuşuyoruz. O bakımdan şimdi bu Anadolu’daki bu eriyik halk hamulesinin topyekûn bir geçmişi var.

Alanya, 1961.jpg                          (Alanya, 1962. Foto: Prof. Machdelt J. Mellink)

Hititler, Urartular’dan tutun da Romalılara, Bizanslılara, Selçuklulara, Osmanlılara kadar. Türkiye Cumhuriyetine kadar bir bütün olarak ele alıp ve bu bütünün geçmişini Anadolu tarihi olarak kabul edip, o tarihi bütün etnik grupların ortak mirası olarak halka aşılarsanız ‘bizim tarihi geçmişimiz birdir ve tektir o da Anadolu tarihidir’ derseniz, Kürdü de Laz’ı da Ermeni’si de hepsi bunda birleşecektir.

‘HERKESİN ANADOLU’NUN GEÇMİŞİNDE HAKKI VAR’
Hepimiz Nihal Atsız’dan beri ‘Türkün dostu yoktur’ deriz ve herkesi Türklere düşman olarak gösteririz. Bunda bir gerçek payı yok değil, var. Neden düşman? Çünkü o düşman gösterdiğin insanların hepsinin bu Anadolu’nun geçmişinde bir hakkı var. O hakkını eğer biz paylaşamıyor, onlarla bir ortak payda oluşturamıyorsak, işte o zaman nifak başlıyor. Bunun düşünce anlamında bile olması bu meselenin halledilmesi anlamına gelir. Öncelikle bu mentaliteyi kavramamız lazım. Bence de Türk ulusalcılığı budur. Yani Anadolu’nun bir halklar hamulesi olduğunu, bu hamulenin Anadolu tarihiyle doğrudan doğruya ilişkilendirilmesi gerektiğini, sadece 1071’den itibaren değil, Urartu’dan itibaren birleştirilerek ortak bir tarih şuuru yerleştirilmesi gerektiğini kabul etmemiz lazım. Gerçek Anadolu Türk ulusalcılığı budur. Yoksa eğer biz milliyetçiliğimizi Arabistan’da, Orta Asya’da ararsak veyahut da Altay dağı ile Hira dağı arasında ararsak işte o zaman nifak giriyor.

dinle anadolu 2055.JPG(Beyşehir Gölü kıyısındaki Kubadabad Sarayı kazılarında bulunan Selçuklu çinisi. Konya Karatay Müzesi)

‘BU SORUYU YANITLAYAMADIĞIMIZ İÇİN BİZİ ASYA’YA SÜRECEKLERDİ’
Çünkü bugün Türklere sorduğunuz zaman ‘sen kendini nasıl tanımlıyorsun’ diye, ‘Elhamdülillah Müslümanım’ diyor çoğunlukla. Bu yanlı bir şey mi? Hayır. Doğrudur, bir gerçek durum var. Müslümanız çünkü. Ondan sonra bir kesim katı ulusalcılar, ‘Ne mutlu Türküm diyene’ diyor. Bir kısmına da sorarsanız ‘siz nasıl tanımlıyorsunuz?’ diye, ‘Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslümanım’ diyerekten ikisini birleştirmeye çalışıyor. Güya bir sentez yapıyor. Fakat dördüncü bir soruyu sorun; ‘Peki saydığınız bu üç şeyin, Anadolu ile yaşadığımız şu ülke ile ne alakası var?’ deyin. Hira dağının, Tanrı dağının, Müslümanlığın ne alakası var. Ve Orta Asya Türklüğünün ne alakası var Anadolu ile. İşte o soruya cevap veremiyoruz. O soruya cevap veremediğimiz için de birinci dünya savaşında bütün dünya birleşti, Avrupa birleşti ve Türkleri tekrar Orta Asya’ya sürmek istediler. Bu dönemde Mustafa Kemal Atatürk adında bir dahi çıktı ve ulusu kurtardı. Ve yeni bir milliyetçilik anlayışı getirdi. ‘Kökeninizi Anadolu’da arayın’ dedi. Hititlerin, Sümerlerin araştırılmasını istedi.

Aksaray Sultanhanı.JPG                          (Aksaray Sultanhanı Kervansarayı. Fot: Y.Y)

‘BUGÜNKÜ MİLLİYETÇİLİK TAMAMEN DESTANCILIĞA DAYALI’
Atatürk ardından Türk Tarih Kurumu’nu kurdu. ‘Araştırın’ dedi. Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni kurdu. Dikkat edin, dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir fakülte yoktur. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi… ‘Dilinizi, tarihinizi bu coğrafyada araştırın’ dedi. Biz yaptık mı onu? Yapmadık. Türk Tarih Kurumu nedir bugün? Tamamen bir devlet dairesi. Türk Dil Kurumu’nun düştüğü durum bugün nedir? O da bir devlet dairesidir. E Atatürk’ün o ideolojisi ne oldu? Uygulanıyor mu? Ankara’daki Dil VE Tarih Coğrafya Fakültesi’nde bilim mi yapılıyor zannediyorsunuz? Bugün bilimin ‘b’si yok bana göre. O bakımdan eğer Atatürk’ün kurmuş olduğu bu kurumları tekrar kültürel felsefemiz ve politikamızla birleştirerek, ulusun geçmişini Anadolu’da araştırmak üzere, halka bu yönde yeni ilhamlar, yeni fikirler vermek üzere organize edersek, işte ben o zaman ulusalcı bir tavır izlenir derim. Ama bugünkü ulusalcılığımız da milliyetçiliğimiz de tamamıyla destancılığa ve duygusallığa dayanan bir anlayışla gelişiyor. Ben üzülüyorum buna.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIKLARININ BİRLEŞTİRİLMESİ
Şimdi bakanlık olarak kültürün turizmle birleştirilmesi zaten abes. Bu kültür mirasını kendi mirasımız olarak değil bir gâvur mirası olarak telakki ediyoruz ve gâvurlar da ona ilgi duyuyor diyerekten onları kazıp çıkararak sergiliyoruz. Onlar gelsinler, baksınlar para bıraksınlar buraya. Yani tamamıyla ticari ve dışlanmış bir kültür mirası. Turizm anlayışının altında yatan felsefe, bu mirası reddetmekten kaynaklanıyor. Kendimiz için, kendi halkımızın ilham alması için değil, buraya gelen turistlerin onları görmesi, seyretmesi için yapılıyor. Halk da buna seyirci kalıyor. Ne yapsın? Sen halka ‘bu senin geçmişin’ demiyorsun ki. Devletin böyle bir politikası yok ki. Eğer ben o mirasın ecdadımın mirası olduğunu reddediyorsam, elbette ki kendimi bulamam. Hatta onu yok etmeye çalışırım. Öyle de yapıyoruz yani.

Kayseri Hatuniye Medresesi plastikle kaplanmış.JPG                (Tuhafiye olarak kullanın Kayseri Hatuniye Medresesi)

‘GERÇEK TARİHİ BELGELER AÇIKTA, İNCİK BONCUKLAR MÜZEDE’
En abes tutumlardan biri de şu: tarihi açıdan çok önemli olan belgeleri, kırda, kazı yerinde açık yerlerde bırakıyoruz, tarihi bakımdan hiç önemi olmayan, görselliğe hitap eden ya da incik boncuk altın kolye bilezik küpe bilmem ne gibi şeyleri alıp hemen cam kafeslerin içerisinde sergiliyoruz. Ve ondan sonra gazetelerde haberler çıkıyor mesela, ‘filanca kentte paha biçilmez bir ser bulundu’ diye. Yahu neye paha biçiyorsun sen? Tarihi esere sen ne pahası biçeceksin? Onun maddi olarak hiçbir kıymeti yok. Onun değeri tarihi değerdir. Bunun bir maddi değerle ölçülmemesi lazım. Bu bir kültür mirasıdır, tarihtir. Yani siz tarihi nasıl paraya çevirirsiniz. Bunun yıllar öncesinden bize bir bilgi aktardığı için değeri olmalı. Tarihi açıdan bize en çok bilgiyi veren yazılı belgelerdir. Ama Patara’ya, Ksantos’a, Perge’ye ya da Phaselis’e gidin; o yazılı belgelerin hepsi açıktadır. Müzeye gidin… Müzede yazılı olan taşlar dışarıda, bahçededir. Yazılı olmayan, incik boncuk, gösterişli mermer heykeller içeride sergilenir. Ama esas tarihi değeri olanlar o yazıtlar.

‘PATARA YOL ANITI PARÇALARI MÜZENİN BAHÇESİNDE DURUYOR’
‘Gâvur geldiği zaman görsel olarak güzel olanı görsün’ diye bakılıyor. Ama tarihi açıdan ne bileyim bir imparatorun Antalya’yı ziyaret ettiğini gösteren yazıt önemli bir belgedir ama bunu kaldırıp şuraya koyalım, bir yerde koruyalım kaygısı yok. Ya da ne bileyim bir Roma askeri sisteminin can alıcı bir yanını belirten bir yazıt söz konusu, bir kumandanın genelgesi bulunmuştur… Bakıyorsunuz o dışarıda yağmurun yaşın altında duruyor. İşte en yakın örneği, Patara yol anıtının blok parçalarına gidin bakın nerede duruyor. Müze bahçesinde!

‘AVRUPA DEVLETİNİN TEMELİ HACI BAYRAM CAMİİ’NİN YANI BAŞINDA’
Bir de toprak altından bir eseri çıkarırsanız çok daha kıymetli oluyor. Fakat yeryüzünde duran bir anıt daha kıymetsiz oluyor. Onu herkes kırabilir, tekmeleyebilir.. Antik çağ insanı ‘şu eser gelecekte toprak altında kalsın, şu yüzeyde kalsın’ diye bir değer ayrımı yapmamış. Bu ayrımı biz yapıyoruz. Örneğin Ankara Hacı Bayram Camiinin yanında bir Augustus tapınağı vardır. O tapınağın dış yüzünde Yunanca olarak Augustus’un vasiyetnamesi vardır. İç tarafında da Latince olarak yer alır bu vasiyetname. Bunu ünlü tarihçi Mommsen ‘yazıtların kraliçesi’ olarak tanımlamıştır. Çünkü Avrupa devlet felsefesini oluşturan yazıt odur. Augustus’un mirasıdır. Eğer bugün biz Avrupa devlet sistemlerini kendimize örnek alıyorsak, o sistemin dayanak noktası Augustus’a gider. İ.Ö 30 ile İ.S birinci yüzyılın ilk çeyreğine tarihlenir ve biriciktir. Bir tek orada kalmıştır. Biz o eseri korumuyoruz, pul pul dökülüyor. Ama bulduğumuz kıytırık bir yüzüğü ‘aman ha paha biçilmez buna’ diyoruz. Paha biçilmeyen eser orada, Ankara’da, Türkiye’nin başkentinde duruyor. Üstelik de Türk Tarih Kurumu’na 5 yüz, TBMM’ne bin metredir. O kadar gözümüzün önünde yani.

ankara_augustus_tapinagi.jpg                                                     (Ankara Augustus tapınağı)

‘ULUS OLARAK KÜLTÜR MİRASIMIZI YOK ETMEKLE MEŞGULÜZ’
Biz tarihçiler olarak, eski çağ araştırıcıları olarak ilk görevimiz, önce tahribe en açık olan kültür miraslarının korunması için çalışmalıyız. Hatta bunu bir devlet politikası haline getirmeliyiz. Öbürü zaten toprağın altında korunuyor. Koyarsın yanı başına üç beş tane jandarma, bekler. Eğer doğru dürüst bir kültür mirası koruması yapmak istiyorsan. Fakat öbürü korunmuyor. Öbürü arazide. Defineci geliyor kırıyor, dinamit atıyor, ormancısı geliyor yol açıyor, elektrikçisi geliyor tarumar ediyor, direk dikiyor üzerine, DSİ geliyor su kanalı geçiriyor. Yani bütün ulus olarak kurumsal ve kişisel temelde kendi kültür mirasımızı yok etmekle meşgulüz.

8f4cc5fec13551bd4262622dbf847d72.jpg                    (Eskişehir Kümbet köyü Arslanlı Mabed-‘Solon Mezarı’)

‘NE MÜZEMİZ, NE DEPOMUZ NE DE YAYINIMIZ VAR’
E şimdi böyle bir ülkede siz kalkmışsınız noktasal olarak şurada kazı yapıyorsunuz, orada kazı yapıyorsunuz… Bunun anlamı, değeri ne olabilir? Bence sıfır. Kaldı ki kazılardan çıkan eserleri de doğru dürüst koruyamıyoruz. Ne yeterli müzemiz, ne depomuz, ne de yayınımız var. Bu çıkarılan eserler yayınlanmıyor. Öylece kalıyor. Peki amaç ne o zaman? Amaç üç beş tane paha biçilmez diye tanımladığımız lahdi ya da üç beş tane heykeli ‘gâvurun ilgisini çekiyor’ diyerekten müzeye koymak mı? Bu mudur yani kültür politikamız.

hititlerin suya tapımını simgeleyen eflatunpınar anıtı konya beyşehirde bulunuyor.JPG                             (Eflatunpınar Hitit anıtı, Beyşehir-Konya. Fot: Y.Y)

‘HEPİMİZ ESKİ ÇAĞI ARAŞTIRIYORUZ, BU AYRIM NİYE?’
Ben Türkiye’de hiçbir meslek kuruluşuna üye değilim. Bir arkeologlar derneği var ama ne iş yapar bilmiyorum. Çünkü Türkiye’de şöyle bir anlayış var: ‘Arkeolog olmayan bizden değildir’ diyorlar. Eski çağ dillerini ve kültürlerini araştıranlar ayrı bir grup, onlar apayrı işler yapıyorlar, biz apayrı işler yapıyoruz gibi görüyorlar. Hayır, hepimiz eski çağı araştırıyoruz. Aslında eski çağ bilimleri bir bütündür. Dünyanın her tarafında bu böyledir. Dernek olarak da kurulsa bunları içerisine almanız lazım. Mesela bu sene Alman Arkeoloji Enstitüsünün başına atanmış bir başkan vardı. Eski çağ tarihçisiydi. Ben öz geçmişini okudum; ömründe bir saat bile arkeoloji yapmamış. Demek ki Almanlar orada ‘bu arkeologdur, bu eski çağ tarihçisi’ gibi bir ayrım yapmıyorlar. Ama bizde arkeolog titri taşımadığınız zaman ne bu tür derneklere üye olarak alınıyorsunuz ne de koruma kurullarında yer alabiliyorsunuz. Ne de sözünüz dinleniyor. Mesela müzeye eleman alınacak; illa ki arkeolog olması lazım. Peki tayin ettiğiniz yerde arkeolojik malzeme kadar yazılı belge var, nümizmatik var, sikke var. Neden bir tane filolog almıyorsunuz? Bu durumdan etnologlar da mustarip, filologlar da, sanat tarihçileri de…

‘ANTİK ÇAĞIN ORİJİNAL BELGELERİYLE UĞRAŞIYORUZ’
Türkiye’deki üniversitelerde sadece üç tane eski çağ dilleri eğitimi veren bölüm var. Ankara, İstanbul ve Antalya’daki Akdeniz Üniversitesi’nde. İstanbul ve Ankara’daki bölümlerin eğitimi edebiyat ağırlıklı. Bizimkisi ise epigrafi temeli bir eğitim. İkisi arasındaki fark nedir diye sorarsanız, İstanbul ve Ankara’daki üniversiteler Aristoteles ve Platon’u okuturlar biz ise kendi coğrafyamızda, Anadolu’daki kazılardan çıkarılan yazılı tarihi kaynakları deşifre ederek onu tarihi açıdan açıklamakla ilgili bir eğitim veriyoruz. Edebiyat el yazmalarına dayanır. Antik çağdan günümüze el yazmaları aracılığı ile intikal eden edebi eserlerdir. Epigrafi ise o zaman halkın yazdığı yazıt kazılarda size ilk elden ulaşır. Ama el yazmaları belki yüz kere el değiştirmiştir. Bu bakımdan el değiştirince orijinalliği de bozulmuştur. Aradaki fark bu. Biz tamamıyla antik çağın orijinal belgeleriyle uğraşıyoruz. Onlar ise değişikliğe de uğramış olan el yazmalarıyla.

IMG_8938.JPG                              (Kremna antik kenti, Bucak-Burdur. Fot: Y.Y)

‘KENDİ EDEBİYATINIZIN ÖĞRETİLMEDİĞİ BİR YERDE 2 BİN YILLIK ÖLÜ DİLİ ÖĞRETİYORSUNUZ, AYIP DENEN BİR ŞEY VAR’
Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki biz daha 50 yıl önce babamızın, dedemizin yazmış olduğu mektubu okuyamıyoruz. Eski Türkçeyi bilmiyoruz. Şimdi siz bana diyorsunuz ki bize eski Yunancayı öğret. Ayıp denen bir şey var. Ben de önce ana dilini öğren diyorum sana. Kendime de söylüyorum bunu. Ben kendi ana dilimi öğrenmeden hasbelkader eski Yunancayı öğrendim. Burada mensubu olduğum üniversitede Türk dili edebiyatı isim olarak var ama gerçekten bir bölüm olarak yok. Ama eski Yunan dildi ve edebiyatı bölümü ismen de cismen de mevcut. Ne kadar ayıp bir şey. Çünkü ben kaç kere mensubu olduğum üniversitedeki fakülte kurullarında bunu dile getirdim. ‘Ben Türk dili ve edebiyatının bulunmadığı bir fakültede eski Yunan dili ve edebiyatı bölümünün başkanlığını yapmaktan sıkılıyorum’ dedim. Hakikaten sıkılmak lazım. Ayıp denen bir şey var. Kendi edebiyatınızın öğretilmediği bir ülkede 2 bin sene öncesinin ölü dillerinden birini öğretiyorsunuz. Ama bu benim kabahatim mi? Hayır. Bana bu görev verildi ve burası Perge’siyle, Side’siyle malzeme açısından bir laboratuvar. Ben nereye gitsem yazılı eserler buluyorum, onları alıp tarihi açıdan inceliyorum, kitaplar, makaleler yazıyorum. Aynı şeyi Türk dili edebiyatı tarihçileri, Osmanlı tarihçilerinin de yapması lazım. Ama bu yapılmıyor. Bu neden yapılmıyor? Bugün bir Selçuklu yazısını okutacak insan bulamıyorum ben. Roma köprüsünün üzerine Selçuklu köprüsü yapılmıştır ama üzerindeki yazıtı okuyacak doğru dürüst insan bulamıyoruz. 2 bin sen önceki roma yazısını okuyorum ama bin yıl önceki Selçuklu yazısını okuyacak uzman bulamıyorum.

14724451_998418500283618_218105508973340210_n.jpg

‘ÖĞRENCİ ÜNİVERSİTEYE GELİNCE ŞAŞKINA DÖNÜYOR’
Eski Yunan ve Roma diliyle uğraşmak Anadolu’nun tarihiyle ilgili bir zorunluluk ama öbürü daha büyük bir zorunluluk. Ama birini yaparken öbürünü kenara itmek doğru değil. Her ikisine de aynı biçimde değer vermek ve üniversitelerimizde temsil edilmesi yoluna gitmek gerekiyor. Bugün bu yapılmıyor. Yani burada kültür politikasının temelinde bir bozukluk var. Biz şimdi orta eğitimde nasıl bir yol izliyoruz; ne eski Türkçe öğretiyoruz ne Latince öğretiyoruz ne Farsçayı öğretiyoruz… Öğrenci bunlardan habersiz liseyi bitiriyor, üniversiteye geliyor. Üniversitede dersimize girince soğuk duş almışa, şaşkına dönüyor öğrenci. Çünkü bunun orta öğretimde temeli yok. Oysa Türk eğitim sisteminin bugünkünden çok daha bambaşka olması lazım. Bugünkü kadar bilinçsiz bir eğitim sistemi düşünemiyorum.

‘SADECE TEKNİĞİ ÖĞRENMEKLE VATANDAŞ OLUNMUYOR’
Mesela fen lisesine giden bir öğrenci üniversiteye geldiği zaman alt yapısını almış oluyor. Onun için iyi matematikçi, iyi mimar ve mühendis yetiştirebiliyoruz. Ama sosyal bilimlerde durum nasıl? Eski Yunancayı, Latinceyi, Arapçayı, Farsçayı, eski Türkçeyi üniversiteye geldiği zaman a’sından başlayarak öğrenmeye başlıyor. Şimdi 20 yaşına gelmiş insana sen kalkıp da nasıl bunu öğreteceksin. Buraya gelen öğrencilerin herhangi bir yabancı dil bilgisi bile yok. Verilen dil bilgisini burada kullanamıyorsunuz. Bu bakımdan uyduruk olmayan edebiyat liseleri kurulması ve doğru dürüst dil eğitiminin verilmesi lazım. Daha birinci sınıftan itibaren klasik batı ve doğu dilleri olarak ayrılıp, seçmeli ders olarak öğretilmeli. Klasik doğu dillerini okuyacak olan bir öğrencinin yardımcı ders olarak klasik batı dillerinden birini de alması lazım. O dile vakıf olması şart değil ama aşina olması lazım. Biz böyle bir liseden mezun ettiğimiz öğrenciyi üniversitede arkeolog da yapabiliriz, eski çağ dilleri uzmanı da yapabiliriz, hukukçu, tüccar ya da politikacı yapabiliriz. En önemlisi de ondan vatandaş yapabiliriz. Yani sadece tekniği öğrenmekle, matematiği öğrenmekle vatandaş olunmuyor.
İşin içerisinde bu ruh var.

‘TÜRK AYDINININ SORUMLULUĞU AVRUPALIDAN İKİ KAT FAZLA’
Bugün Avrupalı bir aydın Gymnasium’a gittiği zaman Latinceyi ya da eski Yunancayı öğrenir. Çünkü onun kültürü bunun üzerine kurulu. Ama bizim kültürümüz her ikisinin üzerine kurulu. Hem klasik batı dillerini üzerindeyiz hem de klasik doğu dillerinin üzerinde. Bunu için Anadolu coğrafyasında yaşayan bir Türk aydınının sorumluluğu Avrupa’dakinin sorumluluğundan en azından iki kat daha fazladır.

‘1071’DEN ÖNCESİNİ REDDEDİYORUZ, SONRASINI İSE İHMAL EDİYORUZ’
Biz aydınımızı eğer böyle liselerden mezun ettiğimiz zaman, bu insan bir diplomat olduğunda Latinceye, eski Yunancaya, Arapça, Farsça ve eski Türkçeye hâkim olduğunda işte politikacı, diplomat budur. Yoksa gittiği ülkenin dilini bile konuşmayan bir elçi olursa ondan ne hayır gelir, nasıl temsil edebilir ülkesini? Türkiye’de kaç kişi Selçuklular hakkında kazı ya da araştırma yapıyor? Kaç kişi o dili öğreniyor. Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. Bizim kültür politikamızda bir yanlışlık var. Tarihe bütünüyle sahip çıkmıyoruz. Bütünüyle ihmal ediyor, kısmen reddediyoruz. İhmalkârlık hepsini kapsıyor ama reddediş bir kısmını kapsıyor. 1071’den öncesini reddediyoruz, sonrasını da ihmal ediyoruz.

IMG_8178.JPG               (Küresel markaların gölgesindeki Beyşehir Eşrefoğlu Camii, Konya. Fot: Y.Y)

‘İÇİNE RUH KATMAZSANIZ RUHSUZ BİR MADDE OLUR’
Öğrenciye Antalya’nın coğrafyasını tarif et dediğimizde bunu anlatamıyor. Kendi yaşadığı ülkenin coğrafyasını, tarihini, dilini bilmiyor. Fen bilimlerinde yine bir şeyler yapılıyor ama esas önem vermemiz gereken sosyal bilimler alanında hiç insan yetiştiremiyoruz. Biraz önce dediğim gibi; fen bilimleri madde ama öbürü de ruh. Eğer siz o maddenin içine ruhu katamaz iseniz, ruhsuz bir madde olur. Ruhsuz bir mimari, ruhsuz binalar. İşte görüyorsunuz çevrenizde, bu binaları yapan mimarların bir sosyal donanımı yok. Ona ‘sen fen lisesinde okuyorsun ama biraz sanat, felsefe, arkeoloji bilmen lazım, eski Türkçeyi bilmen lazım’ denilmeli.”

***
PROF. DR. SENCER ŞAHİN:
1939’un 11 Mayıs’ında Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesinde doğdu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Klasik Filoloji Bölümünü ‘Sokrates’in Ölümü’ başlıklı teziyle1967 yılında bitirdi. Almanya Münster Vestfalya-Wilhelm Üniversitesi’nde, Eskiçağ Tarihi Bölümünde tamamladığı doktora eğitiminin ardından 1973 yılında Dr., 1983’te Doçent, 1986’da ise Profesör oldu. 1997 yılında Akdeniz Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi bünyesinde kurulan Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü Bölüm Başkanlığına getirildi. 2007 yılına kadar yürüttüğü bu görevinin ardından emekli oldu. Çok sayıda bilimsel kitap ve makaleye imza atan Prof. Dr. Sencer Şahin, onlarca değerli bilim insanı yetiştirdi. İki yıl önce yakalandığı zatürreye yenik düşen Şahin, 16 Ekim 2014 tarihinde 75 yaşında aramızdan ayrıldı. Türkiye’de yazıt bilim alanında önemli çalışmalar yapan Şahin, pek çok antik yerleşimin yanlış adlandırıldığını ortaya çıkarmıştı.

(Arşiv yazı. İlk yayın tarihi: 15 Ekim 2016)

Sayın Cumhurbaşkanımız, yıllardır sizi kandırıyorlar!

Sayın Cumhurbaşkanımız, yıllardır sizi kandırıyorlar!

Selin vurduğu memleketinden Erdoğan’a çağrı var: “Sayın Cumhurbaşkanımız, Senoz Vadisini lütfen bir gezin. İşadamı, siyasetçi ve bürokratların yıllardır sizi kandırdığını göreceksiniz…”

 Yusuf Yavuz

Geçtiğimiz ay Rize’de can ve mal kaybına yol açan sel felaketiyle ilgili çarpıcı açıklama. Selin ardından bölgede inceleme yapan Senoz Yöresi Derneği, HES projeleri, taş ve kum ocakları ile yol ve su gibi çeşitli alt yapı tesislerinin bugüne kadar uygulandığı şekliyle devam etmesi durumunda “Cennetten bir köşe olan Senoz vadisi, artık cehennem çukuru olacak demektir” açıklamasında bulundu. Vadideki tahribatı engellemek için ilgili makamları yıllar öncesinden uyardıklarını anımsatan Senoz Yöresi Derneği Başkanı Bahattin Boncukçu, “bizler gerek demokratik haklar çerçevesinde ve gerekse hukuki süreçlerle uyarı görevimizi yaparak duyarlılığımızı ortaya koymuşuz. Onlarca yargı kararına rağmen ne yazık ki, kanun koyucular-ülkeyi yönetenler ikna edilememiş, koca vadi 3-5 iş adamının rant hesabına kurban edilmiştir” diye konuştu.

RİZE SELİN YARALARINI SARMAYA ÇALIŞIYOR

Rize’de geçtiğimi ay yaşanan sel felaketi, Çayeli ve Hemşin başta olmak üzere birçok yerleşimde büyük tahribatlara neden oldu. 28 Eylül gecesi başlayan yağışların neden olduğu sele kapılan bir vatandaş yaşamını yitirmişti. Onlarca evi yıkan, yüzlerce dönüm çay bahçesini yok eden, yolları kâğıt gibi yırtıp atan sel ve heyelanın bölgede açtığı yaralar sarılmaya çalışılıyor. Ancak Doğu Karadeniz Bölgesi’nde her yıl yaşanan benzeri felaketlerin kader olmadığına inanan sivil toplum örgütleri yaşananlardan ders çıkarılması için kolları sıvadı.

7.jpg

SENOZ DERNEĞİ: ‘YAŞADIĞIMIZ FELAKET KADER DEĞİLDİR’

Selin vurduğu Çayeli’nde köy muhtarları eşliğinde zarar gören alanlarda inceleme yapan Senoz  Yöresi Derneği, vatandaşların mağduriyetlerinin kayıt altına alınarak ilgililere ulaştırmaya çalışıldığını açıkladı. Sahada yapılan çalışmanın ardından bir basın açıklaması yapan Rize ili Çayeli ilçesi Senoz Yöresi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Bahattin Boncukçu, “Yaşadığımız felaket kader değildir” ifadelerine yer verdiği açıklamasında şöyle konuştu:

VADİLERE HESAPSIZ MÜDAHALENİN SONU BU FELAKETLER OLDU

Canlı ve cansız varlıklar içinde Allah sadece İnsanoğluna akıl vermiştir. Ne su, ne toprak, ne ağaç ve ne de her hangi bir başka canlıya akıl vermemiştir. Yüzlerce yıldır yaşadığımız ve bundan sonra da yaşayacağımız Doğu Karadeniz’in bu cennet vadilerine hesapsız kitapsız müdahale etmeye başlandıktan sonra bu felaketleri yaşar olduk. Doğayla barışık yaşamaya donuk kadim kültürümüzü kaybettiğimiz doğrudur. Ancak bu durumun sorumlusu vadi halkı değildir. Bundan dolayı bölge insanını suçlamak, sorumlu tutmak hiçbir şekilde doğru ve hakkaniyetli bir değerlendirme olamaz.

5.jpg

‘KİMSE FELAKETİN SORUMLULUĞUNU BÖLGE İNSANINA YÜKLEYEMEZ’

Atalarından kalan topraklarda tutunmaya çalışan bölge insanı, geçimini sağlamak için tarım ve hayvancılık dışında başka bir seçeneğe sahip değildir. Bu faaliyetleri yapabilmesi için de elbette ki toprağı işlemek zorundadır. Bölgenin zorlu coğrafi şartlarında hayatını kolaylaştırmak için zorunlu konut ve altyapı hizmeti talepleri de olacaktır elbette. Altyapı hizmetlerinin başında da ulaşım yolu olmazsa olmaz bir taleptir.  

‘HANGİ ARAZİYE YOL YAPILACAĞINI İLGİLİLERİN BİLMESİ GEREKİR’

Evet, yol talebi bölge insanından gelmiş olabilir, bu doğrultuda yoğun talep, baskı oluşturulduğu da doğrudur. Bu çağda böyle bir talep haklı bir taleptir. Kimse vatandaş yol istedi, bizde yaptık deyip, meydana gelen felaketin sorumluluğunu bölge insanına yükleyemez, yöneticilerin böyle bir hakkı yoktur. Hangi araziye hangi usulle yol yapılması gerektiğini devletin ilgili birimleri bilmesi ve buna göre plan ve uygulama yapması gerekir. Bu çalışmaların gelişigüzel yapıldığını hatta yapılan yol çalışmaları esnasında yanlış uygulamaları görüp ilgilileri uyarmış onlarca vatandaşın sitemini vadide duyarsınız. Onun için hiçbir yetkili makam Senozluları sorumlu tutmasın.”

1.jpg

‘FELAKETİ YILLAR ÖNCESİNDEN GÖRÜP YETKİLİLERİ UYARDIK’

Senoz vadisindeki tahribatı engellemek için gerek STK’lar ve gerekse birey olarak yaşadığımız son felaketi yıllar öncesinden öngörüp ilgili makamları uyarmışız” diyen Boncukçu,  “Vadideki geleneksel mimariye aykırı gelişi güzel yapılaşmanın, altyapı-yol tesisi faaliyetlerinin, taş ocaklarının, kum-mıcır eleme tesislerinin, HES projelerinin vadi doğasını nasıl tahrip edeceğini ön görerek, bizler gerek demokratik haklar çerçevesinde ve gerekse hukuki süreçlerle uyarı görevimizi yaparak duyarlılığımızı ortaya koymuşuz. Onlarca yargı kararına rağmen ne yazık ki, kanun koyucular-ülkeyi yönetenler ikna edilememiş, koca vadi 3-5 iş adamının rant hesabına kurban edilmiştir.

2 (1).jpg

‘DOĞA HAKKI İÇİN ADALET SİYASETE VE RANTA KURBAN EDİLEMEZ’

Bizler mücadelemizden vazgeçmedik, geçmeyeceğiz de. Üç gün önce 15. Davayı açtık. Dava dilekçemizde dedik ki; projelerin tek tek çevresel etki değerlendirmesine (ÇED) tabi tutulması yanlış bir yaklaşımdır ve bu konuda kesinleşmiş yüksek yargı kararı vardır. Bunu görmezden gelemezsiniz. Bizler vatandaş olarak nasıl hukuka uyuyorsak, bizzat hukuku tesis etmesi gereken kurumlar da kesinleşmiş yargı kararlarına uymak zorundadır. Çünkü adalet, özellikle doğa hakkını gözeten adalet siyasete veya ranta kurban edilecek bir olgu değildir” ifadelerini kullandı.

6.jpg

‘SERT YAĞIŞLARLA KARŞI KARŞIYA KALACAĞIZ’

Bilim insanlarının, Türkiye’nin gelecekte ciddi bir kuraklık tehlikesi ile karşı karşıya kalacağı yönünde sürekli uyarıları bulunduğuna dikkat çeken Senoz Yöresi Derneği Başkanı Bahattin Boncukçu, şöyle konuştu: “Küresel ısınmanın dünyayı ve ülkemizi tehdit ettiği artık herkesin kabul etmek zorunda olduğu acı bir gerçektir. Değişen yağış rejimi, lokal ve sert yağışlarla karşı karşıya kalacağımız tehlikeleri, doğa bize canlı olarak yaşatmaktadır. Böyle bir gelecek karşısında bu koşullarla ayakta kalabilmenin öngörüsü temel ilkemiz olmalıdır. Bütün planlamalarımızı belirleyecek olan olgu da budur.

hesyagmur01.jpg

HES’LER, TAŞ OCAKLARI VE YOLLAR: ‘BÖYLE GİDERSE SENOZ CEHENNEM ÇUKURU OLACAK’

Yüksek eğimli yamaçlarda HES projelerine düşü yüksekliği oluşturmak için yapılan kazılar, çıkan hafriyatın yamaçlara, dere yataklarına dökülmesi, dere yatağının kesitlerinin değiştirilmesi, dere yatağı tabanının stabilitesiyle oynanması, taşocakları, kum ocakları, yapılaşma, yol su gibi diğer altyapı tesislerinin bugüne kadar uygulandığı şekliyle bundan sonrada yapılacak ise bundan tek sonuç beklenir. Cennetten bir köşe olan Senoz vadisi artık cehennem çukuru olacak demektir.”

h2.jpg(Senoz Vadisi’ndeki HES tahribatı: Solda 2007 yılındaki durum, sağda ise aynı bölgenin HES inşaatı sonrasında 2011 yılındaki hali…)

‘SAYIN CUMHURBAŞKANIM, YILLARDIR SİZİ KANDIRIYORLAR’

Açıklamasında basın aracılığı ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a seslenen Dernek Başkanı Boncukçu, şu ifadeleri kullandı: “Özellikle Sayın Cumhurbaşkanımızın dikkatine arz etmek istiyoruz ki: Senoz Vadisini lütfen bir gezin. İnanın işadamı, siyasetçi ve bürokratların yıllardır sizi kandırdığını göreceksiniz. Bizlerin, yanlış planlamalarla tehdit edilen ata topraklarını, yaşam alanlarını korumak dışında hiçbir gayesi yoktur. Önümüzde, arkamızda herhangi bir kurum, kuruluş, örgüt ya da yabancı Devlet yoktur. Siz de takdir edersiniz ki, Doğu Karadeniz sadece Uzungöl ve Ayder’den müteşekkil değildir. En az onlar kadar hatta onlardan daha güzel vadiler, bölgeler vardır. Bu güzelliklerin birer Ayder, Uzungöl olmasına müsaade etmeyeceğinize inanıyor ve güveniyoruz.

45 KİLOMETRELİK VADİNİN YALNIZCA 7-8 KM’Sİ SAĞLAM KALDI

Bu vadide canlı yaşamın devam etmesini istiyor ve inanıyorsak, hem geçmişte yapılanları hem de bundan sonra yapılması planlanmış/planlanacak olan bütün faaliyetlerin yeniden bütüncül bir yaklaşımla ele alınma zorunluluğu vardır. Yaklaşık 45 km uzunluğundaki bir vadinin dere yatağında bozulmayan belki sadece 7-8 km’lik Alpin zonunda kalan yukarı havza bölgesidir. Bu yükü bu vadi kaldıramaz, bunu görmek ve anlamak zorundayız.”

 

 

 

Türk fındığını artık İtalyan ve Almanlar ihraç ediyor!

Türk fındığını artık İtalyan ve Almanlar ihraç ediyor!

Ziraat Mühendisleri Odası, tarımda Avrupa’da birinciyiz diyen bakanların açıklamalarını boşa çıkaracak tabloyu gözler önüne serdi…

Yusuf Yavuz

Samsun’da gerçekleştirilen ZMO 45. Dönem Danışma Kurulu Toplantısının ardından hazırlanan sonuç bildirgesinde Türk tarımına ilişkin çarpıcı bilgilere yer verildi. Türkiye’nin üretimde dünya lideri olduğu fındıkta alım fiyatlarını ve ihracatını artık İtalyan, Alman ve Fransız şirketlerinin belirlediğinin altı çizilen bildirgede, fındıktaki ihracatın yaklaşık yüzde 50’sini Ferrero, Progıda ve Stelliferi adlı üç yabancı şirket tarafından gerçekleştirildiği kaydedildi. Tarımdaki istihdam payının 2002’de yüzde 35’e yakın iken, 2016’da yüzde 22’ye gerilediğinin altı çizilen bildirgede, “Alınan Bakanlar Kurulu Kararları ile 2017 yılında 1 milyon büyükbaş ve 475 bin baş koyun-keçinin gümrük vergisiz ithalatının yolu açılmıştır. Bakanlığın AVM’lerde kiralayacağı standlarda ithal kuzu eti satacağını açıklaması ise tam bir acizliktir” denildi.

Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO), 45. Dönem II. Danışma Kurulu Toplantısı, 6-8 Ekim 2017 tarihleri arasında Samsun’da gerçekleştirildi. Türk tarımının içinde bulunduğu durumun yanı sıra güncel mesleki gelişmelerle bu alandaki sorunlar ve çözüm yollarının tartışıldığı toplantının ardından hazırlanan sonuç bildirgesinde tarım sektörüne ilişkin çarpıcı değerlendirmelere yer verildi.

7 (2).jpg

15 YILDA 2 MİLYONDAN FAZLA İŞGÜCÜ TARIM DIŞINA İTİLDİ

Emperyalist metropollerin endüstriyel tarımı karşısında, Türkiye’de geleneksel tarımı korumasız bırakan, birçok ürünün ekimini kısıtlayan ve devlet desteklerini azaltan politikaların köylülükte hızlı bir tasfiyeyi de beraberinde getirdiğine dikkat çekilen ZMO’nun sonuç bildirgesinde, şöyle denildi: “Tarımın istihdamdaki payı 2002 yılında yüzde 35’e yakın iken, 2016’da yüzde 22’ye kadar gerilemiştir. 2002’de tarımdan geçinen, tarımda istihdam edilen nüfus 7,5 milyon iken 2016’da 5,3 milyona inmiştir. Bu, yaklaşık 15 yılda 2 milyonu aşkın işgücünün tarım dışına itilmesi anlamına gelmektedir. Bu yıllarda kayıtlı çiftçi sayısı 600 bin kişi azaldı.

ZMO SONUÇ BİLDİRGESİ.jpg

TARIMA VERİLEN DESTEKLER KANUNUN ÖNGÖRDÜĞÜ YÜZDE 1’E ULAŞMADI

Tarımdaki hızlı erozyon milli gelir içinde tarımın payını da 15 yılda yüzde 10’dan yüzde 6’ya kadar geriletmiştir. Bu gerilemede bütçeden tarıma aktarılan desteklerin azalması kadar, tarımla ilgili KİT’lerin özelleştirilmesi, tasfiyesi de etkili olmuştur. Tarımsal destekler Tarım Kanunun öngördüğü Gayri Safi Hasılanın yüzde 1’ine hiçbir zaman ulaşmamış yüzde 0,5-0,6 düzeyinde kalmıştır. Destekler artırılmalı çiftçilerin girdi maliyetleri düşürülmeli, destekler alan bazlı değil, ürüne verilmeli, destekleme alımları yapılmalı piyasa düzenleyici kurumlar oluşturulmalı, var olanlar aktif çalıştırılmalıdır.”

3.jpg

TÜRKİYE İTHAL ETTİĞİ 43 MİLYON TON BUĞDAYA 12 MİLYAR DOLAR ÖDEDİ

AKP hükümetleri döneminde gübre, tarım ilacı, mazot, yem ham maddeleri gibi tarımın en önemli girdilerinde ithalata bağımlılığın daha da arttığı kaydedilen sonuç bildirgesinde, günümüzde tarımın ve çiftçinin en başta gelen sorununun yüksek girdi maliyetleri oluşturduğu belirtilerek, “Örneğin son bir yılda mazot ve kimyasal gübre fiyatları yüzde 25’in üzerinde, enflasyon yüzde 11 oranında artmış olmasına rağmen buğdayda TMO alım fiyatı sadece yüzde 3,3; temel hayvan yemlerinden birisi olan mısırın fiyatı ise yüzde 2,7 oranında artırılmıştır. Kendi çiftçisini desteklemeyen Türkiye, 15 yıllık dönemde 43 milyon ton buğday ithal etmiş ve 12 milyar dolar ödemiştir.

5.jpg

8 LİRAYA GERİLEYEN FINDIĞIN CEFASINI KARADENİZ ÇİFTÇİSİ ÇEKİYOR

Ülkemizin tarımsal ürün ihracatının yıllara göre değişmekle birlikte yüzde 10-15’ini tek başına sağlayan fındığın cefasını Karadeniz çiftçisi çekmekte, sefasını ise yabancı tekeller sürmektedir. Tarım Bakanlığı’nın fındık politikaları çok uluslu şirketlere hizmet etmektedir. 2016 yılı hasadının ardından 14 TL dolayında seyreden fiyatlar günümüzde 8 TL’ye kadar gerilemiştir” ifadelerine yer verildi.

FINDIK İHRACATININ YÜZDE 50’SİNİ ÜÇ YABANCI ŞİRKET YAPIYOR

Üreticinin örgütsüz olduğu koşullarda fındıktaki alım fiyatlarını ve ihracatını artık İtalyan, Alman ve Fransız şirketlerinin belirlediğinin altı çizilen ZMO’nun sonuç bildirgesinde, fındıktaki ihracatın yaklaşık yüzde 50’sini Ferrero, Progıda ve Stelliferi adlı üç yabancı şirket tarafından gerçekleştirildiği belirtildi.

fındık2.jpg

KURU ÜZÜMDE FİYATLAR MALİYETİN ALTINDA KALDI

Türkiye’nin en önemli ihraç kalemlerinden birini oluşturan pamukta sezon başında 2,7 TL/kg olan alım fiyatlarının 2,2 liraya kadar gerilediği kaydedilen sonuç bildirgesinde, geleneksel ihraç ürünlerimizden olan çekirdeksiz kuru üzümde ise açıklanan alım fiyatlarının maliyetin altında kaldığı vurgulandı.

‘AVM’LERDE İTHAL KUZU ETİ SATILMASI ACİZLİKTİR’

Aradan yedi yıla yakın süre geçmesine rağmen kırmızı etteki krizin aşılamayarak büyümeye devam ettiği belirtilen bildirgede, “Alınan Bakanlar Kurulu Kararları ile 2017 yılında 1 milyon büyükbaş ve 475 bin baş koyun-keçinin gümrük vergisiz ithalatının yolu açılmıştır. Bakanlığın AVM’lerde kiralayacağı standlarda ithal kuzu eti satacağını açıklaması ise tam bir acizliktir” denildi.

4.jpg

MECLİSE SUNULAN ATSARIYLA MERALAR ENDÜSTRİYE KURBAN EDİLECEK

27 Eylül 2017 tarihinde TBMM’ye sunulan ‘Bazı Vergi Kanunları ile Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’ ile Türk tarımına geri dönülmez darbeler vurulmak istendiğine dikkat çekilen bildirgede, şu görüşlere yer verildi: “Tasarının 61’inci maddesi ile 4342 sayılı Mera Kanunu’nun 30’uncu maddesinde değişiklik yapılmak suretiyle endüstri bölgeleri, organize sanayi bölgeleri, teknoloji geliştirme bölgeleri, serbest bölgeler ile sanayi sitesi ve bunların ilave alanları için ihtiyaç duyulan alanlar için mera vasfının değiştirilmesi halinde ödenecek olan ot bedelinden muafiyet sağlanması amaçlanmaktadır. Böylelikle sürdürülebilir bir hayvancılık politikasının olmazsa olmazlarından birisi olan meralar, endüstri ve teknolojiye kurban edilebilecektir.

TÜTÜNDE 136 YIL ÖNCESİNİN ‘REJİ İDARESİ’NE DÖNÜLÜYOR

Tasarının 68’inci maddesi ile 4733 sayılı Kanunda bulunan Açık Artırmalı Satış Sistemi, sarmalık kıyılmış tütün ticaretine kaynak oluşturduğu gerekçesi ile kaldırılmaktadır. Bu Tasarının yasalaşması halinde tütün üreticisi alım satımda tek model olarak sözleşmeli üretime mahkûm edilecektir. Böylelikle tütün üretim ve ticaretinde 136 yıl öncesine, yani Reji dönemine geri dönülmektedir. Tek fark çokuluslu Reji Şirketinin yerini Philip Morris, Japan Tobacco ve British American Tobacco’nun almasıdır.

ÜRETİCİ ÖRGÜTLÜ YAPIYA KAVUŞTURULMALI

Devlet destekli tarım danışmanlık sistemi modeli Bakanlığın yanlış uygulamaları nedeniyle bugüne kadar istenilen sonucu vermemiştir. Odamızın tüm uyarıları ve Bakanlığa iletilen raporları dikkate almayan Bakanlık tarım danışmanları şirketleri üzerinden sürdürülen destekleme modelinin yanlışlığını görmüş ve önerdiğimiz biçimde örgütlü yapılar üzerinden desteklerin verilmesi kararını almıştır. Bununla birlikte sistemin başarılı ve kalıcı olabilmesi sağlıklı ve ülke gerçeklerine uygun üretici örgütlerinin faaliyete geçmesine bağlıdır. Bu nedenle mevcut yasalar gözden geçirilerek üreticimiz örgütlü bir yapıya kavuşturulmalıdır. ZMO çok yakın bir zamanda konu ile ilgili tüm tarafların katılacağı bir çalıştay yaparak sorunların çözümü için tüm örgütlü gücünü kullanacaktır.”

TOPLANTIDAN NOTLAR…

ZMO’nun Samsun’da gerçekleştirdiği 45. Dönem II. Danışma Kurulu Toplantısı’na yönetim kurulu, onur kurulu ve denetim kurulu üyeleriyle şube başkanları ve kimi illerin temsilcileri katıldı. Fındık ve Karadeniz’deki balıkçılığa ilişkin sunumların yanı sıra araştırmacı-yazar Erhan Ünal’ın ‘Toprak Biterken’ başlıklı söyleşisi dikkat çekti. Ayrıca; Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu Samsun İl Koordinatörü Dr. Bülent Turan, TMMOB Samsun İl Koordinasyon Başkanı ve Elektrik Mühendisleri Odası Samsun Şube Başkanı Mehmet Özdağ, Kıbrıs Türk Mühendis Mimarlar Odası Birliği Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Mehmet Ercilasun, Samsun Vali Yardımcısı Hakan Kubalı da birer konuşma yaptılar. Etkinlikte ayrıca ZMO Genel Başkanı Özden Güngör, katkılarından dolayı, Erhan Ünal, Prof. Dr. Can Ertekin, Mehmet Ercilasun ve Erkut Uluçam’a birer teşekkür belgesi sundu.

BAKAN FAKIBABA: ‘TARIM VE HAYVANCILIKTA BİR NUMRAYIZ’

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba, 29 Eylül’de Bursa’da yaptığı konuşmada, Türkiye’nin her şeyde olduğu gibi gıda, tarım ve hayvancılıkta da bir numaralı ülke olduğunu belirterek “Kendimize güvenmemiz lazım. Biz Bakanlık olarak kendimize ve ben arkadaşlarıma güveniyorum. Burada takım oyunu oynayacağız” ifadelerini kullanmıştı.

ESKİ BAKAN FARUK ÇELİK: ‘AVRUPA’DA 1. SIRAYA YÜKSELDİK’

Önceki Bakan Faruk Çelik ise, geçtiğimiz Mart ayında yaptığı açıklamada, tarımsal hasılada 15 yılda Avrupa’da 4. sıradan 1. sıraya yükselmeyi başardıklarını savunarak, “3.7 milyar dolar olan gıda ihracatımız, 2016’da 16.2 milyar dolara çıktı. 2023’te hasılamız 150 milyar dolar, ihracat 40 milyar dolar olacak” görüşünü dile getirmişti.

 

Saklısu’daki sır

Saklısu‘daki sır

Yusuf Yavuz

“Ah kara zeytin tanelerinden sızan süte düşen ışık. Ah ballı incirlere, çatlamış narlara düşen ışık. Suların üstünde suretini gezdiren ışık. Ah Saklısu’da Eylül’ün en güzel rüyasına düşen ışık! Ya tenine vur beni, ya sakız ağacının köküne sal…”

YERYÜZÜNÜN KEŞFEDİLMEMİŞ SON KITASI: ANADOLU

Yeryüzünün her bir köşesini keşfettiğine inanarak yönünü uzayın derinliklerine dönmek insanoğlunun en büyük yanılgılarından biridir. Binlerce yıldır yeryüzünün kalbi, ruhu olan Anadolu, kimine göre keşfedilmemiş son kıtadır. Çorum’un bir köyünde Hitit’lerden kalma bir sunağın içinde patates- soğan yetiştiren Türkmen ile Muğla’nın bir köyünde Likyalıların ölülerini koyduğu mezar anıtlarının kapağında tavuğunu yemleyen, keçisini sulayan Yörük; bu kayıp kıtanın binlerce yıllık sırlarını taşır durur…

Tıpkı Antalya’nın Finike ilçesinde bulunan Lmyra antik kentiyle iç içe geçen Saklısu mahallesinde yaşayan gençlerden biri olan Serkan gibi. Bugün size Serkan’ın öyküsünü anlatmak istiyorum. Masalı gerçeğe, gerçeği masala bağlayan bir öykü bu. Doğumla ölüm arasına gerili, adına ‘hayat’ dediğimiz hamakta olanca telaşımızla salındıkça pek de farkına varamadığımız nice sırrı barındıran bir öykü…

DSCF3027.JPG

Muhteşem ışığıyla sonbaharı karşıladığımız günlerde Saklısu’da yaşanan gizemli bir aşkın öyküsünü yazmıştım. Öykünün sonunda, bu destansı aşkın kahramanlarının birbirinden koparıldıkları anda genç kadının elinden düşen bilekliği saklayan Lmyra’daki çobanın o bilekliği bana hediye ettiğini ve dönüş yolunda elimde o bileklikle uyuyakaldığımı anlatmıştım.

LMYRALI SERKAN

Aradan bir iki ay geçti, yolum bir vesileyle yeniden Lmyra ve Saklısu’ya düştü. Her defasında bana bir başka sırrını açan bu büyülü kentin girişinde uzun boylu ve güler yüzlü genç bir adam karşıladı bizi. O arada çalan telefonuma yanıt vermekten kim olduğunu anlamaya fırsat bulamadım anca Lmyra’nın surlarından içeriye girerken bize eşlik eden bu esmer gencin adının Serkan Şahin olduğunu ve antik kenti gezmeye gelen turistlere kendince rehberlik ettiğini öğrendim…

SERKAN ŞAHİN LMYRA'YA GELEN TURİSTLERİ GEZDİRİYOR.JPG

Serkan’ın heyecanlı ama neşeli bir yüzü vardı. Bir yandan yürüyor, bir yandan da önümüze çıkan kalıntıları anlatıyordu: “burası tapınak, burası agora, burası hamam…”

Konuşmakta biraz zorlansa da sözcükleri r’leri bastırarak anlatması ona karakteristik bir özellik kazandırıyordu. Serin havaya rağmen üstünde bir gömlek, ayağında da sadece bir terlik vardı. Elindeki İngilizce tanıtım kitabının sayfalarını çevirip gülümseyerek gösterdi: “bu benim çocukluk halim…”

SERKAN ÇOCUKKEN ANNNESİYLE.JPG

Kitabın Lmyra ile ilgili bölümünde Serkan’ın çocukluğunu gösteren bir fotoğraf ve antik kenti tanıtan bilgiler yer alıyordu. Ayağında yine terlik olan Serkan, annesi ve keçileri Lmyra tiyatrosunun çimenleri üstünde hayata gülümsüyorlardı.

Konuştukça Serkan’ın davranışları ve ifadeleri daha çok dikkatimi çekmeye başladı. Bir yandan yürüyor, bir yandan da konuşuyoruz:

-Serkan, sen sır tutar mısın?

-Tutarım…

Bir zamanlar görkemli tapınakların, tiyatroların ve anıtsal yapıların çevrelediği Lmyra’nın caddesi, yüzlerce yıldır Lmyra Çayının yatağı olmuş. “Son sözü hep su söyler” sözünün hayat bulduğu yerlerden biri burası. Serkan’la küçük tahta köprülerden geçip, antik caddenin kıyısında yükselen ulu çınarın altında soluklanıyoruz. “Şurada Bedir Baba var” diyerek antik kentin içinde bulunan üzeri açık bir mezarı gösteriyor. Su kenarlarının kokusuyla insanı sarhoş eden yarpuzları, sutereleri ve kaz ayaklarının arasından Bedir Baba’nın mezarına varıyoruz. Etrafı çevrili mezarın boyu şaşırtıcı derecede büyük. Yaklaşık 6 metre civarındaki mezarı ulu bir çınar ve incir ağacı çevreliyor.

BEDİR BABA'NIN MEZARI.JPG

Bedir Baba’nın mezarının üzerini yıllar önce zenginler kapatmış ama o bir gece üzerinden atmış örtüyü” diyor Serkan. Bir yandan da duvarın köşesine birikmiş kuru çınar yapraklarını temizliyor elleriyle. Ne yaptığını sorduğumda, “burada pirimin ayakları var” diye yanıtlıyor. Merakla onu izliyorum. Yaprakların altından, duvarın arasında duran aslan ayağı motifli bir taş çıkıyor: “İşte bu pirimin ayakları…”

ALLAH’IN ASLANI HZ. ALİ’NİN SAKLISU’DAKİ AYAKLARI

Serkan’ın ‘pirim’ dediği, Allah’ın Aslanı Hz. Ali. Bedir Baba’nın da Ali’nin yolundan gittiğini söylüyor: “Bu köyün hepsi sünni ama ben Aleviyim. Ben 7 yaşımdayken pirime bağlandım. Pirim beni çağırdı ben de geldim bağlandım. Şimdi yaşım 31. Kaç yıl olmuş?”

SERKAN BEDİR BABA'NIN MEZARINDAKİ ASLAN AYAĞINI ARIYOR.JPG

Serkan’ın Bedir Baba ve onun aracılığı ile yaşamla kurduğu bağ giderek daha derinleşiyor: “Ben her gece Bedir Baba’ya gelir, burada dua ederim. İnsanlara, kuşlara, ağaçlara, sulara, yaşama; tüm canlılara…”

‘GERİSİNİ SÖYLEYEMEM, SIR…’

Serkan’a geceleri burada neler yaşadığını soruyorum, “bu sır, söyleyemem ama sen anlarsın. Çünkü sen de bizdensin” diyor. Ama bir yandan da sırrı içinde tutarak duyumsadıklarını anlatıyor: “Ben Hacıbektaş pirime de gidiyorum. Abdal Musa Sultan’a da. Burada Kafi Baba var, ona da gidiyorum. Onları yaşıyorum. İnsanlar bunları görmüyor. Garip bir telaşın içindeler. Alıyorlar, satıyorlar, tüketiyor, yok ediyorlar. Çevremizde gördüğümüz yıkımlara çok kızıyor Bedir Baba. Ama gerisini söyleyemem, sır…”

LMYRA.JPG

‘BUNU SEN Mİ DÜŞÜRDÜN YUSUF ABİ?’

Bedir Baba’nın mezarından ayrılıp Lmyra’nın üstünde bulutların arasından süzülüp duran ışık huzmeleri arasında yürüyoruz. Serkan, geçmişte büyük bir tapınağın parçası olan işlemeli sütunun önünde duruyor. Birden yere eğiliyor ve ayağının ucunda yerde öylece duran bir bilekliği alıp doğruluyor. Bana dönüp gülümseyerek, “bunu sen mi düşürdün Yusuf abi?” diye soruyor.

DSCF7431.JPG

Şaşkınlıkla bir bilekliğe, bir Serkan’a bakıyorum. Bilekliği alıp çantama koyuyorum. “Hayır Serkan, bu bilekliği ben düşürmedim ama sanırım bana ait…”

Serkan’la Saklısu’daki Kafi Baba’yı ziyaret ediyoruz. 15. yy’da yapılan bu tekkenin aşevinin kalıntıları halen ayakta. Ulu zeytin ve çitlembik ağaçları, kızıl korlar gibi yamaçlardaki nar bahçelerinde yanıp duran narlar, geçmişte bir hereon anıtının bulunduğu söylenen kayaların içinden çıkan suların büyüleyici sesiyle bir açık hava tapınağı gibi burası. Ancak yola koyulmamız gerek. Serkan’la vedalaşıp Lmyra’dan ayrılıyoruz…

DSCF7427.JPG

İYİLİK VE KÖTÜLÜK BİR SU DAMLASININ İÇİNDE

Aradan epeyce zaman geçiyor. Antik yollarla ilgili bir araştırma gezisi için Elmalı’dayız. Elmalı Ovası’na hakim bir yamaçta, kadim bir su kanalının kıyısında dinlenme molası veriyoruz. Bu dağların gerçek bilgelerinden biri olan Ünsal amcamızla (Özçakır) koyu bir sohbete dalıyoruz. Söz dünüp dolaşıp Lymra’ya geliyor. Arkeolog olmasının yanında batınilik ve kadim kültürler hakkında derin bilgi birikimine sahip olan Ünsal amca, Kafi Baba’nın tekkesini kurduğu yerin geçmişte kutsal alan olduğunu anlatıyor: Bütün inanışlar birbirini takip eder, birbirinin devamıdır. Kafi babanın orada olması tesadüf değildir. O zeminde oluşan inancı biliyordu.  Orada suyun çıktığı alanda dikdörtgen bir yapı vardı. Hereon (kahraman) anıtıydı bu yapı. Dört elementten biri olan su, hayatın kanıdır. Uzakdoğu’daki ‘ying-yang’ inancının simgesi yaradılışı anlatır. Bu bir su damlasıdır. Bu simge bütün alemin yaradılışında vardır. Bizim inancımıza göre ise ‘kün’, yaradılışı simgeler. Kün denmezden önce yoksunuz, kün dendikten sonra varsınız. Cansız halden canlı hale geçmektir bu. İşte düalizmi simgeleyen ying-yang, su damlasıdır. İlk önce bir olan su, damlaya dönüşür toprağa düşer. Su toprağa düşünce harelenir, biri ying, biri yang’tır. İyilik ve kötülük sarmal haldedir. Ve yaşam başlar. Bütün yaşam su kenarlarında başlar.”

ÜNSAL AMCA İLE ELMALI OVASINA BAKAN YAMAÇTA ANTİK YOLLARI ZİYARET EDİYORUZ.JPG

‘ALO, BEN PİRİM ABDAL MUSA’DAYIM…’

Ünsal amca ile bir yandan antik yolda yürüyor bir yandan da sohbeti koyultuyoruz. Lmyra’dan, sulardan ve yaşamdan konuşurken bir an gözlerim aşağımızdaki ovanın karşı kıyısında bulunan Abdal Musa Sultan’ın tekkesini seçmeye çalışıyor. Abdal Musa’nın ilk tekkesini Lmyra’da kurduğunu, Kaygusuz Abdal ve yoldaşlarının Saklısu’da dolaştığını savunan araştırmacıları anımsıyorum. “Acaba hava kararmadan Abdal Musa’ya da uğrayabilir miyiz?” diye düşünüyorum içimden. Abdal Musa’yı düşünürken Serkan da aklımdan geçiyor. Tam o anda telefonum çalıyor. Arayan Serkan: “Yusuf abi, nasılsın? Ben pirim Abdal Musa’dayım…”

ALEVİLERCE KUTSAL SAYILAN DUR DAĞINDA DUALAR EDİLİYOR.jpg

SAKLISU SENDE, SIR SENDE…

Bu, Serkan’la ikinci telepatimiz. Telefonla kısaca konuşuyor ve vedalaşıyoruz. Aradan yine epeyce zaman geçiyor ve Ankara’da katılmam gereken bir toplantı için yol hazırlığı yapıyorum. Yola çıkmama bir saat kadar zaman var. Yine telefon, yine Serkan. Yola gideceğimden haberi yok. Günlerdir hiç haberleşmedik ama Serkan beni yolcu ediyor: “Yusuf abi, Ben şimdi Bedir Baba’dayım. Sana ve tüm canlılara dua ediyorum. Yolun açık olsun, kaza bela senden uzak dursun, pirim seni korusun…”

IMG_6175.jpg

Günler günleri kovaladı, Serkan’la aramızda sürüp giden bu sessiz iletişim giderek zenginleşti. Onun deyimiyle bir çoğu aramızda “sır” olan bu iletişimin daha ne kadar süreceği ve neleri kapsayacağını bilmiyorum. Ancak Serkan, zamanın ve mekanın giderek mekanikleştirildiği, kültürlerin ve inançların görünüşün nesnesi haline getirildiği bu zaman diliminde gerçek doğasından, yaşamdaki bağlamından koparak özünden uzaklaşan insanı bir kez daha düşündürdü bana. İçtenlikle evrenin o büyük ruhuna bağlı kalmayı başarabilen her küçük ruhun sonsuz olduğunu…

DSCF2616.JPG

Ey bunca sıvıyla doluyken yeryüzündeki tüm titreşimleri, tüm enerji akımlarını ve iklim değişikliklerini önceden hissedebilecek niteliklere sahip olması gereken insanın bunu neden yapamadığını soran yeryüzünün kayıp yüreği; Saklısu sendedir, sır sende.

*(Arşiv yazı)

Öykünün öncesini okumak için, Saklısu: https://gazeteciyazaryusufyavuzblog.wordpress.com/2017/10/09/saklisu/

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Aziz Nikolaos’un mezarını bulduk’ demek hata olur!

‘Aziz Nikolaos’un mezarını bulduk’ demek hata olur!

Antalya Rölöve ve Anıtlar Müdürü Cemil Karabayram’ın “Noel Baba’nın gerçek mezarını bulduk” değerlendirmesine, Kazı Başkanı Prof. Dr. Sema Doğan’dan açıklama geldi: “Elde edilen verilerin Aziz Nikolaos’un mezarı olabileceğine ilişkin kesin yorum yapmak bu aşamada hata olacaktır…”

Yusuf Yavuz

Antalya Rölöve ve Anıtlar Müdürü Cemil Karabayram, geçtiğimiz hafta basına verdiği demeçte, Demre ilçesinde bulunan Aziz Nikolaos Kilisesi’nin zemininde bozulmamış bir tapınak tespit ettiklerini belirterek, “Bu özel bölümde Noel Baba’nın hiç bozulmamış mezarına ulaşabiliriz” açıklamasında bulundu. Sansasyona neden olan bu açıklamanın ardından Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izniyle yazılı bir açıklama yapan Aziz Nikolaos Kilisesi Kazı Başkanı Prof. Dr. Sema Doğan, “Jeoradarda görülen zeminin Kilise’nin ilk yapı evresinin zemini olması ihtimali de bulunmaktadır. Bu nedenle jeoradar ile elde edilen verilerin Aziz Nikolaos’un mezarı olabileceğine ilişkin kesin yorum yapmak bu aşamada hata olacaktır. Antalya Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü’nün yürüttüğü çalışmalar henüz başlangıç aşamasındadır. Öte yandan Kilisenin günümüze gelen mevcut zemini 9.-10. yüzyıllara tarihli opus sectile tekniğinde çok değerli panolardır; orijinal zeminin sökülmesi yapıda büyük tahribata da neden olacaktır” dedi.

Antalya’nın Demre ilçesinde bulunan Aziz Nikolaos Kilisesi, Ortodoks dünyası için önemli bir inanç merkezi. Bugün müze olarak hizmet veren kilise, her yıl yaklaşık 500 bin civarında ziyaretçiyi ağırlıyor. Ancak geçtiğimiz hafta Aziz Nikolaos Kilisesiyle ilgili bir açıklama yapan Antalya Rölöve Anıtlar Müdürü Cemil Karabayram’ın, kilisenin zemininde hiç bozulmamış bir tapınak tespit ettiklerine dikkat çekerek, “Bu özel bölümde Noel Baba’nın hiç bozulmamış mezarına ulaşabiliriz” ifadeleri tartışmalar neden oldu.

Antalya Rölöve ve Anıtlar Müdürü Cemil Karabayram.jpg

(Antalya Rölöve ve Anıtlar Müdürü Cemil Karabayram, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, “Noel Baba’nın bırakın kemiklerini, belki de bozulmamış, el değmemiş mezarına ulaşacağız” açıklamasında bulunmuştu…)

‘EĞER BEKLENTİLERİMİZ OLURSA DEMRE’DE YATACAK YER BULAMAYIZ’

Karabayram, arkeoloji çevrelerinde şaşkınlıkla karşılanan açıklamasında, özetle şunları söylemişti: “Kilisenin zemininde yapılan teknolojik çalışmalarda hiç bozulmamış bir tapınak bulundu. Bu tapınağın hiç zarar görmediğini tahmin ediyoruz. Ama içine girmek çok zor. Çünkü zeminde motifli taşlar var. Bu taşların tek tek ölçeklenip kalıp şeklinde alınması lazım. Çok iyi sonuçlar aldık. Ancak çalışmalar asıl şimdi başlıyor. Öz tabana ineceğiz. Noel Baba’nın bırakın kemiklerini, belki de bozulmamış, el değmemiş mezarına ulaşacağız. Buraya ayrı branşlarda 8 bilim adamı atıyoruz. Eğer beklentilerimiz olursa Demre’de yatacak yer bulamayız.

rölöve müdürünün gösterdiği zeminde özel süslemeler yer alıyor.jpg

‘AZİZ NİKOLAOS’UN BOZULMADAN KORUNDUĞUNU İDDİA EDİYORUZ’

Biz burada toprak tomografi ve jeoradar yaptık. Şimdi bu çalışmaları detaylandırıp kütlesel iniş yapacağız. Dünyanın gözü burada olacak. Biz Aziz Nikolas’ın bu tapınakta bozulmadan korunduğunu iddia ediyoruz. En son noktadayız. Sonuçlanırsa Antalya turizmi de çok büyük bir ivme kazanır. Kazılardan sonra dünya bizimle tartışmaya başlayacak. Biz de bu konuda çok bilimsel davranacağız. Kazı başkanımız Prof. Dr. Sema Doğan. O da şokta. Çalışmalarımız 3 aydır devam ediyordu. Son aşamada kazı yapılacak alan genişletilecek. Şu an giremiyoruz çünkü mozaikler için özel uzmanlar çalışacak.”

st. nikolaos kilisesi.jpg

KAZI BAŞKANI PROF. DR. SEMA DOĞAN’DAN AÇIKLAMA GELDİ

Antalya Rölove ve Anıtlar Müdürü Cemil Karabayram’ın tartışmalara neden olan açıklaması, dünya basınında da yer buldu. Ancak arkeoloji çevrelerinde şaşkınlık yaratan bu değerlendirmeleri yapmak için henüz çok erken olduğu ortaya çıktı. Aziz Nikolaos Kilisesi Kazı Başkanı Prof. Dr. Sema Doğan, konuyla ilgili yazılı bir açıklamada bulunarak akıllardaki sorulara açıklık getirdi.

prof. dr. sema doğan.jpg(Aziz Nikolaos Kilisesi Kazı Başkanı Prof. Dr. Sema Doğan, konuyla ilgili yazılı bir açıklamada bulunarak akıllardaki sorulara açıklık getirdi…)

‘ÇALIŞMALARIMIZ BİLİMSEL VERİLER ÇERÇEVESİNDE SÜRÜYOR’

Aziz Nikolaos Kilisesi’nin, Azizin mezarı üzerine inşa edilmiş olması nedeniyle Ortaçağ’dan günümüze dek hacıların ziyaretgâhı olarak Ortodoks Hıristiyan dünyasında dini önemiyle öne çıkan bir yapı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Sema Doğan, “1989 yılından itibaren sürdürülen arkeolojik kazı çalışmalarımız bilimsel amaç ve yöntemlerle Kilise’nin çevresinde, yapının içinde yer aldığı Manastır yapılarının açığa çıkarıldığı, mimari ve küçük buluntuların değerlendirildiği, elde edilen sonuçların bilimsel yayınlarla bilim dünyasına sunulduğu çalışmaları içermektedir. Çalışmalarımız her yıl bilimsel veriler çerçevesinde Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne verilen plan ve program içerisinde sürdürülmektedir” bilgisini verdi.

Aziz Nikolaos Kilisesi.jpg

‘HENÜZ SOMUT VERİLER BULUNMADI BU YORUMLAR İÇİN ÇOK ERKEN’

Geçtiğimiz hafta basında yer alan “Aziz Nikolaos Kilisesi’nde jeoradar çalışmaları sonucunda bir tapınak keşfedildiği, Noel Baba’ya ait mezar ve kemiklerin yeni bulunan tapınakta bulunabileceğine dair bulgulara ulaşıldığı” yönündeki haberlere değinen Prof. Dr. Sema Doğan, “Aziz Nikolaos’un mezarına ilişkin bilimsel somut veriler henüz bulunmamış olup, bu tür yorumların çok erken yapıldığı düşünülmektedir” dedi.

kilise detay.jpg

‘ZEMİNDEKİ PANOLAR SÖKÜLÜRSE YAPIDA BÜYÜK TAHRİBAT OLUR’

Antik kentlerde tapınaklar üzerine kilise inşa edilmesinin Bizans yerleşimlerinde sıklıkla rastlanan bir durum olduğuna dikkat çeken Doğan, “Aziz Nikolaos Kilisesi’nin yapı evreleri mevcut olup ilk evresi 6. yüzyıla kadar inmektedir. Jeoradarda görülen zeminin Kilise’nin ilk yapı evresinin zemini olması ihtimali de bulunmaktadır. Bu nedenle jeoradar ile elde edilen verilerin Aziz Nikolaos’un mezarı olabileceğine ilişkin kesin yorum yapmak bu aşamada hata olacaktır. Antalya Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü’nün yürüttüğü çalışmalar henüz başlangıç aşamasındadır. Öte yandan Kilisenin günümüze gelen mevcut zemini 9.-10. yüzyıllara tarihli opus sectile tekniğinde çok değerli panolardır; orijinal zeminin sökülmesi yapıda büyük tahribata da neden olacaktır” diye konuştu.

 

 

 

Saklısu

Saklısu

Yusuf Yavuz

“Ruhlar için ölüm su olmaktır. Suyun ölümü toprak olmaktır. Su topraktan meydana gelir, ruh da sudan…”*

Çoğunlukla tersi düşünülse de sonbahar ışığın mevsimidir. Göğün mavisini, toprağın kızılını, çamın yeşilini ve yapraklara düşen hazan sarısını en iyi sonbaharda görürsünüz. Hele de ışığın coğrafyası Likya’daysanız, tarihin ve coğrafyanın içinde binlerce yıldan süzülüp gelen renklerle zamanın içinde kaybolur gidersiniz. Tıpkı benim gibi…

Deniz kızlarının varlığına inanan bir arkadaşımın hikayelerinin peşine düşüp Likya’nın büyülü kentlerinden biri olan Lmyra’da alıyorum soluğu…

Eylül güneşi yeryüzüyle oyunlar oynayarak Alacadağ’dan, Akdağ’ın ardına doğru dolanıyor. Tohuma durmuş hayıtların arasından geçip ulu çınarların altında soluklanıyorum.

DSC05249.JPG

M.Ö 5. yüzyılda kurulduğu söylenen Lmyra, Perikles döneminde Likya’ya başkent olmuş. Geçmişin görkemini yansıtan kalıntıların birçoğu bugün sularla iç içe. Bu yüzden kalıntıların bulunduğu alanı da kapsayan mahalleye yöre halkı ‘Saklısu’ adını vermiş.

Lmyra’nın ihtişamlı günlerinden bugüne taşıdığı pek çok sır gibi somut olan kültür mirası da oldukça ilgi çekici. Ancak ben size antik kentin görkemli tarihinin yanında, tiyatroları, kahraman anıtlarını, anıt mezarları, lahitleri, akropol ve nekropolleri anlatmayacağım. Bunları merak eden bir çok kaynaktan ulaşabilir. Ben size Lmyra’nın taş döşeli kadim caddelerinde dolaşırken rastladığım yaşlı bir çobandan dinlediğim hikayeyi anlatacağım…

DSCF7404.JPG

Üç beş avare keçiyi Lmyra’nın kalıntıları arasında dolaştıran yanık yüzlü yaşlı çoban, buralara gelen yabancılara olan aşinalığından hemen söze girip  nereli olduğumu, adımı, ne iş yaptığımı soruyor. Meraklı çobana kısa künyeyi saydıktan sonra bu kez ben onu sorguya çekiyorum…

Antalya Finiker Lmyra 1954.jpg

Finike-Elmalı kara yolunun içinden geçtiği Arikandos Vadisindeki köylerden birinde yaşıyormuş. Lafı uzatınca bir de sigara çıkarıp uzattı. “Bıraktım” deyince dudağına götürüp ateşledi elindeki sigarayı. Belli ki konuşmayı seviyor. Ulu çınarlardan birinin gölgesine ilişip koyu bir sohbete daldık. Akşama eve dönme telaşım, bitmesi gereken yazılar, dünyanın bin bir türlü işini de bir yandan yumak gibi sarıyorum zihnimde.

DSC05271.JPG

Şu kırık taşları görüyor musun?” diye söze başladı. Kırık taşlar dediği büyükçe bir duvarın dibinde yükselen antik sütunlar…

O taşların üstünde mora çalan kül rengi giysiler içinde bir kadın gördüm” diye anlatmayı sürdürdü. Yüzüne baktım. Bir yandan vaktim az, bir yandan da bu coğrafyanın insanı kendine çeken sihrine kapılma olasılığım, yüzünde bir anlam arıyorum.

O anlamı bulmam uzun sürmüyor…

Dolunaylı bir geceydi. Yukarıdan davarları su içirmeye getirmiştim. Birden aha şu taşın üstünde dikilmiş, başını göğe çevirmiş bir kadın gördüm. Turist desem değil, çünkü ne bir eşyası görünüyor ne de bir çanta. Duvarın arkasına çekilip kim olduğunu anlamaya çalıştım. Çok güzel bir yüzü vardı. Ayın aydınlattığı bedenini kaplayan giysi kül rengi gibiydi. Belki de mordu ama ayın ışığında kül gibi görünüyordu…”

DSCF7419.JPG

Daha adını bile bilmediğim yaşlı çobanın turunlarına anlattığı masallara pek de benzemeyen hikayesi giderek ilgimi çekmeye başlamıştı. Bu kez ben sordum: “eee, sonra ne yaptı kadın?”

Yıllar önce ben askerliği bitirip dönünce bizim köye bir hemşire gelmişti. Saçları onunki gibi kıvır kıvır omuzlarına dökülüyordu. İki elini yavaşça havaya kaldırıp dalda sevişen iki kuş gibi bileklerinden birbirine döndürdü. Bizim köylü Bakkal Ramazan’ın eskiden bir terazisi vardı, onun ibreleri gibi karşılıklı duruyordu elleri. Sonra birden taşın üstünde yavaş yavaş hareket etmeye başladı. Elleri, ayakları, gövdesi sanki Gökbük’ün oradan taşlara çarpa çarpa akıp giden sular gibi dans ediyordu. Taşın üstünde usulca yere indi. Ayaklarının ucuna basarak suların çevrelediği şu caddenin ortasında durdu. Bir ayağını suya daldırıp çıkardı. Sonra diğerini. Derken bir ses daha duyuldu. Yalanım varsa şuradan evime gitmek kısmet olmasın, şu çınarın dalları arasından bir adam indi suya. Nereden çıktı, nasıl birden indi anlamadım. Hem korkudan hem de meraktan gözlerim iyice açıldı. Davarları da unutmuş gitmişim…”

DSCF7430.JPG

Çobanın hikayesi giderek ilginçleşmeye başlıyordu. Bu arada ben de meraklı çobanın davarları unutuşu gibi saati unuttum. Nasılsa bu saatten sonra yapacak bir şey yok, en iyisi hikayenin tadını çıkarayıp düşüncesiyle iyice yayılıyorum. Çantamdaki ses kayıt cihazını çıkartıp kayıt tuşuna basıyorum. Çobanın anlattıklarını zihnime yazsam da artık eski hafızamın olmadığını tüm dostlar yüzüme vurup duruyor.

Bir sigara daha yakan çoban da çantasından iki yaz elması çıkarıp birini bana uzatarak kaldığı yerden devam ediyor, giderek beni de içine çeken hikayesini anlatmaya: “ Adam, ayaklarının üstünden suların akıp geçtiği kül rengi giysili kadının önünde diz çökerek, ‘taş kesilmiş bedenimin üstüne düşen kızıl, beyaz bir tüy gibi yere iniyorsunuz usulca.. Hafifliğin çarpması da pek sarsıcıymış güzel tanrıçam. Varlığınız göğün boşluğuna sözlerimin resmini çiziyor’ dedi. Kadın da adamı ‘sözleriniz resmimi dile getiriyor. Dallarıma hece kuşları konduruyor. Ballı meyveler veriyor ağacıma. Sakız, mersin ve hayıt kokuyor sözleriniz’ diye yanıtladı. Sonra elleri buluştu boşlukta. Adam kadına ‘Cansuyum’, kadın adama ‘ruhum’ diyordu. İki çift ayağın altından akan sular gittikçe yükselmeye başladı. Ilık bir nefes gibi rüzgâr başladı. Ulu çınarların yaprakları birbirine vurarak suların sesine karışıp tatlı bir melodi oluşturuyordu. Yukarıdan, çamların arasından gelen ıslık gibi sesler giderek hiç duymadığım bir çalgıya dönüşüyordu. Yükselen su bedenlerini kapladı. Kül rengi iki kuğu gibi suyun içinde süzüldüler. Bazen sert hareketlerle, bazen de uçuşan tüy yumuşaklığında birbirlerine sarılıp ayrıldılar. Kah dalıp kah dinlendiler. Bazen tek bir beden gibi olduklarını gördüm. Sanki biri diğerini yutmuştu. Sonra da karnından çıkarıp yerine koymuştu. ‘Hey Allah’ım’, dedim. ‘Bu yaştan sonra bunadım mı ne?!’ diye söylendim içimden…”

DSCF8348.JPG

Sen hiç kitap okur musun?” diye soruyorum, hikâyesine ara verip soluklanan çobana. “Sen de inanmadın değil mi gördüklerime? Sen de bana bunak diyorsun değil mi içinden? Benim çocuklar da dalga geçip duruyorlar” diye sitem etmeye başlıyor. Belli ki çok içerlemiş.

“Eee, sonra ne oldu?” diye merakla sorup yeniden heveslendirmeye çalıştığım çoban bu kez ayağa kalkıp kaldığı yerden anlatmaya koyuldu: “onları öylece izlerken kaç saat geçti bilmiyorum. Ama ay çokta şu koca çınarın tepesine dikilmişti. Bizim iki su kuşu kanatlarını çırpa çırpa, döne dolana iniltilerle ayinlerini sürdürüyordu. ‘Cansuyum’ ve ‘ruhum’ sesleri yıkıntıların arasından süzülüp giderek ormanı kaplamaya başladı. Ay yavaşça çekilmeye, alaca karanlıkta belli belirsiz yıldızlar görülmeye başladı. Saatlerdir sevişen bizim iki su perisi öyle yüksek bir sesle birbirlerinin adlarını bağırdılar ki, seslerinin sarmal olup göğe yükseldiği yöne doğru ışıltılar saçarak kaybolup gittiler. Mordan turuncuya geçen göğün boşluğunda bir yıldız kayması gibiydi. Ben de şu pirnarların altında bekleşen davarları toplayıp eve döndüm…”

DSCF3032.JPG

Hikayesini bitiren çoban rahatlamıştı sanki. Onu böyle can kulağıyla dinleyen birini bulmanın minnet duygusuyla baktı yüzüme. Aklımdaki soruları okumuş gibi cebinden bir mendil çıkarıp içini açtı. Küçük beyaz taşlarla kaplı kahverengi deri bilekliği göstererek, hikayesini kanıtlamak isteyen bir özgüvenle konuştu: “işte bu da bizim su kuşları göğe yükselirken yere, bir sakız ağacın üstüne düştü. Ben de alıp cebime koydum. Bizim caminin İmamına anlatıp bu bilekliği gösterdim. Önce ‘tövbe tövbe’ diye söylendi, sonra da böyle şeyler anlatmak sana hiç yakışmıyor. Üstelik günaha da giriyorsun’ diye beni tersledi. Şimdi sen söyle oğlum, günah bunun neresinde? Sen beni böyle dinleyen ilk kişisin. Bu bilekliği de sana vereceğim. Yarın bir gün ölüp gideceğim, ardımdan kimse kıymetini bilmez bunun…”

DSCF3030.JPG

Çoban’ın elime tutuşturduğu bilekliği alıp heyecan ve şaşkınlıkla çantama koydum. Güneş çoktan Finike çukurunun üzerini kaplamıştı. Lmyra’dan Turunçova’ya kadar yürüdüm. Bir minibüse binip Finike’ye, oradan da eve gitmeye niyetliyim. Minibüs durağında beklerken yeni açılan okula giden genç bir öğretmen geldi. Elimde şaşkınlıkla incelediğim bilekliği görünce sordu: “Lmyra’da yaşlı bir çoban mı verdi onu size?”

DSCF3034.JPG

Merakla yüzüne baktığımı görünce yanıtımı beklemeden sözüne devam etti: “o çoban benim meslektaşımdır. Yıllar önce öğretmen olup yayla köylerinden birine atanmış. Ama siyasi kargaşadan dolayı pek rahat vermemişler. O da istifa edip köyüne dönmüş. Bir süre o zamanlar yeni yeni duyulmaya başlayan antik kentlerde turistleri gezdirip üç beş kuruş kazanmaya çalışmış. Sonra da babası ölünce geriye kalan birkaç keçinin peşinde çobanlık yapmaya başlamış. Bir gün Lmyra’yı gezmeye gelen bir kadınla tanışmış. Birbirlerinden hoşlanmışlar. Saatlerce sohbet etmişler. Köylülerin anlatışına göre bizim çobanla kadın on gün ormanda yaşamışlar. Aylardan yine Eylül’müş. Geceleri Lmyra’nın sularla kaplı caddelerinde, sütunlarının üstünde, ulu çınarlarının altında sevişirlermiş. Sabah erkenden bahçelerine giden kadınlar duyarmış bazen neşeli çığlıklarını. Ne sonra kadın geri dönmeyince yakınları jandarmaya haber vermişler. Jandarmalar bunları yukarıdaki tepede bir lahdin içinde bulmuş. Kadını yakınlarına teslim etmişler. Bizim çobanı da uyarıp evine yollamışlar. İşte o gün kadın bileğinden çıkardığı bilekliği çobana verebilmiş. Çoban da ona lahdin çevresindeki sakız ağacından bir dal koparıp verebilmiş. Aradan yıllar geçti. Şimdi her Eylül ayının son on günü kadın uzak yolları aşıp Lmyra’ya gelir, tüm zamanını burada geçirirmiş. Köylülerin söylediğine göre bizim çobanla geceleri buluştukları da oluyormuş yine. Ben de onların yalancısıyım…”

DSCF3044.JPG

Ben duyduklarımla iyice afallarken, genç Öğretmen “benim minibüsüm geldi” diye vedalaşıp gitti.

Elimdeki bileklikle öylece kalakaldım. Beni Finike’ye götüren minibüse bindiğimde sıcağın da etkisiyle uykuya dalmışım. Kulaklarımda huzur veren bir ses; “Cansuyum, geceleri süren rüyayı güne de taşıyan suretiniz sakız ağaçlarının arasında ışıkla buluşmayı sürdürüyor. Işığın varlık nedeni sanki teninize methiye düzmekmiş. Ah kara zeytin tanelerinden sızan süte düşen ışık. Ah ballı incirlere, çatlamış narlara düşen ışık. Suların üstünde suretini gezdiren ışık. Ah Saklısu’da Eylül’ün en güzel rüyasına düşen ışık! Ya tenine vur beni, ya sakız ağacının köküne sal…”

IMG_8911.JPG

*Herakleitos, Faragmanlar. Kabalcı Yayınları

(Arşiv yazı)

 

 

 

 

 

 

 

Türkiye’nin en sevdiği lezzetlerin sırrı bu tohumlarda saklı

Türkiye’nin en sevdiği lezzetlerin sırrı bu kapsülde saklı

Yusuf Yavuz

Türkiye’nin en çok sevdiği lezzetlerin başında gelen susamda tarlalardan mutfaklara uzanan yolculuk başladı. Ege ve Akdeniz bölgelerindeki tarlalarda öbek öbek çatılarak kurumaya bırakılan susam bitkileri renkli görüntüler oluştururken, dünyanın en çok susam tüketen ülkelerinin başında gelen Türkiye’nin ithalata bağımlı oluşu keyifleri kaçırıyor. Ancak yine de susam üretmeyi inatla sürdüren çiftçilerimiz yüzleri güldürmeye yetiyor. Antalya’nın Döşemealtı ilçesine bağlı Kovanlık köyünde yaşayan Hatice Orman, susam üretimini sürdüren o çiftçilerden biri. Hasat edip kurumaya bıraktığı susam destelerinin arasında konuştuğumuz Orman, yerli susamdan elde edilen tahinin oldukça lezzetli olduğunu söylüyor. Antalya mutfağının ünlü piyazına lezzetini veren sosun sırrı da susamdan elde edilen tahinde saklı. Türk çiftçisinin son yıllarda sırtını döndüğü susamda ithalata bağımlı olan Türkiye, yıllık ihtiyacının yaklaşık yüzde 90’ını Afrika ve Asya ülkelerinden sağlıyor. El emeği isteyen ve üretim maliyeti yüksek olan susamı terk ederek soya ve mısır gibi endüstriyel ürünlere yönelen üreticinin desteklenmesi gerekiyor.

IMG_8896.JPG

ANTALYALI SUSAM ÜRETİCİLERİ DİRENİYOR

Kavrulunca sokağa taşan kokusu ve dayanılmaz lezzetiyle, ekmekten simide, tahinden helvaya vazgeçilmez bir ürün olan susamda hasat döneminin sonuna gelindi. Bir zamanlar Türkiye’nin susam ihtiyacının yaklaşık yüzde 20’sini karşılayan Antalya’da susam üretiminde ısrarlı olan üreticiler Ağustos sonunda başlayıp, Eylül ayı ortalarına kadar hasat ettikleri susam bitkilerini destekleyerek tarlalarda kurumaya bırakıyor. Öbek öbek çatılmış susam bitkileri, Ekim ayına kadar tarlalarda renkli görüntüler oluşturuyor. Güneşte kuruyan bitkinin kapsülleri ayrılarak içindeki susam taneleri ayrıştırılıyor. Ardından da geleneksel yöntemle savrulan taneler çuvallara konularak tahin değirmenlerinin ya da evlerde kullanılmak üzere mutfakların yolunu tutuyor.

KOVANLIK KÖYÜNDE ÇATILMIŞ SUSAMLAR.JPG

 

ANTALYA PİYAZININ LEZZET SIRRI TAHİNDE

Susamın Antalya mutfağında önemli bir yeri var. 1800’lerin sonuna doğru Mısır’ın Dimyat bölgesinden kente göç eden ailelerin beraberinde getirdiği tahin, bugün ünlü Antalya piyazının lezzet sırlarından biri. Antalyalılar zeytinyağı, limon ve tahinle yapılan sos olmadan piyaz yemiyor. Kentin kırsalında ise susam neredeyse her evde tüketilen bir ürün. Manavgat Antalya’nın susam üretim merkezi konumunda. İlçeye bağlı Çaltepe köyündeki tahin değirmenleri, ardıç odunuyla ısıtılan taş fırınlarda kavrulan susamdan ürettikleri tahinleriyle ünlü. Kentin batısında bulunan Kaş ilçesine bağlı Kasaba köyü de geleneksel tahin üretiminin sürdüğü köylerden.

SUSAM BİTKİSİ ÇİÇEKLENMİŞ HALİ.JPG            (Çiçeklenmiş bir susam bitkisi. Döşemealtı, Kovanlık köyü-Antalya…)

HARNUP VE ANDIZ PEKMEZİNİN OLMAZSA OLMAZI

Yerelde üretilen susamlardan elde edilen tahin, üzüm pekmezinin yanı sıra kimi zaman antik çağdan günümüze önemli bir doğal gıda ürünü olan harnup ağacının (keçiboynuzu) meyvelerinden elde edilen pekmez ile kimi zaman da Akseki ve Gazipaşa’nın dağ köylerinde bir çeşit ardıç ağacının meyvelerinden elde edilen ‘andız pekmezi’ ile birleşerek yörenin vazgeçilmez lezzetlerinden birini oluşturuyor. Tahin, aynı zamanda Antalya’nın ünlü Ramazan poğaçasının ana malzemelerinden biri.

IMG_8900.JPG     (Antalyalı susam üreticisi Hatice Orman, büyüklerinden öğrendiği yöntemle susamları rüzgarda savuruyor…)

‘BİZİM SUSAMIN VE TAHİNİN LEZZETİ BİR BAŞKA’

Antalya’nın Döşemealtı ilçesine bağlı Kovanlık köyünde yaşayan Hatice Orman, susam üretimini inatla sürdüren üreticilerden biri. Evinin karşısındaki tarlasında yetiştirdiği susamları kurutup kapsüllerinden ayırdıktan sonra rüzgârda savurarak yaprak ve tozlarından ayırıyor. Ürettiği susamdan kendi ihtiyacı olanı ayırdıktan sonra kalanını ihtiyacı olanlara sattığını anlatan Hatice Orman, “Bizim kendi ürettiğimiz susamın ve bu susamdan yapılan tahinin lezzeti bir başka oluyor. Çörekten kurabiyeye her şeyde kullanıyoruz. Ayrıca bayramlarda yaptığımız, sarı burma tatlısının içine de cevizle birlikte kavrulmuş susam da koyarız. Buram buram susam kokar. Çok güzel olur” diye konuştu.

ANTALYALI SUSAM ÜRETİCİSİ HATİCE ORMAN.JPG

KAPSÜLDEN AYIRDIĞI SUSAMLARI RÜZGÂRLA SAVURUYOR

Bahçesinde susamdan başka her türlü ihtiyacını kendisinin ürettiğini anlatan Orman, toprağı ve üretmeyi çok sevdiğini söylüyor. Tarlasında güneşin altında kurumaya bıraktığı susamların kapsüllerini kontrol eden Orman, kuruyanların içinden susam tohumlarını ayırıyor. Bir yandan da rüzgârı kollayan Orman, kurumuş susam tanelerini rüzgârda savurarak yaprak ve tozdan ayırıyor. Ayrılmış ve yıkanmış taneler artık kullanıma hazır. Geçen yıl ürettiği susamın kilosunu 10 liradan sattığını söyleyen Hatice Orman, bu yıl fiyatların biraz daha artacağını umuyor.

HATİCE ORMAN TOPRAĞI VE ÜRETMEYİ SEVDİĞİNİ SÖYLÜYOR.JPG   (Hatice Orman, toprakla uğraşmayı ve bitki üretmeyi çok sevdiğini söylüyor…)

TÜRKİYE TÜKETTİĞİ SUSAMI AFRİKA’DAN İTHAL EDİYOR

Türkiye yılda yaklaşık 130 bin ton civarında susam tüketimiyle dünyada ilk sıralarda yer alıyor. Simitten kurabiyeye, tahinden helvaya pek çok gıda üründe kullanılan susam, Türk halkı için vazgeçilmez lezzetlerden biri. Ancak 1990’lı yıllara kadar Ege ve Akdeniz bölgelerinde yaygın olarak üretilen susamda son yıllarda ekim alanları azalınca Türkiye susam ihtiyacının yaklaşık yüzde 90’ını ithal ederek karşılıyor. Türkiye’nin susam ihtiyacının büyük bölümünü Antalya, Adana, Manisa, Muğla ve Uşak gibi iller karşılıyordu. Ancak bugün Nijerya, Etiyopya, Çad, Sudan ve Hindistan gibi ülkelerden susam ithal ediyoruz.

Susam Türk halkının vazgeçilmezleri arasında.jpg

MERSİN’DE KÜNCÜ, GAZİANTEP’TE KAHKE: SUSAM GÜNEYİN DAMAK TADI

Mersin bölgesinde ‘küncü’ olarak anılan susam, Antakya’da ünlü biberli ekmek, Gaziantep’te ise mahalle fırınlarında ve evlerde üretilen bir tür atıştırmalık olan ‘kahke’ gibi lezzetlerin olmazsa olmazı. Yakın zamana kadar Anadolu’nun neredeyse her kentinde ağırlıklı olarak kış aylarında tahin helvası üreten ve beşer kiloluk teneke kaplarda her köy bakkalına ulaştıran helvacılar yakın tarihimizin yeme içme kültüründe önemli yer tutuyor. Susam üreticisinin desteklenmesi ve üretimin teşvik edilmesi durumunda ithalatın büyük oranda azalacağını söyleyen üreticiler giderek yükselen susam fiyatlarının ancak bu yolla stabil duruma geleceğini savunuyor.

Türk halkının vazgeçilmezi simit.jpgGaziantep kahkesi.jpghatay biberli ekmek.jpg

 

 

 

 

Son sözü hep toprak söyler…

Dinleyin eyy! Burası Anadolu. Burada umutsuzluk haram. Kulak verin toprağa. Nice saraylar harman yeri, nice sultanlar harman oldu bu topraklarda. Son sözü hep toprak söyler, bu yüksek göğlerin altında…
Yusuf Yavuz
Anadolu toprağının hafızası, doğanın ve onun üzerinde binlerce yıldır devinen insanın sırlarını koynunda saklıyor…
Jeolojik katmanlar, kayaçlar, dağlar, dereler, ırmaklar, ovalar, deltalar…
Meşe, çam, sedir, ardıç… Zeytin, üzüm, incir…
Kartal, baykuş, puhu. Ama illa ki Torosların su kıyılarında uçuşan allı morlu, çelik mavisi kanatlarıyla Yusufçuklar…
Afyon ovasının yalnız ahlatları. Tokat dağlarının alıçları. Kara gözlü üzümleri Mardin’in. Sarı başağı Konya’nın…
Tekmili birden binlerce yıldır üreten ellerin türküsü gibi bir uçtan bir uca Anadolu coğrafyasını dolanan derin, içli, kederli ama her daim umutlu akan bir ırmak gibi dünü bugüne, bugünü yarına ulayıp duran insanlar…
Ve o insanların yalnızca kalbinden geçirdiği, asla dile getirilmemiş cümlelerle dokunan rengarenk bir gönül coğrafyası. Aşkın da, imanın da sır deryasında karıldığı bir Anadolu gezegeni.
O gezegen ki, koynunda Hitit’i, Roma’yı, Acem’i, Osmanlı’yı emzirdi de; tek bir sırrını vermedi riyaya. O gezegen ki, dağını taşını, kurdunu kuşunu yağmaladılar da, özünden tek bir tüyünü vermedi zalime. O gezegen ki, taşı toprak, çamuru ekmek eyleyen ellere; acıyı bal, karayı ak eyleyen gönüllere verdi sırrını. Koynunu iyiye, güzele açtı; sadeliği gören göze verdi tenini.
O tenin harında yeşeren nice uygarlığın yalnızca izleri değil, gözleri de kaldı geriye. Bakıp görmesini, görüp anlamasını bilen canlara hala anlatır durur o bilge koca toprak…
Kırk bin köyün içinde kırkbin kadim şehir. Bir ileri iki geri yürüyüp duran zaman treninin her durağında ayrı bir insanlık öyküsü yazılır. Toprağa, ağaca ve suya işlemiş canların öyküsü. Hem susuzluğumuz, hem de suyumuz. Hem çaresizliğimiz, hem de çaremiz. İçtikçe kanacağımız, kandıkça ayacağımız abıhayat gibi öylece bekler durur…
Hafızası dünden yarına gebe kalmış toprakların başında Çorum’un koynundaki Hitit başkenti Hattuşa (Boğazkale) geliyor…
Anadolu arkeolojisinin büyükannesi Prof. Machteld Johanna Mellink (1917-2006), Anadolu’nun bir çok kadim kenti gibi Hattuşa’yı da 1950’lerden başlayarak 1990’lara kadar defalarca ziyaret etmiş. Her ziyaretinde de bir zamanlar Hitit imparatorlarının görkemli saraylarını barındıran bu toprakların üzerinde yaşayan zamanın insanlarını görüntülemiş. Tarihin el değmemiş bahçesinde devinip duran, rızkını arayıp şükreden, ekmek yiyip su içerek yeryüzünün en yalın yaşamını süren insanları. Zulme direnen, iyiliğe can veren insanları. Derdini turnalara, neşesini semalara söyleyen insanları…
Dağa taşa kazınan el ele vermiş Hitit tanrıları sanki duvardaki rölyeflerden inip kol kola halaya karışır bu topraklarda. Kah Çorum karşılaması olur adı, kah da halay. Ama dün hep bugünde yaşar, bugün dünde…
Dinleyin eyy! Burası Anadolu. Burada umutsuzluk haram. Kulak verin toprağa. Nice saraylar harman yeri, nice sultanlar harman oldu bu topraklarda. Son sözü hep toprak söyler, bu yüksek göğlerin altında…
Allı Turnam… Çorum toprağından yükselen bir çığlık… Neşet Ertaş’ın sesinden dinlemek için:

***
*1954-1987 arasında çekilmiş olan Boğazkale arşiv fotoğrafları: Prof. Machteld Johanna Mellink (1917-2006)
Mellink’in Boğazkale ve Anadolu’daki diğer arkeolojik sitlerde çektiği binlerce fotoğrafı içeren digital arşivi ziyaret edebilir, Anadolu tarihi coğrafyasında görsel bir yolculuk yapabilirsiniz: http://triptych.brynmawr.edu/cdm/search/collection/Mellink
Ömrünü Anadolu arkeolojisine adamış olan Miss Mellink’in, 2012 yılında yayınladığımız öyküsünü okumak için:
http://odatv.com/o-profesorun-kulleri-anadoluya-savruldu-1312101200.html