Ucuz et oyununun arkasındaki korkunç plan!

Ucuz et oyununun arkasındaki korkunç plan!

Okyanus ötesinden Türkiye’ye yüz binlerce canlı hayvan taşıyan dev gemilerin sırrı ne…

Yusuf Yavuz

Hatalı tarım politikaları yüzünden kırmızı et ihtiyacını karşılayamaz duruma düşen Türkiye üretimdeki açığını canlı hayvan ve et ithal ederek karşılamaya çalışıyor. Birçok Avrupa ülkesinden canlı hayvan ve et ithal eden Türkiye’de, Gürcistan’dan aldıkları ucuz etleri gövdelerine sarıp sınırdan geçerek 30 liraya satan fırsatçıların haberleri bu konudaki gelinen noktayı gözler önüne serdi.

Ancak Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile iki büyük market zinciri arasında yapılan anlaşma uyarınca halka ‘ucuz et’ yedirme tartışmalarının gölgesinde kalan hayvancılık politikaların görünmeyen yüzü unutulup gidiyor. Mercimekten pamuğa, buğdaydan samana, kırmızı etten pirince birçok tarım ürününde ithalata bağımlı hale gelen Türkiye’de tarım politikalarının pek tartışılmayan yanlarıyla ilgili çalışmalar yapan araştırmacı-yazar Erhan Ünal, kırmızı et tartışmalarının ucuz bir popülizm üzerinden yürütülmesini eleştiriyor ve tarımdaki büyük oyuna dikkat çekiyor.

toprak biterken kitabı.jpg

TOPRAK BİTERKEN’İN YAZARI YENİ İNSANIN BESLENMESİNİ ANLATTI

Küresel finans oligarşisinin güdümünde biçimlendirilen ve ulusların gıda güvenliğini tehdit eden politikaların bilinmeyen yanlarını deşifre ettiği ‘Toprak Biterken’ kitabında dünyanın dört bir yanındaki toprak ve su gaspını anlatan Erhan Ünal, ilk kitabının devamı niteliğindeki ikinci kitabında bu kez gasp edilen topraklarda üretilen ve giderek üç-dört temel ürüne indirgenen gıdanın tükenişini tane tane anlatıyor. Geleneksel tarımın dünya genelinde nasıl bitirildiğini ve insanların temel üretim araçlarının ellerinden alınışını gözler önüne seren Erhan Ünal, Asi Kitap’tan çıkan ve ‘Ekmek Biterken’ adıyla okuyucuyla buluşan kitabında, yeni küresel  besle(n)me sisteminin yeni insanı nasıl şekillendirdiğini ve geleceğin ellerimizde olup olmadığı sorusuna yanıt arıyor.

erhan ünal (2).jpg(Erhan Ünal, küresel boyuttaki toprak gaspını ve gıda dayatmasını ele aldığı iki ayrı kitabıyla bu alandaki ezberleri bozuyor…)

ARAŞTIRMACI YAZAR ERHAN ÜNAL’A TÜRKİYE’NİN ET İTHALATINI SORDUK

24 Kasım’da başlayacak olan Antalya’daki Konyaaltı Kitap Fuarında okuyucuyla buluşacak olan Erhan Ünal, aylardır Türkiye’nin gündeminden düşmeyen kırmızı et tartışmaları ve hayvan ithalatına ilişkin talebimiz üzerine kapsamlı bir değerlendirme yaptı.  Türkiye’de hayvancılığın tarımın birçok alnında olduğu gibi planlı bir biçimde adım adım bitirildiğine işaret eden Erhan Ünal, “Kısacası ‘ucuz et’ alacaksınız diye gaza getirilen ve sanki haftada kilolarca et yenirmiş gibi kiloda 2 ya da 3 lira fark var diye kasap kasap dolaştırılan insan toplulukları, duyarlı oldukları et sevdası üzerinden bir beklenti havasına sokulup yaratılan ‘ucuz et’ heyecanı ortamında başka operasyonlar yürütülüyor” uyarısında bulunuyor.

ekmek biterken kitabı.jpg

İşte ‘Toprak Biterken’ ve ‘Ekmek Biterken’ kitaplarıyla tarım ve beslenme konularındaki ezberleri bozan araştırmacı-yazar Erhan Ünal’ın Türkiye’de ‘ucuz et’ tartışmasına indirgenen hayvancılık politikaları ve bu politikaların küresel bağları hakkındaki çarpıcı değerlendirmeleri:

UCUZ ET ÜLKEYE REFAH GETİRECEK Mİ?

“Ülkemizin insanları şimdi de ‘ucuz et’ konusuyla meşgul. Ucuz et ithal edilecekmiş, et fiyatları da düşecekmiş! Ne iyi, bol bol ucuz et yiyebileceğiz, göbeğimiz daha da şişecek, semirmeye devam edeceğiz… Mutlu olalım ülkemizde refah daha da artacak demek ki. Öyle ya et yiyebilmek, çok et yiyebilmek bildim bileli bir refah ölçütü idi. Ülkede eskiden beri muhalif edebiyat, ‘vatandaşın kursağına et girmiyor’ basit savı üzerine kurulmakta değilmiydi? Ucuz et, ithal et, lop et, tartışmaları ile gündeme oturan canlı hayvan yetiştiriciliğinin içinde bulunduğu derin sorunların dününde, Karadeniz’deki fındık üreticisinin çıkmazı gündemdeydi. Ondan sonra gündemde Adıyaman’da tütün üreticisinin boynuna geçirilen üretim yasağı prangası vardı. Daha önce de ‘zeytinlikleri koruma yasasının’ gevşetilerek zeytinlik alanların imara açılma imkânlarının zorlanması gündemimizdeydi. Pamuk üretimi ve üreticisi nicedir sinsi bir baskı altında, pancar üreticisi hakeza.

Türk halkı günlerdir marketlerde ithal ucuz et peşinde koşuyor.jpg

‘SAKLANAN AMAÇ ÇİFTÇİLERE TOPRAĞINI TERK ETTİRMEK’

Vatandaşa neler olduğunu bütün bu sistemli yıkımın kimlerin planları olduğunu ve Türkiye’de kimlerin eliyle uygulanmakta olduğunu kim anlatacak? Bu süreç, ülkemizde bireysel olarak üreten bağımsız çiftçi ve hayvan üreticisi kalmayana dek hep aynı yörüngede devam mı edecek? İnanması zor fakat gerçekten de küresel güçlerin hedefi bu! Yani ülkemizde bireysel olarak üretim çabalarını her türlü olumsuz şartlara ve planlı köstekleme operasyonlarına rağmen inatla sürdürmekte olan bağımsız çiftçilerin yıldırılarak, üretimden vazgeçirtilip topraklarını terk ettirmek saklı tutulan gerçek amaç!

ADIM ADIM BESLENME BAĞIMSIZLIĞI NASIL YOK EDİLİYOR

Bu söylemim ilk anda gerçek dışı çılgın bir iddia gibi görülebilir fakat gerçektende süreç bu amaç doğrultusunda işliyor. Küresel oligarşi’nin, insanlığın gelecekteki beslenme sorununu çözmek bahanesiyle ortaya attığı plana göre tüm ekilebilir topraklar birleştirilerek, küresel olarak görevi üstlenecek üç-beş dev küresel tarım holdingine devredilecek. Küresel olarak planlanan ve merkezi olarak yönetilecek olan böylesi bir tarımsal üretimin standartlaştırılması, yani ürün çeşitliliğinin keskin bir şekilde düşürülmesi, kurulmakta olan ‘Küresel Endüstriyel Tarım’ sistemi açısından kaçınılmaz bir zarurettir. Sonuçta ortaya çıkacak olan genel fotoğraf, tarımsal üretim bağımsızlığını kaybetmiş bir ülke ve bu ülkenin beslenme bağımsızlığı kalmamış, alabildiğine edilgen hale getirilmiş çaresiz insanlarının görüntüsüdür.

‘HERKESİN GÖRDÜĞÜ BU İNTİHAR NEDEN DURDURULAMIYOR?’

Bir akrebin kendi kendini sokarak zehirlemesi gibi, ülkenin böylesi bir toplumsal intihar sürecini devam ettirmesini açıklayabilmek sağlıklı bir mantıkla kolay kolay mümkün olamaz. Ülkenin birçok aydınının, konuyla ilgili bir kısım akademisyenin ve uygulamada görevli teknik kadrolardaki insanlarının açıkça gördükleri ve kabul ettikleri bu toplumsal intihar süreci neden durdurulamıyor?

ENDÜSTRİYEL TARIM VE HAYVANCILIĞIN YARATTIĞI BUNALIM

Acı gerçek şu ki çok uzun bir süreden bu yana, ülkemizde ‘tarımsal üretim ve hayvancılık’ bizlere dışardan dayatılan bir model uyarınca yavaş fakat ivmesi gittikçe artan bir tempoda küresel bir plan uyarınca dönüştürülüyor. Bu dönüşüm sadece Türkiye’ye değil, tüm diğer ülkelere de dayatılmakta. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrası Amerika Birleşik Devletleri’nin sistemli ve planlı girişimleri ile öncelikli olarak tarımsal üretim kapasitesi yüksek olan ülkelere dayatılan ‘Endüstriyel Tarım Modeli’ ve bu ‘modele’ dayandırılan ‘Endüstriyel Hayvancılık’, beraberinde yığınla ekonomik ve sosyal sorunları da getirip tüm insanlığın üzerine yıktı.

GEMİLERLE TALŞINAN HAYVANLAR  ENDÜSTRİYEL ÜRETİMİN BİR PARÇASI.jpg

‘AÇLIK KORKUSU’ VE’ SESSİZ SAVAŞ’ BU GERÇEĞİ ÖNGÖRDÜ

Sayın Doç. Dr. Osman Nuri Koçtürk, daha 1960’larda ABD’nin bu girişimlerinin ardındaki karanlık planları açıklayabilmek için mesleki kariyerini hiçe sayarak büyük çabalar harcamıştı (Bkz. Osman Nuri Koçtürk’ün Açlık Korkusu, Sessiz Savaş ve diğer eserleri). Geçen zaman bu değerli vatansever bilim insanımızı haklı çıkardığı gibi, tehlikenin daha başka boyutlarını ve karanlık planların uygulamada ortaya çıkan yeni görünümlerini de insanlığın önüne koydu.

Bu karanlık planın küresel patronları ve onların her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de mevzilenmiş olan paydaşları, insanlarımızı yanıltmak duyarsızlaştırmak kafasını alabildiğine karıştırarak burnunun ucunda olup bitenleri dahi göremez, görse de anlayamaz hale getirmek için çok etkili çok yönlü çalışmalarını sürdürüyorlar.

ÜRETİCİLER 1950’DEN BU YANA NASIL GÖÇE ZORLANDI

Yukarıda da açıkladığım gibi Türkiye’de hayvancılığın gerilemesi ‘arızi’ değildir, uygulanan planlı sinsi girişimlerin sonucudur. Türkiye’de 1950’lerden bu yana, özellikle de son 20 yılda kırsalda yaşan nüfusun büyük bir bölümü şehirlere göç ettirilmiştir ve göç sürekli teşvik edilmekte hatta üstü kapalı olarak zorlanmaktadır. Kırsalda yaşayan insanlar doğal olarak tarım ve hayvancılıkla geçinirler. Onları şehirlere çekerseniz kim ekip dikecek, hayvan yetiştirecek? Kabaca bir ifade ile 1980’lere kadar Anadolu köylerinde yaşayan insanların ortalama 2-3 ineği, 5-10 koyunu keçisi olurdu denilebilir. Her sene yavrulayan inekler (ineğin süt vermesi için hamile kalıp, yavrulaması lazım) yaşadıkları süre boyunca büyükbaş sayısının artmasını da sağlarlardı.

SON 20 YILDA 10 MİLYONDAN FAZLA KÖYLÜ GÖÇ ETTİRİLDİ

Milyonlarca köylünün şehirlere göç ettirilmesi, tarımsal üretim ve hayvancılıkta sayısal olarak çok daha büyük bir gerileme demektir. Üretimden düşen bu insanlar, doğal olarak gittikleri şehirlerde de yiyip içmeye de devam edecekler, yani tüketici konumuna geçeceklerdir. O zaman bu insanların da beslenmesi için bir yerlerden gıda temini zarureti doğacaktır. Hesap basit: şehre göç eden 1 milyon köylü, daha önce şehirlerde besledikleri insanlar ile birlikte ile birlikte en az 5 milyon yeni beslenecek boğaz demektir. Ayrıca artan nüfus sayısının oluşturacağı ek istihdam zorunluluğunun da dışında, şehirlere çekilen köylü nüfusun yaratacağı yeni bir istihdam talebi daha ortaya çıkacaktır. Son 20 yılda, terör de dâhil çeşitli yöntemlerle şehirlere göç ettirilen köylü sayısı 10 milyonun üzerindedir.

Bu durumda aklı başında olan ve toplumsal duyarlılığını hepten yitirmemiş insanlar soracaktır. Devleti yönetenler böylesi bir tuzağa nasıl düşerler ve ülkenin beslenme bağımsızlığı ile birlikte politik bütünlük ve bağımsızlığını nasıl tehlikeye atarlar diye.

BAĞIMSIZLIĞINI YİTİREN İNSANLAR KÜRESEL MERKEZE İTAAT EDECEK

Cevabı yukarda var. Küresel Oligarşi tüm insanlığı kontrol altına alabilmek için var olan bütün ulusal bütünlükleri parçalayarak, mini hatta mikro idari birimler haline getirmek amacında. Küresel olarak planlanmış olan bu hedefe varabilmek için Küresel Oligarşi, ulusal bütünlüğünü koruyan devletlerin halklarına karşı var olan en asli görevi, ‘beslenme bağımsızlığını’ sağlamak ve korumayı yerine getiremez hale getirerek, milli birliği gevşetmek istemektedir. Böylelikle o ülkelerde halkın beslenmesinin büyük oranda küresel planlarda ön görüldüğü gibi kendi dev tarımsal üretim kaynaklarına bağlanması mümkün olacaktır. Böylelikle beslenme bağımsızlığını kaybetmiş olacak olan bu ülkelerde sosyal ve politik birlikteliği de bir arada tutamak olanağı kalmayacaktır. Sonuçta oluşturulacak olan bu mikro idari birimlerde yaşamak zorunda kalacak olan insanlar da silah zoruna gerek kalmadan, beslenme zorunluluğu üzerinden Küresel Merkezin itaatkâr kulları durumuna geleceklerdir. Plan bu!

KÖYLÜLÜK NEDEN BİTİRİLMEK İSTENİYOR

Köylülüğün bitirilme planlarının uygulanmakta olan genel senaryo gereği olduğunu yukarıda ifade ettik. Köylülük sonradan edinilecek bir meslek olmayıp, bir yaşam biçimidir. Doğa ile iç içe ve doğanın bütün zorluk ve kaprislerini göğüsleyerek yaşamak için genelde anadan atadan sürdürüle gelen bu yaşam biçiminin içine doğmak gerekir. Dolayısı ile bu zorlu şartlarda yaşayan insanlar da dayanıklı ve zorlu insanlardır. Toprağına olan duygusal bağlılık, aynı zamanda ülkesine de derin bir, bağlılık olarak ortaya çıkar ve bu insanlar yeri geldiğinde ülkesi için çekinmeden savaşır hatta canını verir. Bu özellik, Küresel Oligarşi açısından köylülüğü bitirme nedenlerinin en önemlisini oluşturur.

UCUZ ET TARTIŞMALARI NEYİ ÜZERİNİ ÖRTÜYOR

Eğer bu gün Türkiye de birileri çıkıp da ‘köylülüğün bitirilmesinin gerekliliğinden’ bahsediyorsa o kişinin ardında kimlerin olduğunun ve o kişinin hangi küresel odakların boyunduruğuna gönüllü olarak kafasını soktuğunu etraflıca sorgulamak gerekir. ‘Ucuz et’ bahanesiyle ortalığa saçılan ‘ucuz polemikleri’ bir kenara iterek, konunun ardındaki gerçeklerin bazılarına bir miktar ışık tutmaya çalışmak daha aydınlatıcı olacaktır.

MERALARI KÖYLÜNÜN ELİNDEN ALINAN TRAKYA’DAKİ OPERASYON

Geçmişte medyada sınırlı olarak yer alabilen bazı haberleri hatırlayalım. Bir ara Trakya da köylere ait meraların, resmi ifade ile ‘ıslah etme’ amacıyla yerli veya yabancı yatırımcılara uzun süreliğine kiraya verilme planları açığa çıkmıştı. Hayvan yetiştiriciliğinin özellikle de küçükbaş hayvan yetiştiriciliğinin önemli bölgelerinden olan Trakya’da mera alanlarının köylünün elinden alınarak yabancı girişimcilere verilmesinin ardında ne olabilir acaba diye pek soran olmadı. Fakat yöre halkı başlarına örülmekte olan çorabın nedenlerini bildikleri için çoluk çocuk hep beraber protesto gösterileri yapmışlardı.

MEGA KENTİN ETRAFINDAKİ LİMANLAR KÜRESEL PLANIN PARÇASI OLDU

Önceki kitabım olan ‘Toprak Biterken’de (sayfa 260-269) meralar konusunda bizlere görünen ve gösterilenlerin arka planındaki hedefleri ve hazırlıkları etraflıca açıklamıştım. Kısaca özetleyeyim: 15 milyon civarındaki nüfusu ile bir ‘mega şehir’ olan İstanbul, her türlü gıda üretimini içine çekip yutan muazzam ‘bir obruk’ (dipsiz kuyu) gibi bir tüketim merkezi. Bu şehrin etrafına konuşlandırılan ‘Endüstriyel Besi Çiftlikleri’ ve ‘Entegre Et Tesisleri’ olağan üstü avantajlı konumlara sahip olmaktalar. Bilindiği gibi Avustralya’dan onbinlerce baş canlı sığır ve küçükbaş hayvan özel gemilerle ithal ediliyor. Nereye geliyor gemiler? Tekirdağ ya da Bandırma limanına. On binlerce baş hayvanı limanlardan kamyonlarla yüzlerce kilometre taşımak maliyeti arttırır. Dolayısı ile Trakya ve Marmara Denizi’nin doğusunda oluşturulan besi çiftliklerine en yakın limanlardan ulaştırılan bu hayvanların oralarda belli bir süre beslendikten sonra (3-5 ay) entegre et tesislerinde işlenerek tüketicinin önüne konulması merkezi planlamacılar açısından en rasyonel yöntemdir. Daha da önemlisi İstanbul gibi bir mega şehrin etrafındaki limanlar, oluşturulan besi çiftlikleri ve entegre et tesisleriyle Küresel Planların Türkiye ayağının yapılandırılmasında olağanüstü avantajlı bir lojistik üs merkezi oluşturulmuş olmakta.

AVUSTRALYA’DAN GEMİYLE 59 BİN CANLI HAYVAN GELDİ

Merkez medya için çok da fazla haber değeri olmadığından olsa gerek bu ithal haberlerini genellikle yerel medyadan alabiliyoruz: ‘Tekirdağ TDİ Limanına Avustralya’dan 59.600 küçükbaş canlı hayvan gemi ile geldi. Tekirdağ limanına yanaşan gemideki canlı küçükbaş hayvanların kontrolleri Tekirdağ limanı veteriner sınır noktası müdürlüğü ekipleri tarafından tamamlanması sonrası gümrük işlemleri tamamlanarak canlı hayvanların tahliyesi başladı. Et ve süt kurumu tarafından et için ithal edilen canlı küçükbaşların 25.000 adedi Şahpas angus çiftliğine 25.000 adedi Bursa’ya 8.916 adedi de Konya’ya sevk edilecek. MYSORA gemisinde 784 adet hayvan telef oldu. Bu hayvanlarda veterinerler nezaretinde imha edilecek.’ ( 2 Kasım-2017: www.corluhaber.com.tr/59-bin-kucuk-bas-hayvan-geldi/3839)

MYSORA GEMİSİ CANLI HAYVAN TAŞIYOR.jpg(Mysora Gemisi)

TEKİRDAĞ LİMANINA GELEN 86 BİN CANLI HAYVAN YİNE AYNI ÜLKEDEN

Görüldüğü gibi konu sadece büyükbaş hayvan da değil. Türkiye’ye onbinlerce küçükbaş hayvan ithal ediliyor. Bu durum en basitinden Türkiye de hayvan yetiştiriciliğini teşvik etmez batırır. Bu olay bir seferlik de değil tabiî ki Türkiye’de ciddi bir kalıcı altyapı da hazırlanmış. Yerel basından bir başka haber: ‘Tekirdağ ‘a 86.000 küçükbaş canlı hayvan geliyor. Et süt kurumu tarafından Avustralya’dan ithal edilen BADER III gemisi ile Tekirdağ’a gelecek hayvanlar 31 Ağustos 2017 bayram arife günü Tekirdağ TDI limanında olacak. Sahil veteriner sınır kontrol noktası ekiplerinin kontrolleri sonrası ve Batı Marmara Gümrük ve Ticaret Bölge Müdürlüğü’nde açılacak olan beyanname sonrası gemide ki canlı hayvanların tahliye işlemleri başlayacak.’ (28Ağustos-2017: https://www.tekirdagyenihaber.com/tekirdag-limanina-86-bin-kucuk-bas-hayvan-geliyor/)

BADER 3 GEMİSİ AVUSTRALYA'DAN CANLI HAYVAN TAŞIYOR.jpg(BADER III gemisi)

ÇORLU’DAKİ 175 BİN HAYVAN KAPASİTESİNE SAHİP ÇİFTLİK KİMİN?

Yukarıdaki haberler yerel basından! Merkez medyanın anlı şanlı gazeteleri için konunun haber değeri olmasa gerek. Ben bu konularla ilgili haberleri büyük gazetelerimizin haber sitelerinde çok aradım fakat bulamadım. Çorlu’nun Yakuplu köyünde bulunan ve yukarıda adı geçen Şahbaz Angus Çiftliğine dikkat çekerim. Kuruluşun kendi web sitesindeki açıklamalara göre çiftlik, müthiş bir sayı olan 35.000 büyükbaş ve 140.000 küçükbaş hayvan kapasitesine sahip.

17.jpg

ÜRDÜN MERKEZLİ KÜRESEL HAYVANCILIK DEVİ: HİJAZİ&GHOSHEH

Anlıyor muyuz şimdi ucuz et, lop et, canlı hayvan derken hangi boyutlarda görünmez bir çarkın döndürüldüğünü? Çiftlik kime ait diye merak edenlere, kuruluşun kendi web sitesindeki bilgiler şöyle: ‘Angos Hayvancılık Gıda San. Tic. Ltd. şirketi, 1985 Yılından bu yana dört kıtada Gıda, Canlı Hayvan sektöründe ve ayrıca entegre tesisleri alanında faaliyet gösteren Hijazi & Ghosheh Co. Ltd. şirketinin Türkiye ayağı olarak hizmet vermektedir. Hijazi & Ghosheh Co. Ltd. Avustralya, Amerika, Brezilya, Uruguay, Meksika, Arjantin, Yeni Zelanda vb diğer dünya ülkeleri ile yapmış olduğu canlı hayvan (Kasaplık, Besilik, Damızlık, Süt) ithalat ihracat ağı ile birlikte et, tavuk, balık ve gıda entegre tesislerini uluslar arası sağlık sertifikaları olan İSO, HACCP ve İslami usullere göre yöneterek uluslar arası marketlerde hak ettiği yerini almıştır. 2010 yılında canlı hayvan ithalatı izni ile Türkiye’de faaliyetlerine başlayan Angos Hayvancılık Ltd. 30.000 Büyükbaş, 100.000 Küçükbaş kapasiteli gemileriyle Canlı hayvan ithalat ve ihracatını Ülkemize ve birçok ülkeye gerçekleştirmektedir. İthalat yaptığımız ülkeler arasında Arap körfez ülkeleri Mısır, Libya, Suudi Arabistan, Kuveyt, Ürdün, Irak, Lübnan, Suriye, Fas vb bulunmaktadır. Firmamız Ürdün merkezli olup, dünyanın her ülkesinde diğer bir başka ülkelere sınırsız canlı büyükbaş ve küçükbaş hayvanı temin etme kapasitesine sahiptir.’ (www.angoshayvancilik.com/turkiye_ciftlik.php).

HAYVANCILIK MERKEZİ İLLERDE YARIM MİLYON HAYVANI OLAN FİRMA

Yukarıdaki ifadelerden anlaşıldığına göre, Hijazi & Ghosheh Co. Ltd. şirketinin Türkiye uzantısı olan, Angos Hayvancılık Gıda San. Tic. Ltd.Şti’nin Çorlu’da bulunan çiftliğinin dışında Tekirdağ Ulaş Beldesinde 16.000 Büyükbaş, 75.000 küçükbaş hayvan kapasiteli bir çiftliği daha bulunmakta. Bir de Balıkesir, Gaziantep, Mersin, İzmir ve Sakarya illerinde kiralanmış olan çiftliklerde 100.000 büyükbaş ve 140.000 küçükbaş hayvan kapasitelerinin de olduğunu kendileri bildiriyorlar. Aritmetik olarak toplarsak, şirketin sadece Türkiye’deki bir seferlik besi kapasitesi 141.000 Büyükbaş ve 330.000 küçükbaş hayvandan oluşuyor.

KÖYLÜLER O ÇİFTLİK HAKKINDA KORKUDAN KONUŞAMIYOR

Bir yandan gelen ve bir yandan da kesilerek giden hayvanları, göz önüne aldığımızda bu besi alanlarının kaba bir hesapla yılda en az iki kere dolup boşaldığını düşünebiliriz. Bu düşünceye göre yıllık gelip giden hayvan sayısını bulmak için yukarıda sayılarla ifade edilen bir seferlik kapasiteyi en az iki hatta 3 ile çarpmamız gerekecek. Görünen o ki Ürdün/Amman merkezli bu kuruluş, aynı alanda faaliyet gösteren diğer 2-3 kuruluşla beraber Türkiye’de yürütülmekte olan, muazzam bir ‘Et Operasyonunun’ merkezinde bulunuyor. Yerel basından bir başka haber ile devam edelim: ‘Çorlu´da bir süredir kokan, pis kokunun kaynağı, Angus Çiftliğine gittik. Marmara Ereğlisi´ne bağlı Yakuplu köyü sınırları içinde ancak Çorlu ya bağlı Şahbaz köyü bitişiğinde. Çorlu – Şahbaz arasında. F tipi cezaevi gibi korunan, etrafı yüksek duvarlar ve dikenli teller ile çevrili, adım başı güvenlik kamerası olan, ekili arazileri içinde, giriş çıkışı kontrol altında, resim çekmeye müsaade edilmeyen, 150 dönüm üzerine kurulu ilginç bir yer. Birçok bölgede dev saman balyaları mevcut. Köy merası içinden geçen yol 6-7 metre genişliğinde yarı asfalt, yol kenarından yüksek gerilim hattı çiftliğe kadar gidiyor, kapısına gittiğimizde çıkış yapan 06 plakalı bir araç yıkanıyordu. Görüştüğümüz güvenlik personeli kesinlikle resim çekemiyeceğimiz hakkında ikaz etti. Görüşebileceğimiz bir cep telefonu numarası alarak geri döndük. Aldığımız kesin olmayan bilgilere göre çiftlik imar izni yok. 25 bin Angus, 60 bin koyun depolanıyor. En yakın köy Şahbaz halkı, çok şikâyetçi, çiftlik sahiplerinin kendilerine bir şekilde zarar vermesinden korktukları için konuşamıyorlar. Köy Muhtarı Recep Soydan şikâyetini dile getirdi.’ (http://www.corluda.com/yazi/corluhaberdetay.asp?yazi_id=2076  19 Kasım-2017)

150 DÖNÜMDE YÜZ BİNLERCE HAYVAN ÖLÜMCÜL HASTALIK NEDENİ

Haberdeki birkaç noktaya özellikle dikkat çekmek isterim. Çiftlik alanının 150 dönüm olduğu ifade edilmiş. Eğer bu veri doğruysa, hayvan başına 2 metrekare kadar bir alan düşüyor ve hayvanlar neredeyse yan yana sıkışık düzende duruyorlar demektir. Bu durumda hayvanlar devamlı çiğnedikleri, kendi idrarları ve pislikleri ile çamur haline getirdikleri tabanda dizlerine kadar bir pislik çamurunun içerisinde kesim günü gelene kadar yaşamlarını sürdürürler ki bu ortam, e-koli bakterilerinin üremesi için de en uygun ortamdır. Bilindiği gibi bilimsel adı Eschericia coli olan bu bakterinin yeni bir türü olan E.coli 0157:H7, son zamanlarda kanlı ishal şeklinde kendisini gösteren ve ölümcül olabilen bir hastalığa neden olmakta ve giderek daha sık olarak görülmekte.

Bu tür besi hayvanlarının kesiminin yapıldığı çok büyük kesimhanelerde kesilen hayvanların kaçınılmaz olarak derilerinde bulunan e-koli bakterilerinin etlere geçmesinin tam olarak önlenmesi mümkün olamamaktadır. (Ayrıntılı bilgi için Bkz. Yeni kitabım Ekmek Biterken. Et bölümü). Bu tür besiciliğin kaçınılmaz bir sonucu olan ve yukarıda çok kısa olarak kaba bir çerçevesini çizmeye çalıştığım sorunlar yumağını açıkça ve etraflıca irdelemeden, insanlarımızın konuya daha duyarlı yaklaşımlarını beklemek de doğru bir tavır olamaz.

HİJAZİ&GHOSHEH ŞİRKETİNİN KÜRESEL UZANTILARI

Kısacası ‘ucuz et’ alacaksınız diye gaza getirilen ve sanki haftada kilolarca et yenirmiş gibi kiloda 2 ya da 3 lira fark var diye kasap kasap dolaştırılan insan toplulukları, duyarlı oldukları et sevdası üzerinden bir beklenti havasına sokulup yaratılan ‘ucuz et’ heyecanı ortamında başka operasyonlar yürütülüyor. İnternette merkezi Amman’da olan Hijazi & Ghosheh Co. Ltd. şirketinin iş ilişkilerini araştırırsanız, giderek karmaşıklaşan bu ilişkilerin Birleşik Arap Emirlikleri’nden Avustralya’ya ve daha başka merkezlere uzandığını görürsünüz. Burada konuyu fazla uzatmamak için Avustralya üzerine şimdilik fazla bir şey yazamıyorum fakat sadece dikkatleri o yöne bir miktar çekebilmek amacıyla bu Anglo Sakson ülkenin, sadece büyük bir canlı hayvan ihracatçısı değil aynı zamanda Asya ve Güneydoğu Pasifik’te Küresel Oligarşinin en önemli operasyon merkezi olduğunu da söyleyeyim.

CANLI HAYVAN TAŞIYAN GEMİLER.jpg

ENDÜSTRİYEL HAYVAN BESİCİLİĞİ NEDEN DAYATILIYOR

‘Endüstriyel Hayvan Besiciliğinde’ hayvanların beslenmesi de küresel tarım planlarıyla tam uyum içerisinde yapılandırılmıştır. Bu planlar uyarınca besi hayvancılığı, ‘yapay yem’ (fenni yem) temelinde yapılandırılmış olup, en önemli ana maddesi de soya fasulyesidir (soya küspesi ve soya kırığı olarak). Güney Amerika veya Ukrayna’dan getirilen soya, kitlesel üretim şartlarından dolayı kaçınılmaz olarak GDO’ludur. İlave olarak kullanılan mısır küspesinin de durumu farklı değildir. Soya ve mısıra protein katkısı olarak, yerli ya da ithal kesim artıklarının da ilave edildiğiyse açıkça bilinen bir sır. Dar alanlarda bir arada tutulan bu hayvanların yemlerine katılan antibiyotikler ve diğer çeşitli ilaçlar da bütün bunlara ilave bir sorun. Endüstriyel Besiciliği dayatan ve sistematik olarak zorlayan Küresel Güç, böylece bir taşla birkaç kuş vurma avantajını yakalar. Bu avantajları kısaca sıralarsak: Önce tarım ve hayvancılığın ülkedeki en temel yerel gücü olan köylülüğün üzerindeki baskıyı arttırarak devam ettirme olanağını elinde tutar. Küresel olarak planlamasını ve muazzam boyutlardaki kitlesel üretimini kontrol edebildiği mısır ve soya fasulyesinin ülkemizdeki kalıcı tüketimini garanti altına alır. Diğer temel gıda maddeleri üzerinden oluşturmayı başardıkları bağımlılık oranlarına paralel olarak insanların beslenmesinde önemli bir yeri olan et ihtiyacı üzerinden de dışa bağımlılık daha da pekiştirilmiş olur. Sonuç, ‘Beslenme Bağımsızlığının’ kaybıyla giderek artan genel bir dışa bağımlılık ve ülke bağımsızlığının sistematik erozyonudur.

2.jpg

TÜRKİYE HAYVANCILIĞINA OYNANAN 75 YILLIK OYUN

En başta sözünü etmiş olduğum fındıktan pamuğa, zeytinden tütüne, üzümden pancara, ülkemizin geleneksel olarak güçlü olduğu her türlü tarımsal üretime uygulanan sinsi ve hain baskılar ile hayvancılığın başına 40 yıldır örülmekte olan çorap, hep bu yukarıda işaret etmiş olduğum plan çerçevesinde görülürse anlaşılabilir. Bütün bu sorunlar ve bu sorunların sonucunda yaşanmakta olan tarımsal ve sosyal erozyon, birbirinden bağımsız olaylar olmayıp, sadece şu, ya da bu politikacının beceriksizlikleri sonucu da değildir. Bu gidişat planlıdır, sistemlidir ve en az 75 yıllık bir geçmişi vardır. Küresel Oligarşi’nin ülkemizdeki temsilcileri (yerli oligarklar) yürütmede sahip oldukları tartışmasız ağırlıklarını her daim kullanarak genel gidişatı yönlendirmektedirler. Yukarıda sözünü etmiş olduğum köylülüğü bitirme planlarının da en yakın takipçisi en başta bu kesimdir. Türk aydını meraklı, araştırmacı, çalışkan, kararlı ve direnişçi olmak zorundadır. Bu arada: Unutmayalım ki ‘ucuz etin yahnisi yavan’ olur!”

 

 

Reklamlar

‘Başka bir dünya mümkün’ diyen filmler başlıyor

‘Başka bir dünya mümkün’ diyen filmler başlıyor

Dünyanın dört bir yanında değişimin mümkün olduğunu kanıtlayan öykülerin anlatıldığı belgesel ve filmlerin ücretsiz olarak gösterileceği SYFF 22 Kasım’da başlıyor…

Yusuf  Yavuz

Sürdürülebilir bir yaşam hayalini paylaşanların bir araya geldiği Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF) 10. yaşını kutladığı 2017’de 22-26 Kasım tarihlerinde 10 şehirde eş zamanlı olarak başlıyor. Antalya’da Doğadabuan, Antalya Kültür Sanat, Antalya Yerel Tohum Grubu, Dev Belgesel ve Golden Orange Youth-Club işbirliği ile organize edilen festivalin gösterimleri Antalya Kültür ve Sanat salonunda gerçekleştirilecek. Festival kapsamında İran, Kanada, Hollanda, ABD, Fransa, Rusya, Türkiye, Hindistan, İspanya, İsrail, Filistin ve İngiltere yapımı filmler ücretsiz olarak izleyiciyle buluşacak. 

Karmaşık küresel sorunları ve bu sorunlara yerel ölçekte çözüm üretmeye çalışanların ilham verici hikayelerini anlatan kısa ve uzun metraj belgesellerden oluşan Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF) 22-26 Kasım tarihleri arasında 10 ilde eş zamanlı olarak gerçekleşecek. Festivalin 2017 seçkisinde yer alan İran, Kanada, Hollanda, ABD, Fransa, Rusya, Türkiye, Hindistan, İspanya, İsrail, Filistin ve İngiltere yapımı filmler ücretsiz olarak izleyiciyle buluşacak.

SYFF AFİŞ iller.jpg

‘NE OLACAK BU DÜN YANIN HALİ, BEN NE YAPABİLİRİM Kİ?’

Festival öncesinde yapılan organizasyon ekibince yapılan duyuruda, “Değişimin mümkün olduğunu kanıtlayan hikayeleri tüm dünyayla paylaşmak amacıyla tutkulu yönetmenler tarafından çekilen bu belgeseller normalleştirdiklerimize farklı açılardan bakmamızı sağlıyor; bizi kendimize getiriyor, umudu canlı tutuyor ve harekete davet ediyor:  Yeni bir yaşam kültürü yaratabiliriz. Sorunları yaratan düşünce kalıplarımızdan kurtulmaya belki de sorularımızı değiştirerek başlayabiliriz: Ne olacak bu dünyanın hali? Teknoloji imdadımıza yetişebilecek mi? Ben ne yapabilirim ki? gibi endişe ve şüpheye dayalı sorularla geleceği tahmin etmeye çalışmaktansa birlikte yaratacağımız geleceği konuşabiliriz!” ifadelerine yer verildi.

YAŞAM KATİLİ.jpg(‘Yaşam Katili’ belgeseli, İranlı Yönetmen Komeil Sohani’nin ülkedeki yıkım projelerinin kültür mirası ve çevreye olan etkisini ele alıyor…)

SYFF, ANTALYA’DA 4. KEZ İZLEYİCİYLE BULUŞACAK

Bu yıl 10. kez izleyiciyle buluşacak olan SYFF, Antalya’da ise 4. kez organize ediliyor. Doğadabuan, Antalya Kültür Sanat, Antalya Yerel Tohum Grubu, Dev Belgesel ve Golden Orange Youth-Club işbirliği ile organize edilen festivalin gösterimleri Antalya Kültür ve Sanat salonunda gerçekleşecek. Festival boyunca ayrıca gösterilen filmlerle paralel konularda çeşitli söyleşiler de gerçekleştirilecek.

ANLAM PEŞİNDE.jpg

DÜNYAYA YENİ SORULAR SORAN YÖNETMENLERİN FİLMLERİ

SYFF kapsamında bu yılın seçkisine giren filmler, yaşamla ilgili yeni soruları gündeme taşıyor: “Yenilenebilir enerjiyi fosil yakıtlardan daha ucuza üretebilir miyiz? İnsanlık plastik üretmeden yaşamını sürdürebilir mi? Çocuk kölelerin çalışmadığı bir çikolata üretmek mümkün mü? İnsanların ihtiyacı olan hizmetleri ve ürünleri çok daha ucuza üretebilir miyiz? İklim değişikliğini durdurabilir miyiz ve olumsuz etkilerine hazırlanabilir miyiz? Daha anlamlı işlerde çalışabilir miyiz? Döngüsel bir ekonomi mümkün mü?”

Festivalin Antalya gösterimleriyle ilgili ayrıntılı programa bu bağlantıdan erişilebilecek: http://www.surdurulebiliryasamfilmfestivali.org/sessions/722/

 

 

 

 

 

 

Milli Mücadele şehitlerine büyük saygısızlık!

Milli Mücadele şehitlerine büyük saygısızlık!

Türk halkının ölüm kalım savaşı olan Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanıldığı topraklarda şehitlerin kemiklerini sızlatan madencilik çalışması tepki çekti…

Yusuf Yavuz

Ankara’nın Polatlı ilçesinde, Sakarya Meydan Muharebesinin geçtiği yerlerden biri olan Basritepe’de taş ocağı izni verilmesi tepki çekti. 2015 yılında tarihi milli parkı ilan edilen alanda 15 gün boyunca tonlarca toprak ve kayaç malzemesi taşıyan özel bir firmanın çalışmaları, Polatlı Tanıtım Vakfı Başkanı Kadim Koç’un çabalarıyla durduruldu. Ancak Türk tarihi açısından yaşamsal önemde olan savaşın yaşandığı ve binlerce şehidin yattığı bilinen bu alanda madencilik izni verilmesi büyük tepkilere neden oldu. “Burası Türk insanının ölüm kalım savaşının son hattı” diyen Koç, Sakarya Meydan Muharebesinin yaşandığı savunma hattı üzerindeki bir çok alanın geçmişte tahrip edildiğine dikkat çekerek, “Savaşın yaşandığı bölgedeki savunma hattını dolaştığınızda zaten mermer ve taş ocaklarıyla hafriyat ocaklarını göreceksiniz” dedi.

Ankara’nın Polatlı ve Haymana ilçelerini kapsayan 13.850 hektarlık alan, 8 Şubat 2015 tarihinde milli park ilan edildi. Bu bölgenin milli park ilan edilme nedeni ise, Türk tarihi açısından oldukça önemli bir zaferle sonuçlanan Sakarya Meydan Muharebesinin yaşandığı topraklar olması.

sakarya meydan muharebesi tarihimilliparkı.jpg

BASRİTEPE’DE KAMYONLAR 15 GÜN BOYUNCA TOPRAK TAŞIDI

Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bünyesindeki Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü tarafından yapılan çalışma sonucu savaşın yaşandığı bölge, ‘Sakarya Meydan Muharebesi Milli Parkı’ adıyla koruma altına alındı. Ancak milli park sınırlarında bulunan Basritepe Mevkiinde 3 Kasım tarihinde iş makineleri çalışmaya başladı. Kamyonlarla bölgeden tonlarca malzeme taşınması üzerine durumu öğrenen Polatlı Tanıtım Vakfı Başkanı Emekli Albay Kadim Koç, önce telefonla ardından ise yazılı olarak durumu yetkililere bildirdi.

İş makinesi ve kamyonlar günlerce araziden malzeme taşıdı.jpg

KORUMA KURULU İNCELEME YAPTI, ÇALIŞMA DURDURULDU

Aynı bölgenin daha önce 2011 ve 2012 yıllarında yol açılarak tahrip edildiğini dile getiren Kadim Koç, “Burada kazı yapan kişiler daha önceden izin almışlar. Bölge 2015 yılında milli park ilan edildi. Milli Parklar yetkililerine başvurduğumuzda ‘bu konuda yetkimiz’ yok yanıtını aldık. Bunun üzerine koruma kuruluna başvurduk. Daha sonra kuruldan yetkililer gelip alanda inceleme yaptılar ve kazı çalışması durduruldu” bilgisini verdi.

Basritepe'de iş makineleri 15 gün boyunca çalıştı.jpg

SAKARYA SAVAŞININ SAVUNMA HATTI TAŞ OCAKLARIYLA DOLU

“Burası Türk insanının ölüm kalım savaşının son hattı” diyen Koç, Sakarya Meydan Muharebesi’nin yaşandığı savunma hattı üzerindeki bir çok alanın geçmişte tahrip edildiğine dikkat çekerek, “Savaşın yaşandığı bölgedeki savunma hattını dolaştığınızda zaten mermer ve taş ocaklarıyla hafriyat ocaklarını göreceksiniz” dedi.

bölgede kurulan şantiye.jpg

‘BASRİTEPE, TÜRK HALKININ YENİDEN DİRİLDİĞİ YERDİR’

“Basritepe’de  3-18 Kasım tarihleri arasında 15 gün boyunca her gün yaklaşık dört kamyon ve iki kepçenin çalışarak tonlarca malzeme taşıdığını söyleyen Kadim Koç, “Buraya geldiğinizde korkunç bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Basritepe, milli mücadelenin merkezi olan Ankara’yı koruyan son tepe, Türk halkının yeniden dirilip ayağa kalktığı yerdir. Duatepe’yi geri alan birliğin şehit düştüğü bu topraklar çok önemli, herkesin sahip çıkması gerekiyor” diye konuştu.

Bölgede bulunan siperlerden biri.jpg

‘MİLLİ PARK İLAN ETMEK YETMİYOR, KORUMA BİLİNCİ GEREK’

Bu bölgede madencilik izni verilmesini eleştiren Koç, “Benim sitemim yetkililere. Böyle bir yerde bu çalışmaya izin verenler bu alanın değerini bilmiyorsa gelip yerel idarelere sorsunlar. Bu olay bizlere şunu gösterdi: Milli Park ilan etmek yetmiyor. Bunu koruyacak bilinçli vatandaşlara ihtiyacımız var. Eğer bu alan tarihi sit alanı ilan edilmemiş olsaydı Milli Park yetkilileri ile birlikte bu kazıyı durduramayacaktık veya süreç daha da uzayacaktı” ifadelerini kullandı.

Sakarya Meydan Muharebesinin kazanıldığı alanda ruhsat alan firma böyle çalıştı.jpg

TÜRK HALKININ ÖLÜM KALIM SAVAŞI BURADA YAPILDI

23 Ağustos – 12 Eylül 1921 tarihleri arasında gerçekleşen ve Türk halkı için bir ölüm kalım savaşı olan Sakarya Meydan Muharebesi; Kurtuluş Savaşı’nın da yolunu açtı. Savaşın yaşandığı yer olan Polatlı ve Haymana ilçeleri sınırlarındaki toplam 75 kilometrekarelik cephede bulunan siperler, lojistik üsler ve şehitlikler milli parkın kaynak değerlerini oluşturuyor.

Mustafa Kemal Paşa Sakarya Meydan Savaşı'nda.jpg

MUSTAFA KEMAL PAŞA TAARRUZ EMRİNİ BASRİTEPE’DE VERDİ

31 Agustos 1921 günü Yunan birlikleri Duatepe’yi işgal etmiş, Basritepe yamaçlarında bulunan Türk savunma siperleri ile  Yunan birliklerinin ilerlemesi durdurulmuştu. Bu sırada Çaldağı’nı ele geçirerek Haymana ve Polatlı’ya kadar dayanan Yunan ordusuna karşı Basritepe civarındaki Türk birliklerini genel taarruza hazırlayan Mustafa Kemal Paşa, 10 Eylül sabahı genel taarruza geçti. Öğleye doğru ise Duatepe’ye Türk bayrağı dikildi. Arından da Yunan Ordusu Eskişehir ve Ayfon bölgesine çekildi. 22 gün 22 gece süren ve Türk ordusunun kesin zaferiyle sonuçlanan Sakarya Meydan Muharebesi’nin yaşandığı topraklarda bugün madencilik izni verilmesi yürekleri sızlattı.

 

 

 

 

 

 

Mıstık’ın memleketi olan o ilçenin yeni logosu şaşkınlık yarattı!

Mıstık’ın memleketi olan o ilçenin yeni logosu şaşkınlık yarattı!

İşte Yeni Türkiye’de devletin kurumlarının estetik anlayışının geldiği nokta…

Yusuf Yavuz

‘Mıstık’ adıyla tanınan ünlü çizer Mustafa Eremektar’ın memleketi olan Isparta’nın Sütçüler ilçesinde kaymakamlık yeni logosunu belirlemek için 500 lira ödüllü yarışma başlattı, çıkan sonuç ise herkesi şaşkına çevirdi. Sütçüler Kaymakamlığı’nca 5 Ekim tarihinde yapılan yarışma duyurusunda, ilçenin yeni logosunda Yazılı Kanyon, Adada antik kenti, kekik, bal, dut, dağ keçisi, yılkı atları ve Melikler Köprüsü gibi simgelerin olmasının uygun olacağı belirtildi. 500 Lira ödüllü logo yarışmasında birinci seçilen iki çalışmadan biri üzerinde yapılan değişikliklerin ardından ilçenin yeni logosu belirlendi. Ancak Sütçüler Kaymakamlığı’nın resmi sayfasından duyurulan ilçenin yeni logosu şaşkınlık yarattı.

 

SÜTÇÜLER KAYMAKAMLIĞINDAN PARA ÖDÜLÜ LOGO YARIŞMASI

Sütçüler Kaymakamlığı, dağları, ormanları ve zengin kültür mirasıyla ünlü ilçeye yeni bir logo belirlemek için yarışma düzenledi. Kaymakamlık, 5 Ekim tarihinde yaptığı duyuruda, yeni logoda Yazılı Kanyon, Dağ Keçisi, Adada antik kenti, kekik, bal, dut, yılkı atı ve Melikler Köprüsü gibi Sütçüler için önemli simgelerin yer almasının uygun olacağı belirtilerek, “Kazanan logo sahibine 500 TL ödül verilecektir” denildi.

LOGOYU SEÇMEK İÇİN KOMİSYON KURULDU

Kaymakamlık logo yarışmasıyla ilgili sonuçları 27 Ekim tarihinde sosyal medyadan şöyle duyurdu: “Sütçüler Kaymakamlığının yapmış olduğu logo yarışması neticesinde, oluşturulan komisyonca hiçbir logonun bir bütün olarak Sütçüler Kaymakamlığı için istenilen logo olmadığı sonucuna varılmıştır. Ancak yapılan değerlendirmelerde en fazla puan alan ve üzerinde değişiklik yapılmak kaydıyla kabul edilen iki logo birinci seçilmiştir. Logoların sahipleri Murat Çetiner ve Yunus Sarışahin’dir. Birincilik ödülü bu iki logo sahibi arasında paylaştırılacaktır. Logolar son haline büründürüldükten sonra kamuoyuna sunulacaktır. Ayrıca heves ve istekle logo yapmaya çalışan İlkokul ve Ortaokul öğrencilerimiz bu cesaretlerinden dolayı kaymakamlığımızca kırtasiye seti ile ödüllendirileceklerdir.”

logo yarışması sonucu duyurusu.png

SEÇİLEN YENİ LOGO ŞAŞKINLIK YARATTI

Sütçüler Kaymakamlığı, geçtiğimiz hafta resmi internet sitesinde yeni logosunu tanıttı. Ancak “Yapılan çalışmalar ve düzenlemeler neticesinde yeni logomuz belirlenmiştir. Kamuoyuna saygıyla duyurulur” ifadeleriyle tanıtılan yeni logo şaşkınlık yarattı. Sütçüler Kaymakamlığı’nın yarışmayla belirlediği yeni logosunda, oldukça amatör bir çalışmayla yapılmış çizimlerle Yazılı Kanyon, dağ keçisi ve yılkı atlarıyla dut simgelerine yer veriliyor.

Sütçüler Kaymakamlığının yarışmayla hazırlattığı yeni logosu.jpg

ÜNLÜ ÇİZER MISTIK’IN MEMLEKETİNDEYENİ LOGOYA TEPKİ VAR

Kaymakamlığın yeni logosunun Türkiye’nin en önemli çizerlerinden biri olan Mustafa Eremektar (Mıstık) gibi bir sanatçıyı yetiştiren ilçeye yakışmadığını dile getiren Sütçülerliler, bu ayıbın bir an önce düzeltilmesini istedi. İlçenin birçok tarihi ve doğal değerinin bulunduğunu, ancak bunların bölgede bir biri ardına açılan mermer ocakları yüzünden yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını belirten Sütçülerliler, “Yılkı atlarımız, dağ keçilerimiz, kekiğimiz ve balımız mermer ocakları yüzünden yok oluyor. Bir önlem alınmazsa bu değerlerimiz yalnızca anılarda ve fotoğraflarda kalacak. Yeterince sahip çıkılmayan ilçemizin değerlerinin simgelerini bile doğru dürüst yapamayışımız bizleri derinden üzmektedir” görüşünü dile getirdi.

MISTIK 1930-2000.jpg

MUSTAFA EREMEKTAR KİMDİR?

İstanbul’da sütçülük yapan Sütçüler kökenli emekçi bir ailenin çocuğu olarak 1930’da dünyaya gelen Mustafa Eremektar, 1947 yılında dönemin ünlü dergilerinden Doğan Kardeş’te çizerliğe başladı. ‘Mıstık’ adıyla ünlenen Eremektar, Akbaba, Tef, Gırgır, Dolmuş, Yavrutürk ve Milliyet Çocuk gibi dergilerin yanı şıra Cumhuriyet, Akşam, Yeni Sabah, Vatan ve Son Posta gibi gazetelerde çizer olarak çalıştı. Çok sayıda çocuk kitabına da imza atan Mustafa Eremektar, 30 Mart 2000’de İstanbul’da yaşamını yitirdi.

Mustafa Eremektar (Mıstık) fotoğrafları ve çizgileri: Cihan Demirci arşivi:

çocuk haftası dergisi-ibiş ile bebiş (mıstık).jpgkeloğlan-mıstık.jpgmistik - mustafa eremektar.jpgMUSTAFA-EREMEKTAR-MISTIK-ORJINAL-CIZIM-KARIKATUR__69598150_0.jpgMISTIK_005.jpggırgır-66-9. sayfa-11 kasım 1973.jpggırgır-48- 7.sayfa - MISTIK.jpg

 

 

 

Ayva kokusu

Ayva kokusu

Yusuf Yavuz

Toroslarda kış ayvayla gelir. Çiçek açtığında nasıl ki yazı getireceği muştulanan ayva, o mayhoş ve akıl çelen kokusuyla toprağa düşen ilk karı karşılayan bir eski zaman bilgesi gibidir. Kimseye bulaşmadan, sesizce köşesinde oturup bekler durur…

Toroslarda kış başka türlü gelir. Usul usul, işaret vere vere, göstere göstere… İncirin üzümü, elmanın narı işaret ettiği günlerin ardından sarı yanaklı güzeller çıkar dallara; ışık ışık teninde, incecik kadifemsi bir tül örtülü ayvalar…

Türkiye’nin bitmeyen ağırlıktaki gündemi hepimizi bu toprakların değerlerine uzaklaştırıyor. Oysa bu coğrafyanın her mevsim içine girip yaşanacak onlarca masalı var…

İşte yine sarardı, kızıllandı dağlar. Bir güz masala sürüsünü önüne katmış, kışa doğru sürüp durur Toroslar…

Ayvalar dallara çıktı mı adım adım rengi değişmeye başlar Torosların…

Çitlembikler yeşilden sarıya, kızıldan mora boyar yapraklarını. Antik çağ tapınaklarının alnındaki mermerlere kazınan yeryüzünün en görkemli yapraklarını birer birer altın suyuna batırır koca meşeler. Ama ille de o küçük bahçelerdeki koyu kızıl kiraz dalları. Ah o kiraz dalları; gün batımı gibi insanın içini delip geçen bir efkarı bağırır, sessizce…

DSCF2922.JPG

Öyle büyük ovaların uçsuz bucaksız bahçeleri insanla dertleşmez. İnsana yabancıdır, bir uçtan bir uca kilometrelerce uzayıp giden bahçeler. Dibinde oturup gövdeni yaslayacağın bir sırdaş değil, dalından kaç para kazanılacağı hesaplanan bir kasa gibidir o bahçeler.

14.jpg

BU COĞRAFYADA AĞAÇLAR DERT ORTAĞIDIR

Uysa Torosların yamaçlarında, taş taş üstüne konularak elle örülmüş duvarların ardındaki teraslarda gülümseyen ağaçlar dosttur, yarendir, ahbaptır. Savaşlardan arta kalan hayatların umududur koca elma ağacı. Baharda çiçek çiçek, yazda allı kızıllı yaşam neşendir deli kiraz. Ya o çatallı gövdesiyle zamana meydan okuyan kara erik? Ama kimine göre ille de ayva ağacıdır dert ortağı. Öyle ulu, heybetli bir gövdesi olmasa da, uzansanız dokunabileceğiniz mesafedeki dalları ve tevazusu ile gönül almasını bilir.

2.jpg

YAMALI CEKETİN CEBİNDEKİ İKİ KÜÇÜK AYVA

Dedegöl Dağı’nın eteğinde yaşayan Nuri dedenin yamaçtaki bahçesine meyve toplamaya değil, iki saatlik yolu adım adım yürüyerek ayva ağacıyla dertleşmeye gittiğini yalnız kendisi bilir. Gün batımına doğru yamalı ceketinin cebine koyduğu iki küçük ayvayla yol boyunca neler konuştuğunu ise kimseler bilmez.

Zerdali, elma, incir, üzüm, dut… Tahtalara serilen kışlık meyveler güneşten yavaş yavaş ışık içtikçe kehribardan birer mücevhere dönüşür.

Zamanın sulardan daha yavaş aktığı bu yüksek dağların koynunda, adeta bir masalda kaybolmuş insanlar yaşar.

DSCF2983.JPG

YAMAÇLARDAKİ TAŞ EVLERİ PAGAN TAPINAĞINA DÖNÜŞTÜREN KOKU

Kireçtaşlarının koynundaki kızıl-kahverengi toprakların karnı yarılıp ak buğdaylar savrulur…

Kış yavaş yavaş gelir Toroslarda…

Sakız, mersin, pirnal… Dalgacı bir ala karganın ağzından düşürdüğü kocaman, kahverengi meşe palamudu. Telaşlı bir sincabın ürkek gözlerindeki ışık. Karşı yamaçtaki taş evde tüten ocak… O bacanın altında ateşi karıştıran bir çift kavruk el. O elin tuttuğu, Demirci Gök Ali Usta’nın yaptığı uzun bir maşa. Maşanın ucunda küllerin arasından çıkan bir kavrulmuş bir ayva. Ve o ayvanın ikiye bölündüğü zaman taş evi bir pagan tapınağına dönüştüren muhteşem kokusu…

3.jpg

TOROSLARA KIŞ AYVAYLA GELİR

Toroslarda kış ayvayla gelir. Çiçek açtığında nasıl ki yazı getireceği muştulanan ayva, o mayhoş ve akıl çelen kokusuyla toprağa düşen ilk karı karşılayan bir eski zaman bilgesi gibidir. Kimseye bulaşmadan, sessizce köşesinde oturup bekler durur. Sevmeyeni de çoktur, seveni daha çok. Tek başına yendiğinde insanın “ümüğüne” duranı da vardır, yemesi kolay olduğu için ekmeğe benzetileni de. Ama Hüseyin emmiye sorarsanız, o sene daldaki ayvaların dibi dolgunsa ondan mutlusu yoktur. Yine de yemesinin zorluğuyla ilgili efsanenin her daim zorluklarla eş değer biçimde anılması, ayvayı hiç de hak etmediği olumsuz bir şöhretin sahibi yapmıştır.

5.jpg

Oysa ayva yaşama sevincinin adıdır kimine göre. Ansızın karşınıza çıkıveren bir dost gibi hazırlıksız yakalandığınızda, yüzünüzde oluşan o ince gülümsemenin kaynağıdır.

PEKMEZ KAZANINA AYVALAR ATSAK, BORANIYNAN DAMLA ŞİRESİ DATSAK

Ayva, güzün kışa emanet ettiği eski zaman kokusudur. Bugün pek çoğumuzun belleğinde kalan o samana gömülmüş ayvaların kokusunun karşıladığı tahta kapıların arkasındaki yaşam mekanlar birer birer masal olup gitti. Budanmış ağaç çubuklarını ateşiyle kaynayan koca pekmez kazanlarına atılan çocukluk neşesi ayvaların o benzersiz tadı, market raflarının arasındaki endüstriyel pestillere burun kıvırıp geçen ihtiyarlardan başkası bilmez. Koca koca ayvaları ikiye bölüp çekirdekleriyle kızıl gül renginde ayva tatlıları yapıp, göbeklerine de birer kaşık camız kaymağı koyan karanfil kokulu anneler eğer uzun uzun susuyorsa bilin ki plastik kapta alıp geldiğiniz üzeri glikozdan karamel sosuyla kaplı trileçeye fit olmadığı içindir.

15.JPG

Kırşehirli halk ozanı Şemsi Yastıman’ın, ‘Memleket Hasreti’ şiirinde dile getirdiği bu özlemden başka ayvayı hangi sözcükler anlatabilir ki:

Bağ bozumu üzüm haftına batsak
Bekmez kazanına hayvalar atsak
Boranıynan damla şiresi datsak
Arı soksa, çamır sürmek istiyom…”

AYVA BU TOPRAKLARA HORASAN’DAN GELEN KALENDERİ BİR DERVİŞTİR

Ayva bu topraklara Horasan’dan, İran’dan, Tebriz’den gelen bir Kalenderi dervişidir. Ama varlığını da yokluğunu da dayatmadan yaşatan bir incelik ustası olan ayva, ruhunu bu topraklarda bulmuştur. Kimi yerde ekmek ayvası, kimi yerde bardak ayvası oldu adı. Demirle de anıldı, altınla da. Saraylarda da ağırlandı, dağ başındaki yoksul kulübelerinde de. Ama kendini hiç ağırdan satmadı, hiç hafife de almadı. Binlerce yıldır kraliçe oldu adı, ışıklı, ince tüylü, soylu güzel…

13.JPG

TROPİKAL DÜŞLERE DALDIK, ANADOLU’NUN GERÇEĞİ AYVAYI UNUTTUK

Türkiye dünyanın en önemli ayva üreticisi. Türkiye’yi Çin ve Özbekistan takip ediyor. İran’da hatırı sayılır bir üretim potansiyeline sahip. Her yıl 100 bin tonun üzerinde ayva üretiyoruz. Ancak bu soylu güzelin sahip olduğu değerlerden yeterince yararlanımıyoruz. Yalnızca ayva reçeli ya da marmelat yaparak bunca ürüne haksızlık etmiş oluruz. Örneğin benzersiz bir aroması olan ayvanın suyunu bir türlü üretip kulanamadık. Dünyanın öbür ucundan ‘tropikal’ imajıyla getirilip meyve suyu yapılan onca bitkiyi baştacı yaptık da, Anadolu insanının binlerce yıllık yoldaşı ayvayı bir çırpıda unuttuk. Oysa içerdiği vitamin ve mineralleri bir yana bırakın salt o benzersiz kokusuyla bile ayva daha fazla ilgiyi hak etmiyor mu?

 

 

 

 

 

 

 

 

Bunun adı ihanettir!

Bunun adı ihanettir!

Bartın Güzelcehisar kumsalına demiryolu döşeyen Valiliğin projesine tepki yağdı…

Yusuf Yavuz
Bartın’ın Güzelcehisar sahilindeki 80 milyon yıllık volkanik kayaçları turizme açmak için kumsal boyunca yapılan 850 metrelik demir platformlu ulaşım yoluna sivil toplum örgütlerinden tepki geldi. Eğitim-Sen Bartın Şubesi’nin çağrısıyla Güzelcehisar kumsalında köylülerle bir araya gelen CHP ve Bartın Halkevi temsilcileriyle çok sayıda yurttaş basın açıklaması yaptı. Eğitim-Sen Bartın Şubesi Başkanı Sedat Bora, uygulanan projenin bir ihanet olduğunu öne sürerek, “İlimizin eşsiz doğal güzelliğe sahip koylarından birisi olan Güzelcehisar’ın kumsalındaki bu ucubeden derhal vazgeçilmelidir. Projeyi yapan kurumlar suç işlemektedirler. Hukuki dayanaktan yoksun karar alan yetkililer hakkında da zaman geçirilmeden soruşturma açılmalıdır. 2.3 Milyonu gereksiz projelere harcayan Bartın Valiliği, bu parayı çocuklarımızın geleceği için eğitime harcamalıdır” dedi.

güzelcehisar 5.jpg

Bartın’ın Güzelcehisar köyünde bulunan 80 milyon yıllık volkanik bazalt kayalıkları ve çevresi, geçtiğimiz Ağustos ayında Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından ‘Tabiat Anıtı’ ilan edildi. Hemen ardından ise bu önemli doğa mirasının ‘turizme kazandırılması’ amacıyla bir proje hazırlandı. Bartın İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nce hazırlanan proje çerçevesinde Bartın İl Özel İdaresi tarafından yapımı gerçekleştirilen “Bartın İli Güzelcehisar Lav Sütunları ve Sahilinin Turizm ve Rekreasyon Amaçlı Peyzaj Uygulama Projesi”nin ayrıntıları ortaya çıktıkça yöre halkından da tepkiler yükselmeye başladı.

güzelcehisar 6.jpg

SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ O KUMSALDA EYLEM YAPTI
Projeye göre, Güzelcehisar kumsalından lav kayalıklarına uzanan 3 metre genişliğinde, 850 metre uzunluğunda demir platform üzerinde yükselecek bir yol yapılıyor. Güzelcehisar köylüleri başta olmak üzere yöre halkının tepkisini çeken projeye karşı bugün bir araya gelen sivil toplum örgütleri yapılanları protesto ederek basın açıklaması yaptı.

güzelcehisar 1.jpg
‘BARTINLILAR BU İHANETİ KABUL ETMEYECEK’
Eğitim-Sen Bartın Şubesi’nin çağrısıyla Güzelcehisar kumsalında köylülerle bir araya gelen CHP ve Bartın Halkevi temsilcileriyle çok sayıda yurttaş basın açıklaması yaptı. Eğitim-Sen Bartın Şubesi Başkanı Sedat Bora, burada yaptığı basın açıklamasında, “Biz buna yol demiyoruz. Bu bir ucubedir. Yapılan faaliyetler, Güzelcehisar’ın eşsiz güzellikteki kumsalına ihanettir. Bu ihaneti Güzelcehisar halkı ve Bartınlılar kabul etmeyecek, kıyılarına sahip çıkmaya devam edecektir” diye konuştu.

güzecehisar 10.jpg

‘PROJEDE NE YAPILACAĞI BELLİ DEĞİL’
“Bu sözde proje, proje çizim ve sunum tekniğine aykırı, hiçbir peyzaj projesine uymamaktadır” diyen Bora, “Ölçeksiz, detaysız, ne yapılacağı belli olmayan böyle bir proje kumul ekosisteme ve kıyılarımıza telafisi mümkün olmayan zararlar verecektir. 1. Derece Doğal Sit Alanına asla uygulanmaması gereken bu projeye imza atan Bartın Üniversitesi Öğretim görevlilerini, meslek etiği ve saygınlığına, bilimsel doğrulara uygun davranmaya davet ediyoruz. Böyle bir projeyi Bartın’ın en güzel koylarından birisine layık görmelerini kabul edemiyoruz. Peyzaj Mimarları Odası’nı ve ilgili kuruluşları bu ucube projeyi tekrar incelemeye davet ediyoruz” ifadelerini kullandı.

güzelcehisar 8.jpg
‘ACELE KAMULAŞTIRMA ENDİŞESİ TAŞIYORUZ’
Türkiye’nin dört bir yanındaki doğa mirasının son yıllarda birbiri ardına uygulamaya konulan ‘çılgın projeler’ yüzünden büyük bir tahribatla karşı karşıya olduğuna vurgu yapan Sedat Bora, şunları dile getirdi: “Orman ve Su İşleri Bakanlığı, 81 ilde bulunan doğa alanlarının turizme kazandırılması için ‘Turizm Master Planı’ hazırladı. Bu kapsamda turizme kazandırılması uygun görülen doğa alanları için statü değişiklikleri de birer birer hayata geçirilmeye başladı. Bartın’ın altın rengindeki kumsalıyla ve zümrüt ormanlarıyla ünlü Güzelcehisar köyü de bu düzenlemelerden nasibini aldı. Güzelcehisar köyü sahilinde bulunan ve 80 milyon yıllık tarihe sahip olduğu sanılan volkanik bazalt kayalık sütunları bahane edilerek Güzelcehisar bölgesinin tamamen rant ilişkilerine açılması, arazilere acil kamulaştırma ile yok pahasına el konulması endişesi taşımaktayız. Özellikle olağanüstü hal döneminde karşımızda bulunan yasa tanımaz bir erk tarafından projenin ayrıntıları gizlenebilir. Ne ile karşılaşacağımızın farkında bile olmayabiliriz O nedenle Güzelcehisar halkını uyarıyor, topraklarına, kıyılarına, tarihsel miraslarına sahip çıkmaya davet ediyoruz.”

güzelcehisar 2.jpg
PROJEDE YANIT BEKLEYEN SORULAR
Tepki çeken projeye ilişkin akıllardaki soru işaretlerini de dillendiren Eğitim-Se. Bartın Şube Başkanı Sedat Bora, proje kapsamında konaklama tesisi olup olmadığına yanıt istediği açıklamasında, şu sorulara yanıtını aradı:
“İnşa edilen yürüyüş yolu Karadeniz’in fırtınalarına dayanabilecek mi? Tesisin (yürüyüş yolu) korunabilmesi için ilk önce o bölgedeki halkın projeye inanması lazım. Halka bu konuda bilgilendirilme yapıldı mı? Projeyi hazırlayan ekip (Mimar-Mühendis) yapılan eleştirilere neden yanıt vermiyor? Proje hazırlanırken Mimar-Mühendis odalarının görüşleri alındı mı? Burada tek yönlü ulaşımda kullanılan araçlar nereye park edecek? Güzelcehisar ahalisi ve gelen yerli yabancı turistler bu platformu aşıp nasıl ve ne şekilde denizden yararlanacak? Kaplamada kullanılan ahşap zorlu kış şartlarına nasıl dayanacak? Projede bölgeye gelen turistlerin gündelik ihtiyaçlarını karşılamak için tesis düşünülmüş müdür? Ya da her zaman olduğu gibi Güzelcehisar halkına sürpriz yapılıp bazı tesisler için acil kamulaştırma çıkarılıp arazilere el mi konulacaktır? Bartın Valiliği tarafından yapılan tanıtım toplantısında projenin detayları neden gizlenmiştir? 2.3 milyonluk projenin ihalesi hangi şartlarda hangi şirkete verilmiştir? Daha önce doğal sit alanı ilan edilen ve köylünün çekeklerini yıkan il özel idaresi, hangi yasal kılıf ile bu bölgenin kumul ekosistemini etkileyecek 850 metrelik demir platform inşa etti?”

yürüyüş yolu için yapılan demir platform.jpg
‘VALİLİK 2.3 MİLYONU ÇOCUKLARIN EĞİTİMİ İÇİN HARCASIN’

Bartın’ın 3 bin yıllık tarihi geçmişiyle eşsiz doğal güzelliğe sahip olduğunu dile getiren Bora, eşsiz güzellikteki Güzelcehisar kumsalında yapılan ve ‘ucube’ olarak nitelendirdiği yapıdan derhal vazgeçilmesi çağrısında bulunarak, “Projeyi yapan kurumlar suç işlemektedirler. Hukuki dayanaktan yoksun karar alan yetkililer hakkında da zaman geçirilmeden soruşturma açılmalıdır. 2.3 milyonu gereksiz projelere harcayan Bartın Valiliği, bu parayı çocuklarımızın geleceği için eğitime harcamalıdır. Eğer gerçekten, amaç milyonlarca yıllık lav sütunlarının turizme kazandırılması ise yapılan bu yanlıştan bir an önce dönülmeli, 1. Derece Doğal Sit alanı Güzelcehisar koruma altına alınmalıdır. Bu amaç ile bu ucube projenin durdurulması için meslek odalarını demokratik kitle örgütlerini, siyasi partileri ve duyarlı Bartın halkını Güzelcehisar’a sahip çıkmaya davet ediyoruz” sözleriyle açıklamasını tamamladı.

güzelcehisar 4.jpgplatform.jpggüzelcehisar kumsalı iş makineleriyle tahrip edildi.jpg

 

 

 

Filmde gösterilen HES cennet gibiydi ama gerçeği cehenneme çevirdi!

Sezar’ın gelip, görüp, yendiği topraklar Erdoğan hayranı Reis’in HES’ine işte böyle teslim edildi…

Yusuf Yavuz

Çekerek Irmağı üzerinde Reis RS Enerji firması tarafından yapılması planlanan Çekerek Regülatörü ve HES Projesi, sekiz ayrı HES ünitesinden oluşuyor. Yozgat ve Tokat sınırlarını kapsayan ve geçtiğimiz yıl çalışmaları başlayan projeye karşı yöre halkı sert tepki gösterdi. Çekerek Irmağı’nın sularıyla tarımsal üretim yapan köylüler, projeye verilen ÇED Olumlu kararı ve acele kamulaştırma kararına karşı dava açtı. Ancak tepkilerin ardından yetkililerin yöre halkına iptal edildiğini söylediği projede revizyona giden firma, yeniden çalışmalara başladı. Bölgeye dev bir şantiye kuruldu, iş makineleri ise ırmağa inip ağaç katliamına başlayınca tepkiler yeniden yükseldi. Köylülerin avukatı Emrah Tekin, yargı süreci devam eden proje için alınan acele kamulaştırma kararı kapsamında bedel tespitlerinin henüz yapılmadığına dikkat çekerek, Başkasına ait bir taşınmazın bedelini ödemeden işgal etmeniz suçtur. Şu anda burada etüt çalışması için özel arazilerde sondajlar vuruluyor. Dere yatağına ulaşmak için çoğu zaman insanların tarlalarını işgal ediyorlar. Burada açıkça suç işleniyor” diye konuştu. 

Yeşilırmak’ın kollarından biri olan Çekerek Irmağı, Sivas Yıldızdağı’ndan doğarak Tokat, Yozgat ve Amasya’da yaklaşık 200 kilometrelik bir alana yaşam vererek Yeşilırmak’a karışıyor. Ancak bölgenin verimli tarım arazileri için oldukça önemli olan Çekerek Irmağı’nın başı HES projeleriyle dertte.

Çekerek Irmağı üzerindeki hacıboz köprüsü.jpg(Zile’deki tarihi Hacıboz köprüsü, Çekerek Irmağı’nın üzerinde zamana tanıklık ediyor…)

HES PROJESİ ‘BİR ERDOĞAN BİR DAHA GELMEZ’ DİYEN İŞ ADAMININ

Cumhurbaşkanlığı adaylığı sırasında Recep Tayyip Erdoğan’ın bu millet için tarihi bir fırsat ve şans olduğunu savunarak “Bir Erdoğan bir daha gelmez” diyen Samsunlu İş Adamı Fevzi Reis’in sahibi olduğu ‘Reis RS Enerji’ şirketi tarafından Çekerek Irmağı üzerinde yapılması planlanan Çekerek Regülatörü ve HES Projesi, vadi boyunca yaklaşık 30 kilometrelik mesafede toplam 8 ayrı HES’ten oluşuyor. Daha önce 3 HES ünitesini içeren projesinin çalışmaları, yöre halkının tepkileri yüzünden durdurulmuştu. Ancak projeyi revize eden ve çalışmalara yeniden başlayan yüklenici firma, bu kez sekiz ayrı regülatör ve HES ünitesi inşa ederek toplamda 28,64 MWm elektrik üretmeyi planlıyor.

HES şirketi sahibi Fevzi reis Cumhurbaşkanı Erdoğan ile.jpg (Proje sahibi İşadamı Fevzi Reis, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan)

ANİMASYONDA CENNET GİBİ GÖSTERİLEN HES VADİYİ CEHENNEME ÇEVİRDİ

Firmanın web sayfasında yıllık 6,5 milyon dolar gelir getireceği belirtilen projeyle ilgili hazırlanan ve sosyal medyada dolaşıma sokulan animasyon filmde, HES projesi adeta bir rekreasyon alanı şeklinde gösterilirken, yem yeşil bir vadide akan ırmağın kıyısında otlayan inekler, HES tesislerinin dibinde neşeyle dolaşan koyunlar, uçuşan kuşlar canlandırılıyor. Ancak bir süre önce bölgede dev bir şantiye kurarak arazi hazırlama çalışmalarına başlayan firmanın uygulamaları hiç de öyle olmadı. Çekerek Irmağı’na inen iş makinelerinin yaptığı ağaç katliamları tepkilere neden oldu.

Çekerek HES için hazırlanan animasyon: Çekerek HES için hazırlanan animasyon.pngHES animasyonu2.png

Çekerek HES için iş makineleri nehre indi ve vadiyi cehenneme çevirdi.jpg(Çalışmalarına başlanan HES projesi animasyondaki cennet canlandırmasından çok uzak, vadiyi adeta cehenneme çevirdi)

HES PROJESİNE TEPKİLİ OLAN YÖRE HALKI İKİ AYRI DAVA AÇTI

HES projesiyle ilgili çalışmaların hukuksuz olduğunu savunan köylülerin avukatı Emrah Tekin, yeni proje için verilen ÇED Olumlu kararı ve acele kamulaştırma kararının iptaline yönelik açılan davaların sürdüğünü belirterek, “Bugüne kadar acele kamulaştırmaya karşı açılan davaların iki tanesinde yürütmeyi durdurma kararı verildi. Kararın gerekçesinde, ‘acele kamulaştırmanın koşulları oluşmamıştır’ denildi” bilgisini verdi.

HES için yapılan ağaç katliamı.jpg

KÖYLÜLERİN AVUKATI EMRAH TEKİN: ‘BURADA AÇIKÇA SUÇ İŞLENİYOR’

Yüklenici firmanın Hazineye ait olan arazi üzerinde kurulan şantiyede çalışmalara başladığını dile getiren Avukat Emrah Tekin, “Yine hazineye ait olan arazilerde çalışmalar yapılıyor. Ağaçlar kesiliyor, sondajlar yapılıyor. Ancak acele kamulaştırma kararının olması, insanların arazilerine girip çalışma yapmak için tek başına yeterli değil. Bu konuda bedel tespiti yapılması ve el koyma kararının alınması gerekiyor. Çünkü mülkiyet hakkı ve uluslararası sözleşmeler bunu gerektiriyor. Başkasına ait bir taşınmazın bedelini ödemeden işgal etmeniz suçtur. Şu anda burada etüt çalışması için özel arazilerde sondajlar vuruluyor. Dere yatağına ulaşmak için çoğu zaman insanların tarlalarını işgal ediyorlar. Burada açıkça suç işleniyor. Bunu da köydeki bazı insanları yanlarına alarak, onları sigortalı çalışan göstererek yapıyorlar” diye konuştu.

HES şantiyesinden.jpg

‘CAMİYİ ONARARAK KÖYLÜLERİ PROJEYE İKNA ETMEYE ÇALIŞIYORLAR’

Yüklenici firmanın projenin bir zararının olmayacağını söyleyerek köylüleri ikna etmeye çalıştığını savunan Tekin, “Konteyner koymak için bazı köylülerin tarlalarını kiralıyorlar. Bazı köylerin camilerini onarıyorlar, yollarını yeniliyorlar ve projenin bölgeye ekonomik bir katkı sağlayacağını anlatıyorlar” dedi.

sekiz ayrı proje yapılacak.png(Projeye göre yaklaşık 30 kilometrelik nehir vadisi boyunca 8 ayrı HES yapılacak)

30 KİLOMETRELİK NEHİR BOYUNCA SEKİZ AYRI HES YAPILACAK

HES projesi için bölgedeki 423 adet taşınmazın acele kamulaştırma kararı kapsamına alındığını kaydeden Tekin, şunları dile getirdi: “HES projesi, Tokat’ın Zile, Yozgat’ın ise Çekerek ve Aydıncık ilçeleri sınırlarını kapsıyor. Yaklaşık 30 kilometrelik nehir yatağı boyunca 8 ayrı HES inşa edilmesi planlanıyor. ÇED dosyasını incelediğimizde, nehrin yatağı boyunca iki tarafından tel örgülerle çevrileceğini gördük. Bunun can ve mal güvenliği açısından yapılacağı belirtiliyor ama projeyle birlikte yöre insanının nehrin suyunu kullanmasının önüne geçilmek isteniyor. Dolayısıyla bölgenin en verimli tarım arazilerinin kullanılamaz duruma gelmesi kaçınılmaz olacak. Şu anda insanlar burada her türlü sebze ve meyve üretimi yapıyorlar. Zile ve Çekerek ilçelerinin sebze-meyve ihtiyacı ağırlıklı olarak Çekerek Irmağının suyu ile bu bölgede yapılan üretimden karşılanıyor.”

1.jpg

‘HES ÇALIŞMASINDA TARİHİ SÜTUNLAR BULUNDU’

HES projesi inşa edilmek istenen bölgenin tarih boyunca insan yaşamına tanıklık eden önemli bir uygarlık merkezi olduğunu dile getiren Tekin, Roma İmparatoru Julius Sezar’ın tarihe geçen ünlü “Veni, vidi, vici” (Geldim, gördüm, yendim) sözünü Zile’de söylediğini belirterek, “İlk HES çalışmalarına başladıklarında, tarihi Hacıboz köprüsünün yakınında mermer sütunlar bulundu. Ama bu hemen gizlenmeye çalışıldı. Bizim araştırdığımız kadarıyla o bölge milattan öncesine dayanan bir uygarlık merkezi. Buranın sit alanı olması gerekiyor ama proje yapılırken tarihi değerler görmezden gelindi, gerçeğe aykırı belgeler düzenlendi. Bu kalıntıların olduğu bölgede bir kurtarma kazısı yapılmadı, tescil de edilmedi. Sadece yetkililer gelip bir tutanak tutup gittiler” diye konuştu.

HES çalışması sırasında bulunan tarihi kalıntılar.jpgtarihi kalıntı detay.jpgZile sınırlarında kalan bölgede bulunan tarihi kalıntı.jpg

PROJENİN ZARARLARI ŞİMDİDEN GÖRÜLMEYE BAŞLANDI

Projenin doğaya zarar vermeyeceğinin söylendiğini ancak daha şimdiden verilen zararların görülmeye başlandığını söyleyen Avukat Emrah Tekin, açılan taş ocakları yüzünden yeraltı sularının yataklarının değiştiğini dile getirdi.

3.jpg

‘JANDARMA KÖYLÜYÜ DEĞİL, ŞİRKETİ KORUYOR’

Reis şirketinin bu yörede iktidara yakın olduğunu çok hissettirdiğine değinen Tekin, “Örneğin tarlası projeden zarar gören bir köylü tepki gösterdiğinde, yarım saat içinde jandarma geliyor ve köylüye müdahale ediyor. Köylünün yaşam ve mülkiyet hakkını savunmak yerine şirketin çıkarını savunuyor. Kamu görevlileri köylülere suç işlediklerini söyleyerek gözaltına almakla tehdit ediyorlar. Jandarma karakolu 40 kilometre mesafede ama yarım saat içinde şantiye bölgesine gelebiliyorlar. Kimi zaman şantiyede bekleyip şirketi koruyorlar” görüşünü savundu.

Yöre halkı HES projesine karşı bir araya gelip eylem yaptı.jpg(Yöre halkı HES’e karşı seslerini yükselterek eylemler yaptı. Fot: Hasan Şahingözlü)

‘BEDEL TESPİTİ YAPILMADAN BÖLGE İŞGAL EDİLMEYE BAŞLANDI’

Projeyle ilgili ÇED sürecinde yapılması zorunlu olan ‘halkın katılımı’ toplantılarının yapılmadığını ancak yapılmış gibi tutanaklar hazırlanarak ÇED Olumlu kararı verildiğini ileri süren Tekin, buna karşı açılan davanın henüz sonuçlanmadığına dikkati çekerek şöyle konuştu: “Acele kamulaştırmaya yönelik bedel tespitleri yapılmadan bölge işgal edilmeye başlandı. Ağaçlar kesiliyor, mülkiyet hakkı ve aynı zamanda doğa tahribatıyla insanların yaşam hakları ihlal ediliyor. Ayrıca adil yargılanma hakkı da ihlal ediliyor. Açılan davanın üzerinden bir yıldan fazla zaman geçti ama yürütmeyi durdurma kararı henüz verilmedi. Oysa bu dava ivedi yargılama usulüne tabi. En kısa süre içinde, en azından davalı tarafın savunmasını sunmasının hemen ardından yürütmeyi durdurma kararının alınması gerekir ancak sürekli bir takım evraklar isteniyor ve bu yolla süre uzatımına gidiliyor.”

Eylemden.jpg

HES ÇALIŞMASINDA ÇIKAN TARİHİ KALINTILAR

Üç yıldır Çekerek Irmağı’nın yaşam verdiği bölgede yaşayan köylülerin gündeminden düşmeyen HES projesine karşı çok sayıda eylem ve basın açıklaması gerçekleştirildi. Geçtiğimiz Temmuz ayında HES projesi için Zile ilçesi sınırlarında yapılan arazi hazırlığı çalışmaları sırasında tarihi kalıntılar, gözleri bölgenin sorumluluğunu üstlenen koruma kurullarına çevirdi. Yücepınar köyü yakınlarında ortaya çıkan kalıntıların, Roma dönemine ait bir tapınağın parçaları olabileceği sanılıyor.

REİS’İN HES’İ, İKİ AYRI ARKEOLOJİK SİT İÇİNDE PROJELENDİRİLMİŞ

Ancak Projenin kapsadığı alandaki kültür varlıkları yalnızca Zile ile sınırlı değil. Kayseri ve Sivas’taki kültür varlıklarını koruma bölge kurullarının, başlangıçta 1. derece arkeolojik sit alanı sınırlarında projelendirilen HES’in, bu sınırın dışına çıkarılması kaydıyla yapımında sakınca görmediği ortaya çıktı.

Kayseri koruma kurulunun HES'le ilgili kararı.png

KURUL: ‘BULUNTUYA RASTLANIRSA MUHTARA HABER VERİLSİN’

HES projesinin yapıldığı bölgenin bağlı olduğu Kayseri Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun, 25 Mart 2014 tarihli kararında, söz konusu HES projesinin Karataş Nekropolü 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı sınırında kaldığı belirtiliyor. Ancak kurul kararında HES projesinin sit alanının 150 metre dışına çıkarılmasından sonra uygulanmasında bir sakınca olmadığı kaydediliyor. Kararda ayrıca HES çalışmaları sırasında bir buluntuya rastlanırsa çalışmaların durdurularak en yakın müze müdürlüğü veya köy muhtarı ile mülki amirlere haber verilmesi gerektiği belirtiliyor.

sivas kurul kararı.png

‘SİT DIŞINA ÇIKARILIRSA HES YAPILMASINDA SAKINCA YOK’

Sivas Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu ise 27 Mart 2014 tarihinde aldığı kararda, Yozgat Aydıncık’a bağlı Narlıkışla köyünde bulunan ve 1. Derece arkeolojik sit alanı olarak koruma altına alınan ‘Mezar Tepesi’ bölgesinin HES projesinin sınırları içerisinde kaldığını ancak projenin alanın dışına çıkarılarak uygulanmasında bir sakınca olmadığını bildirdi.

HES projesine karşı 15 mart 2016 tarihindeki  basın açıklaması.jpg

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Onlar taşlarını altına çevirdi, biz demir kazıklar döşedik!

Onlar taşlarını altına çevirdi, biz demir kazıklar döşedik!

Bartın’da turizme kazandırmak için yoluna demir kazıklar çakılan volkanik kayalıkların benzerine sahip olan üç ayrı ülke jeolojik mirasını bakın nasıl koruyor ve tanıtıyor…

Yusuf Yavuz

Bir yanda Jules Verne’den Pink Floyd’a, Mendelssohn’dan Anthony Hopkins’e bir mağara için dünyayı ayağa kaldıran İskoçlar, diğer yanda binlerce mağarasını yok etmekle meşgul Türkiye. Bakmaya kıyamağacağımız sarkıtların süslediği mağaralar, zümrüt yeşili ormanlar, turkuvaz mavisi koylar, masalsı vadiler 15 yılda şirketlerin tekeline giren birer parka dönüştü. Köylünün geçim sigortası olan keçilerin girmesi yasaklanan ormanlar birer birer tabiat parkına, kent ormanına, mesire yerine dönüştürülerek önce iş makinalarının, ardından da mangal ordusunun işgaline açıldı. Bir zamanlar her biri birer açık hava tapınağı olan Anadolu’nun ormanları, su başları, görkemli kayalıkları bugün Çin malı ızgaralarda pişen Sırbistandan ithal etlerle, Ukrayna buğdayından yapılmış ekmeğin yenilip, üzerine Amerikan kolasının içildiği, bol dumanlı, histerik bir toplu ayine tanıklık ediyor. Türkiye’nin benzersiz doğal mirasının turizme kazandıracağız diyerek, üstelik de devlet eliyle hiç bir şey üretmeyen şirketlere rant aracı kılınmasına artık bir son verilmeli. Yoksa bu güzel ülkeden geriye tahrip edilmiş, kup kuru bir çöl kalacak.

Bartın’ın Güzelcehisar köyünde bulunan 80 milyon yıllık volkanik bazalt kayalıkları ve çevresi, geçtiğimiz Ağustos ayında Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından ‘Tabiat Anıtı’ ilan edildi. Hemen ardından ise bu önemli doğa mirasının ‘turizme kazandırılması’ amacıyla bir proje hazırlandı.

denizle köyün bağlantısını kesen demir platformun inşaatı sürüyor.jpg

TURİZM UĞRUNA İNSANI TURİZMDEN SOĞUTAN PROJE

Bartın İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile İl Özel İdaresi tarafından yürütülen ve Batı Karadeniz Kalkınma Ajansı (BAKKA) tarafından finans desteği verilen proje kapsamında Güzelcehisar sahilindeki volkanik lav kayalıklarının bulunduğu alana 850 metrelik ulaşım yolu, seyir terası, festival alanı ve iskele gibi uygulamalar yapılacak. Altın sarısı kumsalıyla ünlü olan Güzelcehisar sahiline yüzlerce demir kazık çakılarak inşa edilen yürüyüş yolu, projenin en tepki çeken yanı. 2.3 milyon liralık bütçeyle yapılması planlanan proje, turizme hizmet etmesi bir yana daha şimdiden bölgenin tüm turistik cazibesini yok etmeye başlamış bile.

Güzelcehisar kumsalına boydan boya demir ayaklar üzerinde yürüyüş yolu yapıldı.jpeg

KUMSALDA ÇİN SEDDİ GİBİ DEMİR YOLU

Çin Seddi gibi denizle sahil yerleşimi arasına boydan boya dikilen demir platformun üzerine, 3 metre genişliğinde ulaşım yolu yapılması akıl alır gibi değil. Şimdiden balıkçıların tekneleriyle olan ilişkisi bıçak gibi kesilmiş. Oysa yöre halkının söylediğine göre turistik cazibe olarak görülen sahilden başlayan bazalt kayalıkları 70 metrelik yürüyüş mesafesinde. Kısacası lav kayalıklarını görmek için sahil boyunca uzanan 850 metrelik bir yürüyüş yolu yapmaya hiç gerek yok.

13.jpg(Bartın Güzelcehisar köyü sahilindeki bazalt kayalıkları, dünyadaki nadir örnekler arasında…)

80 MİLYON YILLIK TARİH, BİR KAÇ YILDA ÇÖPLÜĞE DÖNÜŞECEK

Bartın Valiliği, Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Üniversite, BAKKA ve onlarca bürokratın yerel siyasilerin de gazıyla aylardır, hatta yıllardır üzerinde çalışıp yöre halkına adeta bir müjde gibi duyurduğu proje işte bu… 80 milyon yılda oluşan bir doğa mirasını, bir kaç yıl içinde demir ve plastik çöplüğüne çevirmek…

demirden yürüyüş yolu.jpg

KUŞU KEBAPTA, BALIĞI IZGARADA SEVEN ZİHNİYET

Hükümetin doğaya bakışı salt ‘turistik bir cazibe’ yönünde. Nerede bir doğal güzellik varsa ya turizme açılma projesine ya da yıkım projelerine kurban ediliyor. Kuşu kebapta, balığı ızgarada, suyu havuzda seven bir zihniyetin tüm yaşam alanlarına sirayet eden anlayışı Anadolu’nun doğasını son 15 yılda tarumar etti. Artık otu, çiçeği parklarda, kuşu böceği yalnızca Dubai özentili sanal cennetlerde göreceğiz.

KAMU YARARI UĞRUNA KAMUNUN VARLIĞI ÇALINIYOR

Tam da Bartın’dan gelen sahile ‘demir yolu’ döşenmesi haberleriyle aynı günlerde TBMM’de ‘Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı’ görüşülmeye başlandı. Meclis Çevre Komisyonu’nda esastan görüşülen tasarıyı, Orman ve Su işleri Bakanlığı hazırladı ve 2011 yılından bu yana Meclis’in gündeminde. Özetlemek gerekirse tasarı Türkiye’nin bütün korunan alanlarını sil baştan düzenliyor. Tam da Bartın’da yapıldığı gibi, doğa alanlarının ya turizm adı altında ya da enerji, madencilik ve sanayi yatırımlarına açılmasının yasal altlığı hazırlanıyor. Hem de ‘kamu yararı’ uğruna.

GÖLGESİ SATILAMAYAN AĞACIN KESİLDİĞİ GÜNLER

Ancak gerçekte doğal halleriyle zaten kamunun ve tüm canlı yaşamının yararına olan bütün doğal varlıklar, yasal düzenlemeler marifetiyle birer birer şirketlerin denetimine ve kullanımına geçiriliyor. Özetle gölgesini satamadıkları ağaçların kesildiği günlerin tam ortasındayız… Dünyanın en zengin biyoçeşitliliğine sahip ülkelerinin başında gelen Türkiye’nin jeolojik açıdan da zengin bir coğrafyası var. Bu zenginliğin hem turizm amacıyla hem de bilimsel amaçlı çalışmalarda kullanılması, ait olduğu coğrafyaya maddi ve manevi bir değer katması elbette çok önemli bir konu. Ancak elbette milyonlarca yılda oluşan doğa mirasını, üstelik de avuç dolusu para harcayarak bir çırpıda bozup tahrip ederek değil.

O ÜLKELER DOĞA MİRASLARINI NASIL KORUYORLAR

Bartın’daki lav kayalıkları dünyada nadir örneklerden biri. Kuzey İrlanda, İskoçya ve ABD-Kaliforniya’daki benzeri örnekler de her yıl yüz binlerce ziyaretçiyi kendine çekiyor.  Peki bu ülkeler sahip oldukları doğa miraslarını nasıl kullanıp, nasıl koruyorlar? Bartın’daki projeyi hazırlayanlar, yukarıda belirttiğimiz ülkelerdeki örneklerden yola çıkarak Güzelcehisar’daki volkanik bazalt kayalıklarına turist çekmeyi düşünüyorlar. Ancak projeye bakıldığında daha en baştan potansiyel turistleri iten bir yanı var. Ancak jeoloji miraslarına öykünülen ülkelerin doğa koruma politikalarına hiç öykünülmüyor.

Örneğin İskoçya’daki Fingal Mağarası, filmlere, romanlara, klasik ve rock müzik eserlerine konu olacak kadar üzerine titrenen bir doğa mirası. Hem İskoçlar, hem İrlandalılar hem de Amerikalılar milyonlarca yılda oluşan volkanik kayalıklarını gözleri gibi koruyorlar.

İRLANDA’DAKİ DEVİN GEÇTİĞİ YOL 300 YILDIR TANINIYOR

Kuzey İrlanda’daki ‘Dev Körfezi ve Causeway Sahili’, efsanelere konu olmuş bir jeolojik oluşum. 1986’da UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi’ne alınan bölge, 1987’de ise Kuzey İrlanda yönetimi tarafından ulusal doğa koruma sahası ilan edildi. Ülkenin kuzeyindeki Antrim bölgesinde bulunan Bushmilss kasabasına yaklaşık 3 mil uzaklıktaki bazalt kayalıklar, Birleşik Krallığın en önemli doğa harikalarından biri sayılıyor. Efsaneye göre İrlandalı bir dev, İskoçya’daki rakibiyle dövüşmek için deniz kıyısına bu kayaları döşeyerek kendisine bir geçit (yol) yapmış. Bu yüzden kayalara devin yolu adı verilmiş. Volkanik püskürtmeler sonucu oluşan ‘Devin Geçit Yolu’, doğanın bir mucizesi olarak kabul ediliyor. 1692’de keşfedilen volkanik kayalıklar, yaklaşık 300 yıldan beri ziyaretçi ağırlıyor.

Giants causeway Kuzey İrlanda'nın en önemli doğa miraslarından biri.jpg         (Dev Körfezi ve Causeway Sahili, Kuzey İrlanda’nın simgelerinden biri)

DOĞAYA ZARAR VERMEDEN ZİYARET EDİLİYOR

İrlanda’nın en popüler turistik bölgelerinin başında gelen kayalıklar,yaklaşık 50-60 milyon yıl önce volkanik aktiviteler sonucu meydana gelen 40 bin adet düzenli ve biçimli bazalt bloğundan oluşuyor. Kayalıkları ziyaret etmek ve görüntülemek isteyenler, doğal dokuya zarar vermeden ve görselliği bozmadan oluşturulan patikalardan yararlanarak bölgeyi gezebiliyor. Güvenlik görevlileri, kayalıklara zarar verilmesini önlemek için sürekli devriye geziyor. Bu sayede geçmişte yaşanan ‘hediyelik taş götürme’ olaylarının önüne geçilmiş. Bir çok başka koruma şemsiyesi altındaki Devin Geçit Yolu, dünya mirası olarak gelecek kuşaklara aktarılma konusunda sergilenen çabaların en iyi örneklerinden biri olarak gösteriliyor.

(Dev Körfezi ve Causeway Sahili, altta):

Giants Causeway Kuzey İrlanda.jpgdev geçidi körfezi İrlanda'nın kuzeyinde.jpg

İSKOÇYA’NIN FİNGAL MAĞARASI ADINI BİR ŞİİRDEN ALMIŞ

İskoçya’daki Fingal Mağarası da tıpkı Kuzey İrlanda’daki volkanik kayalıklar gibi ülkenin en çok ziyaretçi çeken jeolojik oluşumlarından biri. 1772 yılında doğa bilimci Joseph Banks  keşfedilen deniz mağarası,  akustiği ile ünlü ve 1900 yılından bu yana korunuyor. Adını 18. yüzyılda yaşamış İskoç tarihçi ve şair James Macpherson’ın bir şiirinden alan Fingal Mağarası Nisan ve Eylül aylarında düzenlenen turlarla ziyaret ediliyor.

İSKOÇYA FİNGAL MAĞARASI.jpg(İskoçya’daki Fingal Mağarası, bir çok oyun yazarı, romancı ve besteciye ilham vermiş…)

JULES VERNE’DEN MENDELSSOHN’A ÜNLÜLERİN MAĞARASI

Bir çok oyun yazarı, romancı ve besteciye ilham veren Fingal Mağarası, adına yazılmış tiyatro oyunları, romanlar ve bestelerle de ünlü. Pink Floyd’un ilk şarkılarından birinin de bu mekan için yazıldığı ancak ‘ Zabriskie Point’ filmi için yazılan bu şarkının kullanılmadığı belirtiliyor. Romantik besteci Felix Mendelssohn 1829’da bu mağarayı ziyaret etti ve ‘The Hebrides’ adını taşıyan bir eser yazdı. Ünlü bestecinin eseri (Fingal’s Cave) adıyla da anılıyor. Dinlemek için:(https://www.youtube.com/watch?v=zyZ5cHUaiBI)  Ünlü Fransız romancı Jules Verne’de Fingal Mağarasını ziyaret edenlerden biri olarak tarihe geçti. Dünyanın Merkezine Yolculuk, Yeşil Işın ve Esrarlı Ada gibi romanlarında Fingal Mağarasına atıfta bulundu.

FİNGAL MAĞARASI VOLKANİK KAYAÇLARDAN OLUŞMUŞ.jpg     (Fingal Mağarası, İskoçya’da adeta bir mücevher gibi korunuyor)

ANTHONY HOPKİNS MAĞARADA FİLM ÇEKTİ

İskoçların ünlü Celtic rock grubu Wolfstone, 1999 yılında çıkardığı ‘Seven’ adlı albümde, ‘Fingal’s Cave’ adlı enstrümental bir kayda yer verdi. Alistair MacLean’ın ‘When Eight Bells Toll’ romanından ‘Gemi Soyguncuları’ adıyla uyarlanan ve Anthony Hopkins’in başrolünü üstlendiği 1971 yapımı film, Fingal Mağarası’nda çekildi.

AÇIK DENİZDEKİ FİNGAL MAĞARASI İSKOÇYA'DA.jpg         (Fingal Mağarası, İskoçya’nın en önemli doğa mirasları arasında)

KALİFORNİYA’NIN DOĞA TARİHİ BU MİLLİ PARK’TA SAKLI

ABD Kaliforniya’da bulunan Devils Postpile Ulusal Parkı, dağları, ormanları ve şelaleriyle birlikte volkanik bazalt kayalıklarını barındırıyor. 1911’de koruma altına alınan doğa harikası bölgedeki bazalt kayalıkların yaklaşık 80 ila 100 milyon yıl önce oluştuğu sanılıyor. Bölge, Kalifornia’nın oluşum tarihinin sırlarını barındırıyor.

ABD Kalifornia Devils Postpile Ulusal Parkı.JPG                (ABD Kalifornia Devils Postpile Ulusal Parkı, bazalt kayaçlarıyla ünlü)

İÇERİDE RESTORAN YOK, FOTOĞRAF ÇEKMEK PARAYLA

Postpile ulusal parkında düğün yapmak, fotoğraf çekmek, ticari turlar düzenlemek özel izne tabi. Tüm bu etkinlikler için en az 30 gün önceden izin başvurusu yapılması gerekiyor. Düğün, toplantı, fotoğraf çekimi gibi etkinlikler için 50 dolar başvuru ücreti alınıyor. Restoran ve benzeri işletmelere kesinlikle izin verilmeyen milli parkta yalnızca geceliği 20 dolar olan ücretli kamp yapılmasına izin veriliyor. Araç ve insan girişlerinin sıkı kontrole tabi tutulduğu milli parkı yılda yaklaşık 100 bin civarında insan ziyaret ediyor. Amaç sadece doğal alanları turistik hale getirerek para kazanmak değil, milyonlarca yılda oluşan mucizevi doğal mirası gelecek kuşaklara da aktararak emaneti sağlam teslim etmek.

bulunan Devils Postpile Ulusal Parkı 100 yıldan fazladır koruma altında.jpgDevils Postpile Ulusal Parkı ABD.jpg        (ABD Kalifornia Devils Postpile Ulusal Parkı 100 yıldır koruma altında)

Bir yanda Jules Verne’den Pink Floyd’a, Mendelssohn’dan Anthony Hopkins’e bir mağara için dünyayı ayağa kaldıran İskoçlar, diğer yanda binlerce mağarasını, altın değerindeki volkanik kayalıklarını yok etmekle meşgul Türkiye…

DOĞA MİRASI BİR ŞEY ÜRETMEYEN ŞİRKETLERE RANT OLMASIN

Geçtiğimiz yaz ziyaret ettiğim Tokat’ın ünlü Ballıca Mağarası’nı gezerken, mağaranın en önemli özelliği olan soğan biçimli oluşumlar ve sarkıtların uzun süreli projektör ışıklandırması yüzünden zarar gördüğüne tanık olmuştuk. Dahası, bir dönem mağarayı kiralayarak işleten ünlü bir market zincirinin yetkililerinin sarkıtları koparıp götürerek ofislerinde dekor malzemesi olarak kullandığını, yöre köylülerinden içimiz yanarak dinlemiştik. Bakmaya kıyamağacağımız sarkıtların süslediği mağaralar, zümrüt yeşili ormanlar, turkuvaz mavisi koylar, masalsı vadiler 15 yılda şirketlerin tekeline giren birer parka dönüştü. Köylünün geçim sigortası olan keçilerin girmesi yasaklanan ormanlar birer birer tabiat parkına, kent ormanına, mesire yerine dönüştürülerek önce iş makinalarının, ardından da mangal ordusunun işgaline açıldı.

ÇİN MALI IZGARADA SIRP ETİ, UKRAYNA EKMEĞİYLE DUMANLI AYİN

Bir zamanlar her biri birer açık hava tapınağı olan Anadolu’nun ormanları, su başları, görkemli kayalıkları bugün Çin malı ızgaralarda pişen Sırbistandan ithal etlerle, Ukrayna buğdayından yapılmış ekmeğin yenilip, üzerine Amerikan kolasının içildiği, bol dumanlı, histerik bir toplu ayine tanıklık ediyor. Türkiye’nin benzersiz doğal mirasının turizme kazandıracağız diyerek, üstelik de devlet eliyle hiç bir şey üretmeyen şirketlere rant aracı kılınmasına artık bir son verilmeli. Yoksa bu güzel ülkeden geriye tahrip edilmiş, kup kuru bir çöl kalacak.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Turizme açmak için cennete demir yolu döşediler!

Turizme açmak için cennete demir yolu döşediler!

Bartın’ın altın renkli kumsalı ve zümrüt ormanlarıyla ünlü Güzelcehisar köyündeki volkanik kayalıkları turizme açmak için kumsalda inşa edilen 850 metrelik demir platformlu yürüyüş yolu tepki çekti…

 Yusuf Yavuz

Bartın’ın doğal güzellikleriyle ünlü Güzelcehisar köyünde bulunan ve 80 milyon yıllık olduğu düşünülen volkanik bazalt kayalıkları turizme açmak için akıl almaz proje uygulamaya kondu. Geçtiğimiz Ağustos ayında Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından ‘Tabiat Anıtı’ ilan edilen deniz kıyısındaki lav kayalıklarını turizme açmak için proje hazırlandı. Projeye göre Güzelcehisar kumsalından lav kayalıklarına uzanan 3 metre genişliğinde, 850 metre uzunluğunda demir platform üzerinde yükselecek bir yol yapılıyor. Kıyıda 290 metrekare seyir terası ve aynı ölçüde bir festival alanıyla 70 metrekarelik iskeleyi içeren projeye yöre halkından tepki var. Yöre halkı Güzelcehisar’ın ünlü kumsalını boydan boya demir iskeleyle kapatan yolu, “demir yolu” olarak tanımlarken, köy muhtarı Necmi Uyan, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Bartın Valiliği’nin yürüttüğü projenin Türkiye için önemli olduğunu belirterek, “Aklı olan da olmayan da konuşuyor. Bu proje köyümüz için iyi ama bunu insanların anlaması zor. Vatandaşa bir şey beğendirmek o kadar kolay olmuyor“ diye konuştu.

 Türkiye’nin dört bir yanındaki doğa mirası son yıllarda birbiri ardına uygulamaya konulan ‘çılgın projeler’ yüzünden büyük bir tahribatla karşı karşıya. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, 81 ilde bulunan doğa alanlarının turizme kazandırılması için ‘Turizm Master Planı’ hazırladı. Bu kapsamda turizme kazandırılması uygun görülen doğa alanları için statü değişiklikleri de birer birer hayata geçirilmeye başladı.

YAPILAŞMANIN YOLU NİTELİK DEĞİŞİKLİĞİNDEN GEÇİYOR

‘Orman’, ‘mera’ ve ‘kıyı’ alanlarında yasal olarak yapılaşma izni verilemiyor. Bunu aşmanın yolu ise söz konusu alanlarda vasıf değişikliğine gitmek. Trabzon’daki Kadıralak Yaylası bunun son örneklerinden biri. Daha önce mera vasfında olan ve yöre halkınca hayvancılık faaliyetleri için yayla olarak kullanılan Kadıralak, ‘Tabiat Parkı’ ilan edilerek bölgede turizm amaçlı yapılaşmanın yolu açılmıştı.

VOLKANİK KAYALAR ÜÇ AY ÖNCE ‘TABİAT ANITI’ İLAN EDİLDİ

Bartın’ın altın rengindeki kumsalıyla ve zümrüt ormanlarıyla ünlü Güzelcehisar köyü de bu düzenlemelerden nasibini aldı. Güzelcehisar köyü sahilinde bulunan ve 80 milyon yıllık tarihe sahip olduğu sanılan volkanik bazalt kayalık sütunlarının bulunduğu bölge geçtiğimiz Ağustos ayında Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu tarafından ‘Tabiat Anıtı’ ilan edildi. 12 Ağustos’ta biz dizi temel atma töreni için Bartın’a gelen Bakan Eroğlu, burada yaptığı konuşmada ‘Güzelcehisar Bazalt Sütunları’nın bulunduğu toplam 143 dekarlık ‘ormanlık alanı’, Türkiye’nin 112’nci ‘Tabiat Anıtı’ olarak ilan edildiğini duyurdu.

güzelcehisar kumsalı ve volkanik kayalıklar.jpg(Güzelcehisar kumsalına bitişik alanda bulunan volkanik bazalt kayalıklarının 80 milyon yıllık tarihi olduğu belirtiliyor.) 

LAV SÜTUNLARI ‘TURİZME KAZANDIRMAK’ İÇİN PROJE HAZIRLANDI

Bunun ardından ise 110 dekarlık alanda, 50 ile 100 santimetre arasında değişen çaplara sahip, yaklaşık 30 metre uzunluğundaki sütunların oluşturduğu kayalıkların turizme kazandırılması için hazırlanan proje uygulamaya konuldu. Bartın İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nce hazırlanan ve Batı Karadeniz Kalkınma Ajansı’nın (BAKKA) 2016 Yılı Küçük Ölçekli Altyapı Mali Destek Programı kapsamında desteklenen ‘Bartın İli Güzelcehisar Lav Sütunları ve Sahilinin Turizm ve Rekreasyon Amaçlı Peyzaj Uygulama Projesi’ ile benzerleri dünyada yalnızca Kuzey İrlanda, İskoçya ve ABD-Kaliforniya’da bulunduğu belirtilen volkanik sahil kayalıklarının tanıtılarak turizme kazandırılması amaçlanıyor.

yapılmak istenen projenin tasarımı.jpg                    (Uygulanması planlanan projenin canlandırması)

KUMSALDA 850 METRELİK ‘DEMİR YOLU’ TEPKİLERE NEDEN OLDU

Proje kapsamında, deniz üzerinde 70 metrekare iskele, ada üzerinde yürüyüş platformu, kıyıda 290 metrekare festival alanı ve 290 metrekare seyir terası ile kumsal boyunca uzanan 850 metre uzunluğunda ve 3 metre genişliğinde ahşap yürüyüş parkurunun yapılması planlanıyor.

proje tasarımı2.jpg

GÜZELCEHİSAR’IN DOĞAL DOKUSU ŞİMDİDEN BOZULDU

Ancak maliyeti 2 milyon lirayı aşan proje kapsamında yaklaşık iki ay önce inşaatına başlanan ve kumsal boyunca uzanan yürüyüş yolu şekillenmeye başladıkça yöre halkının tepkisini çekti. Plaj boyunca uzanan ve denizle kıyı alanının bağlantısını kesen yürüyüş yolunu “demir yolu” olarak niteleyen yöredeki balıkçılar projeye tepkili. Yürüyüş yolu yapmak için kumsal üzerinde yüzlerce demir boru çakılırken, turist çekmek amacıyla yapılan uygulama, Güzelcehisar’ın doğal dokusunu şimdiden bozulmuş durumda. Turist çekmek uğruna yapılan proje, sahilin tüm turistik cazibesini yok etti.

Güzelcehisar kumsalına boydan boya demir ayaklar üzerinde yürüyüş yolu yapıldı.jpegdenizle köyün bağlantısını kesen demir platformun inşaatı sürüyor.jpg(Foto: İHA)

SİT ALANINDAKİ BARAKALARI YIKAN DEVLET, DEMİR BORU ÇAKIYOR

Yöredeki sivil toplum örgütleri 18 Kasım Cumartesi günü Güzelcehisar köyünde bir araya gelerek projenin neden olduğu tahribatlara karşı bir basın açıklaması yaparak seslerini yükseltecek. Bartın, Çaycuma, Amasra ve Zonguldak’tan katılımın olması beklenen sivil toplum örgütlerinin basın açıklamasına öncülük eden Eğitim-Sen Bartın Şube Başkanı Sedat Bora, “Bu kumsal doğal sit alanı. Daha önce kumsalın gerisindeki alanda yöre halkının yapmış olduğu ve yöresel ürünlerini satarak geçimlerini sağladıkları barakaları İl Özel İdaresi yıktı. Ancak şimdi bu kumsala demir borular çakılarak sit alanı olan kıyıya yürüyüş platformu yapılıyor” dedi.

kumsalda yapılan demir platform tepki çekiyor.png

‘KAYALIKLAR 70 METRE MESAFEDE, 850 METRELİK YOLA GEREK YOKTU’

Projenin 2.3 milyon liraya mal olacağını anlatan Bora, “Yürüyüş yolu denizle köyün arasında bir set oluşturuyor. Buradaki lav kayalıkları sahile sadece 70 metre uzaklıkta, sahili boydan boya kuşatacak 850 metrelik bir platform inşa etmeye gerek yoktu. Başta Güzelcehisar köylüleri olmak üzere Bartın’da herkes bu projeye tepkili. Bizler edindiğimiz bilgiler doğrultusunda projenin yanlışlığını bilimsel olarak ortaya koyacak ayrıntıları kamuoyu ile paylaşacağız” diye konuştu.

etkinlik duyurusu.jpgdemirden yürüyüş yolu.jpg

GÜZELCEHİSAR MUHTARI NECMİ UYAR: ‘PROJE 2018 SEZONUNA YETİŞECEK’

Güzelcehisar Köyü Muhtarı Necmi Uyan ise lav kayalıklarına ulaşım imkânı sağlaması planlanan projenin yalnızca Bartın’a değil tüm Türkiye’ye katkısının olacağını savunarak şunları söyledi: “Bu proje BAKKA, İl Özel İdaresi ve İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından yapılıyor. Proje için üç dört yıldır uğraşılıyordu. İnşaatına iki ay kadar önce başlandı, 2018 sezonuna yetiştirilmesi planlanıyor. Proje kapsamında yürüyüş platformu ve seyir terası yapılacak” dedi.

13.jpg

‘VATANDAŞA BİR ŞEY BEĞENDİRMEK KOLAY OLMUYOR’

Projeyle ilgili yerel halkın tepkileriyle ilgili sorularımıza da yanıt veren Muhtar Necmi Uyan, “Köylülerin belirli bir kısmının aklı karışık. Aklı olan da olmayan da konuşuyor. Bu proje köyümüz için iyi ama bunu insanların anlaması zor. Vatandaşa bir şey beğendirmek o kadar kolay olmuyor” diye konuştu.

16.jpg

‘HEM KÖYÜMÜZE HEM DE ÜLKEMİZE DEĞER KATACAK’

Proje kapsamında bölgeye bağlantı yollarının da yapılacağını kaydeden Muhtar Necmi Uyan, “Dünyada yalnızca dört ülkede bulunan lav kayalıklarının turizme kazandırılması hem köyümüze hem de ülkemize değer katacak” dedi.

BARTIN VALİSİ: ‘BURAYA CENABI ALLAH BU GÜZELLİĞİ VERMİŞ’

Bartın Valisi Nusret Dirim, 24 Temmuz’da gazeteciler için bir tekne turu düzenleyerek projenin ayrıntılarını anlatmıştı. Projeyle ilgili yapılacak çalışmalar hakkında basın mensuplarına bilgi veren Bartın Valisi Nusret Dirim, şunları dile getirmişti: “Burada çok özel bir doğa oluşumu var. Buraya Cenab-ı Allah bu güzelliği vermiş. Burada lav sütunları ve lav sütunlarının oluşturduğu mağaralar var. Bunun  Türkiye ve dünya turizmine kazandırılması için Bartın Üniversitesi, Bartın İl özel İdaresi ve Batı Karadeniz Kalkınma Ajansı (BAKKA) ile birlikte bir çalışma yapıyoruz. Projedeki ana tema buradaki lav sütunlarıyla ilgili bir farkındalık oluşturmaktır. Vatandaşlarımız ve ilimize gelen turistler buranın plajından faydalanıyorlar ama buradaki doğal güzelliklerin farkına varamıyorlar. Biz bu proje kapsamında yapılacak olan yürüyüş yolları, oturma alanları ve seyir terasıyla bu doğal güzellikleri göstermek istiyoruz.

bartın valiliği gazetecilere tekne gezisi yaparak projeyi tanıttı.jpg

‘LAV SÜTUNLARI FESTİVALİ ORGANİZE ETMEYİ DÜŞÜNÜYORUZ’

Lav sütunları ile ilgili farkındalığı güçlendirmek adına yılda bir kez da festival organize etmeyi düşünüyoruz. Ama her şeyden önce bu güzelliği korumamız gerekiyor. Burayı sağlıklı bir şekilde gelecek kuşaklara bırakırsak, doğru adımlar atarak buradaki gelişmeleri yönetebilirsek gelecekte buralar çok önemli turizm merkezleri olacaktır. Ayrıca buranın yolunu da genişletmek istiyoruz. Buraya tur otobüslerinin kolaylıkla girip çıkabileceği şekilde yol açacağız. Şu an turizm sezonu dolayısıyla turizmcileri rahatsız etmek istemiyoruz. Ancak kış döneminde inşallah buranın yolunu genişletmiş olacağız. Ayrıca bölge halkının da projeyi desteklemesi son derece önemli. Bu nedenle onlarla zaman zaman bir araya gelerek projeyi anlatıyoruz.”  

1.jpg11.jpg12.jpg14.jpg

 

 

 

 

 

 

 

Son büyük yağma tasarısının içeriğinde neler var

Son büyük yağma tasarısının içeriğinde neler var

İşte Türkiye’nin doğasına yasal olarak vurulmak istenen son büyük darbenin ayrıntıları…

Yusuf Yavuz

Geçtiğimiz hafta TBMM Çevre Komisyonu’nda görüşülmeye başlanan ‘Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı’, Türkiye’nin korunan alanlarıyla ilgili yasal düzenlemeleri sil baştan değiştirecek. Milli Parklar Kanunu’nu iptal eden tasarı, pek çok korunan alanın statüsünü de kaldırmayı, kimilerini de değiştirmeyi öngörüyor. Korunan alanlarının yapılaşmaya açılmasını öngören tasarıyla ilgili bir değerlendirme yapan Prof. Dr. M. Doğan Kantarcı, tasarının biyolojik çeşitlilik açısından önemli olan yaklaşık 5,5 milyon hektarlık alanı koruma kapsamının dışına çıkaracağına dikkat çekerek, “Tasarı genel olarak değerlendirildiğinde iddia edildiği üzere koruma kullanma dengesinin gözetilmediği, bu dengenin kullanma yönünde bozulmasına yol açacak hükümler yer aldığı görülmektedir. Kanun tasarısının gerekçeleri içinde tartışmalı olan en önemli konu korunan alanların turizm başta olmak üzere HES, RES, madencilik amaçlı kullanımlara açılabilmesinin alt yapısını oluşturan ifadelerdir” görüşünü dile getirdi.

Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ‘Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı’, geçtiğimiz hafta TBMM Çevre Komisyonunda görüşülmeye başlandı. 2010 yılında hazırlanan tasarı, 2011 ve 2012 yıllarında değişiklikler yapılarak Meclise sunulmuştu. Gezi olayları sırasında oluşan çevre duyarlılığı ve tepkiler nedeniyle geri çekilen tasarının görüşmelerine yeniden başladı.

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, komisyon üyelerine tasarıyla ilgili bilgi verirken, korunan alanlarla ilgili yasal düzenlemelerin uluslararası kriterlere uyumlanacağını dile getirdi.

PROF. DR. DOĞAN KANTARCI TASARIYI DEĞERLENDİRDİ

Prof. Dr. Doğan Kantarcı Mecliste görüşülen tasarıyı değerlendirdi.jpg(Türkiye’nin önde gelen toprak ilmi ve ekoloji uzmanlarından Prof. Dr. M. Doğan Kantarcı, tasarıyı değerlendirdi.) 

Türkiye’nin korunan alanlarıyla ilgili yasal düzenlemelerde köklü değişiklikler yapacak olan tasarıyla ilgili kapsamlı bir değerlendirme yapan İ.Ü. Orman Fakültesi Toprak İlmi ve Ekoloji A.B.D. Em. Öğr. Üy. Prof. Dr. M. Doğan Kantarcı, tasarının genel gerekçesinin maddeleriyle örtüşmediğine dikkat çekerek, şunları dile getirdi: “Tasarının ilk gerekçelerinden Türkiye’de tabiatı ve biyolojik çeşitliliği koruma amaçlı çok sayıda hukuki ve idari düzenleme bulunduğu açıklanarak mevzuatın uygulanmasından sorumlu kuruluşlar arasında görev ve yetki karmaşası olduğu, farklı koruma kategorilerinin birbiriyle uyumlaştırılması gerektiği ifade edilmektedir. Türkiye’de korunan alanlarla ilgili olarak en önemli yasalar 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu, 2872 sayılı Çevre Kanunu, 6831 sayılı Orman Kanunu, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunudur.

korunan alanlar grafik.png

5,5 MİLYON HEKTARLIK ALAN KORUMASIZ KALACAK

Ülkemizde 2016 yılı itibarıyla korunan alanların alanı 7,74 milyon ha kadardır. Ülke yüz ölçümünün yüzde 10’undan daha azına karşılık gelen korunan alanların oranının dünya ortalaması ise yüzde 12,8 kadardır. Ülkemizde korunan alanların miktarı yıllar içinde artmıştır. Ancak 2014 yılında Sulak Alanlar Yönetmeliğinde Yapılan değişiklikle tescil süreci getirildiği için korunan alan miktarında azalma olmuştur. Tasarı kapsamında yer alan Milli Parklar Kanunu ve Kara Avcılığı Kanununca ilan edilen korunan alanların miktarı ise 2,19 milyon ha kadardır. Böylece biyolojik çeşitlilik açısından önemli olan yaklaşık 5,5 milyon ha kadar alan kanun tasarısının dışında bırakılmaktadır.

KANUN YASALAŞTIĞINDA YETKİ KARMAŞASI DEVAM EDECEK

Teklif edilen kanun tasarısı ile bu kanunlardan Milli Parklar Kanunu tamamen kaldırılmakta ve Kara Avcılığı Kanunundaki bazı ibareler ise kaldırılmakta ya da değiştirilmektedir. Dolayısıyla kanun yasalaştığı anda da ülkemizde tabiatı ve biyolojik çeşitliliği koruma konusunda 4 kanun yürürlükte olacaktır. Bu durumda da kaldırılması hedeflenen yetki karmaşası halen devam edecektir.”

DSCF2820.JPG                              (Köprülü Kanyon Milli Parkı, Antalya)

SULAK ALANLAR, KIYILAR VE KUMULLAR KAPSAM DIŞI KALACAK

Mecliste görüşülmeye başlanan tasarının bir diğer gerekçesinin de AB üyelik sürecinde hazırlanması zorunluluğu olarak gösterildiğine değinen Kantarcı, “Ancak bu direktiflerde yer alan sulak alanlar ile tuzlu habitatlar, kıyılar, kumullar, tatlı su habitatları, kurakçıl çalıların yetiştiği habitatlar, taşlık habitatlar gibi ülkemizde de önemli alanlara sahip habitatlar kanun kapsamı dışında kalmaktadır” dedi.

‘TOPLUM KORUMADA, YÖNETİCİLER MADENDE KAMU YARARI GÖRÜYOR’

Kanun tasarısının gerekçeleri içinde tartışmalı olan en önemli konunun, korunan alanların turizm başta olmak üzere HES, RES, madencilik amaçlı kullanımlara açılabilmesinin alt yapısını oluşturan ifadeler olduğuna dikkati çeken Prof. Dr. M. Doğan Kantarcı, “Örneğin tasarının korunan alanlardaki izin irtifak haklarını düzenleyen 17. Maddesi doğa koruma kavramının felsefesine aykırıdır. 17. Madde ile korunan alanda her türlü faaliyete alanın planlarına uygun olması şartı ile izin verilebileceği açıklanmaktadır. Tasarı gerekçelerinde izin ve irtifakların üstün kamu yararı açısından önemli görülen faaliyetleri kapsayacağı açıklanmıştır. Buradaki üstün kamu yararı oldukça muğlak bir ifadedir ve görecelidir. Toplumun önemli bir kısmı korunan alanların mutlak olarak korunmasında üstün kamu yararı görürken, yöneticilerin enerji, maden üretiminde üstün kamu yararı olduğunu düşünmektedirler. Yine 14. Maddede korunan alanlarda yeniden değerlendirme yapılabileceği açıklanmaktadır. Benzer bir yeniden değerlendirme yakın zamanda sit alanları için yapılmış ve birçok yerde sit alanları daraltılmıştır” ifadelerini kullandı.

IMG_7298.JPG                                  (Yazılı Kanyon Tabiat Parkı, Isparta)

‘YÖNETİM KARMAŞASINA SON VERMEKTEN UZAK’

Tasarının bölümlerine ilişkin görüşlerini de açıklayan Kantarcı, şunları dile getirdi:Tasarının amacı ‘tabiatın, biyolojik çeşitliliği, tabi değerlerin, jeolojik mirasın ve peyzajın korunmasına ve sürdürülebilir kullanımına ilişkin usul ve esasları düzenlemek’ olarak açıklanmıştır. Kanunda geçtiği şekilde tabiat ya da diğer bir kullanım şekliyle doğa, dünya üzerindeki karasal, yarı karasal ve sucul ekosistemlerin tamamından oluşmaktadır. Ancak tasarıda sulak alanlar ile yarı karasal ekosistem ve habitatlarla ilgili ifadeler yer almamaktadır. Bu alanların önemli bir bölümü Çevre Kanununda yer almakta olup, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı sorumluluğu altındadır. Benzer şekilde sulak alanlardaki biyolojik çeşitliliği korumaya yönelik bir ifade yer almamaktadır. Tasarı bu haliyle daha çok orman vasfı altındaki karasal alanlardaki korunan alanlara ilişkindir. Dolayısıyla bütüncül bir doğa korumadan oldukça uzaktır ve gerekçelerde ifade edildiği üzere korunan alanlardaki tanımlama ve yönetim karmaşasına son vermekten uzaktır.

DSCF0792.JPG                                                (Gölcük Tabiat Parkı, Isparta)

AMAÇ MİLLİ PARKLARDA YATIRIMIN ÖNÜNÜ AÇMAK

Birinci bölümün üçüncü maddesinde ilkelere yer verilmiş olup, bu ilkeler incelendiğinde korunan alanlarda koruma kullanma dengesinin ilk sırada yer aldığı görülmektedir. Koruma kullanma dengesi kamuoyu baskısını azaltmak için sıkça kullanılan bir kavramdır. Teoride korunan alanlarda koruma kullanma dengesi korumaya esas olan değerlere zarar vermeden korunan alanlardan yararlanmayı ifade etmektedir. Bu yararlanma ise çoğunlukla ekoturizm şeklinde yapılmaktadır. Tasarının 17. Maddesinde verilen izin irtifakların (ulaşım, haberleşme, su isale hattı, doğalgaz, petrol, enerji, iletim hattı, alt yapı tesisi, gölet, mezarlık) koruma kullanma dengesi ile ilgisi bulunmamaktadır. Kanun bütünüyle değerlendirildiğinde kanun amacının korunan alanlarda yürürlükte olan Milli Parklar kanunuyla oldukça zor olan bu izin irtifaklara onay verilmesinin önünün açılmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır.”

TASARIDA KATILIMCILIĞA YER VERİLMEDİ

Tasarıda yer alan bilgilendirme ve katılım ile ilgili 10. Maddenin altındaki hükümlerin, tamamen bakanlık tarafından halkın bilgilendirilmesi ile ilgili olduğunu ancak burada katılımcılığa yer verilmediğine işaret eden Kantarcı, “Korunan alanların etkin bir şekilde korunması ve yönetilmesi açısından korunan alanlarla ilgili tüm paydaşların görüşlerinin, işbirliği yapıldığı ve aktif katılımla kararların alındığı mekanizmalara tasarıda yer verilmemiştir.

IMG_6795.JPG                                 (Kurşunlu Şelalesi Tabiat Parkı, Antalya)

DOĞAYI KORUYACAK KURULLAR YATIRIMCI BAKANLIKLARDAN SEÇİLECEK

11. Maddede Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kurullarının yapısı verilmiştir. Buna göre OSİB müsteşarının başkanlığında çeşitli bakanlıklardan müsteşar yardımcısı veya genel müdür düzeyinde 11 kamu görevlisi ile birlikte Orman ve Su İşleri Bakanlığı ve Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından belirlenecek 2 öğretim üyesi ve STK’lardan 2 temsilci olmak üzere toplam 15 kişiden oluşan bir kurul oluşturulmaktadır. Ancak bu kurulun etkin bir kurul olarak görev yapabilmesinin ülkemiz şartlarında oldukça zor olduğu düşünülmektedir. Öncelikle kurulda kamu kuruluşlarından gelen üye sayısı oldukça fazladır. Bu durum da kurullarda alınacak kararların tartışmalı olması ile sonuçlanacaktır. Üstelik açıklanan kurullarda doğa koruma ile ilgisi olmayan, aksine bugüne kadar ki uygulamalardan da açıkça anlaşıldığı üzere korunan alanlarda HES, RES gibi uygulamalara izin verilmesini savunan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, turizm tesislerine kurulmasını arzulayan Kültür ve Turizm Bakanlığı, yollar, köprüler yapılmasını talep eden Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığından temsilcilerin bulunması olsa olsa bir ironidir.

patara kumulları.JPG                                                (Patara Kıyı Kumulları, Antalya)

TOPRAK KORUMA KURULLARI ELİYLE TARIM ARAZİLERİ DEĞİŞTİRİLDİ

Alacağı kararların çoğu bilimsel nitelikte olan bu kurulda akademisyen sayısının en azından bürokrasi ile eşit olması gerekmektedir. Kurulda meslek odalarından temsilci bulunmaması da bir eksikliktir. Ayrıca benzer kurullar çeşitli kanunlar ile oluşturulmuştur. Örneğin 5403 Sayılı Toprak Koruma Kanunu uyarında bürokrasiden gelen üyelerin çoğunluğu oluşturduğu Toprak koruma Kurulları ülkemizde 10 yıldır görev yapmaktadır ve asli görevi tarım alanlarının korunması olan bu kurulların kararlarının çoğunda tarım alanlarının statülerinin değiştirilerek yapılaşmaya açıldığı kamuoyunda sıkça tartışılmaktadır” ifadelerini kullandı.

KORUNAN ALAN İLAN ETMEDE ORMAN BAKANLIĞI YETKİLİ OLACAK

Tasarıda, korunan alanların tespiti ve ilanıyla ilgili hükümleri düzenleyen 13. Maddenin bu konuda yalnızca Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nı yetkili kıldığını dile getiren Kantarcı, şunları söyledi: “Bir alanın, kanunda tanımlanan diğer korunan alan kategorilerinden (milli park, tabiat parkı, tabiat anıtı, tabiatı koruma alan, yaban hayatı koruma alanı) hangisi içinde değerlendirilmesi gerektiğine dair kriterlerin oluşturulmasına dair ise herhangi bir ifade bulunmamaktadır. Bu kriterler objektif, bilimsel, şeffaf ve katılımcı anlayışla belirlenmeden korunan alanların ilanı ya da 14. Maddede verilen korunan alanların yeniden değerlendirilmesi işlemleri tartışmalı hale gelecektir.

KORUMA STATÜSÜNÜN KALDIRILMASI ZARAR VERECEK

Yeniden değerlendirme ile ilgili olan 14. Madde korunan alanların geleceği ile ilgili olarak ciddi bir risk oluşturmaktadır. Yukarıda açıklandığı üzere korunan alan seçim kriterleri ilan edilmedikçe yeniden değerlendirme sonucunda kanun tasarısı kapsamında kalan 2,19 milyon ha kadar bir alana sahip korunan alanın koruma statüsünün kaldırılması sübjektif olacak, korunan alanların statüsü kaldırılarak biyolojik çeşitliliğe zarar verilebilecektir. Nitekim Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından sit alanlarının yeniden değerlendirilmesi ile ilgili çalışmalar başlatılmış olup birçok yerde sit kararı kaldırılmış ya da sit derecesi değiştirilmiştir. Bu nedenle keyfiliğe yer vermemek için korunan alanların belirlenmesi ve ilanı için kriterler oluşturulmalıdır.”

IMG_7461.JPG                                  (Köprülü Kanyon Milli Parkı, Antalya)

YATIRIM İZNİ SÜRELERİ 29’DAN 49 YILA UZATILACAK

Tasarının korunan alanlar için tehdit oluşturan en önemli maddelerinden bir diğerinin de 17. Madde olduğunu savunan Prof. Dr. M. Doğan Kantarcı, söz konusu maddeyle ‘korunan alan planlarına uygun olmak şartıyla’ turizm tesisleri ile savunma, ulaşım, haberleşme, su isale hattı, doğalgaz, petrol, enerji iletim hattı, altyapı tesisleri, gölet ve mezarlıklara izin verilebileceğinin açıklandığına dikkat çekerek, “İzin sürelerinin 29 yılı geçemeyeceği yazılmış olsa da 49 yıla kadar uzatılabileceği de yer almaktadır. Kanun tasarısının genel gerekçelerinde stratejik ve ülke kalkınması için önemli ve üstün kamu yararı açısından önemli görülen faaliyetlere izin verme usullerinin düzenlendiği iddia edilmektedir. Maddenin birinci fıkrasında sıralanan izin verilecek uygulamaların birçoğunun üstün kamu yararı kapsamında değerlendirilmesi olanağı yoktur. Kaldı ki korunan alanların tahrip olmadan gelecek kuşaklara aktarılması ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında da üstün kamu yararı bulunmaktadır. Bu madde kapsamında üzerinde durulması gereken bir diğer konu da bu kanun tasarısı ile korunan alanlarda izin verilebilecek faaliyetlerin birçoğunun Çevresel Etki Yönetmeliği Kapsamında yer alabileceğidir. Ancak korunan alanların tamamı ÇED Yönetmeliğinin duyarlı yörelerinde kalmaktadır. Özetle tasarının 17. Maddesi ile kamuoyunda çok tartışılan ÇED yönetmeliğinin dahi gerisine düşülmekte, ÇED Yönetmeliğinde dahi izin verilmeyen korunan alanlardaki faaliyetlere Kanun tasarısı ile izin verilmesinin önü açılmaktadır.

MİLLİ PARKLARDAKİ HES’LERE AÇILAN DAVALAR DÜŞECEK

Tasarının geçici 34. Maddesi ile 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu’nun yürürlükten kalkacağına değinen Kantarcı, halen milli parklardaki HES’ler ya da benzeri uygulamalar için açılmış davalar bulunduğunu anımsatarak milli parklar kanununun mülga hale gelmesiyle birlikte söz konusu davaların da düşeceğini dile getirdi.

MİLLİ PARKLAR KANUNUNDAKİ STATÜLER DEVAM ETMELİ

Çakışan korunan alanların Özel Çevre Koruma Bölgelerine devrinin, bu alanların daha düşük bir koruma statüsüne indireceğini dile getiren Kantarcı, Bu durum da korunan alanların yapılaşması, taş/maden ocağı açılması gibi faaliyetlerin daha kolay gerçekleşmesine yol açacaktır. Nitekim ÇED yönetmeliği Ek 5’te sıralanan Duyarlı Alanlar arasında Özel Çevre Koruma Bölgeleri (ÖÇK) sayılmamıştır. Ayrıca 1989 tarihli ve 383 Sayılı Kanun hükmünde Kararname ile kurulan Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı görevleri arasında ÖÇK bölgelerinde madencilik faaliyetlerinde bulunulması, taş ve kum ocağı işletilmesi ile deniz doldurulmak suretiyle kıyı genişletilmesi yapılabilmesine izin vermek de bulunmaktadır. Yapılması gereken yasanın temel amacı olan doğayı ve biyolojik çeşitliliği koruma adına, koruma statüsü daha üstte olan kaldırılacak Milli Parklar kanunda yer alan korunan alanların devam ettirilmesidir” dedi.

Doğa koruma ve biyolojik çeşitliğin korunmasının son yıllarda giderek önem kazandığına değinen Prof. Dr. M. Doğan Kantarcı, bu konuda son 50 yılda çok sayıda uluslararası sözleşme imzalandığını da anımsattığı değerlendirmesinde ayrıca şunları dile getirdi:

SON 15 YILDA 1 MİLYON HEKTARDAN FAZLA ALAN ORMAN DIŞINA ÇIKTI

“Nitekim aday olduğumuz AB’nin de konuyla ilgili ve uymamız gereken direktifleri bulunmaktadır. Diğer yandan ülkemizde son yıllarda başta ormanlar olmak üzere doğal alanlarımız, mera ve tarım alanlarımız, kıyılar ve denizlerimiz baskı altında kalmıştır. Son 15 yılda orman alanlarından başka kullanımlara verilen izinlerin miktarı 600 bin hektarı, Orman Kanunun 2B maddesi ile orman dışına çıkarılan alanların miktarı 550 bin ha’ı aşmıştır. Hazırlanan Kanun Hükmünde Kararnameler ile doğal alanlarımızın tahribine yol açan uygulamalara izin verilmektedir. Doğa koruma ile ilgili ulusal mevzuatımızda eksiklikler olduğu ve ülkemizde doğayı ve biyolojik çeşitliliği korumanın tam olarak yapılamadığı da ortadadır. Korunan alanlardan Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlıklarının sorumlu olduğu, bu bakanlıklar arasında koordinasyon eksikliği de olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla hem bu sorunların ortadan kaldırılması hem de uluslararası sözleşmeler ve AB Direktifleri doğrultusunda korunan alanların etkin bir şekilde korunmasını sağlayacak doğadaki tüm canlıların yaşama hakkını koruyacak bir yasal düzenlemeye gereksinim bulunmaktadır.

DSCF0155.JPG                                  (Kovada Gölü Milli Parkı, Isparta)

KORUNAN ALANLAR ENERJİ, MADEN VE TURİZME AÇILACAK

Sayılan bu gereksinimlere rağmen hazırlanan Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı kanunun genel gerekçelerinde sıralanan eksikliklerin giderilmesi ve etkin bir doğa ve biyolojik çeşitlilik korunması konusunda eksik kalmaktadır. Tasarı ile madde 22’de olduğu üzere getirilen yasaklar, habitat ve tür koruma alanları ile listeleri oluşturulması olumlu adımlardır. Bu adımlar AB direktifleri ile de uyumludur. Ancak tasarı genel olarak değerlendirildiğinde iddia edildiği üzere koruma kullanma dengesinin gözetilmediği, bu dengenin kullanma yönünde bozulmasına yol açacak hükümler yer aldığı görülmektedir. Yapılacak değişikliklerle korunan alanlarda yapılaşmanın, madencilik, enerji, turizm gibi faaliyetlere öncelik verilmesinin kolaylaşabileceği, böylelikle yeni yatırım alanları oluşturulmaya çalışıldığı değerlendirilmiştir.”